<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Burak Akbaş &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/burakakbas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Sep 2021 06:11:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2019/03/cropped-zamansiz_editor_100x100-1-32x32.jpg</url>
	<title>Burak Akbaş &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kulağımdaki Çınlama 500 Bin Lira</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kulagimdaki-cinlama-500-bin-lira/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kulagimdaki-cinlama-500-bin-lira/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Akbaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Sep 2021 06:11:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10087</guid>

					<description><![CDATA[Günlerdir hiç şikâyet etmeden yanan soba biriktirdiği kurumu, “Artık yeter!” diyerek Furkan’ın yüzüne boşalttı. Bu yüzden ağzındaki kömür tadıyla uyandı. Yüzünü karartan kurum, on ikisinde uyuyup on üçünde uyandığı bu sabah, sanki hayatının nasıl geçeceğinin ön gösterimi gibiydi. Dün böyle bir şey yaşamış olsaydı bambaşka olabilirdi ama bugün hem büyümüş hem de büyük bir sorumluluğu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günlerdir hiç şikâyet etmeden yanan soba biriktirdiği kurumu, “Artık yeter!” diyerek Furkan’ın yüzüne boşalttı. Bu yüzden ağzındaki kömür tadıyla uyandı. Yüzünü karartan kurum, on ikisinde uyuyup on üçünde uyandığı bu sabah, sanki hayatının nasıl geçeceğinin ön gösterimi gibiydi. Dün böyle bir şey yaşamış olsaydı bambaşka olabilirdi ama bugün hem büyümüş hem de büyük bir sorumluluğu üzerine almıştı. Babası gurbette tuğla yerine günleri üst üste koyarken o da ailesinin geçimini sağlamakla görevlendiriliyordu. Artık her bir kuruş, her bir an hayati derecede önemliydi. Zamanın geçtiğini korkarak haber veren saatin çığlıklarını dinledi. Saat yediye geliyordu. Bugün, babasının arkadaşının yanında işe başlayacaktı. İlk günden geç kalmak istemiyordu. Eğer geç giderse bir de mahalledekiler vardı. Hele onlara görünmeyi hiç istemiyordu. Genelinin durumu iyiydi. Hayat, onlara şımarmayı çok görmüyordu. Bu yüzden onların diline düşmek, isteyeceği en son şeydi. </p><p>Saat, “cığk, cığk, cığk” diye öterken lavaboya girdi. Aynanın yanında, rengini iyice kaybetmiş beyazımsı düğmeye bastı. Bir anda sarı bir ışık doldurdu gözlerini. Yüzünü iyice yıkadı. Hiç düşünmeden kazağını ve dizleri delik deşik olmuş pantolonunu giydi. Gözlerindeki sarı alevi söndürdü. Kapının koluna sarıldı. İndirirken de yattıkları odaya bakıyordu. Kapıyı açıp dışarı çıktı. Bildiği tek şey hiç düşünmeden, arkasına da bakmadan hızlıca mahalleyi terk etmekti. Saat erkendi ama yine de işini şansa bırakmak istemiyordu. Demir kapının üzerindeki metali kaldırırken sokağın soğukluğu avluyu dolduruyordu. Tam karşısında bahçeli büyük bir ahır, sağında ahşap iki katlı bir ev; solunda ise henüz uykusundan uyanmamış mahalle, öylece duruyordu. Artık saatin çığlıkları duyulmuyordu.</p><p>Mahalle, olanca heybetiyle karşısındaydı. Bütün evler uyuyordu, hiçbir perde kenara sıkıştırılmamıştı henüz. İçecek dolabı zincirlerinden kurtulmamıştı, o da uyuyordu. Mahallenin ortasında duran park, ağaçların koynuna saklanmış nispeten sıcak kış gününü uykusunda karşılıyordu. Ortasındaki havuz durgun, banklar boş, küçük yeşillikler üzerlerine beyaz yorganlarını almıştı. Yan yana dizilmiş çöp kutuları, fazlalıkları kusmuş gibiydi. Hepsini dikkatlice izleyen Furkan, parkın hemen sağındaki virajı döndü. Artık mahalleden uzaktaydı. Sıcak bir odada uyumanın verdiği rahatlığı hissetti içinde. Adımlarını daha düzenli atıyordu. Bastığı yerin, toprak olduğundan emindi artık.</p><p>Saat yedi buçuğa gelirken sanayinin gürültülü havasına karıştı. Hemen girişteki blokta olan dükkânı buldu. Güne, önce kahvaltı yaparak başladılar. Furkan’ı çok sıcak karşıladı usta. Kalfa pek oralı olmadı. Hatta usta, bu saatte görünce sevindi. Başını okşayarak, “Adam olacak çocuk!” dedi. Furkan’ın yüzü kızardı. Kalfa, kırmızının bütün tonlarına bürünen yağ sobasının yanına iki tane boş teneke çekti. Üzerine büyükçe bir saç koydu. İki parça gazeteyi tamamen açtı. Bir kalıp beyaz peynir, bir avuç zeytin getirdi, iki üç tane de domates doğradı. Usta, Furkan’ı köşedeki fırına gönderdi. Üç tane sıcak somunu aldı geldi. Demliğin dışı iyice kararmıştı. Ama kimse onu önemsemiyordu. Kara demliğin burnundan kıpkızıl kan bardağın içini doldurdu. Çekinerek yemeye başladı. İlk defa başına geliyordu bunlar. Kara bir yüzle uyandı, evden zor çıktı, mahalleden kaçtı. Sanayide kahvaltı yapıyordu. On ikisinden, on üçüne bu denli yaşayarak, hissederek geçeceğini kim bilebilirdi ki..?  </p><p>Bugün hiçbir iş yapmadı neredeyse. Malzemeleri tanıdı, tezgâhın üzerini toplamayı öğrendi. Neyin nerede olduğunu kavramaya çalıştı. Elini yağa, motora hiçbir şeye sürmedi. Usta, “Önce dükkânı öğreneceksin, sonra takım taklavatı öğreneceksin, iş öğrenmeye ise en son sıra gelecek.” dedi. Kalfanın yanına yerleştirdi. Kalfanın yüzü arabaların altına girip çıktıkça bir kat daha kararıyordu. Sürekli kıpırdayan dudaklarında bir şeyler gizliyor gibiydi. Sesi çıkmıyordu. Furkan, yanında öylece beklerken dizinin altında, yukarı doğru tırmanan bir sızı hissetti. Dizine doğru eğildi. Bir an önce sızının önünü kesmek istiyordu. Kalfa, arabanın altından kararmış yüzünü gösterince doğruldu. “Uyuma!”</p><p>Güne hızlı başlayan Furkan, bu şekilde hızlıca bitiriverdi. İkindi ezanı okunurken ustanın yanına koştu. Usta, başını okşarken diğer eliyle ceplerini karıştırıyordu. “Bugünlük bu kadar yeter hadi sen git evine artık.” dedi. Furkan gözünü duvarlarda gezdirmeye başladı. Sabahki saatin sesini bir yerlerden duyuyordu ama nerede olduğunu göremedi. Gözlerini duvarın koynunda gezdirirken önüne mor bir perde indi. Gözleri büyüdü, ağzı kurudu. Yutkunmaya çalışıyordu ama bir türlü beceremiyordu. Ustaya baktı, paraya baktı. “Ne oldu az mı geldi yoksa kerata?” dedi usta, kızmış gibi görünerek. Furkan, “Ne azı be usta ben bunu hak edecek ne iş yaptım ki bugün? Öylece durdum işte. Evde, okulda, mahallede durduğum gibi. Bunun karşılığı hiç beş yüz bin lira olur mu?” demeyi geçirdi ama bir şey diyemedi. Usta tekrardan başını okşadı, müşterinin yanına gitti. O da kapıya doğru yürüdü. Aklı hep cebindeki paradaydı. Ne büyük paraydı öyle. Okullar açılana kadar çok para kazanacaktı. “Hemen havalanma be her gün böyle olmaz.” dedi, “Olsun oğlum, ev geçindiriyoruz kolay mı?” diye devam etti. </p><p>Düşüncelerine engel olamıyordu. “Keşke telefonumuz olsaydı. Annemi arar, bir şey isteyip istemediğini sorardım!” diye düşündü. “Acaba evde ekmek var mıydı?” “Ya da bir çikolata alayım en iyisi.” Cebinde parası vardı ya duyan geliyordu aklına. Boştaki eliyle birkaç kere kafasına vurdu. Düşüncelere saldırıyordu. Sabahki gibi bastığı yerin toprak olduğunu unuttu. Yürüyor muydu, onu da bilmiyordu. Yürümekle, uçmak arasında bir yerlerdeydi. Parayı avcunun içine sıkıştırıp cebine koymuştu. Sağ elini hiç çıkarmadı cebinden. “Artık evimizi geçindirebilirim!” dedi, biraz yüksek bir sesle söylemiş olmalı ki yanından geçen adam kafasını çevirdi, “Bir şey mi dedin çocuk?” diye sordu. Furkan, sapsarı kıla boğulmuş bir yüzle burun buruna gelince hiç düşünmeden koşmaya başladı. Mahalleye kadar koştu neredeyse. Şimdi viraj tam da karşısındaydı. Koşarken de elini çıkarmamıştı. Daha da fazla yorulmuştu bu yüzden. Durdu, nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Parktaki çam ağaçlarını görebiliyordu artık. O sırada yarısı çamura bulanmış bir top kimin attığı belli olmayan bir taş gibi tam önünde durdu. Körün attığı taştı bu. Onu bulmuştu işte. Avcunu iyice sıktı. Paranın hışırtılarını duydu. Sabah kaçarak gittiği mahalleye şimdi elini kolunu sallayarak gelmişti. Nasıl olmuştu da unutmuştu bunu. Avcunu biraz daha sıktı, bu sefer hiç ses gelmedi. Düğünde, gelinle damadın kucağına tutuşturulan çocuk gibi anlamsızca bakıyordu etrafına. Buraya ait olmadığını hissediyordu. Kafasını kaldırdı. Topa vuracaktı ki arkadaşı koşarak geldi. Onu böyle görünce gülmeye başladı. Bir şey demedi. Furkan da bir şey diyemedi. Başını eğdi, hıncını toptan çıkarmak istiyordu. Ayağını “ hııaa” diyerek savurdu ama topa denk getiremedi. </p><p>Eli cebinde olduğu için düşüyordu hatta. Bu onu iyice kızdırdı. Arkadaşı daha da gülüyordu. “Nereden geliyorsun lan?” dedi. Sanki belli olmuyordu. Furkan bir şey demedi. Arkadaşını, sesleri, çocukluğunu arkasında bıraktı yürümeye başladı. Diğer çocukların sesini de duyuyordu şimdi. Kalfanın kara suratını gördü. Topa da vuramamıştı işte, hıncı artıyordu. Eli hâlâ cebindeydi. İyice sıktı. Tırnakları avcuna batıyordu. Parayı sıkarak öldürmüştü cebinde. Adımları hızlandı. Aynı hızla gözleri de dolmaya başladı. Parkı geçer geçmez, yolun kenarındaki harabeye attı kendini. Molozların üstüne basa basa en arkaya kadar gitti. Karanlığın içine, un ufak olmuş tuğlaların üzerine çöktü. Buraya girmekten çok korkardı ama şimdi hiçbir şeyi gözü görmüyordu. Mahalleden temkinli bir şekilde geçmediği için kızıyordu kendine. En çok korktuğu durumun başına gelmesine ağlıyordu. O da oynamak isterdi elbette. Ama hayat onlar için sert bir budaktı. Olmadık yerlerde karşılarına çıkıyor, baltalarını kör ediyordu. </p><p>Oturur oturmaz elini cebinden çıkardı. Avcu su gibi olmuştu, para ise neredeyse belli olmuyordu. Elini göğsüne bastırıp aşağı doğru sildi. Günlerce makinede unutulmuş çamaşır gibi buruşmuştu para. Düzeltmeye çalıştı. Islak düşlerle baktı, “Senin yüzünden!” diyebildi, içini çekerek. Yine göremeyeceğini bildiği halde önce arkasını dönüp evin olduğu tarafa, sonra mahalleye baktı. Biraz önceki seslerin kulaklarında çınladığını duydu. Önce kulaklarını kapattı. Fayda etmedi. Kulaklarını kapattıkça daha da çok duyuyordu sanki. Öne doğru atılıp dizlerinin üzerine çöktü. Dizlerindeki yırtıklardan taşlar doluyordu içine. Elinde parayı tutarak toprağı eşelemeye başladı. Moloz parçalarının elini çizdiğini hissediyordu. Aldırmadı. Elini toprağa daldırdıkça kulağındaki çınlama, beynine sıçrıyordu. Artık bu sesi bastırmak imkânsız gibi geliyordu ancak bu çınlamaları paranın sesi bastırabildi: “Cırt, cırt, cırt, cırt, cırt…”</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kulagimdaki-cinlama-500-bin-lira/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Köpeklerin Oturma Eylemi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kopeklerin-oturma-eylemi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kopeklerin-oturma-eylemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Akbaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jul 2021 07:18:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9986</guid>

					<description><![CDATA[Geçenlerde sabah erkenden kalktım. Yapacak bir iş güç olmayınca sabahın köründe kalkmak anlamsız gibi görünüyor. Ne yapacağımı hiç düşünmeden doğru lavaboya gittim. Üstümü değiştirdim. Soluğu kapının önünde alabildim. Hafiften bir rüzgâr, kurulamadığım yüzüme sevgilinin şefkatli eli gibi dokunup duruyordu. Kar birkaç gündür yağmıyordu. Araçların geçtiği kadarıyla asfalt gün yüzüne çıkmış, onun tersi yerler ise beyaz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçenlerde sabah erkenden kalktım. Yapacak bir iş güç olmayınca sabahın köründe kalkmak anlamsız gibi görünüyor. Ne yapacağımı hiç düşünmeden doğru lavaboya gittim. Üstümü değiştirdim. Soluğu kapının önünde alabildim. Hafiften bir rüzgâr, kurulamadığım yüzüme sevgilinin şefkatli eli gibi dokunup duruyordu. Kar birkaç gündür yağmıyordu. Araçların geçtiği kadarıyla asfalt gün yüzüne çıkmış, onun tersi yerler ise beyaz bir tabakayla kaplıydı. Artık iyice alıştığımız bu durum bizi şaşırtmıyordu tabi. Yılın altı ayı kış mevsimini yaşıyorduk. Toprağın rengini, çatıların malzemesini, dağın, taşın şeklini unutuveriyorduk. Bu sabah pek alışık olmadığım bir şeyle karşılaştım. Cadde boyunca belirli aralıkla dizilmiş birkaç tane köpek gözüme çarptı. Ekseri yolun kenarında ya da kuytularda yaşayan köpekler, bugün yolu işgal etmişlerdi, nedense. Ellerimi cebimden çıkardım, adımlarımın aralıklarını kısarak yürümeye başladım. Yol köpeklerle doluydu. Yolun ortasında oturuyorlar, bir yerlere kıpırdamıyorlardı bile. Bereket araba gelip geçmiyordu. Hafiften üşümeye başladığımı hissedince kendimi kahveye atıverdim. Hemen camın kenarındaki masaya kuruldum, henüz masalar boştu. Çırakla göz göze geldim. “Bir çay, demli!” dedim. Ocakçıya döndü, sesi bütün masaları dolaştı. “Hocaya bir süzgeçli!”</p><p>Sandalye ahşap, masa örtüsü su görmemiş; küllük dünden kalmış, nefesini yüzüme hohlayarak sayısız ağzın kokusunu saçıyordu. Elimin tersiyle masanın ucuna ittim. Çayımı yudumlarken dışarıyı izliyordum. Güneş ara ara görünüp kayboluyordu. Dükkânların arasındaki boşluktan gördüğüm kadarıyla dağ taş bembeyazdı. Ömrümde gördüğüm en büyük kar deryası duruyordu karşımda. Kafamı uzaklardan çekip kahvenin önüne koydum. Kavşak olduğu belli olsun diye boş bir direğin yolun ortasına dikildiği yere doğru bakıyordum. Etrafı da bordür taşlarıyla çevrilmiş. Gelen geçen görünmez kazaya kurban gitmesin diye bir de ışık dolamışlar etrafına. Köpek; tam bordürlere sırtını vermiş, kafasını asfalta yapıştırmış yatıyordu. Sağ tarafımdan bir araba yaklaşıyordu. Köpeği fark edince uzunca bir klakson sesi yankılandı. Köpek, kafasını bile kaldırmadı. Adam gaza yüklendi, köpeğe sürterek bastı gitti. Köpek, bir süre sonra kafasını kaldırdı. Etrafa baktı. Sanki yolun kenarında unutulmuş bir çöp tenekesi gibiydi. Kimse varlığının farkında değildi. Köpek de bunu iyice biliyordu. Bu sefer tersi istikametten bir araç geldi. Köpek ona doğru baksa da adam onu görmedi bile. O da bastı gitti. Birkaç araba daha kulak delen klaksonlar, havayı delen dumanlar bırakarak uzaklaştı. Köpek, yine asfalta yapıştı. Olduğu yeri koklayıp duruyordu. Meramı belliydi, yükü ağırdı. Belki bilinmeyen bir yerde bilinmeyen bir ailesi vardı. Bütün bu çabalar onun içindi. Çaresiz bir insan gibiydi. Ne yapacağını bilemiyordu. O sırada karşı esnaflardan biri elinde fırça sapıyla bitiverdi. Önce uzaktan bir iki dürttü hayvanı. Ağzı da hiç durmuyordu, sürekli bir şeyler saydırıyordu. Ne dediğini buradan duymam mümkün değildi. İlk önce onun iyiliği için geldiğini düşündüm ama sanki hemcinsiyle kavgaya tutuşmuş biri gibi hırslıydı. Köpek ona da aldırmadı, adam saydırmaya devam etti. Ne hâlin varsa gör, der gibi savurdu elini. Kayboluverdi.</p><p>Bu kez ocakçıya döndüm. Çırağın sesi masaları dolaşana kadar beklemek istemedim. “Bir süzgeçli daha!” dedim, onu izlemeye başladım. Çeşmeyi açıp bardağı altına tutuyordu. Suya dokundurup çekiyordu. Zeytinli poğaçayı da geçmişti bu bardak yıkama. Bak bu su, deyip çayı dolduracak diye korktum. Çay kalsın diyecektim ki köpeğin feryat figan havlaması, beni susturdu. Ellerimi cama dayadım. Kirden pastan iyice sararmış, kasasındaki çadırı delik deşik olmuş bir pikap bordür taşının yanından dönüyordu. Köpek ise bir ayağını sürükleyerek oradan uzaklaşmaya çabalıyordu. Kafasını çevirip sürekli havlıyordu. Onlar da konuşsaydı da bir duyabilseydik. Şu an istediğim tek şey buydu. Bu haykırışa kulak veren bir tane insan evladı olmadı. Herkes sağırlaşmıştı ya da körleşmişti. Pikap döndü gitti, adam camdan bile bakmadı. Arkadaşlarının yanına varınca diğerleri de kalktı. Ayaklarını ona doğru uzatıp sakinleştirmeye çalışıyorlardı sanki. Daha sonra aralarına aldılar. Körleşmiş şehrin, sağırlaşmış yollarında kaybolup gittiler.</p><p>Yapıştığım camdan sandalyeme kaydım. Gıcırdayarak karşıladı beni. Ocakçıya döndüm yine:</p><p>“Ağbi, bir kâğıt kalem verir misin?”</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kopeklerin-oturma-eylemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Son Mektup &#8211; Beşinci Mektup</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/son-mektup-besinci-mektup/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/son-mektup-besinci-mektup/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Akbaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Feb 2021 06:11:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mektuplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9660</guid>

					<description><![CDATA[Koskaca dört tane mektup okudum. Dört tane kağıt parçası, onların içinde anılar, acılar… Ve en önemlisi de onurlu bir duruşun simgesi annem! Oturduğum yerden barajın sonsuz sularını izlerken bütün mektupları okuma düşüncesine takıldım. Hepsini okuyup her şeyi detaylıca öğrenecektim. Muhakkak eksik kalan şeyler olacaktı. En başta annemin yazdığı mektuplar mesela. Onlara da bir ulaşabilsem aslında [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Koskaca dört tane mektup okudum. Dört tane kağıt parçası, onların içinde anılar, acılar… Ve en önemlisi de onurlu bir duruşun simgesi annem! Oturduğum yerden barajın sonsuz sularını izlerken bütün mektupları okuma düşüncesine takıldım. Hepsini okuyup her şeyi detaylıca öğrenecektim. Muhakkak eksik kalan şeyler olacaktı. En başta annemin yazdığı mektuplar mesela. Onlara da bir ulaşabilsem aslında o zaman her şeyi öğrenmiş olacaktım. Pek hatırlayamıyorum ama mutlaka babamın eşyaları gelmiştir diye düşünüyorum. Sadece cenazesini gönderecek değiller neticede. Elbiseleri, kişisel malzemeleri, birtakım özel eşyaları… Evet, evet bunlar mutlaka olmalıydı. Peki eğer varsa neredeydi? Ah anne! Neden koymadın onları da buraya, ipuçlarından yola çıkarak bulmamı mı bekliyorsun? Burada yazılan hatta yaşanan onca şeyin yükünü üzerime atmışken bir de kayıp eşyalarla mı uğraşacağım? İnan ki anne, hiç gücüm kalmadı. Şu iki-üç günlük süreçte bütün gücümü yitirdim. Yaşadıklarını düşününce sana gücüm kalmadı demeye utanıyorum. Bu yüzden eğer birazcık mücadele edecek gücüm kaldıysa onu da bunları bulmak için harcayacağım. Bulduktan sonra senin onurlu öykünü herkese başım dik bir şekilde anlatacağım. Önce torununa anlatacağım. Ona nasıl bir ebeveyn olması gerektiğini anlatacağım. Kardeşlerimi karşıma alıp onların beynine çivileyeceğim her şeyi. Çünkü onlar ancak bundan anlar! Seni soran, seven, sevmeyen herkese seni anlatacağım. En önemlisi de senin hayatını kitaplaştıracağım. Böylece seni ve senin gibi insanların hayatını binlerce kişiye duyurabilirim. Senin sayende sesi çıkmayan, bastırılan, susturulan onların, yüzlerin, binlerin belki de yüz binlerin sesi olurum. Düşünsene anne, ne büyük bir mücadele hem de senin sayende. Senden şu an tek isteğim diğer mektuplarında bana yol göstermen. Böyle kendi kendime konuşurken eşimin sesini duyunca sesli düşündüğümün farkına varabildim:</p><p>-Bence de kitap fikri çok iyi. Birlikte yazarız ha ne dersin?</p><p>Onun bu teklifine sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdim. Sol omzuna başımı koydum. Sol kolunu boynumdan geçirip sıkıca sardı. O an ikimizin de ağladığından adım kadar emindim. Kolundan kendimi kurtarırken yüzüne bakamadım ama yine düşüncelerim seslenmeye başlamıştı:</p><p>-Evet, okuyacağım. Hemen şimdi, hepsini okuyacağım.</p><p>-Canım… Yapma lütfen iyi değilsin zaten. Üzerinden biraz zaman geçsin istersen he biraz daha bekleyelim. Hem geç oluyor eve gitmemiz lazım malum bekleyenimiz var.</p><p>-Hepsini, şimdi!</p><p>Eşim ısrarıma daha fazla karşı koymak istemedi. Hâlbuki biraz daha direnseydi hemen vazgeçecektim. Çünkü zaman geçtikçe gerçekleri öğrenme fikri iyice cesaretimi kırıyordu. Gözlerinin içinde baktım, bekledim. Ama yapmadı, devam etmedi. Gözlerini gözlerimden ayırmadan dördüncü mektubu önüme sürdü. İkimiz de mektuba bakmıyorduk o yüzden değişimi hemen fark edemedik. Elini üstünden çekti, başımı mektuba doğru çevirdim. Bembeyaz bir zarf ve üzerinde daha dün yazılmış gibi yeni duran yazıları, adımı görünce şaşırdım:</p><p>-Sanırım yanlış mektubu verdin, bunda benim adım yazıyor.</p><p>-Karıştırdım mı acaba? Ama hayır, bak üzerinde dört yazıyor!</p><p>-E bu mektup yeni ama!</p><p>-Aç bakalım!</p><p>Ağzı yapıştırılmamıştı. Hemen içinden mektubu çıkardım. Kağıt da yeniydi, yazılar da yeniydi. Her şey yeniydi, benim için yazılmıştı. İşte şimdi daha da heyecanlandım. Beynime hücum eden kanları hissedebiliyordum. Bir anda bütün duyularım açıldı. Hızlıca çevirdim mektubu. Kağıt hışırtılar içinde açıldı:</p><p><em>“Bu mektubu okuyorsan yıllar önce öğrenmen gereken çoğu şeyi şimdi öğrenmiş oldun demektir. Bunların hepsi için beni suçlayabilirsin. İstediğini düşünmekte özgürsün oğlum. Bunları sizlerden yıllarca saklamamın nedeni kimseye kin beslememeniz, kimseyi kötü görmemeniz içindi. Onlar sana neler çektirmiş, sen hâlâ onları düşünüyorsun diyebilirsin. Deme oğlum onlar büyüktür, babanın ailesini de benim ailemi de kötü bilmenizi istemedim. Ama artık hiçbir şeyin önemi kalmadı. Çünkü ben öldüm. Kendi kendime söz vermiştim, öldükten sonra açıklayacağım diye. Sözümü tuttuğum için içim rahat gidiyorum bu dünyadan. Bu dünya; benden evladımı aldı, eşimi aldı, yetmedi hayatımı aldı ama ben kimseye kırgın değilim. Bunların yanında üç tane evlat verdi. Sizlerin uğruna her şeye katlandım. İşte bu yüzden her şeye rağmen yaşamak güzeldi. Kardeşlerine kızma, onlara kırılma. Onlar senden küçük bilemiyorlardır belki. Düşünemiyor da olabilirler. Sen onların ağabeyi olduğunu unutma! Sana vasiyetim budur, kardeşlerine kol kanat ger. Oğlum! Bunları niye sana bıraktım biliyor musun, çünkü hepsini idrak edip olgun bir şekilde sadece sen kavrayabilirdin. Yüzümü kara çıkarma, ana yüreği bu hisseder muhakkak. Babandan ve benden kalan mallar belli. Evi, kardeşlerine bırakıyorum. Köydeki tarla da senin olsun oğlum. Merak etmeyin hepsinin maddi değeri aşağı yukarı aynıdır. İyice tatbik ettim. Hayattayken bu paylaşımı yapsaydım eminim kimse memnun olmazdı ama şimdi sen, güzelce anlatacaksın kardeşlerine oğlum! Bu da son mektubumdu, daha çok şey öğrenmeni istemiyorum. Bunları bil yeter. Son olarak da boşuna uğraşma diğer zarfların içini boşalttım. Benim gönderdiğim mektupları da aramak isteyeceksin ama arama, hepsini yaktım! Kendine, eşine, torunuma ve kardeşlerine iyi bak!”</em></p><p>Mektubu okuyunca son cümlelerin gerçek olmaması için yakardım. Diğer zarfları kontrol ettim, hakikaten hepsi boştu. Masanın üzerinde duran kutuyu ve mektupları hakaretlerle savurdum. Eşim sarılarak beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama buna pek niyetim yoktu. Birkaç dakika boyunca böylece mücadele ettik. Sonra yavaş yavaş annemin yazdıkları zihnimde anlam bulmaya başladı.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/son-mektup-besinci-mektup/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ailem &#8211; Dördüncü Mektup</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ailem-dorduncu-mektup/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ailem-dorduncu-mektup/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Akbaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2021 08:53:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mektuplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9582</guid>

					<description><![CDATA[Bu mektubu okuyunca yatağıma yavaşça gömüldüm. Yorganımı başıma çekip oluşturduğum o karanlıkta, korkuların en büyüğünü yaşamayı istedim. Ama okuduklarım ve annemin yaşadıkları karşısında bu çabamın beyhude olduğunu biliyordum. Eşimin acıyan gözlerle bana baktığını hissediyordum. Bir elin yavaşça yorganı kaldırdığını, dünyamı aydınlattığını fark ettiğim an, eşime sarılıp saatlerce ağlama isteği cereyan etti. Kaç dakika öylece kaldık [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu mektubu okuyunca yatağıma yavaşça gömüldüm. Yorganımı başıma çekip oluşturduğum o karanlıkta, korkuların en büyüğünü yaşamayı istedim. Ama okuduklarım ve annemin yaşadıkları karşısında bu çabamın beyhude olduğunu biliyordum. Eşimin acıyan gözlerle bana baktığını hissediyordum. Bir elin yavaşça yorganı kaldırdığını, dünyamı aydınlattığını fark ettiğim an, eşime sarılıp saatlerce ağlama isteği cereyan etti. Kaç dakika öylece kaldık bilmiyorum. Biraz daha kendime gelince tekrardan uzandım yatağa. Eşim ise hâlâ başımdaydı. Elimi tutuyor, başımı okşuyordu. Nasıl teselli edeceğini, ne diyeceğini bilemiyordu bir türlü. Hareketlerinden fazlaca belli oluyordu. Ben ise düşünüyordum. Son zamanlarda en çok yaptığım şey gibi. Düşünmek bir aşamadan sonra insanı en çok yoran şey oluyormuş gerçekten. Babamı düşünüyorum; kim bilir diyorum neler yaşadı da gitti. Neler çekti gurbette. Eşini çocuklarını öylece bırakıp gitmek insanın en ağır sınavlarından olmalı diye düşünüyorum bu sefer de gözlerimi eşimden ve çocuğumdan ayıramazken. Annemi düşünüyorum; en ağır mücadeleyi onun verdiğini hissediyorum, düşüncelerimin ağırlığından bu böyle olmalı diyorum. Eşini kaybediyorsun, karnındaki günahsız bebeğini kaybediyorsun. En son da üç çocuğunla ortada kalıveriyorsun. Sahip çıkanın, elinden tutanın olmadığı bu kurtlar sofrasında yaşamanın en onurlu mücadelesine girişiyorsun. Ve bu savaştan yıllar sonra da olsa alnının akıyla çıkıyorsun. Kimseye muhtaç olmadan çalışarak çabalayarak geçimini sağlıyorsun. Evlatlarını iş sahibi yapıyorsun. Yıllarını verdiğin evlatların senin için parmağını bile oynatmıyor belki de ama yine de senin gözün onu görmüyor. Yıllarca yanı başımda duran, onurlu mücadelesinin galibi annemi böyle düşünmek beni çok yıpratıyor. Yıpratıyor elbette ki yaşarken kıymetini bilememek, yanımdayken bunların farkına varamamak yıpratıyor. Ama yine de düşünmeye devam ediyorum. Her şeyi düşünüyorum. İki kardeşim hariç her şeyi düşünüyorum. Nasıl olur da iki gün geçmesine rağmen hâlâ miras için gelmediler anlam veremiyorum. Eşimin mektubu katlayıp tekrardan zarfa koyuşuna bakıyorum. Zarfı kutuya koyacağı sıra elinden tutup tekrar çıkarmasını rica ediyorum. Okuyor. Cümleler beynimde dans ediyor. Damarlarımda hoplayıp zıplıyor sanki. Okuması bittiğinde gözlerinin içine bakarak:</p><p>-Benim bir kardeşim daha varmış ama öldürmüşler.</p><p>-Evet canım. Üzülme ama Allah bebeğin canını alanların yanına kâr bırakır mı hiç?</p><p>-Haklısın bırakmaz ama benim bir kardeşim daha varmış. Hem de daha doğamadan “ailem” dediğim insanlar tarafından öldürülmüş. Onlar da bir anne-baba değil miydi nasıl kıyarlar torunlarına, saf bir bedene? Nasıl?</p><p>-İnsan ailesini seçemiyor. Bilmediğimiz ne nedenleri vardı, o zamanlar neler yaşandı, aralarında neler geçti hiçbirini bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey kardeşinin ölmüş olması.</p><p>Eşim cümlesini tamamlayınca mektubu zarfa koydu. Sırasına göre dizdi ve üzerindeki ipi tekrardan geçirdi. O işini bitirince kutuyu alıp sarıldım. Evladım gibi öpmeye koklamaya başladım. Gözyaşlarımı döküyordum üzerine. Bir hayatın, koskoca bir ömrün özetiydi şu üç-beş kağıt parçası. Mektupları alıp barajın kenarına, ormana gitmek istediğimi söyledim. Eşimden rica ettim, beni götürmesini istedim. İtiraz edecek oldu ama yine de olumsuz bir şey söylemedi. Hemen hazırlandı, benim de hazırlanmama yardım etti. Oğlumuzu da komşuya emanet ettik. Bütün vücudum düşünceden ibaretti sanki. Adımlarımı atarken duraklıyor, düşünüyor ve birkaç şey mırıldanıp öyle devam ediyordum. O yüzden biraz zaman aldı aşağıya inmem. İndiğimde sanki yıllardır mağarada, karanlığın içinde yaşayan biri gibi hissettim kendimi. Gözlerimi açmakta zorlanıyordum. Arabaya bindiğimde emniyet kemerini taktım. Kutu hâlâ kucağımdaydı. Eşim, arka koltuğa koymamı önerdi ama böyle iyi olduğumu söyledim. Gözüm hiçbir şey görmüyordu, aklım hiçbir şeyi almıyordu. Sadece bu mektuplarda yazanları idrak edebildiğimi düşünüyordum. Gözümün önüne bisikletim geliyor, babam-annem geliyor, yaşadığım evler geliyor, dedem geliyor kısacası geçmiş hayatımı izliyorum. Sanki dünya koskocaman bir ekran ve o ekranda sadece benim hayatım var ama bunu bir tek ben görebiliyorum. Öyle bir sinemadayım sanki. Eşime suyun kenarındaki kameriyeye kadar gitmesini söyledim. Arabayı kenara bıraktık, arabadan indik. Suyun hemen yanında sayılırdık. Kutuyu masaya bıraktım. Ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkardım. Suyun içinde bir çocuk gibi oynamaya başladım. O sırada tabi ki hiçbir şey aklıma gelmiyor. Eşim, garibim, kim bilir ne kadar endişeleniyordur benim için. Gelip çıkardı beni. Masaya oturduk. Gözümüzün alabildiği her yer suydu. Kutuyu kendime doğru çevirip mektupları aldım. İpi çözdüm. Üçüncü mektubu bulup önüme koydum. Bir zaman sonra mektubu yanımda oturan eşimin önüne sürdüm. Gözlerimi kapattım, okumasını bekledim:</p><p><em>“Senin mektuplarını okuduktan sonra kan beynime sıçrıyor. İyi ki orada değilim diye şükrediyorum. Yoksa engel olamayacağım bir dizi olaylar yaşanırdı muhakkak. Tabi ki yine de senin yanında olabilmek için nelerimi vermezdim, o da ayrı bir konu. Ben yine de onlar gibi bir ebeveyn olmak istemiyorum. Allah onları bildiği gibi yapsın. Mümkün olduğunca sakinliğimi korumak istiyorum. İşte bu yüzden artık daha fazla babamların yanında yaşamanızı istemiyorum. Seni ve çocuklarımı A… alacak. B…’deki eve götürecek ve artık orada yaşayacaksınız. O sana ulaşacak bir şekilde. Orada güvende olacaksınız. Bunu en başında yapmalıymışım ya neyse. Çok kızıyorum kendime. Olanlara çaremiz yok ancak bundan sonra yaşanacakları engelleyebiliriz. Eve geçince yine yazarsın. Çok bekletme, sağlıcakla kalın.”</em></p><p>A… adlı kişi kim bilmiyorum. Ama B… dediği ev şu anki evimiz olmalı. Yıllar sonra bütün gerçekler gün yüzüne çıkıyor. Boşuna dememişler sonuçta değil mi: “Söz uçar, yazı kalır!..”</p><p><strong><em>Haziran 2020/Taşlıçay</em></strong></p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ailem-dorduncu-mektup/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Caniler &#8211; Üçüncü Mektup</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/caniler-ucuncu-mektup/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/caniler-ucuncu-mektup/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Akbaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 07:05:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mektuplar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9449</guid>

					<description><![CDATA[İkinci mektubu okuduğum zaman öğrendiklerimden çok öğrenemediklerimin ağırlığıyla ezildiğimi hissettim. Saat de ilerlemişti. Diğer mektubu okuyacak gücü bulamadım kendimde. Zihnimin boğulduğunu, kalbimin sıkıştığını iyiden iyiye hissetmeye başladım. Mektubu bitirince bir sürü cevapsız soru doğmuştu. Mektuplarda yazanlar bir başka, bizim “aile” kavramımız üzerine bambaşka sorular. Çocukluğumda tam bir aile gibiydik. Babamın yanımızda olduğu zamanlardan bahsediyorum. O [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İkinci mektubu okuduğum zaman öğrendiklerimden çok öğrenemediklerimin ağırlığıyla ezildiğimi hissettim. Saat de ilerlemişti. Diğer mektubu okuyacak gücü bulamadım kendimde. Zihnimin boğulduğunu, kalbimin sıkıştığını iyiden iyiye hissetmeye başladım. Mektubu bitirince bir sürü cevapsız soru doğmuştu. Mektuplarda yazanlar bir başka, bizim “aile” kavramımız üzerine bambaşka sorular. Çocukluğumda tam bir aile gibiydik. </p><p>Babamın yanımızda olduğu zamanlardan bahsediyorum. O gittikten sonra her şey bir anda tersine dönmüştü. Birbirimizden yavaş yavaş koptuk ya da koparıldık. Küçük bir kar topunun yuvarlandıkça büyümesi gibi büyüdü aramızdaki ayrılık. En sonunda bu hâlini aldı işte. Üç kardeş, bir anne ve sayısız bilinmeyen… Belki de dört kardeş demeliydim. Bunu öğrendiğimi biriyle muhakkak paylaşmalıydım. Özellikle kardeşlerim bu durumdan pek memnun olmayacaklardır eminim ki. Çünkü mirası dörde bölmek gerekecekti. Ne yapacağımı bilemez halde oturduğum yerden kalktım. </p><p>Mektupları ararken biraz dağıtmıştım ortalığı. Her şeyi tekrardan yerleştirdim. Kutuyu da mektupları da ilk bulduğum andaki gibi bıraktım. Sırasını karıştırmamaya dikkat ederek. Kapıyı kapatıp dışarı çıktığımda yaz havasının tatlı sıcaklığı vardı gecede. Bu havaları çok severim o yüzden arabayı evin önünde bırakıp yürüyerek gitmeye karar verdim. Üniversite yıllarında da yalnızlığımın değerini en çok bu havalarda ve geceleri bilirdim. Bir şarkı, bir kulaklık ve uzun bir yol… Bu gece de aynısını yapacağım. </p><p>Gecede çalan şarkının önemi olmayacak yine çünkü ben kendimi gecenin serin nefesine bırakacağım. Eve geldiğimde saate bakmadım, zamanın bir önemi yoktu şu an. Oğlum uyumuş, eşim ise balkonda bu havanın tadını çıkarıyordu. Yanına kahvesini, sigarasını ve bilgisayarını almış haberleri takip ediyordu. Birkaç gündür gündemden uzak kaldığı için huzursuz olmuştur eminim. Geldiğimi fark etmedi, kendini iyice kaptırmışa benziyordu. Isıtıcıdaki sıcak suyla bir bardak da kendime kahve yaptım, yanına oturdum. Yanına oturduğum an fark edebilmişti geldiğimi. “Aaaa” diyerek ağzını açtı, aynı orantıda gözlerini açıp kaşlarını kaldırdı ta saçlarına kadar “ne ara geldin hiç duymamışım” diye tamamladı şaşkınlık gösterisini. </p><p>Gülümseyerek cevap verdim, kahveme baktı. “Bir de kahve mi yaptın kendine” diyecek diye bekledim ama konuşmadı, niye konuşmuyorsun da demedi. Sustu ve işine kaldığı yerden pürdikkat devam etti. Bir süre sessizce onu izledim ve okuduklarımı düşündüm. Karımdan başka güveneceğim kimsem kalmadığı gerçeği bir balyoz gibi indi beynime. Sarsıldım, söyleyeceklerimi toparlamaya çalıştım. Kahvemden son yudumu aldığımda o da bilgisayarını kapatmaya hazırlanıyordu. Duygusuz ve düz bir ifadeyle sözün ortasından başladım:</p><p>-Bir kardeşim daha varmış!..</p><p>On saniye kadar bekledim. Hiçbir tepki vermedi. Şaşırmıştım, kafamı çevirip ona doğru baktım. Duyduğuna dair en ufak bir emare göremedim. Sonra fark ettim ki içimden geçirdiklerimi sese dönüştürmeyi başaramamışım. Gözümü tekrardan gecenin serinliğine çevirdim. Bir sürü giriş cümlesi düşündüm ama hiçbirine karar veremedim. Tekrardan döndüm eşime. Derin bir nefes aldım biraz öncekinde olduğu gibi aynı ifadeyle ama bu sefer duyulur bir yükseklikle:</p><p>-Bir kardeşim daha varmış!..</p><p>Bu sefer duyduğundan emindim. Nasıl bir tepki vereceğini bilemediğim için kafamı ona çeviremedim. Korktum belki de. Bakamadım yüzüme. Bunca yıl sonra böyle bir şeyle karşısına geleceğimi o da beklemezdi. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Elini omzumda hissettim. Diğer elini de sağ yanağımda. Hafifçe kendine çevirdi beni, karşı koyamıyordum. Şaşkınlığını sesine yansıtmak ister gibi duyulur duyulmaz bir tonla:</p><p>-Nasıl yani?</p><p>-Duyduğun gibi. Dediğim gibi işte. Bir kardeşim daha varmış ve annem yıllarca bunu bizden saklamış.</p><p>-Ama böyle bir şey imkansız. Bunu sen de çok iyi biliyorsun. Senin iki tane kardeşin var ve baban da siz küçükken ölmüş. Öyle anlatmıştın bana. Anlattığından farklı olduğunu bilmiyordum açıkçası.</p><p>-Saçmalama lütfen. Sana yanlış ya da eksik bir şey anlatmadım ben. Ne biliyorsam, ne gördüysem onu anlattım. Şimdi de bir kardeşim olduğunu öğrendim ve onu söylüyorum. Evet, babam biz küçükken öldü. İki kardeşim var. Hepsini çok iyi biliyorum.</p><p>-Madem öyle şimdi bu kardeş nereden çıktı?</p><p>-Mektuptan!</p><p>-..?</p><p>-Babam çalışmaya gittiği zaman anneme mektup yazarmış. Annem de ölmeden önce babamın yazdığı en sonuncu mektubu bırakmış bana. Aradım, taradım önceki mektupları da buldum. Bir kardeşim daha olduğunu öğrenince diğerlerini okumaya cesaret edemedim. Bıraktım hepsini ve kalkıp yanına geldim.</p><p>Kendime geldiğimde eşim ve oğlum başımda ağlıyordu. Gece bayılmışım, komşuların da yardımıyla zar zor odaya taşımışlar beni. Sabaha kadar da deliksiz bir uyku uyumuşum. Uyandığımda başımda tarifsiz ve dayanılmaz bir ağrı hissediyordum. Bir bardak su istedim. Kalkmak istediğim hâlde bir türlü vücudumu kaldıramıyordum. Birkaç kez denedim ama başaramadım. Eşimin yardımıyla biraz doğruldum. Elini tutup kulağına fısıldayabildim. Mektupları getirmesini istemiştim ondan. Arabanın da evin önünde olduğunu söyledim. Yerini tarif ettim ve gitti. Bu bekleyiş ne kadar sürerdi bilmiyorum ama bana yıllar kadar ağır geleceği kesindi. Bekledim, doğruldum, yattım ama hep bekledim. Oğlum başımdan ayrılmıyordu, düşünceli bir ifade vardı yüzünde. Yanıma aldım onu da yatırdım. Kafasını göğsüme dayadı, sarıldım ve hemen neredeyse horlamaya başladı. Bir öpücük kondurdum saçlarının arasına, babamın buna hiç fırsatı olmamıştı. Ağzımı, saçlarından uzun bir süre çekmedim, doyasıya öptüm. Kapının sesini duyduğumda bir anda vücuduma can geldiğini hissettim. Eşim odanın kapısında görününce hele bayılacak gibi oldum. Eşim çocuğu alıp koltuğun üzerine yatırdı, bana da kutuyu verdi. Kucağıma aldım kutuyu, ipi eğreti tutturmuştum hemen çözdüm. Bir sonraki mektubu aldım. Bu yazılış sırasına göre ikinci mektuptu ama benim okuduğum üçüncü mektup olacaktı. Bu mektup da diğerleri gibiydi. Üzerindeki yazılar, pullar ve sayı. Kutuyu yatağın boş kısmına koydum, mektubu çıkardım. Katlanmış halini düzeltip okunacak duruma getirdiğim an eşim elimi tuttu, gözlerime uzunca baktı. “İstersen ben okuyayım” dedi ama ben okumak istiyordum. Ne hissettiğimi tarif edemiyordum, başladım:</p><p><em>“Mektubunu alır almaz gelmek istedim. Kendime zarar vermekle, ortalığı yakıp yıkmakla tehdit ettim. Defalarca küfürler savurdum. Ama bu gavurların gözünü para tamamen kör etmiş, etmiş ki hiçbir sebeple müsaade etmediler. Zorla tutuyorlar beni burada ama merak etme sakın iyiyim ben yine de. Demek sonunda bunu da yaptılar. Hem bizi ayırdılar hem de çocuğumuzu elimizden aldılar. Bu canilerin gözü dönmüş iyice, sizi tez vakitte oradan aldıracağım. Onların eline bırakamam. Detaylı yazmamışsın ama tahmin ediyorum. Sana çok zarar verdiler biliyorum. Allah kahretsin, hepsi benim suçum! Karnındaki suçsuz bebeğimizin ahı onların yakasını bırakmasın inşallah! Tez vakitte aldıracağım sizi, selametle!”</em></p><p>Mektubu bitirince ikimiz birden ağlamaya başladık. Demek kardeşim daha doğamadan ölmüştü. Annemin karnında, kim bilir can bulmasının kaçıncı gününde. Bütün temizliğiyle, günaha bulaşmamış fasulye kadar olgunlaşamamış bedeniyle, çekip gitmişti. Kardeşimin akıbeti, annemin uğradığı zulüm beni iyice yaraladı. Caniler, caniler! Nasıl olur da bunlardan haberimiz olmamıştı anlayamıyorum. Çocuklukta insan bu kadar mı kör olur? Kendime kızıyorum; babamdan, doğamamış kardeşimden, annemden utanıyorum. Hiçbirinin yüzüne bakacak yüzü bulamıyorum kendimde. Adlarını dahi anacak cesareti bulamıyorum. Keşke diyorum anne, bu mektupları bırakmasaydın!..</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/caniler-ucuncu-mektup/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kardeşim &#8211; İkinci Mektup</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kardesim-ikinci-mektup/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kardesim-ikinci-mektup/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Akbaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Nov 2020 06:00:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mektuplar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9390</guid>

					<description><![CDATA[İlk mektubu okuduktan sonra hemen tekrardan kutuya koydum, iyice kapattım. Bu kutunun çok bilinmeyene gebe olduğunu düşünüyordum. Aslında kutuda pek bir şey yoktu. Ben çocukken alınmış birkaç oyuncak, muhtemelen bebekken giydiğim patiklerim bir de ilkokul karnem vardı. Bunlardan ziyade benim için son derece önem arz eden şey bu mektubun varlığıydı. Annemin defin işleri, gerekli merasimlerin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İ</strong>lk mektubu okuduktan sonra hemen tekrardan kutuya koydum, iyice kapattım. Bu kutunun çok bilinmeyene gebe olduğunu düşünüyordum. Aslında kutuda pek bir şey yoktu. Ben çocukken alınmış birkaç oyuncak, muhtemelen bebekken giydiğim patiklerim bir de ilkokul karnem vardı. Bunlardan ziyade benim için son derece önem arz eden şey bu mektubun varlığıydı. Annemin defin işleri, gerekli merasimlerin hepsi dün sabahtan akşama kadar organize edilip bitirilmişti. Bugün düne göre pek bir kalabalık yoktu o yüzden. İki kardeşim eşleri ile beraber, eşim ve çocuğum ek olarak da birkaç kadim dost. Hepsi bu kadardı. Cenazenin ertesi günü olduğu için kimse neden ağladığıma, gözlerimin ağlamaktan kızarmış olmasına, omuzlarımın çökmüş hâline dikkat etmemişti elbette. Ama elimden bu kutuyla çıkmam belki dikkatli birkaç kişiyi uyandırmış olabilirdi o da umurumda değildi. Yavaşça merdivenleri inip büyük koridora geçtim. Oradan da dışarı çıkıp doğruca arabama gittim. Kutuyu bagajdaki örtünün altına yedek lastiğin yanına yerleştirdim. Hiçbir şey olmamış gibi tekrardan doğruca bizimkilerin yanına çıktım ve oturdum. Saat on ikiyi yavaşça geçerken en küçük kardeşim eşiyle beraber doğruldu. Artık gitmeleri gerektiğini, çocuğun evde yalnız olduğunu bahane ederek söylediler. “Aslında kalabiliriz isterseniz” diye de sormuş olmak için birkaç şey gevelediler pek kulak asmadım. Ben zaten hepsinin gitmesini istiyordum, aklım diğer mektuplardaydı. Bir an önce ne kadar mektup varsa bulmalıydım. Onlar kalkarken annemin çocukluk arkadaşı da “beni de geçerken bırakıverseniz” diyerek takıldı peşlerine. Ortanca kardeşim de burada bulunduğu için pek memnun olmadığını her fırsatta belli ediyordu. Ofluyor, pufluyor, saatini kontrol ediyor, kocasını dürtüyordu. Ben ise içimden aynı şeyi geçiriyordum: “bir an önce siz de gidin!” İki saat boyunca tek tük konuşarak genelde derin derin “huh” çekerek oturduk. En sonunda onlar da kalktı. Diğer dostlar da onların peşine takıldı. Hepsi giderken yüzleri bir anda ciddileşiyor, kaşlarını çatıyor yanıma sokularak güç duyulur bir sesle: “miras işini hafta içi hallederiz abi” diyordu. İkisi de aynı şeyi, aynı biçimde telaffuz ettiğine göre bunlar çoktan paylaşımı yapmış diye düşündüm. İkisine de cevap vermedim sadece başımı sallamakla yetindim. Gördüğünüz gibi aile bağlarımız pek de kuvvetli değildi. Onlar gittikten sonra eşimi ve çocuğumu da eve bırakmak için bir süre daha savaşmam gerekti. Eşim bir türlü ikna olmuyordu. Onu, “bana iyi gelecek, çok gecikmem” diyerek bir şekilde ikna edebilmiştim. Eve bırakıp geldikten sonra, gıcırdayan basamakları koşarak çıktım. Annemin odasına girdim ve kapıyı arkamdan kapattım. Birinden saklanıyormuşum gibi ellerimi arkamda birleştirip kapıya yaslandım, hızlı hızlı soluk alıp veriyordum. Biraz öylece heyecanımın yatışmasını bekledim. Mektubu düşündükçe anneme karşı hem kızıyordum, hem de yumuşuyordum. Kızıyordum; bu mektupları daha önce neden vermedin? Bunların varlığını neden ölene kadar sakladın? Yumuşuyordum; ölürken de olsa bana çocukluğumu verdin. Son mektubu bırakarak diğerlerini de bulmamı istedin. Böyle değişik ruh halleri içerisindeydim. Bunları düşünecek vaktim çoktu, o yüzden bir an önce diğerlerini bulmalıydım. Eğer annem, onları da bulmamı istiyorsa ki öyle düşünüyorum o zaman basit bir yerde olmalılar. Basit ama neresi? Bir kadın hem de eşini kaybetmiş, çocuklarını daha yaşarken kaybetmiş bir kadın varını yoğunu nereye saklar ki? Kolaylıkla ulaşacağı bir yer olmalı. Çünkü tek arkadaşı bu kâğıt parçaları ya da sığınabileceği anılar. Evet, o zaman kesin basit bir yerde. Ama nerede? Ev iki katlı toplamda yedi odadan oluşan ahşap bir bina. Bütün odaları aramam gerekirse işim çok zor. Ama nedense içimden bir ses her şeyin burada, yatak odasında olduğunu söylüyor. En çok vakit geçirdiği yer de şüphesiz burasıydı özellikle de son yıllarda. Yatağın başında bulunan komodinler, evet burada olmalılar. Karıştırıyorum. İki çekmeceli, çekmeceleri tek tek açıyorum. Oralarda bulunan çamaşırların içine bile bakıyorum ama iki tarafta da hiçbir şey yok. Yılmıyorum, ilk aklıma gelen yerde olmadıklarından emindim aslında. Her bulamadığımda bir diğer ihtimal daha da kuvvetlenecek diyorum. Elbise dolabı. Büyük aynalı, iki kapaklı. Kapakları kaydırıyorum. Biraz zaman harcamam gerekecek burada. Sağ tarafta kendi eşyaları, solda ise hâlâ babamın eşyaları duruyor. Böyle bir şeyle karşılaşmayı hiç beklemiyordum. Bu görüntü beni daha bir beter hâle sokuyor ve sadece orayı kurcalamaya başlıyorum. Kazakların ve tişörtlerin yığılı olduğu bölümü tek tek indiriyorum ve arkada daha da büyük bir kutu beni karşılıyor. Aradığım şeyin bu olduğuna eminim, hem de hiç olmadığım kadar. Ama nedense bir türlü cesaret edemiyorum. Elim gitmiyor, olduğum yerde hareketsizce kutuyu izliyorum. Ne kadar bu şekilde kaldığımı hatırlamıyorum ama duvardaki saatin, saat başı olduğunu ilan eden boğuk bir melodiyi andıran çınlamasıyla kendime geliyorum. Dualar okuyarak kutuyu olduğu yerden kaldırıp odanın ortasına, tam da avizenin altına koydum. Üzerinde bir kilidi var ama kapalı değildi. Gülümsedim. Bulmamı istiyordu, diye düşündüm. Kutuyu açtığımda içinde bir mektup yığınıyla karşılaştım. Yıllardır uğrunda çabalayarak ağaların, paşaların hazinesini bulan garip defineci gibi sevinç çığlıkları atmak istedim ama tuttum kendimi. Mektupları elime aldım, dört bir yanında geçirilip ortasına düğüm atılmış ipi çözdüm. Beklediğim kadar çok değildi. Saydım tam on tane mektup var, hepsi de gönderiliş sırasına göre dizilmişti. Hemen aceleyle ve merakla ilk mektubu açtım. Tarihi daha eski olduğu için baya yıpranmıştı. O yüzden annem onlara numara vermişti yoksa sıralamam biraz zamanımı alabilirdi. Üzerinde yazılanlar, yapıştırılan pullar maalesef okunmuyordu. Zarfı açıp mektubu çıkardım. Yıpranmış olsa da yazı hâlâ müthişti. Bu da kısa bir mektuptu, hızlıca göz gezdirdim. Silinen, okunması güçleşen sözcükleri annem üzerinden giderek yenilemişti. Sığınacağı tek limanı kaybetmek istemeyen bir kadının çırpınışları geldi gözümün önüne, ağlamaya başladım:</p><p><em> “Ayrılırkenki hâlin gözümün önünden gitmiyor bir türlü. Ama sen güçlü bir kadınsın, dik durmalısın. Çocuklarımızın karşısına güçsüz, yıkılmış bir vaziyette çıkmanı katiyen istemem. O yüzden rica ediyorum, toparla kendini. Hem kendine hem de karnındaki yavrumuza zarar veriyorsun. Lütfen dirayetli ol. Seni ve çocuklarımızı böyle bırakıp gitmek istemezdim ama mecbur kaldım, biliyorsun. Planladığım gibi olursa kısa bir süre sonra tekrar birlikte olabileceğiz. Buraya geleli henüz bir hafta oldu ama hemen bu mektubu yazmak istedim. Bilmem eline ne zaman ulaşır. Ulaşır ulaşmaz cevabını muhakkak bekliyorum. Seni, evlatlarımı ve doğacak bebeğimizi çok seven kocan.”</em></p><p>Ne? Doğacak bebek mi? Ama böyle bir şey nasıl olabilir ki? Annem mi annem değil, babam mı babam değil? Her şeyi hatırlamasam da babam giderken iki kardeşim olduğunu dün gibi hatırlıyorum. İyi de o zaman bu üçüncü ama bilinmeyen kardeşim kimdi? O zaman kardeşim nerede? Zihnimdeki sorulardan sadece birkaçıydı. Bu soruların cevabını öğrenebilecek miydim, bilmiyorum. Tek umudum bu mektuplardı.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kardesim-ikinci-mektup/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mavi Bisiklet</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/mavi-bisiklet/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/mavi-bisiklet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Akbaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2020 07:44:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9017</guid>

					<description><![CDATA[&#8211;Birinci Mektup- Bu mektubu bugün bulduğum için çok üzgünüm. Üzerindeki tarihi görünce bile içim bir tuhaf oldu, yüreğim bayıldı. Dizlerimin bağı çözüldü, olduğum yere yığılmamak için zor zapt ettim kendimi. Kâğıt eskimiş, pul olduğunu düşündüğüm şeyin sadece bir parçası kalmış, üzerindeki yazılanlar birbirine girmişti ama yine de bana yaşattıkları olağanüstüydü. Daha üzerindeki tarihi görür görmez [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8211;<em>Birinci Mektup-</em></strong></p><p>Bu mektubu bugün bulduğum için çok üzgünüm. Üzerindeki tarihi görünce bile içim bir tuhaf oldu, yüreğim bayıldı. Dizlerimin bağı çözüldü, olduğum yere yığılmamak için zor zapt ettim kendimi. Kâğıt eskimiş, pul olduğunu düşündüğüm şeyin sadece bir parçası kalmış, üzerindeki yazılanlar birbirine girmişti ama yine de bana yaşattıkları olağanüstüydü. Daha üzerindeki tarihi görür görmez babama duyduğum o çocuksu kızgınlığım geliverdi aklıma. Nerden çıktı, nasıl başladı bilinmez ama bir bisiklet çılgınlığı gırla gidiyordu, çocukluğumda. Çocuklar, gençler hepsinin altında bir bisiklet. Tabi ben de yok, isteyemiyorum da annemden. Babama da söyleyemiyorum çünkü burada değil. Bisikletim olmadığı için babama kinlenmiştim hele de yaşıma hiç bakmadan. En önemlisi de babamın hiçbir şeyden haberi yokken. O günler geldi işte birden aklıma nedense. Bu anlattığım tarihlerde yurt dışında çalışma furyası vardı, bilenler bilir. Adını şimdi dahi anmak istemediğim o ülkeye gitmişti babam. O zamanlar için aklım pek ermiyordu ama gitmesini gerektiren sebepleri şimdi bile çok merak ediyorum. Ufak tefek anılar canlanıyor belleğimde. Düşünüyorum da hâlimiz pek de kötü değildi gibi geliyor bana. Belki anneme kızıp da gitmiştir. Ya da dedemle tartışıp alıp başını gitmiştir. Kimse bir şey açıklamadığı için bugüne dek bu sorular cevapsız kaldı. Her neyse artık olan oldu, yaşananlar yaşandı. Bizler büyüdük, çoluk çocuk sahibi olduk. Evladımın yaşındayken babamı toprağa verdim. Babamın yaşına gelince de son sığınağım annemi kaybettim. Umarım evladım benim kadar şanssız olmaz. Bu mektubun da içinde bulunduğu kutuyu annem ölmeden önce üzerinde bir notla bana bırakmış. Böyle bir mektubu elbette ki beklemiyordum. Mektubu açınca babamın yazısına imrendim adeta. Şu yaşıma geldim ama hâlâ yazım çivi yazısından farksız. Tükenmez bir kalemle, el yazısı ile kaleme almış babam bu mektubu. Bunu okuyunca acaba başka mektupları da var mı diye düşündüm. İlk fırsatta her yeri kurcalayacaktım varsa mutlaka bulacaktım. Bakalım daha bilmediğimiz neler varmış, gerçekten çok merak ediyordum. Hemen aklıma çalışmaya gitmesindeki sebepler geldi. Belki bunları da yazmıştır bu mektubunda değilse muhakkak birinde yazmıştır diye düşündüm. Yani yazmış olsun diye dua ettim desem daha doğru olur. Zarfı dikkatlice açıp içinden kağıdı çıkardım. Zarar vermemek için yavaşça çevirdim. Dörde katlanmıştı, önce bir katını açtım, sonra da tek parça hâlinde masanın üzerine uzattım. Sözcüklerin çoğu silinmeye yüz tutsa da ne demek istediğini cümlenin bütününden çıkarabiliyordum. Çok uzun bir mektup değildi ama ilk cümleyi okurken gözüm sürekli aşağılara kayıyordu. Acaba ne yazmış diye hepsini aynı anda okumak istiyordum.</p><p><em>“Eminim bu sefer mektupların arası uzadı diye şikâyet ediyorsundur. İşlerin yoğunluğundan bir türlü fırsat bulamadım. Üzülme sakın gelince bunun acısını doya doya çıkaracağız seninle, tabi oğlumla da. Aslında sürpriz olsun diye bu mektubu da yazmak istemiyordum. Ama daha fazla dayanamadım. Sizin özleminizi sanki bu mektubu yazarak dindirebileceğimi düşündüm. Bilmiyorum nasıl olacaktı ama yine de buna inandırdım kendimi. Hemen bir kalem, kâğıt bulup bunları karaladım. Lütfen sen de bunu alınca öyle düşün. Düşünmek istemezsen de önemli değil çünkü bir ay sonra sabah uçağına biletlerimiz alındı. Şirket her şeyi organize etti, o yüzden meraklanma sakın bir aksilik olmayacaktır. He bu arada unutmadan söyleyeyim –bak yine dayanamadım görüyor musun, ah benim şu çocuksu hallerim- oğluma, güzel bir bisiklet aldım. Hem de rengi masmavi, gözleri gibi. Ben dayanamadım söyledim diye sen de gidip söyleme sakın, ben gelince söylemek istiyorum. Uçakta problem olur mu bilmiyorum. Galiba parçalara ayırıp öyle getireceğim. Hoşça kal.”</em></p><p>Mektubu bitirince, gözümden yaşlar boşalıverdi. Engel olmak istemedim. Çekyatın köşesine dizlerimin üstüne çöktüm, tıpkı o günkü gibi… Saatlerce, sessizce, gizlice… O zaman annemin duymasından korkardım, duyup da bir de benim için üzülmesinden korkardım. Şimdi de oğlumdan korkuyorum, beni görüp de üzülmesinden korkuyorum. Demek ki babam bana bir bisiklet almıştı. Anneme tembihlediği için o da hiçbir şey söylememişti. Mektubun geliş tarihini ise –tahminen- babamın geleceği tarihten birkaç hafta öncesidir diye düşünüyorum. Gerçekten bizleri ne kadar özlediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Mektuptan bir süre sonra yani uçağının olduğu gün babamın ölüm haberi geldi. Şantiyede son günleriymiş, azıcık da bir işleri kalmış. Binanın son katının boyasını yapıyormuş. Nasıl oluyorsa bir anda gözü kararıyor, dengesini kaybediyor. İskelede basması gereken yeri atlayıp bir anda kendini boşlukta buluyor. Bütün koruyucu, önleyici ekipmanlarına rağmen ölümün soğuk nefesini iliklerine kadar hissediyor. Haberinden on gün sonra da cenazesi geldi. Bisiklet ise hiç gelmedi, hatta adı bile anılmadı. Böylelikle birinci ama aslında en sonuncu olan mektubu okumuş oldum.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/mavi-bisiklet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuk Olmak</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/cocuk-olmak/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/cocuk-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Akbaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 10:22:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=8906</guid>

					<description><![CDATA[Koskoca bir yılı daha devirdik demek. Zamanın hızlı geçtiğini şu yaşımda öğrenmiştim. Yaşım mı, on beş. Bu sene öğreniyordum hayatı, yaşamayı. Bu sene gerçekler daha bir yakın, daha bir tanıdık geliyordu bana. Çünkü artık ayaklarımın üzerinde durmam gereken yaştayım. Evet, haklısınız biraz erken, ne birazı baya erken diyenleriniz var ama hayat kimileri için yumoş kokulu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Koskoca bir yılı daha devirdik demek. Zamanın hızlı geçtiğini şu yaşımda öğrenmiştim. Yaşım mı, on beş. Bu sene öğreniyordum hayatı, yaşamayı. Bu sene gerçekler daha bir yakın, daha bir tanıdık geliyordu bana. Çünkü artık ayaklarımın üzerinde durmam gereken yaştayım. Evet, haklısınız biraz erken, ne birazı baya erken diyenleriniz var ama hayat kimileri için yumoş kokulu nevresim takımları, kimileri için ise kara yağ kokulu sanayi köşeleri… Babamı kaybettikten sonra annemle yalnız kaldık. Bazen keşke ağabeylerim, ablalarım olsaydı da onlar bize sahip çıkarlardı diye düşünüyorum ve üzülüyorum. Akabinde diyorum ki ya benden küçük kardeşlerim de olsaydı? Bu ihtimali düşününce daha da üzülüyorum. Ve anlıyorum ki hayat boyu en çok sahip olacağım duygu, şüphesiz ki üzülmek olacak. Yarın ilk orucumuzu tutacakmışız, annem öyle söyledi. Bugünlerin hayalini kurardım daha düne kadar. Dün diyorum çünkü mutlu anlarımız bana o kadar yakın geliyor ki. Hatırlayabildiğim kadar anı çağırmak istiyorum zihnime. Ramazanda özellikle neler yapardık, babam bizim için ne yapardı? Düşünüyorum, kıvranıyorum bir türlü lanet beynim çalışmıyor. Keşke, her şeyi hatırlayacak yaşta olsaydım diye düşünüyorum ve yine üzülüyorum. Hemen kendimi haklı çıkarmak için sebepler aramaya koyuluyorum. Diyorum ki nereden bilebilirdim babamı bu kadar erken kaybedeceğimi? Anılarla yaşamayı öğrenmek için daha çok küçüğüm. Bunu kabullenmeliyim ve kendime haksızlık etmekten vazgeçmeliyim. Yumuşuyorum hemen de. Ne yapayım babama çekmişim, o da bir türlü sinirli kalamazdı. Babamdan bir iz taşıdığım için gülümsüyorum bu sefer. Bu işin içinden çıkamayınca annemin yanında alıyorum soluğu. Bütün masumluğumla, al al olmuş yanaklarımla, “Anne, anne!..” diye sevinçle koşuyorum yanına. Çalışmaktan hafif kara lekelerin artık yer edindiği küçük ellerimle elini tutup yeni bir şey öğrenecek olmanın vermiş olduğu mutlulukla soruyorum: “Geçen sene ramazanda, hani ilk gün babam bizim için bir şey yapmıştı ya neydi o?” Sorduğum soru karşısında bir an afallıyor, ne diyeceğini bilemez gibi bakıyor yüzüme. Bense içimden, “Mutlaka bir şey yapmıştır babam.” diye geçiriyorum. O günleri hatırlamadığımı anlarsa üzülür diye düşünüyorum. O yüzden her şeyi hatırlıyorum da sadece onu hatırlamıyorum gibi davranmaya çalışıyorum. Cevap gecikince üsteliyorum yine: “Anne, her şeyi hatırlıyorum da o yaptığı şey var ya işte bir o aklıma gelmiyor ve ben onu çok merak ediyorum anne.” Annem de hiçbir şey hatırlamadığımı anlamış ama o da benim gibi küçük bir oyun oynamak istiyor diye düşünüyorum. Cevap veriyor: “Hah şimdi hatırladım.” diyor ama eminim ne söyleyeceğini bilmediği için zaman kazanmak istiyor. “Baban ilk gün bizim için pide almıştı tabii ki. Hem de senin en sevdiğin pideden.” Gülümsüyorum, bu oyunu ikimiz de güzel oynadık diyorum. Yine kızıyorum kendime, bu benim aklıma nasıl gelmedi. Çok değerli bir bilgiyi hatırlamış gibi yapıyorum: “Tabi yaa, nasıl da unutmuşum onu anne. Yarın işten gelirken ben de alacağım bir pide hem de babamın en sevdiğinden.” diyorum, annem sarılıyor. Öyle içten sarılıyor ki bir anda bütün yaralarım kabuk bağlıyor, bir anda bütün dertlerim derman buluyor. Yatmalıyım diye düşünüyorum. Yarın ramazan ama yine de çalışmam lazım. Yatağıma girdiğim zaman hemen kapının arkasında asılı duran iş elbiselerime takılıyor gözüm. Uzunca bir süre bakıp acaba gitmesem mi diye düşünüyorum. Ama hemen zihnimde cereyan eden düşüncelere engel olamıyorum: “Çalışmasam babamın en sevdiği pideden alamam ki…”</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/cocuk-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
