<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Berşan Koca &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/bersankoca/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Sat, 15 Feb 2025 21:22:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Berşan Koca &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>DEVLET VE ALLAH</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/devlet-ve-allah/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/devlet-ve-allah/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berşan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 21:22:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11594</guid>

					<description><![CDATA[“Gel, ben senin gibiyim” dedi Çetin. Zaman geçmiş. Su bitmiş. Sigara sönmüştü. Yarısı karanlık olan odada on altı yaşında olduğu henüz yeni anlaşılan bir erkek çocuğu var. Çocuğun yüzünde korkusunu belli etmek istemeyen bir sarılık hüküm sürmekte. Fakat Ferhan en başından anlıyor çocuğun korktuğunu. Zaten o yüzden çocuğu seçtiler. Önce korkusuna teslim olsun diye. Nitekim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">“Gel, ben senin gibiyim”</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>dedi </em>Çetin. Zaman geçmiş. Su bitmiş. Sigara sönmüştü. Yarısı karanlık olan odada on altı yaşında olduğu henüz yeni anlaşılan bir erkek çocuğu var. Çocuğun yüzünde korkusunu belli etmek istemeyen bir sarılık hüküm sürmekte. Fakat Ferhan en başından anlıyor çocuğun korktuğunu. Zaten o yüzden çocuğu seçtiler. Önce korkusuna teslim olsun diye. Nitekim konuşurken titreyen çenesi, durmadan kaşınan avuç içi ve parmaklarını yumruk yapma isteği de histerik ahvaline bir delil sayılıyor yarısı karanlık olan odada. Yarısı karanlık olan odada: Zaman geçmiş. Su bitmiş. Sigara sönmüştü. Ferhan elindeki dosyayı ağbisine gösteriyordu. Çetin terk edilmiş ellerinin arasına aldığı dosyalara göz gezdirirken ıslık çalmayı da ihmal etmiyordu. “Bu terörist başımızı ağrıtmaz” diyordu durmadan “azıcık üstüne git, isim al, yemek ver, sigara ikram et, isim al, su ver, zaman ver, çakmak ver, isim al, annesiyle konuştur, isim al, bilgi al, ifade al ve sonra savcıya götür…”&nbsp; Fakat Ferhan en başından anlıyor bir şeyhlerin göz ardı edildiğini. Gözüne çarpan başka şeyler de var çünkü. Ağbisinin tüylü kulağına eğiliyor, “ağbi!” diyor, “bu çocuğun <em>Mücahitler’</em>den olduğunu biliyorsun değil mi?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Eczane ile Cenaze arasındaki fark gibiyim”</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>dedi </em>Çetin. Sadece harflerimin yeri değişmiş. Zaman geçmiş. Su bitmiş. Sigara sönmüştü. Şehir tekrardan kucaklarımı aralıyordu. Bana sokulmak ve beni sığ sularda boğmak istiyordu. Hırkamı usulca çiviye asıp etimi delmek… Farkına varmayayım için bir tören tertip ediyordu. Eylül on sekiz. Karımın beni ve ellerimi terk ettiği gün. İkinci yıl dönümü hatta. Ben salondaki kanepeye sızıp öfkemin dizginlerini elime almakla meşgulken; karım, nasıl kaçarım rüyaları görüyordu. Sabaha doğru, güneş pencereyi delince… Mayışmış suratımın salyasını silip bacaklarımı kanepeden aşağı sarkıttım. Simsiyah gözlerimi ovaladım. Esnedim. Esnerken dün akşam karımı dövdüğüm a k l ı m a… Bir anda düştü kemiklerim. Telaşla ve daha yeni yeni bir anlam verebildiğim korkuyla yatak odasına koştum. Koşarken yüzleşmek istemediğim bir tabloyu canlandırıyordum ve durduğumda a k l ı m ı… Kaybettim. Örtüsü odanın bir kenarına fırlamış yatağın üzerinde gardırop döküntüleri, askılar ve iç çamaşırları vardı. Olan belliydi. İçim kaynar bir suydu ve ağzımdan dökülüyordu. Karım beni ve ellerimi terk etmişti demek ki. En sonunda… Durdurdum nefesimi. Umudumu kaybedemezdim. Telefona koştum. Aradım. Ararken balkona çıktım. Caddeyi ve uzakları kolaçan ettim. Ağaçların tepelerine bile baktım. Karım telefonu açmadı. Bir kere daha aradım. Telefon çalmadı. Saf acı. Ekmek gibi gerçek, sert ve dokunaklı bir acıydı şimdi boşalan içimi dolduran. Ağaçların tepesinde de yoktu. İçimi sıktım. İçimi sıktım. İçimi sıktım. Sıktım! Ama patlamadı işte. Acımdan kurtulmak istiyordum. Telefonu duvara vurdum. Koştum. Koştum. Koştum. Duvara çarptım. Duvara çarptım. Duvara çarptım. O teröristler gibi olmak istiyordum. Duvarları birbirine boca etmek… Gedikler açmak ve odaları birleştirmek… Hiç bitmesindi koşum. İçim öyle yorulsundu ki… Acıyla dolmaya takati kalmasındı. Böylelikle daha sert çarpmaya başladım duvarlara. Yumruklarımla çarptım. Kaburgamla çaptım. Bacaklarımla çarptım. Başaramadım. Koştum. Koştum. Koştum. Yorulamadım. İçim acıyla dolmaya devam ederken ben ağzıma vuran suyla boğuluyordum. Yapacak hiçbir şeyh kalmamıştı. Bıçağı aldım. Karıma mesaj attım. <em>Kendimi öldüreceğim</em> dedim. Ardından hemen aradım. Açmadı. Açmadı. Açmadı. Yenice terk edilmiş ellerimle kavradığım bıçağı karnıma soktum. Bir kere daha soktum. Bir kere daha soktum ve çevirdim. Eğer şerefimin hala hatırı sayılır bir yanı kalmışsa bunu ancak Japoncayla kurtarabilirdim. Harakiri. Harakiri. Harakiri. N’oldu sonra! Ölmedim. Bulanık gözlerimin ucunda başka gözler vardı. Ferhan diye bir polis. Genç. Yenice katıldı. “Ağbi kalk, uyan!” diyor, “Kars’a geldik…” Gözlerimi açıverdim sonra. Bir baktım kanlı bağırsaklar geçiyor. Şaka. Şaka. Şaka. Bir müddet altıma sıçamayacakmışım. Bağırsaklarımın yerine torba koymuşlar. Ucu dışarıda. O torbaya sıçılacakmış. Ucuz kurtulmuşum ve telefonuma ben ölümle cebelleşirken bir mesaj gelmiş. Ferhan veriyor telefonumu bana, kilidimi prosedüre uymadan açıyorum ve mektup simgeli kutucuğa baş parmağımla dokunuyorum. AFAD. İki nokta üst üste. Meteorolojiye göre bugün Ankara’da çok kuvvetli ve gök gürültülü sağanak bekleniyor. Sel, su baskını, yıldırım ve ulaşımda aksamalara karşı dikkatli olun. Canınızı tehlikeye atmayın. B0002. Bu kadar. Karım ve AFAD. Hayat kırıklığından sonra bayrağımı gönderden çekiyorum. Yaranın kapanmasına bakıyorum. Torbaya değil gerekirse altıma sıçmak istiyorum. Ferhan’a dönüyorum. Ferhan bana dokunuyor, “böyle ağrıyor mu ağbi?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Boşa geçmiş bir ömür gibiyim”</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>dedi </em>Çetin. Çocuk ardı ardına yığılan soruları cevaplamaktaydı. Derisi parlak bir sandalyeye çökmüş olan bitene verilecek bir anlam aranmaktaydı. Ha bire “tanımıyorum…”, “hayır tanımıyorum…”, “bir kere tek gördüm…” diyordu. <em>Çetin ile Ferhan</em>’ı sinirlendiriyordu. En sonu ayaklandı Çetin. Çocuğun arkasında volta atmaya başladı. Ayakkabısından çıkan tok ses odada her yankılandığında çocuk ani bir refleksle kafasını eğiyordu. Besbelli korkuyordu. Ferhan bu sefer iyi polisi oynamak istiyordu. Ha bire “hayır ağbi bu çocuk uslu”, “bizim bildiğimiz çocuklardan değil…”, “kötü bir şey yapmamıştır o…” diyordu. Çetin de üzerine düşen kötü polis sorumluluğunu can havliyle yerine getiriyordu. “Bunları adam etmeli…”, “şehre geldiği ilk günden beri ne yaptığını ve ne ettiğini bildiğimizi anlaması lazım…”, “gerekirse sike sike…” demesinden anlaşılıyordu. Çocuk gittikçe geriliyordu. Kaskatı kesilmiş, sapsarı olmuş; iyice bozuluyordu. Bozulmuş bir teröristten daha makul ne olabilir? Tekrardan isim almanın tam zamanı. “F. D’i tanıyor musun…”, “F. N ile görüştün mü…”, “İ. Ö’yü en son nerede gördün…” Söyle çocuk. Söyle artık! Sana sunulan fırsatı değerlendir. Burası Türkiye Ülkesi. Bunlar Türkiye Ülkesi’nin antipatileri. Kulağını kabart ve “tamam!” de. Yoksa sorgudan sonra gönderileceğin odada seni yoldaşın bekleyecek. Yoldaşın sana nefret dolu gözlerle bakacak. Bu kadar zamandır polisle ne işi var acaba; kesin konuşmuştur, diye düşünecek. Dışarı çıkamazsın. En az dört gün buradasın. Yemeğinin bir kısmı çöpe dökülecek. Çorban ekşimiş olacak ve kokacak. Asla sigara olmayacak. Sigarasız nasıl yapacaksın? İnan bana. Ben sigarasızlıktan örgüt çökerten çok insan gördüm. Sigarasızlık basite indirgeyebileceğin, baş edebileceğin bir şeyh değil. En kötüsü! Kandan ve açlıktan bile kötü. Hadi diyelim ki dört günü öyle ya da böyle geçirdin. Mahkemeye çıktın. Hâkim de sadece yurt dışı çıkış yasağı verdi ya da olay ayda bir imzaya döndü ve kurtuldun. Kurtuldun… Kurtuldun mu sahiden? Sonra ne olacak zannediyorsun… Ne de olsa hukuk diye bir şeyh var bana zarar gelmez diye mi düşünüyorsun. Eğer öyleyse boşuna. Yanılacaksın. Hali hazırda Şeyh Hukuk tarafından paçayı yırtınca daha rahat olacaksın. Attığın adımları eskisi kadar temkinli atmayacaksın. O pankart benim bu eylem benim dolanıp duracaksın. Yasak bildiriler dağıtacaksın. Örgütlemeye çalıştığın herkesi büyüklerinle tanıştıracaksın. Mesajlaşmalarına ve ulu orta hasbihallerine dikkat etmeyeceksin. Mesela Signal yerine WhatsApp kullanacaksın. Ulustaki matbaadan korkunç gazeteler alıp Keçiören ve Sincan’daki hücre evlerine ulaştıracaksın. Tarikatlardan para toplayacaksın. Derneklerde konferans vereceksin. Onlarca insanı örgüte bağlayacaksın. Bir hücre evini de sen kiralayacaksın. Kiranı örgüte çalışan dernekler ya da iş adamları karşılayacak. Okulu artık bırakacaksın. Büyüklerinin gözüne girersen il değiştireceksin. Başka illerde başka yapılanmalara destek vereceksin. Aynı şeyleri orada da tekrarlayacaksın. Örgüte dair bildiklerin çoğalmaya başlayacak. Silahla tanışacaksın. Bir polis nasıl ekarte edilir öğreneceksin. Gizlilikle tanışacaksın. Fazla göze batmayacaksın. Seni artık yer altına alacaklar. Ailesi örgüte ve mücahitlere itaat etmiş on beş yaşındaki bir kızla evlendirecekler. Bambaşka prosedürlerle karşılaşacaksın. Sonra… Büyüklerinin gözüne daha fazla girmeyi başarırsan ülke değiştireceksin artık. Önce sınırı geçip Ortadoğu turu atacaksın. Silah kullanmayı öğreneceksin. Askeri kamplarda birkaç ay debelenip duracaksın. Arapça rüya görmeye başlayacaksın. Huriler ve cennet ırmağına karışan spermlerin… Seni bölgeden bir esirle evlendirecekler. Sadece sevişmek için. Cariyen. Karın aklına asla gelmeyecek. Zaten ona da aşık değildin. Zaten aşk… Aşk…. Bir dakika sen aşkın ne olduğunu bir daha asla bilmeyeceksin. Gerisi de örgütün insafına kalmış zaten. Örgütün senin için vereceği iki karar. Patlamak ya da örgütlemeye devam etmek. Eğer elin yüzün düzgün olsaydı muhtemelen kafası karışık kızlar için kullanırlardı. Amancak senin için verilen karar yüzde doksan öbür türlü olacak. Yani ya Avrupa’da patlayacaksın ya da Türkiye’de bir metropolde. Bu kadar. Gerisi Allah’ın insafına kalmış. Örgütün anlattığı gibiyse boşuna tasalanma. Altına bir huri ağzına da içki koyarlar direkt. Cennet üzümlerinden yapılmış bir şarap… Fakat… Bencesi götü tuttun. Böyle olmayabilir. Ne de olsa başka söylentiler de var. Derini yüzüp ateşe de atabilirler. Çok acı veriyormuş. Benden söylemesi. İyisi mi… Riske atma. Ya hapis ya da ölüm. <em>Devlet ve Allah</em> peşini asla bırakmaz. Konuş! Hükmün açıklanmasının geriye bırakılması bütün ihtimallerden yeğdir. Nokta. ve. Ünlem. Başka diyecek bir şeyh yok. Anladın mı? Anladıysan kavanoza tükür ve gülümseyerek Çetin ağbine sor, “Devlet ve Allah peşimi niçin bırakmaz?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Çılgına dönmüş canavar gibiyim”</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>dedi </em>Çetin. Sorgu nihayet bitmişti. İfadeler kâğıda aktarılıyordu. Kâğıtlar belge olacaktı. Belgeler ispat. İspat külfet. Külfet: Zaman geçmiş. Su bitmiş. Sigara sönmüştü. Karnını doyurmuştu çocuk. Amancak korkusundan gram kaybetmemişti. İmzasını atıyordu artık. Yanında barodan poliskâr bir avukat vardı. Çocuğun gönlünü ferah tutmuştu. “İki yıl ceza verirler, onu da yatmazsın” demişti. <em>Çetin ile Ferhan </em>isimleri, bilgileri ve birkaç detayı da öğrendikten sonra odadan çıkmıştı. Çetin’in başına ağrılar saplanmıştı. Ferhan’ın terlemesi bitmemişti. Süratle kusmaya başladılar. Etrafta kim varsa başlarına üşüştüler. Çare olmadı. Abluka yarıldı. Yeryüzüne dönüldü. Arabaya binildi. Her şeyin böyle yaşanıp gelişmesinden ve bitmesinden yorulmuşlardı. Her şey belirliydi. Çetin, yarın sabah yine terk edilmiş ellerinin niçin bu kadar yoğun yaratıldığına hayret ederek uyanacaktı. Ferhan ise içi boş sırlarla örülen zihinlerin içerisinde yaşayan bir kurtçuk gibi hissedecekti kendisi. Yine ve yeniden. Günün sonunda dönüp dolaşıp kendi kafataslarının içerisinde konuşlanmaya dayanamayacaklardı. Bildikleri ve herkesten sakladığı tek şeyh; bir bit yeniği aramak zorunda bırakılan koca insanlığın, kurtuluşlarını yaratmaya çabalarken kuyularını kazdıklarından bihaber olmalarıydı. Ateşe taş, kılıca baş atarlardı. Hiçbir şeyhin bitmediğini bilirlerdi. Yaşadıkça yaşıyor olmaktan sıyrılmayı öğrenmişlerdi. Kendine müebbet bir şehrin ortasında; <em>Devletin ve Allah’ın</em> şifresini çözmüşlerdi. İşte… Çetin başağrılı bir insan olmaktan mustaripti. Ferhan kolonyayı ağbisine doğru uzattıktan sonra kekeledi. “Ağbi” dedi, “ovayım mı şakaklarını…” Ne güzel olurdu! Canı yanıyordu Çetin’in. Yutkundu ve bir tek;</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kavanoza tükür…” deyiverdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/devlet-ve-allah/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tetris</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/tetris/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/tetris/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berşan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Sep 2024 08:30:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11446</guid>

					<description><![CDATA[&#160;Babam öfkeyle kapıyı çarptı. Ayakkabılarını dolaba fırlattı. Açık olan kapıdan odaya göz ucuyla uzunca baktı. Annemi yanına çağırmasının bakışıydı bu baktığı. Anlamıştık. Koltukta kalan eteğini düzeltip terliğine basan annem ağır ve temkinli adımlarla salondan çıkmak üzereyken yaşanan şeyin ağırlığı altında ezilmeye başlamıştık bile. Çünkü ablam… &#160;Ablam ağlarken biliyor muydu içimdeki korkuyu? Bunu anlayamadan geçip gittiydi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Babam öfkeyle kapıyı çarptı. Ayakkabılarını dolaba fırlattı. Açık olan kapıdan odaya göz ucuyla uzunca baktı. Annemi yanına çağırmasının bakışıydı bu baktığı. Anlamıştık. Koltukta kalan eteğini düzeltip terliğine basan annem ağır ve temkinli adımlarla salondan çıkmak üzereyken yaşanan şeyin ağırlığı altında ezilmeye başlamıştık bile. Çünkü ablam…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ablam ağlarken biliyor muydu içimdeki korkuyu? Bunu anlayamadan geçip gittiydi günler. Canım benim! Okul forması kirlenmesin diyedir çıkarmıştı atletini aşağıdan… Burnuna sürmüştü salyası ve sümüğü gitsin için! Ne ağır bir şey bu; insan kendisini ücra zannediyor bundan böyle. Sırf ablası ağladığı için&#8230; Çünkü babam…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Babam bütün gücüyle bağırıyordu anneme. Eminim dişlerinin arasından çıkan tükürük bunu öğretmiştir bizlere. Bir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Senin bu kızının yaptığı iş midir Hatice, ha!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">İki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Napmış kız Osman, yine niye delleniyorsun güpegündüz?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üç:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Çağırdılar. Yirmi numaradaki… Aysel Hanım şikâyet etmiş bizi. Siktir çekip koyacaklar kapının önüne!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dört:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Napmış Osman, napmış! Desene. Ne istiyorlar şu kadarcık kızdan?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beş:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Senin şu kadarcık kızın bu kadarcık aklıyla ne bok yemiş biliyor musun sen!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Altı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yedi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Gitmiş kadının çocuğunun bir şeyini çalmış… Oyuncak! ‘Hırsız bu, hırsız!’ diye ortalığı ayağa kaldırıyor. Şimdi onun bokunun yüzünden siktiri çekip koya…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sekiz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Çocuk bunlar! O söyledi diye biz neden hırsız oluyo…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dokuz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Olayın aslı astarını bilmeden ne diye kızını hırsız ilan edersin! Bir yanlışlık vardır. Ben şimdi çıkar konuşurum kadın kadına! Lütfen bağırma çocuklara Osman… Tamam mı?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On bir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kes sesini! Siktir git önümden! Yemek getir&#8230; Allah hepinizin!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On iki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Yemeği tabaklara pay eden annem, yemeği tek başına yiyen babamın başucunda ve daima ayakta bir biçimde başı önüne eğik bir cariye gibi poz vermektedir. Onu yatıştırmanın tek yolu bu. Nasırlı ve kötü kokan terli ayaklarını sandalyenin bacaklarına geçirmiş, su bardağındaki suya ve yemek tabağındaki yemeğe göz gezdirirken; ha bir de kesilmiş dilim ekmeğe yapışan elleriyle onu parçalayıp çorbaya katık eden dişleri sapsarı dururken… Bunların bütünüyle babamı sakinleştirebileceğini bilmeliydi annem. Amancak Hatice buna inanmıyor. Erkeğini sakinleştirmek onun bir görevi olsa gerek diye yirmi bir yaşına bastığımda utanç içerisinde düşünmüş olmamın nedeni bu yanlış inançtan gelir. Ardından çok sakallı bir tövbe çekmiştim de nafile! Niçin kadınlar da erkek olamasın! Yanlış bir anoloji diye değil. Bazen eşitlik en eşitsiz tahayyülüyle insan zihnine sokulabilir diye.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bu sayede babam suyunu içebiliyor çok şükür. Çizgili kahverengi gömleğinden kurtulan birkaç göğüs kılı, iri ellerinin arasında tuttuğu seyrek saçlı kafası, geniş alnından aşağı inen ter ve ölüden hallice sarılığı… Tedirgin olmuş, açlıktan ölmeyi göze alamayan iki çocuklu ve ilkokul mezunu bir baba. Cebinde yüz seksen altı lira var sadece. Kola ve yeşil soğan alacaktı akşama, aklından uçmuş. Şimdi sadece titreyen diziyle masadaki muşambanın desenlerini inceliyor. Korkmak olmuş, korkuyor. Kaşıktan dökülen yağın desenlerin kıvrımından süzülüşüne odaklanıyor vesaire… Katladı sırf bunun için muşambayı. Peçete buruşana kadar oyalandı silmek yalanıyla. Halbuki o da biliyor içten içe; Hatice’nin görevlerinden birinin de Osman’ın yemek yerken muşambanın üzerinde döktüğü yağ ve tabak artıklarını temizlemek olduğunu. Hatice’de biliyor ya ne tuhaf! Bakma…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bakma çünkü babam şu an “çıt” çıkarsa masayı ikiye bölebilir. Hafsalası almıyor, acı içinde kıvranıyor. Annemin yüzüne dahi bakmadan bir küllük buyuruyor. Küllük yeni yıkanmış olduğundan içine peçete basan annemin elleri arasından sıyrılıp yere düşüyor. Babamın gözleri açılıyor. Yerdeki cam parçalarına eğilen annemin bileklerine bakıyor. Bu kadını bunca yıl bu evde bu adamın yanında bu çöle mahkûm eden kim? Elbette babam bunu düşünmüyor. İnce dudaklarının arasından kopan kalın küfür… Kalkıyor babam sandalyeden. Geyiriyor belki. Alnındaki teri siliyor. Elindeki kömürün izi alnına geçiyor. Pencerenin pervazında duran sigara paketinden bir dal aldıktan sonra pencereyi açıyor. Annemin yaralı eline basmadan yanından kıvrılıp tezgâhtan bir çay bardağı kapıyor. Musluğu açıp bardağın az birazını dolduruyor. Niyeti sandalyede oturup sigarayı içmek olsa da, “senin kafana sı…” diyerek annemi lanetliyor ve salona gelmek için adımlarını hızlandırıyor. Kapının koluna bütün gücüyle bastırıp…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Şimdi kendisine tahsis edilmiş olan tek kişilik koltukta tekdüze bir pozisyonda ve çay bardağını sehpaya koymuş durumda gürlemeyi bekliyor babam. Ya! Ablam sümüğünü son kez silmiş atletine ve babamdan taraf bakmamak için çırpınıyor gibi. Ne güzel dünya! Ben babamın solmuş, eskici kumaş pantolonuna ve suratındaki morga hayretle bakarken ablam…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Hayretle bakarken ablam babama bugün sınavdan yüz aldığını söylesin için yüreğim bir zıplayıp iki iniyor. Ne bencillik! Babam gömlek cebinden çıkardığı ucuz çakmakla yakıyor sigarasını. Mutfaktaki açık pencerenin dumanı yutabileceğini düşündüğünden olsa gerek aldırmıyor üzerimize çöken buluta. Bacaklarıyla sarıyor koltuğun dibini. Habire terliyor, soluyor ve solutuyor sigarasını. Sarı dişlerine akan izmarit kararıyor her çekişte. Kalp! Babam ölecekse eğer bir gün, yanı umduğumuz üzre ölümsüz değilse, kalpten gidecek kesinkes. Kalıtım bir hakikat. Ah babam! Ne de bulanık bakıyor ağlak ablamın kızarmış suratına! Aldırmamak gerek. Ablam bir kere bile düşmüyor tuzağa. Bir kere bile göz göze gelemiyorlar babamla. Derince sessizlik beni de yutabilir mi, ha! Orada bir ailenin en karanlık ülkesi var. Rabbim! Beni bir gün şose uzvu ırmaklarla karşı karşıya getir. Onlara babamın ne biçim baktığını anlatacağım. Kapının deliğinden süzdüğümü, gölgesinin bile kendisiyle alıp veremediği şeyleri, çatık şeyleri…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Yarılanmaya başlıyor sigarası babamın. Ablam hala çevirmiyor kafasını. Okul giysisi üzerinde dizini kırmış, ense kökünden çıkan huzursuz sesle önüne bakıyor. Bu sefer desenleri, çizgileri, gülleri ve çay lekelerini sayan o! Halıyı ezberledi alimallah! Gülümsüyorum içimde. Koyvermiyorum kendimi. Ağlamak için henüz… Neyim? Annesini salonun açık kapısından izleyen biri miyim? Çocuk! Evet sekiz yaşında bir karaşın bir..</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bir pencereye bir sigarasına bir çay bardağında sızlayan küle bakıp duran babam sıkıcı gelmeye başlıyor artık. Duvardaki saatin yelkovanı kulağımı acıtıyor. Saniyede bir! Saniyede bir acıyan kulağım dakikada altmış… Nerede peki! Annemin bunca yıl aradığı o gül nerede şimdi? “Halının üzerinde” desem ve sonra…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Sonra annem parçalanmış camlar tarafından ısırılan elini kan geçmiş bandaja sararak geliyor salona. Buna iyice dikkat ediyorum işte. Çocuğum ama… Babam bir kere olsun bakınmıyor Hatice’nin elindeki yarığa. Çok dokunuyor bu bana, çok. Girişte, elini tutarak iç geçiriyor. Osman çocuklarına ses yükseltmesin için kaşlarını çatıyor. Faydasız. On üç:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kızım” diyor babam, “ben seni böyle mi yetiştirdim!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On dört:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bağırma kızıma!&#8230;”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On beş:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sesi titriyor babamın, oralı olmuyor. “Ha benim güzelim! Böyle mi yetiştirdim seni ben?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On altı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babama yanaşıyor annem. Yüzü yalvarır. “Osman lütfen dedim..!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On yedi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hatice’yi önünden çeker. “Cevap versene güzel kızım, söylesene hadi!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On sekiz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annem ablama döner. “Kızım çık odadan, mutfağa git şimdi!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On dokuz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Durma öyle konuş dedim sana!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Olacakları daha fazla engelleyemez. “Bağırma Osman, komşular duyuyor, duyacak!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi bir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam ablamın metanetini görünce çilesinden çıkıverir. Gürültü. Ayaklanış ve annem tarafından bastırılması gereken bir isyan daha. Halbuki kan damlıyor annemin elinden. Halıdaki gülün rengi tazeleniyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bana bak! Bak bana, bak! Ne bok yediysen şimdi yukarı çıkıp…!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi iki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ablam bu öfkenin ve bol küfürlü tümcenin acısını yüreğinden damıtarak ilk defa bakar babama. Göz bebeklerinden başlayıp akını kıpkırmızı eden çizgiler ve üflesen boşanacak yaşıyla bir kız çocuğundan daha çok uyumsuz bir çite benziyordu ablam. Nedense ben eşyaların tabiatına meftun bir serseri oldum çıktım ya… Mesele değil. Nitekim o hızlıca akıp biten gözyaşı damlası,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi üç:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Özür dilerim baba… Ben çalmadım.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bir süre ayakta kalır Osman. Diz kapaklarına geçirilmiş bir balta yığmıştır babamı. Yüzü düşerken gölgesi de benim yüzüme ve bitişiğimdeki duvara… Çıkmadı bu lanet leke! Çıkmadı yaşım geçti artık ben niçin hala… Hala babamın; bir devletin gerçekçe yıkılışı gibi ya da bir çınarın gövdesinden kopup yavaşça başlayan devrilişi… Bunu hala niçin anımsarım! Ablam ağlamıştı için bakmadı bir daha yüzüne hiçbir aynada o günden mütevellit! Ruhum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ayaktaydı ve sigarasının bitip parmaklarının arasından yere düşmesine dek de ayakta kaldı. Kendine gelemedi kat’a. Hatice’ye ve onun kanayan eline döndü. Gömleği ağırlaşmıştı. Çıktı salondan. Çıktı evden de. Kazanın katında durdu ve kendini tokatladı. Zaman çok geçmemişti. Annem. Yirmi dört:</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Sen yapmadın kızım! Bir şey yok, ağlama artık. Benimle gel de çıkıp konuşalım.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi beş:</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ablam annemin hala kanamakta ısrar eden elini fark ettirmeye çalışarak, “olur anne!” dedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi altı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Cam battı bir şey değil! Bana bak kızım. Yanlış anlaşılma olmuş belli! Tatlıya bağlarız olur biter, tamam mı?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi yedi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayaklanmış. Son kez atletiyle yüzünü silmiş. Hatice’nin emriyle mutfaktaki lavabodan yüzüne su çarpmış. Annesi önde o arkada yürümüş. “olur anne!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi sekiz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Aldırma babana!&#8230; O hepimiz için korkuyor. Onun korkusu bizim ona duyduğumuz korkudan büyük!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Başka olan şey bu. Merdivenler çıkılırken ikisi beni fark etmesin için peşlerine takıldıysam sebebi açık. Bir trajediyi kovalamak için; için ona yakalanmamak da. Cağnım! Bacakları çarparaktan döndürüyor merdivenleri. Rapt rapt rapt. Ve birdenbire yirmi sayısı: altın sarısı bir işleme, etrafında noel ağaçları.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi dokuz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Korkma kızım!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayat, inandığımız ne varsa bir anlığına hepsini yerle bir edecek kadar uzun! Çalınan kapı buna delil oluşturabilir. Rabbimin beni ve ailemi cennetine alması dilenilecek tek muamma! Öylesi işimize geldiğinden mi bilmem. Fakat biz öyle bir aileyiz ki bizi boğan sıkıntılarımızdan ve acılarımızdan hatta arabesk olanları dahil; kaçınmak yerine peşi sıra düşen türdeniz. Sözgelimi rabbimin nimet diyesine kullarına yağdırdıklarını biz kanırta kanırta almaktayız. Öyle bir ünlem. Yirmi numaradaki kadının kapısının tokmağına vurdukça dökülen incilerimiz istiridyeden “ah!” sancısylan çıkmaktadır. Otuz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Buyurun!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz bir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Saygıyla, el pençe duran Hatice; kızının omzuna elini atmış, yirmi numaradaki kadının meymenetsizliğiyle yüzleşmektedir. Kızı yaman bir şey söylemesin için eliyle kurduğu baskıya ne hacet!</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kusura bakmayın Aysel Hanım! Bir yanlış anlaşılma olmuş belli ki. Size rahatsızlık vermişiz. İsterim ki biz bu yanlış anlaşılmayı düzeltelim.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz iki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Halbuki kadının bu yanlış anlaşılmadan haberi yok. Anlamsız bakmaktadır. Minnacık açık tuttuğu kapıyla sanki sarayını ve mahremini bu yoksul şırpıntılardan gizlemektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bir de yanlış anlaşılma diyorsunuz Hatice Hanım! Allah aşkına dalga mı geçiyorsunuz siz!.. Ne yanlış anlaşılması? Kızın düpedüz hırsızlık yapıyor, sen yanlış anlaşılma olmuş diyorsun!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz üç:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bakı…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz dört:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öfkeyle keser annemin sözünü. O konuşurken lafının bölünmesi, üstelik bu had bilmezliği bir kapıcı karısının yapması mürted isnadı değil de nedir?</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kesin! Bu terbiyesizliğin savunmasını yapmayın lütfen bana. Utanıp özür dileyeceğiniz yerde kalkmış karşıma gelmiş, kızınızı savunuyorsunuz! Böyle mi çocuk yetiştiriyorsunuz siz Hatice Hanım, ha, böyle mi! Yazıklar olsun!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz beş:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Merdiven boşluğundan kulaklarımı kabarttığım bu işkence annem için ne anlam ifade ediyor acaba? Emin değilim. Ablamın öldürmek arzusuyla dolup taşan kalbinin korku ve öfkeyle çarpışının yankısını hissedebiliyorum. Yıllar geçtikçe çocukluğuma dair hatırladığım kâbus bu! Sürüklüyor beni… Ablam da muhtemeldir sürüklenmemek için kurtardı kendisini annemden.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Bak abla! Bağırma anneme tamam mı! (Sümüğünü çekiştirdi) Asıl terbiyesiz olan sensin! Ben bir şey çalmadım tamam mı! Yalan söylem…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Hele şu hırsızın söylediklerine! Arsız bu kız! Kesinlikle iyi bir aile terbiyesi görmemiş, cahil, çocuksa da masum değil ve eline geçse hanım olan Aysel’i bir kaşık suda boğabilir! Bir de çocuklarımızı bunlara arkadaş belliyoruz. Akran değil akbaba bu, akbaba! Aysel ne de bokça girişiyor imdada. Vur kahpeye Aysel, vur!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz altı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Defol! Pis hırsız seni… Utanmaz ahlaksızlar defolup gidin dedim! Herkes görsün de bilsin hırsız olduğunuzu!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ciyaklayan bu karı korkutuyor annemi. Kızına kızsa da yerin dibine geçmekten kurtulmak istiyor. Anlaşılan olmayacak böyle. Kesilmeyecek ciyaklaması yirmi numaradakinin. Ne yazık, Hatice mağlup! Kızının kolunu çimdikleye çimdikleye sürüklüyor aşağı. Ben de kayboluyorum ortadan. Böylece birkaç kat inilince bırakıyor annem ablamı. Rezil olduğumuzu söyleyip duruyor. Ablam dingin! Bir köpek gibi soluyor sakinleşmek için. Ve o gün anlıyor ben, ablasının dilindeki kekeme kuşu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz yedi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Noldu, ne dedi Aysel!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz sekiz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Nolacak! Böyle, böyle, böyle…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz dokuz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Anlaşıldı.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Osman “anlaşıldı” dediyse tamam. Son çare. Kovulup da köye gerisin geri gitmemek için son çare. Babam içeri kaçan ablama sesleniyor sakince. Nedenini bilmiyorum ama “ben bağışladım kızım seni!” der gibi. Bir köpek gibi solumuş ve öylece sakinleşmişçe! Belki de annemin “böyle, böyle, böylesine” duyulan iman! Kızının bu hale gelmesinde, hırsız kalmasında suçu kendi yoksulluğunda arayan Osman, bir futbol kulübü batmasın için kafasına sıkan hemşerisi gibi göğüslüyor sorumluluğu. Ne melun bir fanatik!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çıkıyor ablam kapıdan. Babama bakıyor kirişte. Babamın yüzü kırışmış. Haritaya benziyor, Türkiye ülkesine. Ben benzettim diye değil, sahiden kalıtım bir acı bizi daha da ülkesel kılıyor diye. Ağır ağır çıkılıyor merdivenden. Bu sefer babamın nasırlı elleri altında kalan ablamın omzu, ezilmekten ziyade yükseliyor gibi. Koruyan, kollayan… Devlet babadan ayrılan tek yanı; “güven kızım!” diyor. Burası istisna!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi numaralı kapı hiç kapanmamış. Komşulara dil döküp ablamın ve bizim nasıl bir vatan haini olduğumuzu anlatıyor. Gerekirse imza toplanmalı, bizden kurtulmalılarmış. Tekrardan merdiven boşluğunda konuşlanan ben, söylenen her söze yekpare şahidim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Aysel abla. Lafı çok uzatmayacağım. Konuşmayacağım da. Sen söyle ablam; bizim bir eksikliğimizi gördün mü bugüne kadar?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk bir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Komşular toplaşıp gitti birdenbire. Dağıldılar. Benim merdiven boşluğunda konuşlandığım gibi kapı dürbünlerine yığıldılar. Bir “of!” çekip minnacık açıklığın önünde toparlandı ses. Güm.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Osman Bey. Bak sen! Eksiklik falan mesele değil. Elini vicdanına koy da öyle konuş. Ben niye iftira atayım size? Ne kazancım var benim. Ben olanı söylüyorum. Gözlerimle gördüm yahu! Senin kızın elinde gördüm. Benim oğlanı dövüp almış. Oğlan söyledi ya bana! Kusura bakma ama fazlasını da sordum. Bana inanmıyorsan, bana itimat etmiyorsan getirim oğlanı da ona sor. Her gün harçlık veriyorum ben oğlana Osman Bey, her gün! Ne bileyim senin kızın benim oğlanı dövüp de parasını almadığını, ha! Allah aşkına elini vicdanına koy… Senin kızını biri dövs…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ya rabbi sülfür! Asla bakmıyor ablamdan yana. Çünkü ablamdan korkuyor Aysel. Çünkü ablam onun sırat köprüsü. Çünkü ablama bakarsa ateşe düşer, yanar. Bu nutku onun istediği üzre kapanmaz. Rabbim! Annem için ne menem bir duygu! O da benim alt katıma konuşlanmış. Duyar sahibi komşularımız niçin çıkıp da “ne zırvalıyor bu karı!” diyemiyor. Osman’ın dili sökük, ablamın hummasına yemin edebilirim. Biri yardım etse de kurtulsak! Uçurumdan atlayıp da tanrı tarafından kurtarılacağına inanan kimse yok mu? Lanet olsun… O günden sonra o gün her aklıma geldiğinde daha sıkı bağlarla bağlanırım rabbime. İçim ürperir. Metafizik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazık! Bir kere bile bölmüyor babam, araya girmiyor. Sözüne sadık. Konuşsun, öfkesini kussun istiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Sizin için ben yardım topladım be yardım! Anlıyor musunuz Osman Bey… Kursağınızdan sıcak bir şey geçsin, çocuklarının üzerinde güzel kıyafetler olsun diye bütün apartmanda tek tek dolaştım ben. Erzak topladım, elbise topladım. Eline daha fazla para geçsin, maaşın artsın diye her ay daha fazla aidat verdim ben biliyorsun değil mi! Bu mu mükafatı Osman Bey! Ama bize müstahak! İyilik yapıp denize atmayacaksın bu devirde! (Bu cümle esnasında sağa sola çevrilen kafatası komşular da duysun içindir.) Anlaşılan her iyiliği yüzünüze kakmalı sizin! Ancak o zaman anlarsınız! İyilik nedir bilmeye insa…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk iki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babamın beli terden sırılsıklam olmuştu. Biraz daha terlese gömleği aşınacaktı. Titriyordu. Ya da sallanıyordu… Bilmiyorum. Düşse babam… Filmde olur; erkekler yaşlanınca kalbini tutar. Tutmasın. Babam ölürse! Babam ölürse ne olur? Kötü kokudan midemiz bulanmasın için onu gömeriz. Ya da güzel koksun için… Bir gülün tohumunu toprağın altına saklar gibi… Çiçek açsın için babam; onu gömeriz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Baktı babam, güç. Zorlanıyordu. Kafasını kaldıracak güç boynunda yoktu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Oğlan içeride mi Aysel abl..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Daha çok bir öksürüğe benziyordu. Aysel hanım anlam veremedi. “Ya rabbi sabır!” çekti. İçeriye, oğluna seslendikten sonra babama sitem etti, gürledi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk üç:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Dur. Söyle yavrum, bu kız mı çaldı senin oyuncağını?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk dört:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Gördünüz mü işte!” dercesine gövdesini kabarttı. Haklı çıkmıştı ya… Yalanın mahiyetine göre ablam hırsızdı, Osman ve Hatice vatana ve millete hayırlı evlat yetiştiremezlerdi. Biraz da vatan ve millet Osman’la Hatice’ye hayırlı olabilsinlerdi. Şimdi diyorum ya… O zaman diyemezdim. Annem ve Babam beni vatana ve millete hayırlı bir evlat sanıp mutlu olsunlar için her gece ev ödevinden kalkıp bütün binanın çöpünü dökerdim. Hayat. Annemin pırıl pırıl ettiği merdivenlere damlayan kanın “şıp” sesi ile babamın birbirine çarpan dişleri… Uzunca konuşmak için çabaladı babam. Elindeki ter ablamın omzuna da akmıştı. Suskusunu bozdu. Aysel’in arkasındaki kapı tokmağının süsüne bakarak yalvardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk beş:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ben… Ne diyeceğimi… Haklısınız! Kızım için… Hatice de… Ben özür diliyorum Aysel abla. Bir daha olmayacak. Affedin. Büyüklük sizde kalsın. Ne olursu!&#8230;”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Diye devam etti ve devamında babamın ağzından çıkan tükürüklü dilenmeleri şimdi kendime tekrardan dinletmek istemiyorum. Ablam için de aynı şeyi söyleyebilirim. Bir daha konusu açılmadı. Hatta Aysel ablayla kimi zaman aramızda şakaların da süregeldiğini hatırlıyorum. Bir bayatlık vardı fakat sanki yalnızca zihinlerimizde… Açığa asla çıkmayacak yerlerimizdeydi. Aldırmadık. Babamın özür dilediği o an hafızamızdan çıksın diye hiçbir şey yapmadık. Hayat. Olağan karşıladık. Buna kendimizi inandırmak için…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk altı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Estağfurullah Osman bey, olur mu!</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Şu kadarcık işte. Özür dileyince halloluyormuş. Ağır ağır çıkılan merdiven daha ağır inildi bu sefer. Babam omzunu bırakmıştı ablamın. Trabzanlardan güç alıyordu. Kaybolmadım ortadan. Gözünün içine baktım babamın. Dönüp de bakmadı bile suratıma. Ablamı ve beni geride bıraktı. Olduğumuz yerde onun silinişini izliyorduk. Hayret. Hatice’ye de bir şey demedi. “Beni mi dinliyordunuz diye çıkışmadı. Biz de yakalanmamış farz edip bozuntuya vermiyorduk. İndi ve bitirdi merdivenleri babam. Eve girdi. Mutfağa geçti. Musluğu açtı. Ensesini, yüzünü, saçlarını ve boynunu ıslattı… Ellerinin arasına başını aldı. Aynı yerde, aynı biçimde…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ayağına batan cam parçasının acısını duyumsadı. Hiçbir şey olmamış gibiydi; sakince ayağını kaldırdı ve çoraptan söktü cam kırığını. Sandalyeden doğrulmuştu. Pencereden dışarı baktı Osman. Osman benim babam. Pencereden gördükleri de dümdüz arabalar ve asfalttı. Kapıcının bir kutuya açılan deliklere benzeyen pencereleri. İsyan etmedi. Paketten bir dal sigara daha aldı. Hızlıca yaktı. Bir dumanı bütün gücüyle içine çektikten sonra vazgeçti. Musluğu tekrardan açtı. Sigarayı söndürdü. Biz artık içerideydik. Ablam çocuk odasına geçti. Çok sonra bir ses işittik. Ben oraya yöneldim. Kapıyı açtım. Duvara baktım, duvarın bitişiğine de. Tetris paramparçaydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>BERŞAN KOCA</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/tetris/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üzerime Yazılmıştır</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/uzerime-yazilmistir/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/uzerime-yazilmistir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berşan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 May 2023 05:09:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11156</guid>

					<description><![CDATA[1.Topalın yanındayken böyle düşler kurmazdı normalde. Susmayı ya da söylenene ithafen ucuz bir iki kelime etmeyi daha sık tercih ederdi. Oysa şimdi dünyanın en soğuk Ankara’sında, Topal’ın ablasının evinde oturmuş geceyi düşünüyordu. Ne yapacaktı ne söyleyecekti… Kim bilir belki de gece olmayacaktı. Olsa da o gelmeyecekti. Gelse de öyle bir bakacak, bir gülecekti ki! Her [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">1.Topalın yanındayken böyle düşler kurmazdı normalde. Susmayı ya da söylenene ithafen ucuz bir iki kelime etmeyi daha sık tercih ederdi. Oysa şimdi dünyanın en soğuk Ankara’sında, Topal’ın ablasının evinde oturmuş geceyi düşünüyordu. Ne yapacaktı ne söyleyecekti… Kim bilir belki de gece olmayacaktı. Olsa da o gelmeyecekti. Gelse de öyle bir bakacak, bir gülecekti ki! Her şeyi sıfırlayıp en başına dönmek zorunda kalacaklardı. <em>Seni Seviyorum</em>’suz günlerden yorulmuştu. Artık beklemek istemiyordu. Olacakların olmuşa dönmesi için bu gece mutlaka o’nu durdurmak ve gözlerinden uzaklaşmak; saatlerce konuşmak zorundaydı. İlk gördüğünde neler hissetmişti, ikinci kez görebilmek uğruna kaç beyin hücresine elveda demişti ve’si dünyanın başında nasıl döndüğünü söyleyecekti. Hayat haytaydı; her an ölebilirdi ya da öldürebilirdi. Ayrılık akort edilmeden saldırmalıydı yalnızlığın yeryüzüne biçilmiş uzvuna. Ardı arkası kesilmeyen biraların leş kokusunu ağzından uzaklaştırmak maksadıyla ayağa kalktı. Topal’ın kırık diş fırçasını kullanıp aklandı paklandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Topal” dedi, “ben çıkayım hafiften”.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Topal bu durumu siyasal bir zemine sermeden anlayışla karşıladı ve topallayarak doğruldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Peki madem, ablama selam ver de öyle çık bari”.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ablaya pek pekisinden bol barili bir selam verilip çıkıldı evden. Bir anda eline tutuşturulan çok çöpü konteynıra güm döküp yüründü durağa doğru. Karşıda bir otobüsten inmek üzere olan yek Eda göründü. Eda, şalına, şalının sadece bir şal olduğunu ve tek vazifesinin omuzlarını sarması olduğunu aktarırken, yek Eda’ya doğru seslenildi,</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Eda” denildi, “aslında ben buradayım”.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir şeyin hızlandığı ve ağırlaştığı hissedildi sokakta. Kokusuz birkaç dakikadan ibaretti asfaltta sürünen yüreği. Çığlığa çekildi kılıçlar ve:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Dur araba geliyoo….r!” diye bağırdı yek Eda, “dikkat etttttt araba geliyor”.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>bir iki üç sus bir ki üüç</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>önce ben vardım sonra tanrı yara</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>yara</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>yaratıldı…</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>u u u u</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>umutsuz muyum ki he he he</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>komiksiniz ağbabacım.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">2.Dün gece feleğin çemberinde ahududu aromalı bir şeyler içerken yazgısına kement düşüren tek sigaralı bir bilumum çarecisi, arkadaşıyla konuşurken erilliğinden ödün verip kürküne türküler söyletti ve arkadaşı -semazen Necati- kundurasının burnunu silip söylenmeye başladı irice:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Şimdi kardaşım, rabbimiz buyuruyor; alkolden uzak bir yaşam ve inanç dolu bir iman sürelim diye. Halbuki baksana bir millete, ümmete baksana! Adam sanıp çay içersin… Ne namaz bilir ne ayet! Bir tutturmuş gidiyor küfür, haram! Yani sana demem o ki…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Demesi o’ydu ki bir çareci olarak bakıldığında gecenin bitmesine az kalacaktı. Kaldırdı yakasını ve bir mazlumbağa misali çekildi kabuğuna.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Hocam öylesine bir sabahın köründe keneften uyanıvermiştim. Küçük abdestimi yapmak üzere paldırınküldür tuvalete yetişmiştim. Ayıptır söylemesi küçük abdestim uzun vaktimi apansız alınca telefonuma sarılmıştım. İlkin… Anlamsız geçen bir ömrü niçin daha yakınıklı düşünemediğime üzülmüş ardından sifonu çekmiştim. Duvarlara çarpa çarpa tekrardan giriverdiğim yatakta yeni bir uykuya dalıp gitmekteyken nabzımı yoklamıştım. Aslında… Hocam insanlar tutuklandı ya biraz faşizm öğlesine nasıl uyanmalı ha!?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gömleğinin düğmelerini pir pir söktükten sonra betona oturdu sömürge bir ülke gibi. Kolasına dünyanın en pembe pipetlerini batırıp denizi seyretti gemisiz. Zevcesini oğluna nikahlayan Bey Müşrik asrına denk gelmiş olmanın incesaz hüznüyle, Akdeniz’de petrol arayan umruna söz geçiremeyen insancıl varlığına denk düşürdüğü lokumunu ağzına akıtıp devam etti seyretmeye.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Afrika’daki aç çocukları ve beni düşününce birdenbire ağlamaya başlayan kadınları tanıyor musun Eda?” diye sordu maç oynanırken.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İçinden garip bir sese ton verip vermemek kararsızlığında bocalarken usuna uçuşan sineklerle sigara tokuşturan çocuğa, Eda’nın her şeyhe rağmen nasıl sustuğunu anlayamadığını söyledi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Peki ya Eda, sen niçin bir enternasyonaliçe edasıyla sokuluyorsun güneşe?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysa Berlin’de bir işbirlikçiydi Dörtköşe Süleyman. Saçları kıvırcık, saati pahasızdı. Kalemini kemirerek açmayı tercih ederdi. Uyumayınca çok sevişirdi. İsyan çıkarken proleter babasını şeyinden vurmuştu. Kasketiyle birlikte katedralin tepesinden düşmek üzereyken babasının gölgesine eğilen annesini Führer’in yatak odasına bağışlayan cennetmekan Dörtköşe Süleyman’ın dünya siyasi tarihine geçen en önemli katkısıysa şudur: üstünpara teorisi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Seni çok seviyorum Eda…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kurşunlar yedi ölmedi İşengeç Osman. Babası sağ partiden milletvekiliydi. Otel odasında fazla rujdan komaya girmiş üç ay sonra da ölmüştü. Cenazesine katılan devlet yetkilisi şöyle demişti: ömrünü vatana hizmete adayan hocamıza Allah’tan rahmet, milletimize ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Halbuki; “yalan değil” derdi İşengeç Osman babası için, “babam vatanını gerçekten çok severdi hatta bir gün çişimi tutamadığım için beni dövmemişti diye çok şaşırmıştım, meğerse meclisteki oylamaya yetişmesi ve üstün para herakatı için el kaldırması gerekiyormuş”. Pek sonrası sosyalist olmuştu İşengeç Osman. Troçkistler, Osman altına işiyor diye ona kızmadığı için tercih etmişti Stalinistlerin yerine. Bir gün dendi ki İşengeç Osman’a: devrim her an kan işetebilir!</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ben severken düşündürürüm de Eda…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eda ansızın dokunuverdi haritada silinen yazıya. Öbürü dişlerini fırçalarken yaklaşıverdi yek Eda’ya. Bakıştılar. Tam gayr-ı aney-i edası birtakım dudaklar yaşanacakken bir Tren yaklaşıp çarpıverdi. Eda sol öbürü ölü kalmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fakat adli tıp aynı kanaatte değildi, “zaten üç ay içerisinde aşırı Eda kaybından ölecekti”.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>bir de</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>la havle kontes</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>a a a</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>yani niçin ahududu</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>komazlar heyhat içre üç yüz</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>özgürlük kumpanyasında üç yüz</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>üç yüz</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>yalan söylemiştim rabbime</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">3.Şehir biterken kaldırıma çıkıp sigarasını yaktı ve uzun uzun seyretti ölüsüne uzanan yolu. Midesi bulanıyordu eğilirken. Çünkü kedilerin gergin bacaklarıyla bu kadar yüz göz olmaması gerektiğini bilmesine rağmen daha da bitkin yaklaşmıştı kendisine. Oysa şimdi dönüverse şehre, yine soluğu yokuşlarda alacağından emindi. Yokuşun ucunda içeceği biranın derdinde değildi tabii ancak; yine de üzüm ezeni dövme endişesiyle dolan yüreğini nasıl susturacağını bilemiyordu. Başta sol elini cebine koyup ısınmaya çalıştı birkaç dakika. Ardından telefonunu çıkarıp itfaiyeyi aramaya girişti. Sigarası bitince ise kırçıllı saçlarını eliyle yoklayıp arabasına bindi. Sağ şeritten şehre doğru akmaya başladı. Hava aydınlanıyordu. Gökyüzü çatlıyor, bozkıra akıyordu. Bozlakça bir mevsimi yaşayan tabiat bir şeylerin yalnızlığını fıçılayarak selamlıyordu; mucize arayan peygamberleri.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yoğunluğuna dayanamayıp asfalta çöken bulutları yararak kentin meydanına kadar gelmişti. Birazdan gövdesiyle yukarıya uzanıp elindeki broşürden bir manşet fırlatacak olan gencecikle ağır bir bağırtıya gidecekti. Kendini kente asmakla işe başlayan birilerini hangi patron tehdit edebilir ki? Çekti arabasını meydana bakan caddeye. Koşmaya başladı kalabalığın ortasında. Açılan bağcıklarıyla çamura bürünmüştü botu. Rüzgârı da yedirdikten sonra üstüne, dışarısı ince bir uğultudan ibaret olmuştu. Pek münasip taraflarından uzun saçlı uzmanları da peşine takabilmiş olmanın bahtiyarlığıyla yerdeki soda şişesine tekmeler savurmuştu. Kitle arasında “memoli” olarak nam salmış bir kenevircinin ellerini boş karşılamakla kriminal birtakım mevcudiyetler sergilemişti. Şimdi “allah devletimize zeval vermesin” diyecekti. Çünkü güneş gözlüğü görünce pipisini tutan bir kuşaktan geriye sadece peştemaller kalmıştı. Onları da kendisine yaptığı gibi sık dokuyup dar ormanlara gömecekti. Annesi de uyarmıştı, yancısı da: sütünü piç içerse yumruğu sana gelir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Artık heykelin önündeydi. Sabah olmuştu. İzmaritini tıpkı memoli’nin yaptığı gibi çamurlu botunun altına alıp ezdi. Heykel ile göz gözeydi. Niçin bütün heykellerinin güçlü ve silahlı olduğunu düşündü bu ülkede. Bir cevap veremedi. Belki de birilerinin hala savunulmaya ihtiyacı olduğundandır. Ürktü. Ya canlanırsa diye korktuğundan ağlamaya başladı. Özür diledi. Pipisini tuttu. Sümüğünü çeke çeke geri çekildi. Bir yandan da “ya canlanırsa” ihtimalini göz ardı etmeyip arkasına bakmayı sürdürdü. İnsanlar gülerek bakıyordu ona. Onunsa sağlık kontrolünden kalma mosmor bir kolu vardı. Koluyla yaslanıyordu bu kentin meydanına. Çatlatıyordu. Heykel ile arasındaki uzaklık artınca tekrardan koşmaya başladı. Kaburgası yere dökülüverdi. Dönüp toplayacak zamanı yoktu. Eda bekliyordu bulvarın bir kıraathanesinde. Dayanamıyordu. Dişleri dökülmeye başlamıştı çünkü. O hızlandıkça zaman da hızlanıyordu. Koştukça yaş alıyordu. Saçları dökülüverdi bu sefer, beyazladı; kamburlaştı! Biraz sonra ışıkların oradaydı. Dayanacak gücü kalmamıştı. Göz çukurları yanaklarına kadar genişledi. Dünya bulanıklaştı. Ve karşıdan karşıya geçerken rabbini çalımladı. Bir gariplik olduğunu sadece Eda anlamıştı. Aşağı inip sarıldı ihtiyara. İki kivi isteyerek kadife kırmızısı bir masaya oturdular. Tam sigarasını yakmak üzereyken çakmağıyla; Eda’nın bez çantasından çıkardığı bıçağını masanın üzerine koyduğunu fark etti. Eğer yanında bir daha sigara içerse kulaklarını kesmekle tehdit edilmişti. “Sen zahmet etme” dedi ve bıçağı alıp kulaklarını kesti. Ardından güzelce bir sigara yakıp dumanladı atmosferi. Yarısı olmayan bir fildi sanki. Kahkaha atmaya başladı Eda, “galiba ben de seni seviyorum” dedi, “ama leş gibi bira kokuyorsun”.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşler dayanılmaz bir hal almıştı şimdi. Sinirine yenik düşüp ayağa fırladı, “kale’ye çıkalım mı” diye soracakken camı parçalayıp içeriye girmek suretiyle kafasına isabet eden kurşunun ensesinden onu olduğu yere yığıverdi. Dışarıda sarhoşun biri silahına davranıp heykellere doğru ateş etmekteydi; botları çamurlu, endişeliydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>yani rabbi üzre nice ağıt yakan birisi</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>devletimize zeval verme dediyse</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>bir ben bilebilirim</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>çünkü bir keresinde</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>dediler ki:</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>aşkın gözü köroğlu’m.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>ve hala üzerime alınabilirim</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>üzerime yazılmıştır.</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/uzerime-yazilmistir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
