Ana Sayfa Zamansız O An İzlenim Akademide Pandemi Etkisi ya da Öğrenmenin Öğrenilemediği İle Yüzleşme

Akademide Pandemi Etkisi ya da Öğrenmenin Öğrenilemediği İle Yüzleşme

Türkiye, COVİD-19 virüsü ya da bir diğer ifade ile Korona Salgını ile teknik olarak Mart 2020’de yüz yüze geldi. Kaldı ki dünya 2019’un son aylarından itibaren virüsle alakalı haberleri gündemine almış bulunuyordu zaten. 12 Mart günü akşama doğru ders arasında bir şeyler yemek için vazifeli olduğum kurumumun bahçesinde yürürken öğrencilerin ciddi kalabalık gruplar halinde ve telaşla yurtlara doğru harekete geçtiğini fark ettiğimde bir gariplik olduğunu da anlamak zor olmadı. Sonrası gelen bir telefonla anlaşıldı zaten, üniversiteler 3 hafta süre ile tatil edildi. Akabinde gelişen süreç herkesin malumu. İlk vaka ve sonrasında gelişen olaylar.

Buraya kadarki kısım bizim bir virüs karşısındaki edilgenliğimizin ortaya çıkışını anlatmakta. Ve tıbbi bir sorun olarak uzmanlarca izah ve araştırmaya da gebe. Bu çalışma ise pandeminin ortaya çıkardığı ve giderek de ağırlaşan çok başka bir sorunlar yumağıyla ilgili: Eğitim-öğretim faaliyetleri ve öğrencilerin duruma verdikleri tepki.

Mart ayında başlayan tatil süreci zamanla önü alınamayan bir salgın önlemine dönüşünce kaçınılmaz olarak eğitim öğretim faaliyetlerinin de metodu değişti. Uzaktan eğitim artık herkes için kullanılabilen bir terime dönüştü. Süreçteki her yaştan öğrenci grubu ve hatta aileleri bundan doğrudan etkilendiler. Ben yine de bu şartlarda olabilecek en iyi süreç yönetiminin gerçekleştiği fikrindeyim. Lakin akademinin durumunun çok başka yönlü geliştiği ve pandeminin bence gelecek için bizlere birçok sorunu giderme şandı verdiğini de düşünüyorum. Nasıl mı?

Akademide/üniversitede uzaktan eğitimle alakalı en büyük sorun sınav ve uygulamalı bilimlerde ortaya çıktı.  Daha en başından uygulamalı bilimlere dair işlemler büyük oranda ileriki bir tarihe  ertelendi ki o an için makul bir durumdu bu. Ancak sınav meselesi ertelenebilecek bir durum değildi. Önce sınav takvimleri iptal edildi. Sonra ara sınav etkinlikleri. Ve bir süre sonra yüz yüze sınav yapılamayacağına kanaat getirilince bu kez uzaktan eğitim şartlarında sınavların ve notlandırmaların yapılması talep edildi. 

Bu bir acil durum çözümü idi ve haklılık payı yüksekti. Ancak uygulamaların ilk safhasında teknik sorunlar sınav düzeninden ödev düzenine geçişi ikinci bir ön eleme olarak önümüze koydu. YÖK üzerinden yapılan uyarı ve rektörlüklerin de kabulleri ile anlık, eş zamanlı sınavlar yerine notlandırmanın ödevler ile yapılması tavsiye edildi. Ki birçok üniversite ve hocası bu yolu kullandı. Öğrencilere verilen ödevler görece uzun bir zaman diliminde teslim alındı. Ara sınavlar döneminde bir hazırlıksız yakalanma durumu vardı elbette ve birçok kusur ve aksama hoş görüldü haklı olarak. Zira herkesin umudu dönem sonu sınavlarının yüz yüze yapılacağına dair idi. Malumlarıdır ki, beklenen olmadı. YÖK bu kez erken davrandı ve dönem sonu sınavlarının uzaktan eğitim yolu ile yapılacağını duyurdu. Ve aslında bu yazının konusu olan öğrenmenin öğrenilemediği ya da öğretilemediği gerçeği ile yüzleşme bu noktada başladı.

Önce öğrencilerle anlık iletişim kurulabilecek iletişim imkanlarına geçildi. Gruplar ve diğer sosyal platformlardan öğrenciler ile yoğun bir etkileşim başladı. Dolayısıyla yazışmalardan  belki de ilk kez öğrenmenin öğretilemediği gerçeği görülmeye başlandı.

Sınav yerine hazırlanması istenen ödevlerin bu denli büyük sorunlar doğuracağını bence kimse hayal edemedi. Ödevlerin biçim özellikleri bazı sosyal ağlarda topic trend oldu. Kaynak sorunu, yazım aşaması, ödevlerin hangi kanallar vesilesi ile hocalara ulaştırılacağı ve daha birçok sorun bir anda gündemi doldurdu. Ancak bu sürecin açığa çıkardığı ya da daha doğrusu zaten var olanın bu denli aşikar edildiği nokta ise öğrencilerin bu ödevler karşısında gösterdikleri bilgiye ulaşma ve kullanma zafiyeti oldu. Akademinin salt malumat yükleme merkezi olduğu gibi bir vehmin çöktüğü nokta tam burası idi işte. Öğrenmeyi öğretemediğimiz bir neslin ya da buna direnç gösteren bir öğrenci topluluğunun yüzümüze vurduğu gerçeklik şüphesiz ki kendi adımıza dersler çıkarmamız gereken bir dönemin başlangıcına işaret.

Olaya iki yönlü bakmak çok daha faydalı olacak. Bilgiye sahip olma ve bunu kullanma süreçleri her ne kadar öğreticiler ve buna dairlerle ilgili ise de büyük oranda bireysel çabayı gerektirir. Bireyin, öğrenenin buna dair göstermediği bir çabanın öğreticinin çabası ile kapanması ya da telafi edilmesi şüphesiz ki mümkün değil. Ancak örgün eğitim şartlarında, yüz yüze iken, her açığın öğretici tarafından kapandığı bir ortamda galiba bunu bu denli çıplak şekilde görmek ve tespit etmek mümkün olamadı. Ve sonra öğrenci bir dijital mesajla ödev başlığına ulaştı. Şimdi artık bu ödevin belirlediği sınıra, bilgiye tamamen bireysel çaba ve analiz yeteneği ile ulaşmak zorunda idi. Ancak öğrenmeyi öğrenmemiş bir öğrencinin bu sorunu çözmesi kolay değil. Çaresizce tüm sosyal ağlarda çözümler aranmaya başlandı. Bireysel olarak bana gelen ödevlere yardım talebi şu ana dek yirmiyi aştı ve bunların birçoğu öğrencim bile değil. Sadece tahminen ilintili olduğumu düşünerek yapılmış başvurular. Peki ya ödev konuları?

İtiraf etmeliyim ki bu süreçte öğreticiler öğrenciden yana tavır alarak mevcut durum şartlarında makul tavırlar takındılar. Ödevlerin önemli bir kısmı uzun zamana yayılarak yapılabilecek biraz da öğrencilerin düzeyleri göz önüne alınarak verildi. Bunu biliyorum çünkü bir kısmı önüme geldi. Bu noktada acı olan şey bu ödevlerin yardım amaçlı olarak önümüze gelmesi değil gelen ödevlerin az bir çaba ile kolayca yapılabilecek olmaları idi. Bir örnek vermek gerekirse instagram üzerinden bana ulaşan bir edebiyat bölümü öğrencisinin final sınav sorusu şu idi: “H. N. Atsız’ın Ruh Adam romanındaki mutlakıyet, meşrutiyet ve cumhuriyet anlayışlarını değerlendiriniz.” İhtimal bu eserin dönem boyunca okunması tavsiye edilmiş ve buna bağlı olarak soru yöneltilmişti. Sonuç; cevap veremeyen öğrenci. İkinci örnek yine başka bir sosyal ağdan, bir hukuk bölümü öğrencisi, “Suriye İç Savaşı ve mülteci sorununu kültürlerarasılık ile kültürel uyum açısından değerlendiriniz.” Sonuç yine hüsran. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ve daha ödevini başkasına yaptırmak veya sınavlarına başkalarını sokturmak isteyenleri de saymıyorum.

İşin elbette öğreticiler olarak bize bakan yönü de var.

Yıllardır birçok mahfilde hocalarımızla öğrencilerimizin öğrenme düzeyleri ve bunların iyileştirilmeleri ile alakalı konuşmalar, tartışmalar ve araştırmalar yapılar. Şüphesiz burada ifade edilen durum da herkesin malumu. Ancak vurgulanmak istenen şey konunun geldiği düzey. Ve pandemi süreci bu düzeyi en çıplak ve acı hali ile önümüze koymuş durumda.

Jacques Ranciere’nin Cahil Hoca isimli meşhur eserinde vurguladığı bazı noktaları bir kez daha hatırlamak bu süreçte önemli. Açıklayan ile açıklanan arasındaki bağa bağlı eğitim öğretimin, öğrenciyi hapsedici ve edilgenleştirici tesiri bugün net bir şekilde görülmekte. Elbette akademinin nicel gelişimi ile nitel gelişimi arasındaki ters orantı en başta etkili bir unsur. Ancak bu durumun bir kabul olarak karşımızda olduğu da açık. O zaman olabilecek en üst düzeyde öğrenme öğretiminin gerekliliği de aşikar. Yine aynı eserden iktibas ile; öğrenciyi özgürleştirmez ve zekasını kullanma yollarını öğretemezsek bilmediklerini öğretebilmek mümkün değil gibi gözükmekte. Bu özgürlüğü sağlayamadığımız bir öğrencinin de önüne gelen ödevle alakalı bir çaba göstermeden doğrudan bir açıklayıcı aramasının sebebi de bu. Eğitirken özgürleştiremediğimiz bir zihnin “aptallaştığı” gerçeği Ranciere bize söylemezden evvel de malumlarınızdı zaten.

Sözü uzatmaya hacet yok. Pandemi, akademide de yeni bir döneme geçişin mihenk taşı olabilir. Bir yeniden düzenleme ve özgürleştirici eğitim şartlarına geçiş için öz eleştiri dönemi hatta. Öğrencilerimizden şikayet etmek haklı bir tepki olsa da şikayet dönemi sonrasında bu hale gelişin saiklerinin de anlaşılabilir ve çuvaldızı kendinden sakınmayan bir anlayışla analiz edilmesi zaruridir. Öğrenmeyi öğretemediğimiz genel bir durum olarak ortada duruyorken malumatla boğuşturduğumuz öğrenicilerden makul sonuçlar beklemek uzun bir süre daha mümkün değil gibi duruyor.

Tıp şüphesiz pandemiye bir çare bulacak, peki pandeminin bize söylediklerine biz çare bulabilecek miyiz?

Önceki İçerikAkordu Bozuk Şehir
Sonraki İçerikİz Bırakanlar Hazan Kıyısında Aşk / Gani Türk
Galip Çağ
Adapazarı doğumlu. Aslen Makedonya, Kırçovalıdır. Adapazarı’nda, Hakkı Demir İlkokulu, Mithatpaşa Ortaokulu ve Arifiye Anadolu Öğretmen Lisesi’ni bitirdi. Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde lisans, Sakarya Üniversitesi’nde de yüksek lisans (Yeniçağ) ve doktora (Tarih Anabilim Dalı) eğitimlerini tamamladı. 217. Nolu Tapu Tahrir Defterine Göre Paşa Sancağı ve 16.-17. Yüzyıllarda Osmanlı Hâkimiyetinde Manastır (Bitola) başlıklı tezleri hazırladı. Sakarya, Çankırı Karatekin ve Gazi Üniversitelerinde bölüm başkanlığı ve anabilim dalı başkanlıkları yanında dekan yardımcılığı görevlerini yürüttü. Başta Balkanlar olmak üzere tarihin farklı alanlarına dair dersler verdi. Birçok makale ve 4 adet akademik kitap kaleme aldı. Halen Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Yeniçağ Anabilim Dalı’nda lisans, yüksek lisans ve doktora aşamalarında dersler vermektedir. Evli ve bir çocuk babası olan Çağ, Ankara’da yaşamaktadır. Dr. Galip Çağ’ın akademik çalışmalarının yanında [16. Yüzyılda Osmanlı İdaresinde Bir Rumeli Şehri Kırçova/Kicevo, İdari-İktisadi-Sosyal Durum (2020, Otorite Kitap), Nurettin Topçu’yu Anlamak, Izdırabın Dili(2020, Otorite Kitap), İbn Haldun Umranında Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu(2015, Lotus Yayınları), Uluslararası İlişkiler ve Tarih (2015, Lotus Yayınları), Avrupa’nın Ötekisi Balkanlar(2012, Çankırı Karatekin Üniversitesi Yayınları), Avrasya Paradoksu Beklentiler ve Endişeler(2013, Nobel Yayınları)] öyküleri ve inceleme yazıları Dergah, Hece Öykü, Yedi İklim, Dil ve Edebiyat, İtibar, Edebiyatist, Mahur Beste, Telmih, Ketebe Piyan, Butimar, Hayal Bilgisi, Serçe Edebiyat, Mahfel, Kurgan Edebiyat, Tahrir, Ayarsız, Arka Kapak, Bağlaç, Sandıkiçi, Balkan Türküsü, Karınca Kardeş, Arasta, Ahval, Kadran dergilerinde yayımlandı. Dr. Galip Çağ’ın“Komşu Kapısı (2014, Meserret Yayınları)”,“Kale Arkası (2015, Meserret Yayınları)” ve “Gidiyoruz Çocuk (2019, Kent Kitap)” isimleriyle 3 de öykü kitabı bulunmaktadır.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz