<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Arzu Tükenmez &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/arzutukenmez/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Sun, 25 May 2025 10:20:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Arzu Tükenmez &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mario</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/mario/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/mario/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 May 2025 10:20:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11682</guid>

					<description><![CDATA[Benim adım Prenses Peach. Mantar krallığında yaşayan, Bowser’in kötülüğünden korkan Mario’yu hasretle bekleyen prensesim. Yine uykusuz kaldığım sevdalı bir gecede Şeytan minarelerini kulağıma dayayıp Denizi dinledim. Dinlemesem benim olacaktı tüm çaresizlik. Çok yüzler gördüm ömrümde Haritasız, şekilsiz solgun yüzler Kimi de çok güzel dopdolu yüzler Hiç biri merhametli Mario gibi değildi. Söyleyeceklerim var iyi olana [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Benim adım Prenses Peach.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mantar krallığında yaşayan, </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bowser’in kötülüğünden korkan</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mario’yu hasretle bekleyen prensesim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine uykusuz kaldığım sevdalı bir gecede</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şeytan minarelerini kulağıma dayayıp</p>



<p class="wp-block-paragraph">Denizi dinledim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dinlemesem benim olacaktı tüm çaresizlik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çok yüzler gördüm ömrümde </p>



<p class="wp-block-paragraph">Haritasız, şekilsiz solgun yüzler</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimi de çok güzel dopdolu yüzler</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç biri merhametli Mario gibi değildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Söyleyeceklerim var iyi olana ve kötü olana da.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dinleyin beni,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ey Mario!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Alacakaranlıklardaki uykularımda</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çiçek kokuları geliyordu köylerden </p>



<p class="wp-block-paragraph">Köy dedimse böyle dağlı ovalı </p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm ihtişamı ile ulu olan köy işte</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çileli sesler duydum</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaralı şarkılarla yürüyordu insanlar</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve huzursuz yatağından uyanıyordu kurtlar</p>



<p class="wp-block-paragraph">Titreşiyordu alacakaranlıkta hayvanlar </p>



<p class="wp-block-paragraph">İçini döküveriyor geceye tarla</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarlalar dünyaya serpilmiş sisli sisli</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ey Bowser!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Krallığında yarattığın kötülüklerle savaşacak </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yenilgileri toprağa gömecek birileri var uzaklarda</p>



<p class="wp-block-paragraph">Unutmak bana göre değil, anılara saplanıp kalan bendim hep</p>



<p class="wp-block-paragraph">Besleyip büyüttüğüm anılarımdı hep </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yorgunum bu yaşam çizgilerinden </p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve yarım kalan her aşkın sessizliğinden </p>



<p class="wp-block-paragraph">Acım var buramda, acım sessiz zifiri karanlık </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bekleyişler yıpratır bekleyenleri de</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bekledim, gördüm, tarife gerek yok artık </p>



<p class="wp-block-paragraph">Mariosuz ben,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eskimeye bırakılmış bir yüz gibiyim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/mario/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YAŞAM</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yasam/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yasam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Apr 2025 07:29:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11639</guid>

					<description><![CDATA[Parmaklarım ürkek, yüreğim ıssız hasretteVarsın alem korkak desinBiliyorum gerçeğini bu dünyanınBu alem kayıp gidecek,Bir sen kalacaksın içimdeYavan geceye döktüm hüznümüŞimdi yaşamalıyım daha çokÖlmekten daha çok yaşamalıyımBaharları görmeli gözlerimÖyle çok bahar kiSevmekten nasibini alsın kuşlar çiçekleriSevdayla bağlansın bir mevsim diğer mevsimeYerim yurdum mutluluk olsun benimBiliyorum gerçeğini bu dünyanınBir sudur azalan ömrüm yabani gecedeBirileri şarkı söylesin banaÖlmekten [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Parmaklarım ürkek, yüreğim ıssız hasrette<br>Varsın alem korkak desin<br>Biliyorum gerçeğini bu dünyanın<br>Bu alem kayıp gidecek,<br>Bir sen kalacaksın içimde<br>Yavan geceye döktüm hüznümü<br>Şimdi yaşamalıyım daha çok<br>Ölmekten daha çok yaşamalıyım<br>Baharları görmeli gözlerim<br>Öyle çok bahar ki<br>Sevmekten nasibini alsın kuşlar çiçekleri<br>Sevdayla bağlansın bir mevsim diğer mevsime<br>Yerim yurdum mutluluk olsun benim<br>Biliyorum gerçeğini bu dünyanın<br>Bir sudur azalan ömrüm yabani gecede<br>Birileri şarkı söylesin bana<br>Ölmekten daha çok yaşamalıyım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yasam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TOKMAK</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/tokmak/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/tokmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Aug 2024 17:54:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11416</guid>

					<description><![CDATA[&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; Neyim var neyim yoksa kardeşim Hasan’a bırakmak istiyordum. Hasan, çocukluk zamanlarımın en güzel hatıralarında yer almıştı. Birlikte gökyüzüne bakıp hayaller kurardık. Evimiz doğunun güneyinde taştan bir köy evinde tek katlı toprak damlı bir evdi. Hasan ile yazları kasaba sıcağından kurtulmak için kasabaya gelir, toprak dama çıkar hayallerimizde yüzüp serinlemeye çalışırdık. Babam bize kasabamızın kutsal [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Neyim var neyim yoksa kardeşim Hasan’a bırakmak istiyordum. Hasan, çocukluk zamanlarımın en güzel hatıralarında yer almıştı. Birlikte gökyüzüne bakıp hayaller kurardık. Evimiz doğunun güneyinde taştan bir köy evinde tek katlı toprak damlı bir evdi. Hasan ile yazları kasaba sıcağından kurtulmak için kasabaya gelir, toprak dama çıkar hayallerimizde yüzüp serinlemeye çalışırdık. Babam bize kasabamızın kutsal olduğunu, az ilerde Hz. Veysel Karani Türbesinin bulunduğunu o yüzden burada yanlış bir şey yaparsak başımıza kötü bir şey geleceğini anlatırdı. Bu anlatılar ruhuma kutsal his katar ve kalbimi ferahlatırdı, aslında dini anlayacak yaşta da değildim. Bir şeye inanmak kalbimi ferahlatıyordu, ruhuma dinginlik ve anlam katıyordu. İnanmak, bir şeylerin daha iyi olacağına dair umudu artıran bir duyguydu. Bunu Hasan’ın hastalığı ile öğrenmiştim. Hasan, akciğer kanserine yakalanmıştı ve tedavisi için yapılacaklar kısıtlıydı. Hasan’ın iyileşeceğine inanıp bir formül bulmalıydım. Umudum buydu benim. Babam bir keresinde karşı komşumuz Salih amcanın kamyonetini alıp Hasan’ı şehir hastanesine götürmüştü. Doktorlar kanser diye bir hastalıktan bahsetmişti, evreleri olduğunu ve Hasan’ın artık son evrede olduğunu, tedavisinin çok zor olduğunu, yurt dışında tedavi görmesi gerektiğini ancak ilaçların çok maliyetli olduğunu söylemişlerdi. Kasabadan kente zar zor gidebilen babam için o an doktorların söylediği imkansız bir şeydi. Ne yurt dışına gidecek ne de ilaçları alacak paramız vardı. Babama Hasan’ı iyileştirmek için bulduğum formülü söylemiştim. Çaresizlikten olsa gerek fikrimi çok sevmiş, her gün bizi doyurmak için uğraşmaya başlamıştı. Hasan aç kalırsa ciğerleri daha çok yorulur kanser daha çok ilerler düşüncesiyle her gün kasabada gündelik işleri yapmaya çalışırdı. Bulduğumuz formül buydu: Hasan aç kalmazsa yemek yerse güçlenecek ve kanseri yenecekti. Babam fiziksel olarak biraz daha geliştiğim için beni de gündelik işlere beraberinde götürürdü. Kasabada bazı günler iş bulur, bazı günler iş bulamazdık. Babam bizi doyuracak ekmek bulamadığında öfkelenir, öfkeden yüzündeki tüm damarları patlayacak gibi olurdu. Ve bu öfke hali beni dövmesiyle son bulurdu. Her şey Hasan içindi bunun farkındaydım, kimse kimsenin kendi içinde nelerle mücadele ettiğini bilmiyordu, ben babamın kendi içindeki savaşı biliyordum o yüzden babamın sinirli hallerine ses edemezdim. Çünkü bize de amcamlara da bakıyordu. İki aileyi doyurmak kolay değildi. Onun için bir çözüm noktası öfkesini beni döverek atmasıydı, yarına ekmek bulma umudu bu öfkeli hallerinin geçmesine bağlıydı. Annem, Hasan’ın hastalığını öğrendiğinden beri ağlayıp hacı hocaya Hasan’ın hastalığını söyleyip bir çözüm aramaya çalışırdı. Bazı kadınların çok dert çektikleri gözlerinden bellidir, yorgun ve çaresizdirler. Annem de böyleydi. Hiçbir zaman yaralarımı, ruhumdaki acıları ona söyleyemezdim. Çünkü onun derdi kendine yeterdi. Oğlu Hasan hastaydı ve çaresizdi, elinden bir şey gelmiyordu ekmek yapıp gözyaşı döküp kanseri hacı hoca ile yenmeye çalışmaktan başka.</p>



<p class="wp-block-paragraph">  Hassas olmayanlar için hayat daha kolaydır, tekdüze bir hayat yaşarlar, bir şeyleri derin düşünmezler. Ama benim gibi zihnini doyurmak için çabalayan, derin düşüncelere dalan birinin hayatı hep daha zor oluyor. Kendi hayatımdan çok başkalarının hayatında olan acılara üzülüyor, sorunları çözebilmek için daha çok uğraşıyor daha çok emek veriyordum. O yüzden dünyanın neresinde olursa olsun bir haksızlık bir çaresizlik görsem insanlara elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordum. Birinin yarası benim yaram, birinin acısı benim acımmış gibi yaşamak bana kendimi iyi ve merhametli hissettiriyordu. Her şeye yetişemeyeceğimi de biliyordum. Çözemediğim büyük acıları da küçük parçalara bölerek kalbimde yumuşatıyordum. En azından kendimce bulduğum bir çözüm yöntemiydi. Yoksa insan bu kadar acıyı kalbinde nasıl taşıyabilirdi ki?</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kasabanın bilgesi olan Mehmet abi, babasını küçük yaşta iş kazasında kaybetmişti. Annesi de babası vefat ettikten üç beş yıl sonra ilaç alacak paraları olmadığından ve gelen yardımlar kısıtlı olduğundan hastalıktan ölmüştü. Hiçbir şeyleri yoktu, kasabada anlatılan hikayeye göre kasabada hayır sever bir adam onlara tek odalı toprak bir ev vermiş ve her gün kapılarına karınlarını doyuracak kadar yemek bırakmış. Mehmet abi kasabada hayırsever adamın yanında çiftçilik yapana kadar kendi başına aileden kalan tek oda toprak evde böyle büyümüştü. Okumayı çok sevdiği, doğayı araştırıp gözlemlediği için de kasabada ona bilge demişlerdi. Mehmet abi ara sıra okul çağına gelmiş çocukları toplar, onlara okuma yazma, felsefe, psikoloji, matematik gibi alanları öğretmeye çalışırdı. Tek odada toprak bir evde yaşıyordu ve bir keresinde odasını görme şansım olmuştu. Oda yerden yüksekte olan bir tavandan ve yer yatağından oluşuyordu. Yerden neredeyse tavana kadar sıra sıra dizdiği kitapları ve yanında duran ahşap merdiveni gözümde muazzam bir tablo gibi durmuştu. Mehmet abi, kendimi yanında huzurlu hissettiğim ender insanlardandı. Hasan’ın hastalığından sonra beni en iyi anlayan kişinin de Mehmet abi olduğunu hissediyordum. Sanki onunla her konuştuğumda zihnime bir tohum atılıyor ve atılan o tohumun zamanla yeşerdiğini, çiçek açtığını hisseden ruhum ferahlıyordu. Onun yanında hep yeni bir şey öğrenme heyecanı ile sürekli ondan ödünç kitap alma isteğim oluşurdu. İnsanın hayattaki anlamı neydi, insan ne ile yaşardı, insan kendini nasıl tanımlardı soruları Mehmet abinin yüksek tavanlı toprak odasında cevaplanıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Babam taş ve topraktan oluşmuş, güç bela ayakta duran iki odalı evimizin girişine iki çivi çakmıştı. Bir çivide her zaman emektar hırkası dururdu, çivinin hemen alt kısmında duvar köşesinde annemin toprak evimizi süpürüp temizlemeye çalışmaktan yorulmuş belinin bir simgesi haline gelmiş olan çalı ve ottan yapılmış safran sarısı süpürgesi dururdu. Diğer çivide ise babamın hayat felsefesi haline gelmiş ‘Ben fakir bir faniyim günahlarımı ve isyanlarımı bağışla’ kasidesinin yer aldığı eski bir çerçeve bulunurdu. Bu çerçevenin alt kısmında da uçlarına açtığı delikten ip geçirip astığı dedemden kalan iki tane tahta tokmak –dedem buna mîrkut diyordu- bulunurdu. Geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan babam benle Hasan’a mutluluğu, insanın kendi hayatından razı olması diye tanıtmıştı. Okuduğum bazı psikoloji kitaplarında da mutluluğu, kişinin hayatından razı olması şeklinde yazmışlardı. Çivide asılı duran çerçeve isyan etmeden hayatımızı kabullenmeyi öğretmeye çalışmıştı. Biz her şeye razıydık, fakirliğimize isyan etmemek için Hasan ile okula gittiğimiz zamanlarda iki kalem alacak gücümüz olmadığından bir kalemi babamın tıraş olup eskittiği jiletle ikiye böler, kalemin ucunu da jiletle sivriltip yazı yazardık. Toprak evimizin önünde duran dibek taşında yerde bulup topladığımız buğdayları tokmakla ezer ekmek yapardık. Yine de fakirliğimize isyan etmezdik. Bir keresinde Hasan ile karşı komşumuz Salih amcanın ağzına kadar buğday dolu kamyonetine bakıp ‘Bir avuç alsak ne olur ki acaba? ’ diye düşünür gülerdik. En büyük hayalimiz Salih amcanın sahip olduğu kadar buğdaya sahip olmaktı. Hasan aç kalmazsa kanseri ilerlemeyecek gibi doğrusal bir formül bulmuş ve kanseri karnı doydukça yeneceğine inanıyordum. En azından büyük acıyı küçük parçalara ayırıp kalbimde yumuşatana kadar zihnim buna inanmak istiyordu. O buğdaylara sahip olunca buğdayları dibek taşında tokmakla ezmek bizim için büyük bir festival olurdu. Dedelerimizden kalma imece usulü bu geleneği niye bu kadar sahiplendiğimi ben de anlamazdım. Dibek taşının sağında solunda iki kişi duruyor, bu kişiler eline tahta tokmağı alıp sırayla taştaki buğdayları eziyorlardı. Birisi tokmağı kaldırıp indirdiğinde diğeri vurup kaldırıyordu. Bu iki kişi arasında da biri duruyor ve taştan dışarı dağılan buğdayları yeniden taşa atıyordu. Bana göre bu işleme festival havası katan ve adeta bana zihin egzersizi yaptıran- okuduğum kişisel gelişim kitapları zihin egzersizi yapmak size iyi gelir diyordu- kısmı tokmağı taşa vuran kişilerin sırayla ritmik sözler söylemesiydi. Babamla dedemin bir dönem taşta buğday dövüşünü böyle izlemiştim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">   Hasan ile bir akşam toprak damda kurduğumuz hayalde halay çekmek vardı. Hasan yorulur ciğerleri ağırır diye de ‘Ben halay çekeyim sen beni izle, hem bak ayna nöron diye bir şey varmış, geçen Mehmet abinin verdiği bir kitapta okumuştum. Ayna nöronlar beynimizin içindeki özel hücrelerdir ve hareketlerimizi gerçekleştirirken veya başkalarının aynı hareketi yapmasını izlerken devreye giriyormuş. Sen de izleyip halay çekmişsin gibi hissedebilirsin’ demiştim. Hasan da bu fikre gülmüştü. ‘Tamam o halde bunu deneyelim demişti’.  Fiziksel aktivitenin mutluluğu artırdığını Mehmet abinin verdiği kitaplarda okumuştum. Karşı komşumuz Salih amca, kasabadan kente bir günlüğüne gider, tüm işlerini hallederdi. Buğday dolusu kamyonetini kasabaya getirmek bu işlerinden biriydi. Buğday kamyonu geldiğinde halay çekme hayalimizi gerçekleştirmek için Hasan aşağıda beklemişti, ben kamyonete tırmanıp kamyonetin ucunda durup halay çekmeye başlamıştım. Halay çekerken ayağım buğdaylara çarpmış buğdayları yere düşürmeye başlamıştı. Gerçekten de halay çektikçe beynimin içindeki festival coşkusunu hissetmeye başlamıştım. Daha fazla halay çekmek istemiştim, orada ne kadar durup ayak ucumdan omzuma kadar bedenimi hareket ettirdiğimi ve beynimin içinde halay şarkısı çaldırdığımı hatırlamıyorum. Beynimdeki halay orkestrası Hasan’ın ıslık çalıp ‘Hadi in artık akşam oldu, eve gidelim’ demesi ile durmuştu. Hasan’ın yüzündeki keyfi görünce ayna nöronların işe yaradığını düşünmüştüm.  Yere bir sürü buğday düşmüştü, onları kamyonete geri bırakmak bizim için hem zaman kaybıydı, hem de Salih amca görse ona durumu nasıl açıklayacağımızı bilmediğimizden utanç duyduğumuz bir durum haline gelmişti. Zira Salih amca ara sıra babama buğday vermeyi teklif etmiş babam fakirliği gururuna yediremeyip buğdayları kabul etmemiş ve  ‘Rızkı veren Allah’tır’demişti. Salih amcaya halay çekme hayalimiz sonucunda buğdayların yere düştüğünü, bunları geri bırakmaya çekindiğimiz için avuçlarımıza aldığımızı söyleseydik inanır mıydı bilmiyorum. Belki de bilinçli olarak oraya çıktığımızı ve bilinçli olarak buğdayları düşürüp çaldığımızı düşünürdü. Utançla ve keyifle karışık bir ruh halinde buğdayları toplayıp ceplerimize doldurup evin yolunu tutmuştuk. Hasan ‘Sence biz hırsızlık mı yapmış olduk?’ diye sorunca beynimdeki orkestra artık beni terk emiş ve yerini Mehmet abinin bize sorduğu soruya bırakmıştı. Mehmet abi bir keresinde bize toplumsal ahlakı anlatmaya çalışmış ve farklı isimleri örnek göstermişti. Dünyanın farklı bölgelerinde de bizim kasabada olduğu gibi toplumsal ahlaki değerler önemliymiş ve bunun üzerine çok fazla araştırmalar yapılmış. Sadece Veysel Karani Kasabasına ait olduğunu düşündüğüm toplumsal ahlak kavramı Mehmet abinin Kohlberg’i tanıtmasıyla genişlemişti.  Mehmet abinin anlattığı Kohlberg’in ahlaki gelişim kitabında yer alan Heinz İkilemindeki soru beni her zaman geleneklerim, inançlarım, anlatılan hukuk ve duygusal dünyam arasında sıkıştırmıştı. Cevabını bulamıyordum. İkileme göre Amerika’nın küçük bir kasabasında Heinz adında bir adam varmış. Heinz evli ve karısı kanserin özel bir türünden hasta ölüm döşeğindeymiş. Heinz’in karısını iyileştirecek tek bir ilaç var ve o ilaç kasabadaki bir eczacı tarafından üretilmekteymiş. Eczacı bu ilacı maliyetinden çok yükseğe satmaktadır ancak Heinz’de bu ilacı alacak para yokmuş. Heinz çaresizlikten tanıdıklarından ödünç para ister ve resmi kurumlardan destek ister, ilaç için talep edilen miktarın yarısını bulmuştur. Eczacıya gider karısının ölmek üzere olduğunu anlatmış ve eczacıdan ilacı daha ucuza vermesini istemiş, eczacı bunu kabul etmemiş. Peki Heinz karısını kurtarmak için ilacı çalmalı mıdır? Neden? Kasabadaki hiçbir çocuk bu soruya cevap verememişti. Mehmet abi de demişti, bu sorunun cevabı hayatınızın bir parçasında gizlidir.  Belki de hayatımın geri kalanını değiştiren bu soruydu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">  Nefes nefese eve varmıştık. Bahçedeki dibek taşının yanına gelip buğday tanelerini içine atıp eve tokmakları almak için girdiğim sırada anneme ‘Buğday bulduk gel öğütelim’ demiştim. Annemin gözleri hep ıslak kalırdı, dile getiremediği çaresizliğini böyle sulardı. Buğday getirdiğimizi duyunca sevinmiş bahçeye birlikte çıkmıştık. Buğdayları dövmek için sabırsızlanıyorduk. Tokmak bana biraz ağır gelmişti, ama olsun ergenliğe girmiş kaslarımız gelişmeye başlamıştı artık. Kaslarımızı daha da geliştirmek veya farklı bir şey yapma heyecanı içinde miydik bilmiyorum, elimize tokmağı alınca dedemle babamın karşılıklı buğday dövüşünü yaptıkları an tablo gibi gözümün önünde durmuştu. Dibek taşının sağ tarafında ben, sol tarafında Hasan duruyordu. Hasan yorulsun istemiyordum, ama onu çok istekli ve heyecanlı görünce onun da tokmağı alıp taşa vurmasına izin vermiştim. Bu sefer ayna nöronla onu kandıramazdım. Annem taşın orta tarafında durmuş ve dağılan buğdayları tekrar taşın merkezine atıp onları dövüp ezmemiz için yardım etmeye çalışıyordu. Babam da böyle yapardı. Yaramazlık yapmayayım, isyan etmeyeyim diye beni hep ezerdi. Babamla tartışamazdım, hayat beni bu kadar şımartmamıştı. Babam beni her ezdiğinde içimden onla yaptığım kavgalarda ben galip gelirdim ve galip geldiğim her kavgada günah biriktirdiğimi hissederdim. Babamla ilgili ne zaman olumsuz bir şey düşünsem Allah’ın başıma gökten taş atacağını düşünür korkardım da. O yüzden babamı sevmek zorunda kalmıştım. Onu eleştirecek gücüm yoktu. Bizim karnımızı doyurmaya, Hasan’ı kanserden korumaya çalışıyordu. Karşılıklı olarak Hasan’la elimizdeki tahta tokmaklarla buğdayları ezmeye başladık. Her bir buğday tanesi hüzünlerimi, acılarımı, kırgınlıklarımı temsil etmişti. O an dünyanın en büyük çukuru Mariana çukuru değil de önümüzde duran içine hüzünlerimi, acılarımı, kırgınlıklarımı bıraktığım dipsiz kuyu dibek taşı olmuştu. Bu duygularımı ezdikçe dağılıyor, dağılan her bir duygunun yeniden kuyuya atılıp ezilmeye terk edilmesi döngüsü buğdayların un olduğunu görünce duruyordu. Acılarımı böylece yendiğimi ve onları terk ettiğimi sanardım. Un kimisine göre ekmekken bana göre acılarını terk etmiş ve hayatına temiz bir sayfa açmak için verdiğim derin nefesin özgürlüğüydü. Hasan ile Mehmet abiden yeni öğrendiğimiz şarkıyı karşılıklı söylemeye başlamıştık:</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;‘<em>Mezarıma gel gül dök</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>&nbsp;Mezarıma gel gözyaşını dök</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>&nbsp;Mezarıma gel göz yaşını yağdır</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>&nbsp;Mezarıma gel aklına geleyim.’</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">   Festival bitmiş annem unu alıp içeriye girmişti. Annem ekmek yapmaya başlamışken Hasan ile toprak dama çıkmıştık. Artık Hasan’ın karnı doysa da daha çok öksürdüğünü, kalbinin daha fazla ağırdığını, günden güne zayıfladığını görüyordum. Kurduğum doğrusal denklemin yanlış olduğunu kabullenmek istemiyordum. Zihnim başka denklem bulmaya çalışırken Hasan’ın ‘Bak bugün Mehmet abiden aldığın kitaplardan bir söz okudum. Diyarbakırlı biri demiş, aşkı ‘Sana bakınca keyfim gelir’ diye tanımlamış. Ne kadar saf ve masum bir tanım değil mi?’ Şaşırmıştım Hasan’ın büyüleyici esmer gözlerinin ıslandığını görmüştüm. Aslında o an karın doyurup kanseri yenme formülünü, duygularla formüle edebileceğimi Hasan göstermişti. Hasan’a ‘Hayırdır, aşık mı oldun’ diye sorduğumda, ‘Sana bakınca da keyfim geliyor abi’ demişti.  Duygulanmıştım, evrende var olduğumu hissettiğim güvenli alan Hasanın yanı olmuştu. Sarılıp ağlamıştık. Aileden birine sarılmanın rahatlatıcı etkisi olduğunu çok sonra öğrenmiştim. İlk defa sevginin en güzel halini yaşadığımı, bedenimin rahatladığını Hasan’a sarılınca anlamıştım. Babamla annem bize hiç sarılmamıştı, babam bize karnımızı doyurmayı, annem hayatı çaresizce yaşamamızı öğretmeye çalışmıştı. Benle Hasan bunu aşmıştık. Damdan aşağı inip yer yatağımıza geçmiştik. Hasan’ın o gece öksürüğü kesilmişti, karnı doymuştu. Mutlu uyumuştum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">   Sabah uyandığımda Hasan’dan ses çıkmıyordu. Hasan cansız yatıyordu. Nefes alış verişi yoktu. Ölüm neydi? Zihnim kitaplarda okuduğum soğuk kelimelerle yazılan ‘<em>bir organizmayı ayakta tutan tüm biyolojik işlevlerin geri döndürülmez şekilde sona ermesi’</em> tanımını, Hasan’ın öldüğünü kabullenmiyordu. Annem ve babam Hasan’ın ölümüne hiçbir şey dememişlerdi. Annemin ıslak gözlerinde ve babamın öfkeden damarlarının patlayacak gibi durduğu yüzünde artık Hasan için dualar etme hali olmuştu. Hasan’ın öldüğünü benden daha çabuk kabullenmişlerdi ve Hasan’ı uğurlamak için kasabada cenaze töreni düzenlemişlerdi. Ben hayatın anlamını Hasan bana sarılınca anlamaya başlamıştım. Şimdi ise Hasan yok ve anlamsızlık içinde kendimde derinleşmeye ve gittikçe boğulmaya başlamıştım. Veysel Karani Kasabasındandık biz, yanlış bir şey yaparsak başımıza kötü bir şey gelir demişti babam, Salih amcanın buğdaylarını geri bırakmalıydık. Ama biz onları çalmamıştık, yere düşmüştü buğdaylar. Bir de Hasan’ın tokmakla buğday ezmesine izin verdiğim için ciğerleri yorulmuştu, izin vermemeliydim suçluluğu içinde nasıl ağladığımı bilmiyordum. Hasan’ın öldüğüne inanmaya çalışmak ruhumu ateş gibi yakan bir karıncalanma hissi ile uyuşturuyordu. Kendimi kimsesiz ve yetim hissediyordum. Hasan’ın cenazesinde Mehmet abi yanıma gelmişti. Herkes Hasan’ı dualarla uğurlarken kulağıma eğilip şu soruyu sormuştu: ‘Hasan’ın hastalığını iyileştiren tek bir ilaç olsaydı ve paran olmasaydı o ilacı çalar mıydın?’.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/tokmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşkın Tanımı</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/askin-tanimi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/askin-tanimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Jun 2024 09:28:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11402</guid>

					<description><![CDATA[Tüm uygarlık boyunca hayatımızın vazgeçilmez parçası olan ‘aşk’ hakkında neler biliyoruz? 1970’lerde sosyal psikolojinin önemli bir konusu olan aşkın genel bir tanımını yapmak zordur. İnsan davranışlarını etkilemesinin yanı sıra kökeninin ne olduğu, nereden geldiği ve kendi karmaşık doğasıyla birlikte tanımını yapmamız pek kolay olmayabiliyor. Günlük hayatımızda çok sevmek anlamında kullanılmaktadır.  İlk insandan beri yerini ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">  Tüm uygarlık boyunca hayatımızın vazgeçilmez parçası olan ‘aşk’ hakkında neler biliyoruz? 1970’lerde sosyal psikolojinin önemli bir konusu olan aşkın genel bir tanımını yapmak zordur. İnsan davranışlarını etkilemesinin yanı sıra kökeninin ne olduğu, nereden geldiği ve kendi karmaşık doğasıyla birlikte tanımını yapmamız pek kolay olmayabiliyor. Günlük hayatımızda çok sevmek anlamında kullanılmaktadır.  İlk insandan beri yerini ve önemini koruyan aşk; edebiyata, kültüre, bireye, sosyal topluluklara kısacası hayatın her alanına değebilmiştir. Tabiata baktığımızda aşk kavramının bir boyutunu evrimsel bakış açısında görebiliriz. Bu açıya göre aşk insanların başarılı üremelerine yardımcı olan bir mekanizmadır (Atak ve Taştan, 2012). Doğada nesli devam ettirme, uygun eş bulmak için çeşitli yöntemler deneme hayvanlar aleminde de görülebilmektedir. İnsan bilişsel yönden biraz daha gelişmiş olduğu için bu kavramın yanına başka tanımlar ekleyebilmektedir. Bu yaklaşıma göre aşk; bağlanma, evlilik ve eş seçiminde önemlidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"> Aşık olduğumuzda genelde çoğumuzun yaşadığı fizyolojik durumlar benzer olabilmektedir. Fisher (2004) yaptığı çalışmalarda hipotalamustan salgılanan kimyasalların beynin hipofiz bölgesine mesaj ilettiğini ve bu mesaj sonunda hormonların kana karışmaya başladığını bulgulamıştır (akt. Atak ve Taştan, 2012). Bu aşamadan sonra cinsellikle ilgili hormonlar salgılanabiliyor. Vücudumuzda farkında olmadığımız ve anlamlandıramadığımız değişimleri adrenalinle devam ettiriyoruz. Adrenalin aşığın kalp atışının hızlanmasına ve terlemesine; dopamin ise aşık insanın sevdiğinin aklından çıkmaması ve ona büyük bir tutkuyla bağlanmasına neden olan hormonlardır (Atak ve Taştan, 2012). Yani aşık olduğumuz kişiyi aklımızdan çıkaramayışımızı dopamine borçluyuz. Bu evrede mutluluk hormonu dediğimiz serotoninde bir azalma meydana geldiğini ve beynin obsesif kompulsif bir hal almaya başladığını görebiliriz. Kısacası takıntılı saplantılı olma durumu yaşanabiliyor. İlişki dinamiğine bağlı olarak her ilişki hem beynin bu kimyasallarına hem de kişilerin karakter özellikleri ve beklentilere göre değişkenlik gösterebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">  Fakat bu kavramı bana göre en ilginç kılan durumlardan biri Murphy Kanunlarıdır. Çünkü aşk doğası gereği kaotiktir ve böyle kaotik duygulardan oluşan aşk kavramı, en sonunda murphy kanuna yenik düşecektir.  Bu kanun Amerikalı mühendis Edward Murphy tarafından başarısızlıklar ve hata kaynaklarının kaotik yapısı üzerine ortaya atılmıştır.  Kanun adı alsa da daha çok özdeyiş denebilecek yapıdadır. Bu kanunda en dikkat çekici yan olaylara tersten yaklaşmasıdır. Bu kanuna göre kaos ve karmaşıklık düzenden daha olası, bir şeyin olma olasılığı isteme olasılığı ile ters orantılıdır. İlişkilerde çözüme kavuşmak için konuşulan sorunlar muhtemelen yeni bir sorun yaratır ve çok istenilen şeyler genelde gerçekleşmeyen şeyler olur. İlişkilerde yaşanan dengesizlikler bir dargın bir barışık olma halinde de murphy kanunundaki şu söz oluşur :<strong><em> ne zaman bir şeyden vazgeçseniz vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.</em></strong> Çünkü bu kanun ‘<strong><em>her şey yolunda gidiyorsa orada bir terslik vardır’</em></strong> ifadesini savunmaktadır. Siz çok iyi bir ilişki sürdürürken gelir sizi kaosa sürükler ve ilişkinizi bazen içinden çıkılmaz bir hale getirir ‘<strong><em>Bir şeye ulaşmak istediğinizde ve ulaşamayıp umudunuzu kestiğiniz anda bir yerden bir şekilde size gelir</em></strong> ’ Murphy istekler konusuna şu şekil devam eder; n<strong><em>e kadar beklersen bekle, istenmediği zamanda gelecektir beklediğin şey. </em></strong> Çünkü bu kanuna göre yaşam, siz başka planlar yaparken olan şeydir. Planlı ve düzenli aşk hayatı kurmaya çalışsak da en sonunda kaos gelip o planları düzeni dağıtacaktır<strong><em>.  Hayatta güzel olan her şey ya illegal ya ayıp ya da şişmanlatıcıdır.</em></strong> Aşk bu üç kavrama da tarih boyunca uğramıştır aslında.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm bu karmaşıklığın ortasında yine de aşka tanım cümlesi kuracak olursak aşk, ayağı yere sağlam basan bir varoluş çekimidir. Kaosun ortasında dengede olmaktır. Uyum sağlamaktan ziyade bir olma durumudur. Aşkın zor evrelerine ve çektirdiği acıya rağmen insan yine de aşık olmaktan vazgeçmez. Aşık olmak sadece bir kişiye duyulan duygu olmayabiliyor. İnsan doğaya, Tanrı’ya, evrene, doğaya da aşık olabilir. “Başucumda bir sen varsın bir de evren” diyen Can Yücel, “Bana seni gerek seni” diyen Yunus Emre, “ Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” diyen Adnan Yücel, “ Yokluğun cehennemin öbür adı” diyen Ahmed Arif ve daha niceleri gibi kainattaki son nefes, son insan bitene kadar aşk var olacaktır. &nbsp;&nbsp;Çünkü &nbsp;‘<strong><em>Yalan dünya yarsız olmaz’.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kaynakça</p>



<p class="wp-block-paragraph">Atak, H. ve Taştan, N. (2012). Romantik ilişkiler ve aşk. <em>Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 4</em> (4), syf.520-546.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/askin-tanimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SESİMİ DUYAN VAR MI?</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/sesimi-duyan-var-mi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/sesimi-duyan-var-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Feb 2024 18:22:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11343</guid>

					<description><![CDATA[‘Hüzün ki en çok yakışandır bize’ demiş şair. Coğrafya kaderdir sözünün kedere dönüşmüş imgesi gibi bir dize bu. Aklım dağınık ve kırışık tınılarla daha çok karışıyor.  Bir sabah uyanıveriyoruz, bir şehir beton yığınları altında kalıyor. Bu hangi kelimenin tarifidir bilinmez. O sabah uyanmış/uyanamamış olanlar için acının tanımı daha farklıydı. Tüm olumsuz duyguların aynı anda yaşandığı, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">‘Hüzün ki en çok yakışandır bize’ demiş şair. Coğrafya kaderdir sözünün kedere dönüşmüş imgesi gibi bir dize bu. Aklım dağınık ve kırışık tınılarla daha çok karışıyor.  Bir sabah uyanıveriyoruz, bir şehir beton yığınları altında kalıyor. Bu hangi kelimenin tarifidir bilinmez. O sabah uyanmış/uyanamamış olanlar için acının tanımı daha farklıydı. Tüm olumsuz duyguların aynı anda yaşandığı, neye uğradığını anlayamadığı, orada olup olmadığını bile hissedemeyen bedenler ile sevdiklerinin yardım çığlıkları arasında olan karıncalanmış beynin, elin, ayağın yer kabuğunda yıkılmış haliydi. Acının bedenimize gömüldüğü o andı. Geçmişimizi süsleyen o mutluluk yerini bedenimize gömülen acıya bıraktı. Fakat insan, hayata her şeye rağmen nefes nefese koşturup yeniden başlar. Kainatı kuşatan ilahi feryattan umut yüzlü yarınlara yeniden başlamak istedim. ‘Şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim ki bu yaşlar, utangaç boynumun kolyesi olsun’  dizeleri ile sancılarımı kabul ettim. Değiştirmek istediğim bütün olumsuz duygularımı toprağa gömmek istedim. Toprak negatif enerjiyi alırmış, büyüklerimiz böyle derdi. Bu topraklar Zeus’un oğlu Apollo’nun Defneye olan aşkından ağlayıp şelaleye döndüğü, Asi’nin kendi çizgisinde ters aktığı,  avuçlarımıza Akdeniz kokusunu alıp gökyüzüne kuşlarla gönderdiğimiz, çocukluğumuz, anamız babamız, kadim geleneklerin kök salmış yeri. En çok da yaz telaşında olup kumsala koştuğumuz nergis kokulu sokaklarla dolu bu topraklar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yüzümde yürüdüğüm yolları tanıyamamanın hüznü var. Ellerimde günahkar cam kırıkları, gözlerimde evrenin acı çehresi ve ruhumda tanımlanmamış sancılar vücut buldu. &nbsp;Koca mezarlığa dönüşen şehirlere ağladım, kırık aynalara küstüm, eski sokaklarıma kanamış hayallerimi bıraktım.&nbsp; Yıkım güllesi gibi duran bu sokaklar ağıtlardan, feryatlardan ibaret. Acıdan güneş patladı, yer çatladı. Gözümün önünde cehenneme dönen beton yığınları ile bağrımı açıp nefes alıyorum. Artık fikirlerime kan gitmiyor da ‘Gel gelelim, beter bize kısmetmiş, Ölüm böyle altı okka koymaz adama’ sesiyle devam ediyor şairler acılarıma tercüman olmaya. Tarih her gün yüzünü örtse de sevdiklerimizden bize kalan acı bir hatıra bu. Heybemdeki duygular yaşanılacak gibi değil. Hangi insan dayanır buna? Dayanılmaz sancılarım ile tüm duygularımı kabul edip yaşıyorum. Bir sancım kızını umutla yüreğinden öpen babanın arşa yükselen feryadında ‘ Ellerin ellerimdeki cennet parçası, kalsın çaresizlik hırkamızda, Bilmem nasıl biter bu acı, gecede buz tutmuş bu zaman, yıldızlar çaresizliğimize ışık olurken, zambak solgunu kimsesizliğimizi öptüm, üşüdün, tepeden tırnağa üşüdük, faili meçhul ölüme gittik, ellerin ellerimde, üşüdük, çiçeklerle örtülü baharlar kurdum, kuşlar kederli’</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Cehennem ateşini söndüren iman nuru adına. Annemin yazması kara, babamın sesi yedi sema gürleyen şahı merdan. Sesimizi duyan var mı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi söylesenize bana, insan sesi hangi bulut gövdesinde ?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/sesimi-duyan-var-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruh Çürümesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ruh-curumesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ruh-curumesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Mar 2023 19:53:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11125</guid>

					<description><![CDATA[Kendini her yerde arayan ruhum ağzımdan dökülüyordu. Bastırdığım duygular yaralarımı deşiyor, tüm hücrelerimi nefessiz bırakıyordu. Nasıl durduğumu ve nasıl göründüğümü obsesif bir şekilde kontrol ediyordum. Gözlerimin içine bakıp her bakışın yarattığı sancıyı takip etmeye çalışıyordum. Beynimin içi acılar ve travmalarla doluydu. Ruhum bu acılardan kaçmak isterken ‘Sonsuzluktan ve doğadan önce var oluşunu hisset’ dedi. Ruhumu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Kendini her yerde arayan ruhum ağzımdan dökülüyordu.  Bastırdığım duygular yaralarımı deşiyor, tüm hücrelerimi nefessiz bırakıyordu. Nasıl durduğumu ve nasıl göründüğümü obsesif bir şekilde kontrol ediyordum. Gözlerimin içine bakıp her bakışın yarattığı sancıyı takip etmeye çalışıyordum. Beynimin içi acılar ve travmalarla doluydu. Ruhum bu acılardan kaçmak isterken ‘Sonsuzluktan ve doğadan önce var oluşunu hisset’ dedi.  Ruhumu duyuyor ama ona dokunamıyordum. Ruhum, varlığından emin olamadığım ama sesine güven duyduğum bir şeydi. Benim özgür mekanım acılarımdı. Her acı bana bir davranış kazandırdı ve her travma benliğimde yeni bir ben yarattı. Farklı durdukça yadırganan ve hayatı kucaklayıp sevmek için çırpınan bir can idim. İnsan her şeyi yaratabilirdi belki de. Her şeyi durdurabilir ve yok edebilir. Ben her şeyi bırakmıştım. Ne var edebiliyordum ne de yok edebiliyordum. Öylece durmuştum. Akıp giden her şeye inat durmuştum. En zoru zihnimi durdurmaktı. Zihnim durmuyordu, her şeyde boğuluyordu.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeni doğan bebekleri ve ölenleri izliyordum. İkisi de beni korkutuyordu. İkisi de var olma çığlığıydı gözümde.  Ne yapacağımı bilmeden hayata tutunmaya çalışan yanım ile her şeyi biliyor gibi davranan yanım aynıydı. Zıt kutuplar ben de hep varoluş hisleri uyandırıyordu. Çok sevmek ile hiç sevmemek, inanmak veya inanmamak, güzel veya çirkin olmak, gece veya gündüz, iyi veya kötü… Bu evrende her ne var ise zıddıyla ruhuma düğümleniyordu.  Ölüm duygusu ile yaşamak duygusu ben de aynıydı. Ölmek kimine göre korku dolu acı bir duygu, kimine göre yeniden var olmanın umuduydu. Yaşamanın yarattığı hisler de bunlardı.  Her şey zamana ve yaşanmışlıklara göre değişim gösteriyordu.  Ölüme giden yol yaşamaktan geçmekteydi. Ölmek için önce bir can gerekiyordu. Ben ise ölmekten kaçıyor, hâlâ var olmaya çalışıyordum. Ölmekten kaçtığım için aşık oluyordum. Aşk cesaret, aşk çırpınış, aşk derin bir canlılık! Aşkın yarattığı cesaret ile ölüm duygusunun yarattığı korku renklerini ruhuma batırıyordum. Ruhumu renklerle suluyordum. Ruhum kurak toprak, paslanmış demir ve daldaki çürümüş meyve. Ruhum her acı çektiğinde çürük bir meyve yeryüzüne düşüp toprağa karışıyor ve toprağa verim katıyordu. İnsan da çürüdükçe hayatı çözüyordu. Ruhum çürüdükçe toprağım verimli olacak düşüncesi beni hayata bağlıyordu. Çünkü  “Hamdım, piştim, oldum” der Mevlana. Bu söz bedenimdeki sancıların yuvasıydı. İnsan pişmek için önce ham olduğunu kabullenmeliydi. Kendimi pişirmek için çürütüp durdum. Çürüdükçe var olacak çürüdükçe yaşayacaktım. Var olmak için çürümek gerekliydi. Çürükler toprağı, acılar çekmek insanı verimli kılıyordu. Her acı siyah bir sancı ile bedenime hükmediyor, sancılar beynimde yas tutuyor, feryat ediyor ve kanıma karışıyorlardı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonunda ruhumun sancıları beynimi ikiye böldü. Sol tarafıma tüm duygularımı, sağ tarafıma tüm fikirlerimi koydum. Duygularım ve düşüncelerim karşı karşıya durmuş birbirlerine var oluş sırlarını fısıldıyordu. Var olmak hangi sırrın içinde düğümlenmişti bilmiyorum. Bu fısıldamaların ortasına Sigmund Freud en büyük çığlığı atmıştı. “Bilinçdışında herkes kendi ölümsüzlüğüne inanır ve eğer yaşama katlanmak istiyorsan ölüme hazırlan”. Beynimin tam ortasında duran bu çığlık hem duygularımı hem fikirlerimi gösteriyordu. Freud, ondan öncesi ve sonrası diye dönemine büyük bir çığlık atmıştı. Ben sancılarımı anlamlandırmaya Freud’un çığlığıyla başlamıştım. Freud’tan önceki sancım ruhumdu. Freud’tan sonraki sancım toplum, uygarlık, gelenek ve görenekler oldu. Çünkü insanın görünmeyen ve içine atıp bastırdığı duyguların çizgisi bunlardı. Sevgiyi dilinden düşürmeyen kişilerin, özlerinde düşmanlık duygusunun olabileceğini Freud ‘Sevgimizin en güzel çiçeklenişini içimizde algıladığımız düşmanca dürtüye yönelik tepkimize borçluyuz’ sözüyle anlatmıştı bana. Bazen insanın içinde eksik hissettiği şeyler diline yansır ve beyin söylenileni yaptığını zanneder. Bu şekilde dilimizden düşürmediğimiz durumlar ve duygular bazı anlarda yaşanmış gibi algılanabiliyordu. Sürekli aynı şeyi söylemek aslında özünde o şeyden eksik olmak, o şeyi barındırmamaktı. Defalarca dinlesem de bir türlü zihnime düğümleyemediğim fikirleri vardı. Yani sevgimiz içimizdeki düşmanlık duygusundan mı doğuyordu? Gerçekten sevgi dediğimiz kavram yok muydu? Aşka kaçışım içimde hissettiğim düşmanlık duygusundan mıydı?  İyilik içimizde hissettiğimiz kötülükten miydi bilmiyorum, bilmiyorum.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihnimin kabullenemediği sancıları toplayıp yakmak için kendimi gökyüzüne en yakın hissettiğim yere, dama çıktım. Bir kibrit çaktım ve alevden bir tavus kuşu çıktı. Devasa kuyruğunda yer alan göz şeklindeki desenler ile son derece heybetli görünen bir kuştu. Bir rivayete göre tavus kuşu, ikinci affedilişin simgesiydi. Sancılarım, onları bağışlamam için nefesini tutmuş, gözlerime bakıyorlardı. Kuşun kuyruğundaki göz desenleri sancılarımın dilleri idi. Doğru ya! Dil değil gözler konuşurdu hep. İnsan kendini diliyle dağıtıp tüketir, gözleriyle toparlardı. Sözler iki dudak arasından çıkardı. Bir şey tek başına var olmaz,  var olmak için kendi zıttına ihtiyaç duyardı. Yani evrende uyumlu ve dengeli durmak için zıt iki kutba ihtiyaç vardı. Neden bu kutuplar ikiliydi hep? İki hangi ezoterik bilginin içindeydi? Artı-eksi, yalan-doğru, evet-hayır, proton-nötron vs. vs…  </p>



<p class="wp-block-paragraph">İkinci affedişler insanın kendini yok edişi miydi bilmiyordum. Sancılarımla göz göze durmak kilitlenmiş bir anın aks etmesiydi. Yankılar durmuş, zihnim karanlık bir çığlıkla alevin sönmesini bekliyordu.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanlar kendilerini toparlamaya çalışırken ben kendimi yırtıp dağıtıyordum. Evrende hep kendi parçalarım vardı.  Herkes hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyordu. Ben ise öleceğimi bilerek varlığımı hissetmeye çalışıyordum. Varlık hissimi en çok doğada duyumsuyordum. Ruhumun bir parçası kaktüs bir parçası fillerdeydi. Kaktüs, her zaman güneşte dans etmenin keyfini yaşıyordu. Evren donmuş gibiydi, ben kaktüsün köklerinde filizlenmeye çalışan bir zihin tomurcuğuyum. Dikenleri sevmek yalnızlığa sarılıp evrendeki tüm kötülüklerin kıyamet gününde son bulacağına inanmak gibiydi. Oysa kıyamet evrendeki son iyi insan gidince kopacaktı. Kötü varsa iyi de olacaktı, iyinin yok oluşu kötünün yok oluşuna bağlıydı. Evren kötülüklerinin varlığını veya yokluğunu taşıyabilir fakat iyiliğin olmayışını taşıyamazdı. Evrenin kökü iyiliğin ruhundan besleniyordu. Benim ruhumun besini neydi bilmiyorum. İnsan en büyük yanlışı sadece bedenini doyurmaya çalışmakla yapıyordu. Bedenim doydukça hastalanıp yorgun düşüyor ve ağırlaşıyordu. Aç, susuz, uykusuz, evsiz, barksız değildim, sancılıydım. Nasıl oluyor da bedenimin gereksinimlerini verdiğim halde bu denli acı çekiyordum? </p>



<p class="wp-block-paragraph"> Kulaklarımda hep bir Freud fısıltısı: “ Bedenimizi hasta eden ruhumuzun baskısıdır”. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Filler evrende erdem, güç, sabır, bereket, zeka, barış, şans, kararlılık gibi olumlu özellikleri simgeler. Bir Afrika masalına göre fil, ormandaki canlılar arasında geçen tartışmaları tarafsız olarak değerlendiren bilge liderdir. Dev boyutlarına rağmen sessiz güçleri ve naif enerjileri olan canlılardır. Belki de kalpleri kırılınca ölebilirlerdi. Dev görüntünün altındaki naif can, beni kendine çeken bir bağ oluşturuyordu. Kaktüs de fil de kendi güzelliklerini hemen göstermiyorlardı. İnsan ruhu da böyle miydi?   Fil ruhlu olma hayalim içimde hissettiğim kötü özelliklerimden miydi bilmiyorum. </p>



<p class="wp-block-paragraph"> Bilmediklerimi çözebilmek için ruhumu, kendimle baş başa kalmanın konforluğuna gömdüm. Benim için konfor, lükslük, modernlik buydu. İnsan kendiyle kalıp kendi nefesini duyabiliyorsa konforluydu. Gökyüzüne gözüm kapalı bakıyorum, bulutlar; güneş, ay, kaktüs, fil şeklini almıştı. Zihnimin bulutları ve hayallerimin fedaileri olan şekillere bakıp durdum.  Ruhuma rehberlik edecek olan güneş ışınlarından ve ay ışığından bileklerimden tutup beni kaldırsınlar diye bir bilezik yaptım. Sonsuzluğa uçup gitmek var oluşun uzun ayetiydi. Ucu bucağı olmayan bir destan, hayal bulutu, çöl ufku… </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ruh-curumesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çok Dilli Beyin</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/cok-dilli-beyin/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/cok-dilli-beyin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2023 21:28:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11061</guid>

					<description><![CDATA[Kozmopolit dünya yapısında insanların sosyal, siyasal, kişisel farklılıkları önemli bir yer tutar. Bu farklılıkları ifade etmek için sembolik bir dile ihtiyaç duymaktayız. Duygularımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı anlamlandırıp ifade etmek için dil bir araç rolündedir. Dünya yapısına baktığımızda insanlık, tarihten bu yana sürekli değişim ve gelişim göstermektedir. Bu gelişim insanın birden çok şey öğrenmesi ihtiyacını da doğurmuştur. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Kozmopolit dünya yapısında insanların sosyal, siyasal, kişisel farklılıkları önemli bir yer tutar. Bu farklılıkları ifade etmek için sembolik bir dile ihtiyaç duymaktayız. Duygularımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı anlamlandırıp ifade etmek için dil bir araç rolündedir. Dünya yapısına baktığımızda insanlık, tarihten bu yana sürekli değişim ve gelişim göstermektedir. Bu gelişim insanın birden çok şey öğrenmesi ihtiyacını da doğurmuştur. Birey kendini ifade etmek için bir dile daha ihtiyaç duyabilir. Sonrasında doğan başka ihtiyaçlar veya çevre koşullarından ötürü bir dil daha öğrenme eğilimi gösterebilir. İkinci bir dili öğrenme insanın gelişimi ve sosyalleşebilmesi, kişilerarası iletişiminin daha iyi olabilmesi adına güzel katkılar sağlayabilmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayatımızda bu denli önemli role sahip dilin beynimizdeki faaliyetlerinden biri zihni şekillendiren bir yapıda olmasıdır. Farklı dilde konuşan insanlar aynı olayı farklı biçimde hayal edip zihninde kurgulayabilir. Her dilin fonolojik yapısı, dizimi, anlamlılığı farklı olduğundan zihinsel sürece etkisi de o dilin yapısı ile olabilmektedir.&nbsp; Dil beynimize can veren ve aynı zamanda beynimizi sarmalayan bir topraktır.&nbsp; Bu dile ek bir dil öğrendiğimizde toprağa can katmış oluruz. Dili ne zaman, nasıl öğrendiğimiz bu toprağı budama yöntemimizdir. &nbsp;Araştırmalar bizlere ikinci dilin erken yaşta öğrenilmesinin daha olumlu sonuçlar doğuracağını göstermektedir. Beyin, erken yaştaki çocuklarda daha elastik yapıda olduğundan dili çok hızlı bir şekilde öğrenebilmektedir.&nbsp; Ayrıca ikinci bir dilin öğrenilmesi bireylere bilişsel esneklik, sosyal duyarlılık, yaratıcı düşünme, farklı kültürleri tanıma isteğini artırma, empati gibi olumlu özellikler sağlayabilmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dili anlama, tekrar etme, söz dizimini bilme gibi beynin farklı fizyolojik çalışma stilleri bulunmaktadır. Beynin yapısına bakıldığında dil alanından sorumlu sol yarı küre, nöral yapılanması ve bu küredeki sinir ağları uyarıcılarının incelenmesi ile önemli bir noktadadır. Dilin beyinde nasıl işlendiği, nasıl öğrenildiği, kodlandığı, dizimi, fonolojik özellikleriyle birlikte kaotik bir durumda görünebilmektedir.&nbsp; Dilin nasıl işlendiği, dille ilgili oluşan durumların kesin bir açıklamasını bulmak zor olabilmektedir. Fakat dille ilgili olan bazı çalışmalar bizlere Broca alanının konuşma üretmekte, Wernicke alanının konuşmayı anlama faaliyetinde olduğunu göstermektedir. (akt. Mergen, 2010). İsimlerinden haberdar olmasak da anlamın, konuşmanın ve birbirimize kelimelerle uzandığımız bölgelerin anavatanı da diyebiliriz. Bu alanlar dil ediniminde önemli bir roldedir. Bu alanlara bağlı korteksler ve duygular arasında da ilişki kurmak doğal olacaktır. Yani kısacası beyindeki her bölge bir başka bölgeyle etkileşim içindedir. Bölgeleri birbirinden kesin çizgilerle ayırmak pek sağlam bir adım olmayabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzde ikinci dilin öğrenilmesi bir ihtiyaç haline gelmiştir. Fakat sosyal, siyasal ve ekonomik nedenler gibi durumlardan diller arası bir hiyerarşi meydana gelebilmektedir. Önem arz eden ve önem arz etmeyen diller kategorisini birey kendi zihin yapısında oluşturabilmektedir. İngilizce konuşurken ki durumumuzla Arapça konuştuğumuz &nbsp;durumumuz dillerin farklı özelliklerinin yanı sıra toplumsal yargılardan ötürü de değişebilmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her dil bir insandır sözünü yıllardır duymuşuzdur. Her dil kendi kültürel yapısıyla örtük veya açık bir şekilde zihnimize girebiliyor. Dili nasıl işlediğimiz, ne zaman ve nasıl öğrendiğimiz dil edinimi sürecinde önemli noktadır. Dil, beynimizin toprak horizonlarıdır.&nbsp; Her dil ardından yeni bir ‘ben’ yaratacaktır. Yeni ‘ben’ler yarattıkça özgürleşeceğiz. Özgürlüğümüzün anlamı dilimizdedir. Dil özgürleştirir, cesur beyinler yaratır. Her yeni dil geride bıraktıklarımızın toplamı olacaktır ve her yeni dil yeni anılar için alınmış derin bir nefes, yağmur sonrası toprak ferahlığı ile bilişinize uzanacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kaynakça :</p>



<p class="wp-block-paragraph">Filiz Mergen, İki Dilli Bireylerin Anadilinde ve İkinci Dilde Dilbilgisel ve Anlambilgisel İşlemlemelerinin Nörodilbilimsel Açıdan İncelenmesi (İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2010),</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/cok-dilli-beyin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Soyut Besin: Stres</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/soyut-besin-stres/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/soyut-besin-stres/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Aug 2022 08:13:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10826</guid>

					<description><![CDATA[İnsanoğlunu hayatta tutan en iyi besin nedir? Bunun cevabını bulmak için bilim dünyası fazlasıyla uğraşmıştır. Kimisi vejeteryan beslenme, kimisi vegan beslenme, kimisi etçilliği, kimisi de hepçil beslenme gibi farklı beslenme stillerini savunmuştur bu camiada. Fakat bazı besinler dişlerimizle parçaladığımız, sindirdiğimiz ve kanımıza karışan besinlerden değildir. Tanımı belirsiz ve nedenleri kişiden kişiye değişen, her vücutta farklı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">İnsanoğlunu hayatta tutan en iyi besin nedir? Bunun cevabını bulmak için bilim dünyası fazlasıyla uğraşmıştır. Kimisi vejeteryan beslenme, kimisi vegan beslenme, kimisi etçilliği, kimisi de hepçil beslenme gibi farklı beslenme stillerini savunmuştur bu camiada. Fakat bazı besinler dişlerimizle parçaladığımız, sindirdiğimiz ve kanımıza karışan besinlerden değildir. Tanımı belirsiz ve nedenleri kişiden kişiye değişen, her vücutta farklı bir etki bırakan bir besin olan stres, günlük hayatımızın temel soyut besinlerindendir. Temel soyut besin diyorum çünkü bir adım attığımızda beynimize stres tadını vermeden atamıyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki stres nedir ve stresli bir ruh halinde olduğumuzu nasıl anlayabiliyoruz? Erdoğan (1999)’nın çalışmalarında aktardığı stres tanımı Selye’ye göre kişinin farklı çevresel uyarıcılara karşı gösterdiği tepkidir (akt. Güçlü, 2001). Yani kişinin çevresindeki uyarıcıları, bu uyarıcıları algılama, duyumsama şekli ve bunlarla başa çıkma biçiminin biricikliği stresin tanımına ekleyeceğimiz esnek faktörlerdendir. Her kişinin algılayışı farklı olduğundan bir uyarıcıyla karşılaştığında yaşadığı duygu durum farklı olabilmektedir. Bu yüzden stresin baş gösterdiği genel geçer bir durum listesi yazmak pek mümkün görünmemektedir. Kimisi için mutluluk kaynağı olan bir durum bir başkası için stres kaynağı olabilmektedir. Fakat stresli ruh halinin vücudumuzda bıraktığı fizyolojik etki daha nesnel olabilmektedir. Stres ilk etapta psikolojik durumlar gösterirken uzun süreli duruma geçişinde fizyolojik belirtiler gösterebilir. Stresli ruh halinde böbreküstü bezlerinden salgılanan kortizol hormonu, uzun süre vücudumuzda salgılandığında olumsuz etki bırakan hormonlardan biridir. Kortizolun uzun süre salgılanması ile mide sorunları, bağışıklık sisteminin baskılanması, beyin hücrelerini öldürme, kalp krizi riskini ve kansere yakalanma ihtimalini daha çok artırma gibi yıkıcı etkiler oluşabilmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Son zamanlarda modern ve lüks olabilme duygusuyla kendi doğamıza yabancılaşmak dışında kendi besin değerlerimize de yabancılaşmaya başladık. Listelerle, rakamlarla, modern görünme algısıyla geçen ömrümüzün sorumluluğunu hep başka kişilere yükleme salgınına yakalandık. Hatta mutlu olmayı bile bazı durumlarda stresli süreçlerden geçtikten sonra hak ettiğimiz bir duygu algısıyla anlamlandırmaya çalışabiliyoruz. Maddiyat temelli kurduğumuz bu hayatta beton yığınları arasında gereksiz stresler yaratmaya başladık. Doğada hayatta kalabilmek için savaş-kaç durumu içinde strese girdiğimiz an ile popüler olabilme isteği için attığımız adımlarda veya daha lüks görünme kaygısıyla ihtiyacımız olmadığı halde çok maliyetli bir şey almak için strese girme durumunu ayırt edebilmek gerekir. Fakat insanoğlu kendi tabiatına karşı gelip yersiz stresi ilkel duyguya tercih edebilmektedir. İnsan beynini kemiren şey tam olarak bu işte; yersiz ve gereksiz stres.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazen daha az para kazandıran değerli bilgilerle yersiz stresten kurtulmak mümkün olabilmektedir, çünkü bünyemize aldığımız besinlerin kalorisine, yağına, proteinine bakarken, soyut besinlerimizin kalorisini, yağını, proteinini, vitaminini vb. görebilmek bizlerin elinde. Çoğu duygu durumumuzun beynimize, sinir hücrelerimize bir etkisi vardır. Kendi halimizi kendimizden daha iyi kimse bilemiyor bazen, çünkü zihnimizdekiler tek seyircisi olan bir film. Bu filmin yönetmeni de seyircisi de kahramanı da sizsiniz. O yüzdendir ki bazen dilimize lanse edilmiş stres kelimesini daha iyi tanımamız bizler için verimli anlar sağlayabilir. Günde 3-5 zeytin, kibrit kutusu kadar peynir, bir dilim yulaf ekmek önerileri gibi standarda bağlanan somut beslenme stilleri ile hayatı idame ettirmekle beraber soyut besinlerimizi ve etkilerini de bilmek daha sağlıklı bireyler kazandırabilecektir. Karnınız tokken, arabanız, eviniz, uçağınız varken bile mutsuzsanız sağlıklı bir birey olma faaliyetiniz yarım kalabiliyor, çünkü beyniniz soyut besine aç kalmış oluyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonuç olarak kurduğumuz hayat denilen bu sofrada atacağımız her adımda gerginlikten, stresten beslenmek bizler için pekte sağlıklı sonuçlar doğurmayacaktır. Herkesin hayat hikâyesi farklıdır fakat bu hikâyeyi arabeske bağlamak veya bağlamamak bizim elimizde, oturup bir ömrü bu hikâyede harcamak da bizim elimizde. Stres yaratan acılar, sancılar, kırgınlıklar vardır elbette. Belki de hayatı en anlamlı kılan şeylerden birisi de bu kırılmalardır. Stressiz bir hayat kurmak pek mümkün değildir. Önemli olan stresi kontrol edebilmektir. Stres besinini uzun süre tüketmek damarlarımızı küflendirecektir. Soframız rengarenk çeşit çeşit duygularla ve dengeli olmalıdır. Temelde tek bir duyguyla beslenmemiz tek bir vitamin veya tek bir protein almamız gibidir. Stres besininin vücudumuzda bıraktığı etki kısa süreli durumlarda bir harekete geçiş veya bir çözüm üretecek faydalı şeyler sağlarken, uzun süreli durumlarda her şeyi emen bir vampir misalidir. Somut-soyut besinlerin bedenimizdeki önemini bir Yunus Emre sözüyle özetlemek isterim : ‘Biz bir uçar kuş idik, Vücut can budağıdır’. Vücudumuz ruhumuza uzanan bir hayat dalı misalidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kaynakça<br>Güçlü, N. (2001). Stres yönetimi. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, 21 (1), syf, 91-109.</p>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2022/08/Soyut-Besin-Stres-Arzu-Tukenmez.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/soyut-besin-stres/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2022/08/Soyut-Besin-Stres-Arzu-Tukenmez.mp3" length="6534720" type="audio/mpeg" />

			</item>
	</channel>
</rss>
