<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Eda Özdemir &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/edaozdemir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Fri, 04 Aug 2023 09:08:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Eda Özdemir &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Resim</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/resim/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/resim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Oct 2022 09:52:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10904</guid>

					<description><![CDATA[“Yerini yol kılabilmiş kişi, yönünü yük olmaktan çıkarmıştır, hafiftir artık…” Oruç Aruoba Geldiğimden beri odamdan çıkmıyorum; bugün bir hafta olacak. Sığınma evindeki diğer kadınlar sanırım bu duruma alışık. Bir iki tanesi dışında kapımı çalan olmadı. “Bekleyeceğiz,” dedi içlerinden biri, duydum. “Bekleyeceğiz, hazır olunca karışır aramıza.” Odamın penceresi bir dut ağacına bakıyor, hani uzansam dokunacağım. Korkuyorum [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">“Yerini yol kılabilmiş kişi, yönünü yük olmaktan çıkarmıştır, hafiftir artık…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oruç Aruoba</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geldiğimden beri odamdan çıkmıyorum; bugün bir hafta olacak. Sığınma evindeki diğer kadınlar sanırım bu duruma alışık. Bir iki tanesi dışında kapımı çalan olmadı. “Bekleyeceğiz,” dedi içlerinden biri, duydum. “Bekleyeceğiz, hazır olunca karışır aramıza.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Odamın penceresi bir dut ağacına bakıyor, hani uzansam dokunacağım. Korkuyorum pencereyi açmaya, dallar cama çarpıyor. Saatler sanki hep evden yalın ayak kaçtığım saati gösteriyor, 01.13! Ayaklarımın altı bizim bağın çamuruna bulanık gibi geliyor; bir türlü temizleyemiyorum. Odamdan usulca çıkıp, zayıf ve güçsüz bir gölge gibi koridorun sonundaki banyoya gidiyorum, tam çıkacakken sıcak havlu uzatıyor biri, hoş geldin diyor bir diğeri, pelerinli kostümüyle bir çocuk geçiyor önümden, gözleri ışık tohumu…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aralarına alıyorlar beni, avucumda sıcak bir bardak çay, oturtuyorlar başköşeye. Korkum yerini bayram çocuğu utangaçlığına bırakıyor, ayaklarıma bakıyorum, tertemiz! Pelerinli çocuk, kucağıma bir kâse dolusu dut koyuyor. Gökyüzünün yedi rengi basamak basamak açılıyor önümde. Yanımda kadınlar, kalpleri yediveren gülleri, önümde yeni hayatımın tüm ihtimalleri, gökyüzü bir tuval, elimde bir fırça, inanmak güç…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu resim benim mi şimdi?&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2022/10/eda-ozdemir-resim.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/resim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2022/10/eda-ozdemir-resim.mp3" length="2443392" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Uzaktakiler</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/uzaktakiler/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/uzaktakiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Mar 2022 10:04:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10424</guid>

					<description><![CDATA[Cam parçalarının üzerine düşen çöp poşetlerinin sesi yankılandı duvarlarda. Bu tehditkâr ses dört numaranın bebeğini uyandırınca, annesi Asuman okkalı bir küfür sallayıp, az önce emzirdiği bebeğini tekrar yasladı süt damlayan memesine. Üç numarada oturan Cevdet, siyatikli bacağına iğne yaparken eli titredi. Kapıcı Muzaffer bıkıp usanmıştı bu tuhaf ana kızdan. Kapıya dayanan belediyecilerle mücadele ederlerken, tencere [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Cam parçalarının üzerine düşen çöp poşetlerinin sesi yankılandı duvarlarda. Bu tehditkâr ses dört numaranın bebeğini uyandırınca, annesi Asuman okkalı bir küfür sallayıp, az önce emzirdiği bebeğini tekrar yasladı süt damlayan memesine. Üç numarada oturan Cevdet, siyatikli bacağına iğne yaparken eli titredi. Kapıcı Muzaffer bıkıp usanmıştı bu tuhaf ana kızdan. Kapıya dayanan belediyecilerle mücadele ederlerken, tencere kapağı fırlatmışlardı da kafasını sıyırıp geçmişti maazallah.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mefkûre’nin babası Necmi Bey, Gümrük Müdürlüğü’nden emekli olduğunda almıştı bu evi. Karısı Mukadder Hanım, alıştığı mahalleyi bırakmaya yanaşmamış, evi kiraya vermişlerdi. “Mefkûre evlendiğinde o geçer oturur.” demişti. “Hep bizimle kalacak değil ya!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysaki Mefkûre memnundu hayatından, evi ona yetiyor, dünyanın geri kalanını merak etmiyor; evlenip, çoluk çocuğa karışmayı hiç mi hiç istemiyordu. Çarşı pazara çıktığında hafakanlar basıyor, kaçarcasına eve geliyor, asma kilidi bir mühür gibi kilitliyordu akıp giden hayatın üzerine.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mukadder Hanım, Mefkûre’nin bu haline çok üzülüyor; kızının bu “uzak” haline türlü çareler arıyordu. Necmi Bey’in tüm karşı çıkmalarına rağmen komşusu Cavidan ile her cuma kızını nefesi kuvvetli hocalara okutup üfletmeye götürüyordu. “Ah Cavidan,” diyordu. “Çok mu şey istiyorum? Yaşıtları gibi şen şakrak olsa şöyle, kıpır kıpır dolansa evin içinde hatta bir zibidiye sevdalansa, kızmam bile yeminle!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günler geçiyor, bir hocanın yerini namı büyük başka bir hoca alıyor; kerameti kendinden menkul nefesler hiçbir işe yaramıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mukadder Hanım hocalar arasında en fazla Horasanlı Taman Hoca’dan medet umuyor, kızını ekseriyetle ona götürüyordu. Bu gelip gitmeler esnasında, kuzgun gözlü, esmer güzeli Mefkûre, hocanın dikkatini çekmiş, “Sessizliği ve içine kapanıklığı fıtratındandır.” deyip, küçük oğlu Osman’a istemişti Mefkûre’yi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Necmi Bey bu izdivacı hiçbir şekilde onaylamasa da karısının telkinlerine ve ısrarına boyun eğmişti. Mukadder Hanım bu damadın, onun kalabalık ailesinin ve evdeki efsunlu havanın kızına iyi geleceğinden emindi. Ancak hiçbir şey dediği gibi olmadı; bir evin içinde yalnızlığıyla dost yaşayıp giden Mefkûre, bu bulanık gürültüde tüm seslere düşman kesildi. Kocası Osman, varla yok arasındaki o görünmez çizgideydi her zaman. Üçüncü yılın sonunda kucağına kızı Hümeyra’yı aldığında bir kez öpmüştü alnından Mefkûre’yi. “Ne bir sesi var ne de bir cismi.” diye düşünmüştü Mefkûre.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mukadder Hanım, kızının etrafındaki karanlık halkanın daralıp, yok olmasını beklerken, şahit olduklarıyla sarsılıyor; canından bir parçayı kendi elleriyle dikenli bir yatağa koyduğu gerçeğiyle kahroluyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırkikindi yağmurlarının başladığı gün, biricik torunu Hümeyra’nın ikinci yaş gününe iki gün kala öldü Mukadder Hanım. Komşusu Cavidan, “Pazarda limon seçerken yığıldı kaldı.” diye anlatmıştı Necmi Bey’e; pek dövünmüştü üzüntüsünden kadıncağız, “Topak topak saçları elinde kaldı.” demişti görenler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annesinin ölümü ile karanlıkları büsbütün ele geçirmişti Mefkûre’yi. Taman Hoca, çok değil birkaç yıl önce annesine, “Kızının bu hali fıtratındandır.” dediğini hatırladı; aldığı nefesle birlikte yakıcı bir pişmanlık doldu ciğerlerine. “Bu kızın karanlığı yaratılıştan değil, şeytanlarındandır,” diye geçirdi içinden. “Oğlanın da başını yaktım, bundan doğan da bu gibi olur!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mefkûre’yi nasıl sessizce aldılarsa gene sessizce bıraktılar babasının evine. Artık annesi gitmiş, kızı Hümeyra tamamlamıştı üç kişilik yalnızlığı, çok kalabalık bir yalnızlıktı bu…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşadığı pişmanlık ve vicdan azabı tüketmişti Necmi Bey’i. Tek tesellisi torunu Hümeyra’ydı. Kızında yaptığı hataları onda düzeltmek istiyor; bu sefer kimse “Beni bul!” diye bağırsın istemiyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak, zaman zaman Mefkûre’nin gözlerinde gördüğü yabancı yüzleri, Hümeyra’nın gözlerinde de görüyor; kendi kendine “Bunlar kim?” diye sormadan duramıyor, içindeki dehşeti dillendirip, gün yüzüne çıkarmaya korkuyordu. Yıllar derin bir sükûnetle birbirine ekleniyor, Necmi Bey, kızı Mefkûre ve torunu Hümeyra’nın ruhlarının, başkalarının görüp algıladığı dünyanın çok dışında olduğunu acı veren bir idrakle fark ediyordu. &nbsp;Onlar, “Bizi bulun,” diye bağırmıyor; aksine “Bizi unutun!” diye yalvarıyordu. Kendi dünyalarında, kendi yok oluşlarında unutulmak istiyorlardı. Öyle de yapacaktı Necmi Bey. Kızını ve torununu şimdi oturdukları yerden, koşulları daha iyi olan Harbiye’deki apartman dairesine taşıyacaktı. Bankadaki parasını Mefkûre’ye verecek ve o öldükten sonra Beylerbeyi’ndeki ev de onlara kalacaktı. Böylece Mefkûre ve kızı sadece ikisinin olduğu bambaşka bir hayata başlayacaktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi rahatlıkla ölümü bekleyebilirdi Necmi Bey. Bazen bir insanı sevmek, onu kalmak istediği karanlıklarda bırakmak demekti. Mefkûre’de yerleşik olan ve ondan kızına sirayet eden sarmal kopukluk, hiçbir şeye tutunamayacak kadar güçlüydü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mefkûre kızı ile yalnızdı artık; kendi küflü yalnızlığının kokusu ilk defa bu kadar keskindi. Hümeyra’da bu ikili tekinsizlikten memnundu. Yaşıtlarının istekleri ve yaşama karşı açlıkları ona saçma geliyordu. Okuldan doğruca eve geliyor, teneffüslerde kimselere görünmeden kütüphanede vakit geçiriyordu. Öğretmeni Zühal Hanım, birkaç kez annesini çağırmış ama Hümeyra annesine haber bile vermeden, “Annem hasta.” demişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu berrak akışta onları rahatsız eden tek şey, apartmandaki komşuların gereksiz ilgisiydi. Onlarla hiçbir yakınlık kurmamalarına rağmen, sürekli kapılarına geliyorlar, oturmaya davet ediyorlar, ikramlar getiriyorlardı. Mefkûre hepsini hadsiz ve seviyesiz buluyordu. Hatta ilk taşındıkları zamanlar kapıcı Muzaffer, neden bu kadar az çöp çıkarttıklarını sormuş, Mefkûre’nin sinirlerini hoplatmıştı. “Hadsiz!” demişti Mefkûre,” Şunun söylediğine bak. Her şeyi çöp sanıyor bunlar, sahip olmak nedir bilmiyorlar.” &nbsp;Neyse ki ilk yılın sonunda apartmandakilerin tüm bu yakınlık çabaları sona ermiş, tam da Mefkûre’nin istediği gibi selam bile vermez olmuşlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mefkûre sadece biriktirdiği yemek artıklarını ve dolapta bozulan şeyleri atıyordu çöpe, onu da kapıcıya vermeyip, koridorun sonundaki pencereden, apartman boşluğuna bırakıveriyordu. Geri kalan her şey evde onlarla birlikteydi. Kullanılmış peçeteler, boş şişeler, açılmış kalem pislikleri, kumaş artıkları, kırık bardaklar, yağ tenekeleri, solmuş çiçekler, bozuk radyolar, okunmuş gazeteler, poşetler, kâğıtlar, patlak ampuller…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“İstifçi!” deyip, yeniden dayanırsa kapısına o başıbozuk belediyeciler, günlerini gösterecekti bu sefer. Göz bebeklerinin hızına yetişemeyen düşüncelerinden sıyrılıp, kapıya yöneldi. Gelen, kızı Hümeyra’ydı. Perdeci Orhan’a özel olarak diktirdiği koyu yeşil perdelerini, batmaya yüz tutan günün üzerine örttü. Hümeyra’ya dönüp, kömür karası saçlarındaki örgüleri açarken, “Artık okul yok annem,” dedi. “Sen, ben, bu evdekiler yeter bize.” Hümeyra gönülden bir onayla başını salladı. “Yeter annem,” dedi. “Hiç yetmez mi?”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/uzaktakiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eksilen</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/eksilen/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/eksilen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Oct 2021 07:44:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10112</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Fazilet hazır mısın?&#8221; diyor babam, &#8220;Şiir haftasında okuyacağın şiiri ezber ettin mi?&#8221; Ettim babacığım diye atılıyorum; önüme düşen asi perçemi geri atarak. İstersen şimdi hemen okurum, tek nefeste&#8230; &#8220;Şimdi olmaz,&#8221; diyor babam; bond çantasını eline alıp, kapıdan çıkarken. &#8220;Hatırlat! Dinleyeyim sonra.” Tek nefesin ucunu yutuyorum ben de; okurdum hâlbuki bir çırpıda. Peki, babacığım diyorum; yuttuğum [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Fazilet hazır mısın?&#8221; diyor babam, &#8220;Şiir haftasında okuyacağın şiiri ezber ettin mi?&#8221; Ettim babacığım diye atılıyorum; önüme düşen asi perçemi geri atarak. İstersen şimdi hemen okurum, tek nefeste&#8230; &#8220;Şimdi olmaz,&#8221; diyor babam; bond çantasını eline alıp, kapıdan çıkarken. &#8220;Hatırlat! Dinleyeyim sonra.” Tek nefesin ucunu yutuyorum ben de; okurdum hâlbuki bir çırpıda. Peki, babacığım diyorum; yuttuğum dizeler boğazımı yakıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiir haftasının bitiminde okullar kapanıyor. Yazın geldiğini sabahları seyyar arabasıyla Karaköy poğaçası satan Rıfat abinin geçişinden anlıyorum. Kışları memleketinde tütün işleriyle uğraşıp, yazları İstanbul&#8217;a poğaça satmaya geliyor. Bir de pervazla tülün arasından, perde üç parmak daha uzun olsa kapatacak yerinden sızan güneş, altından bir ok gibi gözüme saplandığında anlıyorum yazın geldiğini. Şiir haftasının yaklaşıyor olması tüm sınıfı heyecanlandırıyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Öğretmenimiz Müzeyyen Hanım, &#8220;Okuyacağınız şiiri bu sene siz seçeceksiniz.&#8221; dediğinde telaşa kapılsam da ablamın kitaplığı imdadıma yetişiyor. Özdemir Asaf, Edip Cansever, Turgut Uyar, Orhan Veli, Attila İlhan, Nazım Hikmet, Nilgün Marmara, … Hepsinin ismini ilk defa duyuyorum. Dünyanın etrafını saran kelime öbekleri canlanıyor zihnimde; yaşayan, soluk alıp veren kelimeler. Okuyacağım şiiri sonunda seçiyorum. Gülten Akın&#8217; ın Güvercin Ağıdı adlı şiirini okuyacağım. Okudukça çoşuyor içim, okudukça ağlıyor, okudukça gülüyor. Demek şiir böyle bir şey diyorum, &#8220;iç&#8221;ler karmaşası.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güvercin Ağıdı</p>



<p class="wp-block-paragraph">İkimiz de güvercini sustuk<br>Gökyüzü her günkü yerindeydi<br>Leylakların günü sonra<br>Süsenlerin günü<br>Sonra güller bütün bir yaz<br>O yoktu tek<br>Uzun boynundan bilirdik<br>Kanat seslerinden<br><br>Her şey yerli yerindeydi<br>Tek oydu eksilen<br>İkimiz de güvercini sustuk<br>Balkon soldu</p>



<p class="wp-block-paragraph"><br>Akşam yemekten sonra koltuğunda uyuyakalıyor babam; yorgun ellerine, süzgün yüzüne, çukuru daha da belirginleşen gamzesine bakıyorum. Uyandırmaya kıyamayıp, güvercinler bekler diyorum fısıltıyla. Odama dönüp, şiirimi ezber ediyorum yeniden. Güvercin uykusuna dalıveriyorum, bu sefer de okuyamıyorum babama şiirimi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sabah güneşinin altın okları vurmadan uyanıyorum. &#8220;Sabah sabah başlama sakın,&#8221; diyor ablam. &#8220;Yetti artık bu şiir!&#8221;<br>Güvercin adımlarıyla yatak odasına doğru yürüyorum. Annem, &#8220;Hiç bakma,&#8221; diyor. “Gitti baban.&#8221;<br>Yüzündeki bezgin ve mutsuz ifade güvercin kalbimi sızlatıyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">O gece babam eve gelmiyor. Perdenin aralık yerinden bahçe kapısına bakıp duruyorum gece boyu. Sabah ablamın ve annemin zoraki neşesi daha da canımı sıkıyor. Annem bir de kanat dikmiş elbisemin üstüne, bana sürpriz! En sevdiği oyuncağı kırılmış ama ağlarsa arkadaşlarının yanında küçük düşeceğinden korktuğu için yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştiren sokak çocuğu gibi duruyorlar karşımda. Kanatlardan uçuşan tüyler, göz pınarlarımızda biriken endişe ve hüznü önüne katıp salona doğru sürükleniyor. Gitmeyeceğim şiirimi okumaya diye ağlamaya başlıyorum, babam duymadı daha! Kanatlarımı takıp, çıkıyorum masanın üstüne, başlıyorum bağıra çağıra şiirimi okumaya. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Her şey yerli yerindeydi</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tek oydu eksilen</p>



<p class="wp-block-paragraph">İkimiz de güvercini sustuk</p>



<p class="wp-block-paragraph">Balkon sustu</p>



<p class="wp-block-paragraph">*<em>Gülten Akın’a saygı ve özlemle…</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/eksilen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayna</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ayna/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ayna/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Jul 2021 06:30:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9969</guid>

					<description><![CDATA[İçimde ağlayan biri var dedi Nejat; susmuyor anne&#8230; &#8220;Madem susmuyor, bırak ağlasın,&#8221; dedi annesi. &#8220;Nereye kadar ağlayabilir ki?&#8221; Bilmiyorum dedi Nejat, sonsuza kadar belki&#8230;                                Turuncu muşamba serili masanın güneş vuran kısmında taze fasulye ayıklayan annesine baktı. Saçındaki birkaç boncuğu düşmüş tokasına, rengi solmuş ojelerine, bluzundan sıyrılıp, pembe omzunda bir bıçak gibi duran siyah sutyen askısına baktı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">İçimde ağlayan biri var dedi Nejat; susmuyor anne&#8230; &#8220;Madem susmuyor, bırak ağlasın,&#8221; dedi annesi. &#8220;Nereye kadar ağlayabilir ki?&#8221; Bilmiyorum dedi Nejat, sonsuza kadar belki&#8230;                               </p>



<p class="wp-block-paragraph">Turuncu muşamba serili masanın güneş vuran kısmında taze fasulye ayıklayan annesine baktı. Saçındaki birkaç boncuğu düşmüş tokasına, rengi solmuş ojelerine, bluzundan sıyrılıp, pembe omzunda bir bıçak gibi duran siyah sutyen askısına baktı uzun uzun.&nbsp; Başını iki elinin arasına alıp, kendini dışarı attı. Küçükparmakkapı Sokağı’nın caddeye açılan köşesindeki tahta tabureli yere oturdu. Elini kaldırdığı gibi az şekerli kahvesi önüne geldi. Bu bilinmişlik, tanıdıklık hoşuna gidiyor; güvende hissettiriyordu. &#8220;Selma teyze nasıl?&#8221;diye sordu çırak Yusuf. Nejat, çırağın özellikle neden annesini sorduğunu anlamasa da, iyi dedi. Kahvenin buruk tadı damağını okşarken, son yudumunu aldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ağlayan sesi duymaktan korkarak, tedirgin adımlarla caddeye çıktı. Maazallah duymaya başlarsa yeniden, postanenin kenarına çömelip, o da ağlayacaktı bu sefer&#8230; Aznavur&#8217;un önünden geçerken, annesinin boncukları düşmüş tokası geldi aklına. Kim bilir belki tokanın yanında birkaç parça da kıyafet alırdı annesine; şöyle allı morlu… Gümüşçü Tayfur, dönüşte çayımı iç diye el etmişti uzaktan. Vakti yoktu hiç; içindeki coşku, ağlayan sesi şefkatle kucaklamıştı. Gümüşçü Tayfur&#8217;a sonra minvalinde bir el hareketi yapıp, yoluna devam etti. Cezayir Sokağı’ndan bir de şakayık aldı annesine, severdi. Ağlayan ses suskundu o vakte kadar. Dimitri&#8217; nin eskici dükkânının önünden geçerken, tozlu bir Venedik aynasından yansıyan aksini gördüğü gibi içindeki sesi yeniden duymaya başladı. Bu acı ses onu boğuyor, nefes almasını zorlaştırıyordu. Dimitri&#8217; nin hareketlerine de anlam verememişti doğrusu. Kolunu omzuna atmış, &#8220;Annene iyi bak evlat&#8221; demişti. Nejat&#8217;ın sessiz hıçkırıkları ve havada asılı soruları şakayıkların üstüne düştü. Yolda karşılaştığı birkaç kişi daha annesini sordu; hatta annesinin bir yıldır küs olduğu tuhafiyeci Meryem bile, &#8220;Al bu fanilaları&#8221; deyip; kolunun altına birkaç paket sıkıştırmıştı. Olacak iş değildi! Eve yaklaştığı her adımda içinde bir endişe hali hâsıl oldu. Unuttuğu bir şeyler vardı sanki acısı içinde, görüntüsü çok uzaklarda bir yerde. Eve gelirken taze fasulye kokusunun bütün evi sardığını hayal etmişti. Öyle olmadı&#8230; İçeri girdiğinde koridorun sonunda bulunan annesinin odası dışında bir ışık yoktu evin içinde. Mutfağa yöneldi. Turuncu muşamba serili masanın üstünde biraz ekmek, reçel ve yarısı dolu bir çay bardağı vardı. Annem dedi kendi kendine, annem bugünlerde çok yorgun. Annesinin odasına girdiğinde yatağının karşısında oturan komşu Makbule’yi gördü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Hah! Geldin mi Nejat? Ben de anneni yıkadım, yedirdim, şimdi yatırdım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Nejat olan bitene anlam veremiyordu. Annesi yatakta boylu boyunca yatıyor; başını sol omzuna yaklaştırmış, boşluğu kucaklayan gözlerle uzaklara bakıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nejat’ın gözü, yatağın yanındaki komodinin üstündeki fotoğrafa takıldı. Nejat, annesi ve Nejat&#8217;ın tıpatıp aynısı bir adam daha vardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Komşu Makbule, Nejat&#8217;ın fotoğrafa hayretle bakıyor olmasına şaşırdı; çerçeveyi eline alıp, solgun ışığın altına tuttu. Nejat’ın boş bakışlarından aldığı kifayetsiz izinle, bir yabancıya anlatır gibi anlatmaya başladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derin bir iç çekip, &#8220;Yavrum Necdet,&#8221; dedi. “Senden sadece üç dakika sonra doğmuş olsa da seni hep saydı, ağabey bildi. Ne efendi çocuktu Necdet. Siz ne güzel aileydiniz öyle. Bahtsızım Selma o kazada evladını kaybetti; kendi de yatağa mühürlendi böyle&#8230; Sanki yatağa mahkûm olan bedeni değil, ruhu.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nejat hiçbir şey söylemedi. Aynalara baktıkça içinde ağlayan sesin kime ait olduğunu anlamıştı artık; herkesin neden annesini sorduğunu da&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm bu olan biteni neden hiç hatırlamadığını, yeniden ne zaman unutacağını ve annesinin kazadan önceki halinin sanrısı ile tekrar karşılaşırsa ne yapacağını sormayacaktı kendisine. Komşu Makbule’yi yolcu etti, annesine aldığı allı morlu elbiseleri, rengi çoktan uçup gitmiş kıyafetlerin arasına yerleştirdi; şakayıkları suya koydu. Mutfağa geçti; taze fasulyeyi aldı. Turuncu muşamba serili masanın üstünde ayıklamaya başladı. Yarına annesine mis kokulu bir fasulye pişirecekti&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ayna/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küf</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kuf/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kuf/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Apr 2021 05:39:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9856</guid>

					<description><![CDATA[Altı yıl, altı ay verdiler bana. O soyu bozuk Yusuf&#8217; u öldürdüm. &#8220;Mahallede itibarı vardır, kaç yıllık komşumuz, yapmaz öyle şey!&#8221; demiş anneme, Terzi Necibe. Annem de kovmuş evden. Arkasından çok ağlamış, en küçüğümüz Şehriban söyledi. Geçtiğimiz perşembe, görüş gününde&#8230; Sekiz aydır dört duvar arasındayım; sanki evvel ezel buradayım. Görüş günleri olmasa, dünya buradan ibaret [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Altı yıl, altı ay verdiler bana. O soyu bozuk Yusuf&#8217; u öldürdüm. &#8220;Mahallede itibarı vardır, kaç yıllık komşumuz, yapmaz öyle şey!&#8221; demiş anneme, Terzi Necibe. Annem de kovmuş evden. Arkasından çok ağlamış, en küçüğümüz Şehriban söyledi. Geçtiğimiz perşembe, görüş gününde&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sekiz aydır dört duvar arasındayım; sanki evvel ezel buradayım. Görüş günleri olmasa, dünya buradan ibaret sanacağım. Herkesin aksine sevmiyorum ben görüş günlerini. O gün koğuşta soluduğum heyecanı sevmiyorum. Herkes dışarıdan gelecek bir yaşam kırıntısına hasret, yürekleri ağızlarında, geceden sabaha sardıkları buklelerinin sıcaklığı geçmeden, sevdiği bir yüzle karşılaşacak olmanın sevinciyle çıkıyor kapıdan. Saat dördü vurduğunda ise, bukleleri gibi kalplerinin bağı da çözülmüş, boynu bükük dönüyorlar, gerçeklerin evine, karanlık köşelerine.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babamın ölümünden sonra böyle oldum ben. Bitişleri düşünüp, başlangıçları sevemedim. Bir arkadaşım vardı Gülizar, &#8220;Bu korkaklık,&#8221; demişti. &#8220;Sakın başka bir şey sanma.&#8221; Haklıydı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam öldüğünde on altı yaşındaydım. Bir küçüğüm Cevat, en küçüğümüz Şehriban ve annem kaldık geride. Annemle babam tütün fabrikasında çalışıyordu. &#8220;Ciğeri bitmiş,&#8221;demişti doktor. &#8220;Ne vardı bu kadar içecek!&#8221; Oysaki babam ağzına bile sürmezdi. Yıllar yılı, tütün kazanlarının başında soludukları mesuldü hacizli nefesinden&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam kanun çalardı akşamları bize. Şehriban hala o sesi arar, uykuya dalmak için. Gençlik hevesiymiş, olmamış. Bir doğum gününde, Eskici Yordis Efendi&#8217;den yorgun bir kanun almıştık annemle. Ne sevinmişti; ağladığını da görmüş annem, &nbsp;öldüğünde söylediydi&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belediyenin açtığı ücretsiz kursa gitmişti, güle oynaya. Tütünden sararmış parmakları ne de güzel gezinirdi, o eski püskü kanunun üstünde.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Asılıdır hala evde, dokunmayız pek. Cevat bir kere heveslendiydi sonra gitmedi eli. Sustu tüm sesler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam tüm sesleri alıp, beraberinde götürünce, evdeki sesler boş tabak, tencere sesine bıraktı yerini. Annem çok üzüldü okulu bırakmama. Cevat ve Şehriban yolunu bir bulsun, sözüm söz dedim, ben de bitireceğim okulumu. Manifaturacı Ziynet ablanın yanında işe başladım. Annemin kız meslek okulundan sınıf arkadaşıydı. Pek neşeli, pek alımlıydı. Kocasından boşanmış, kızı Mukaddes öğretmen çıkıp, Edirne&#8217;ye yerleşmişti. Annemle, babamın ölümünden sonra daha da yakınlaşmışlardı. &#8220;İçimdeki yaslı toprağa iyi geliyor onun neşesi.&#8221;demişti annem.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşimi seviyordum. Karanlıkta kaybolmuş seslerimizi geri getirmek için canla başla çalışıyordum. Ziynet abla dükkânı bana emanet edip, kızını görmeye Edirne&#8217;ye gidiyor; &#8220;Gözüm hiç arkada değil Sebile.&#8221; diyordu. Ben gene şimdiki gibi o zamanlarda da dünyayı bu kadar sanıyordum. Evden işe, işten eve&#8230; Bundan mütevellit Ziynet abla anneme, &#8220;Günler geçtikçe kızının güzelliğine güzellik katıyor Ümran, görmez misin?&#8221; dediğinde şaşırmıştım. &#8220;Bahtı güzel olsun,&#8221; demişti annem, yaslı coğrafyanın hüzünlü prensesi, &#8220;Bahtı güzel&#8230;&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Koğuş soğuk oluyor geceleri. Babamın Azrail’i, bir ömür tükettiği kazanların başında soluduğu tütün buharıydı; benimki ise iliklerime kadar işleyen rutubet olacak sanırım. Yastık, yorgan, battaniye hatta biz bile sırılsıklamız burada. Küflü ve ağır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geceleri kulağıma gelen nefes sesleri tıpkı babamın soluk alıp vermesi gibi… Bahtı güzel Sebile, küflü Sebile&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Elim ekmek tutuyor, Cevat&#8217;la Şehriban derslerinde üstün başarı gösteriyor, annem sisli adasından yavaş yavaş ayrılıyor, güneşli günler vapuruna biniyordu. Hayat böyle sonsuza kadar devam edebilirdi. O soysuzun oğlu Recep, beni görüp istemeseydi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Recep, kuyumcu Yusuf&#8217;un basiretsiz oğlu, hala anasının rahminde kıvrılıp yatmakta olan, silik bir ruh… Sürekli bir şeyler bahane edip, dükkâna gelmesinden anlamalıydım, o uğursuz aklına beni soktuğunu.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Ömrün uzun nehirler gibi berrak olsun.&#8221; derdi ninem. Olmuyordu işte, bulandırıyordu birileri, bir avuç toprak atıyorlardı o berrak sulara. Yetmez miydi kirletmeye? Yeterdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kuyumcu Yusuf, dev aynasında görüyordu, ruhu cüce oğlunu. Ona göre babayiğitti, ne isterse alırdı oğlu, oysaki uysaldı Recep, varla yok arası&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birkaç kez süklüm püklüm yoluma çıkmış, niyetimi anlayınca da üstelememişti. &#8220;Bir sevdiğin mi var?&#8221;demişti yalnızca. Kardeşlerim, bir annem ve hayallerim var demiştim. Sessizce çekilmişti yolumdan; ama silik ruhlar, karanlığa her zaman daha yakındır, bilmiyordum daha, öğrenecektim&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kuyumcu Yusuf, oğlu gibi kolay kabullenemedi bu reddedilmeyi. Öyle ya mahallede hatırı sayılır, sözü dinlenirdi. Altında kuyumcu dükkânları olan iki apartmanı vardı. Ben kimdim? Yetim Sebile…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Songül&#8217;le yarım akıllı Neriman kavgaya tutuştu gene. Songül&#8217; ün oğlunun sünneti var bu hafta sonu koğuşta. Neriman kendi oğlunun hakkı olduğunu söyleyip sorun çıkartıyor. Koğuş ablamız Yaşar&#8217;ın, &#8220;İkisini birlikte yapalım.&#8221; teklifini kabul etmedi. Hor görür Songül&#8217;ü ve oğlunu. Burada bile kibrinin kurbanı insanoğlu&#8230; Onlar kavgaya tutuşurken, oğulları havalandırmada misket oynuyor. Ne garip.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yusuf bir daha yoluma çıkmamış, birkaç kez Bakkal Salim Efendi&#8217; de karşılaştığımızda da başını öne eğmiş, gözlerini kaçırmıştı. O yüzden mahalleden Yakup&#8217;la, &#8220;Akşamüstü dükkâna gelirsen, babamı bu kör inadından nasıl vazgeçirebiliriz, onu konuşuruz.&#8221; yazan notu gönderdiğinde, aklıma bir şey gelmedi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dükkânı kapatıp, kuyumcuya vardığımda saat yediyi geçiyordu. &#8220;Ben de kapatmak üzereyim, bekle.&#8221; dedi Recep, tezgâhın üzerindeki kutuları bir bir kasaya yerleştirirken.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Sen arka tarafa geç, işim neredeyse biter.&#8221; dediğinde ise birkaç saniye tereddüt etsem de, ona itimadım olmadığını düşünmesini ve aramızdaki &#8220;sessiz&#8221; iyi niyet anlaşmasına gölge düşürmeyi istemedim; arka taraftaki odaya geçip onu beklemeye başladım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşi bitip yanıma geldiğinde, sesindeki korku ve tedirginliği hemen anladım. Görünmez kelimeleri sahiplenip, başladım konuşmaya. Bak Recep dedim, sen iyi bir çocuksun, efendisin. Baban bunu bir gurur meselesi yapıp, hakkımda ileri geri konuşuyor. Sen mani ol, benim de gönlüm yok de. Sözlerimi tamamlayamadan, &#8220;Var ama var!&#8221; diye bağırdı Recep. &#8220;Hiçbir şey diyemem babama, babam haklı, seninki naz niyaz. Al işte, tüm kasalar dopdolu, ne istersen al!&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayal kırıklığımı, belli etmediğim ürkek bir soğukkanlılığa sarıp, sessizce ayağa kalktım. Dükkânın kapısında, o soysuz Yusuf çıktı karşıma. Ardımda boş bir çuval gibi duran oğluna baktı. &#8220;Bak oğlum,&#8221; dedi, omzumdan geriye doğru iterek. &#8220;Bak oğlum demiştim sana, sen paradan haber ver hele! Hemen geliverirler bu gibiler kuytuya.&#8221; Yerinden güçlükle doğrulan Recep,&#8221; İstemiyor işte baba,&#8221; dedi. &#8221; Bırak gitsin.&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Duydukları karşısında şeytani bir öfkeye kapılan Yusuf&#8217;un gözlerindeki ateş, göz bebeklerimi kapladı. &#8220;Hala, öyle mi?&#8221; dedi, saçlarımdan tutup, odaya götürürken, &#8220;Seni şımarık yetim&#8230;&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşadığımın bir rüya olduğunu düşünüyor, dehşete kapılmış gözlerle, vicdanına inanmak istediğim Recep&#8217;e bakıyordum. Recep bir köşeye sinmiş, başını iki elinin arasına almış, hızlı hızlı soluk alıp veriyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Seni şuracıkta hallediversin oğlum.&#8221; dedi Yusuf. &#8221; Bakalım bir daha afra tafra yapabilecek misin böyle?&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yayları sırtımı acıtan, vişneçürüğü rengindeki tozlu kanepede babamın kanununun sesini duyuyordum. Görüntüler yavaşlıyor, Yusuf, Recep&#8217; e bağırıyor; Recep, iki elini göğsünde kenetlemiş; başını iki yana sallıyordu. Onlar birbirine bağırıp, şeytanın alfabesinden cümleler kurarken, yattığım yerden doğruldum. Rafın üstünde duran, törpüye benzeyen bir aleti aldım ve can havliyle Yusuf&#8217;un boynuna sapladım. Zaman, Yusuf&#8217; un boynundan akan kan gibi hızlandı birden, şaştım. Kanun sesi yerini Recep&#8217; in çığlıklarına bıraktı. Bayılmışım&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beni bir süre hastanede tuttular; çıkarken duydum ki Recep&#8217; i de bir psikiyatri kliniğine yatırmışlar.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yusuf &nbsp;öldü gitti. Bazen rüyalarıma giriyor. Bir daha bir daha öldürüyorum onu. Şehriban için, annem için, Cevat için, bir daha&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kavga dindi. Songül ve Neriman birlikte yapacaklar düğünü. Az evvel yoldukları saçlarını düğünde nasıl yapacaklar onu konuşuyorlar şimdi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yanlarına ilişiyorum. &#8220;Senin saçlarını da saralım geceden,&#8221; diyor Songül. &#8220;Düğünde şöyle şıkıdım şıkıdım&#8230;&#8221;&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kuf/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Naile’nin Çığlığı</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/nailenin-cigligi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/nailenin-cigligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2021 10:09:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9710</guid>

					<description><![CDATA[Ahretliğim Feride’m, en son mektuplaşmamızın üzerinden bir hayli vakit geçti; sanki ben yazmayı unuttum, sen de beklemeyi. Bu saman kâğıt, bakkaldan kalıp sabun alırken gözüme ilişti; şunu da ekleyiver Hüsrev Efendi dedim, sabunun yanına bir karton yumurtayı koyarken. “Ne yapacaksın onu?” der gibi baktı Hüsrev Efendi; o sormadan cevapladım. Bakışlardaki soruları iyi anlar oldum artık [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Ahretliğim Feride’m, en son mektuplaşmamızın üzerinden bir hayli vakit geçti; sanki ben yazmayı unuttum, sen de beklemeyi. Bu saman kâğıt, bakkaldan kalıp sabun alırken gözüme ilişti; şunu da ekleyiver Hüsrev Efendi dedim, sabunun yanına bir karton yumurtayı koyarken.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ne yapacaksın onu?” der gibi baktı Hüsrev Efendi; o sormadan cevapladım. Bakışlardaki soruları iyi anlar oldum artık Feride’m. Bizim Necmi için dedim, ödevine lazım…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir saman kâğıda hesap verir hale ne zaman geldim? Onu düşündüm yol boyu. Öyle ya birden bire olmaz böyle şeyler, yavaş yavaş. Belli belirsiz bir mimikle olur bazen, bazen kaçamak bir bakışla, bazen bir el uzatışla olur, bazen isteksiz bir sevişme ile… Böyle böyle sorgusuz cevap vermeyi öğrenir insan.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evde herkes uyudu. Nefesleri derin bir kuyudan geliyor, bütün evi dolaşıp tekrar o kör kuyuya dönüyormuş gibi çıkıyor. Üzerimde bordo şalım, bildin mi? Meryem Abla’nın ördüğü hani. Bir süredir bana pek ilişmiyorlar. Uzunca bir vakit başta kayınbabam, kaynanam, döl deryası eltim ve onun her bir dölü tuttuğunda varlığını bir kez daha ispatladım sayan kocası kaynım Recep, sesli sessiz aşağılamalarla üzerime öyle çullandılar ki, bu ruhsal kamburluğumun tadını çıkarmak istiyorlar bir süre. Olur da kamburum terk ederse ruhumu, dik durursam işte o vakit gene başlarlar, kurbanını arayan katiller gibi karanlık “sokak köşelerimi” tutmaya.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Başlarda böyle değildi elbet, babam bir dönem belediye reisliği yapmıştı; ondan mütevellit sayarlardı beni, babamdan çekindiklerinden… Ama ne vakit çocuk diye tutturdular, ondan sonrası tufan Feride’m; dedim ya köşelerimi tutmuşlar diye, bedenim benim değildi, onlara vermiştim sanki. Üstüne konuşuyorlar, tartışıyorlar, okuyup üfleyip, sarıp sarmalıyorlar, akıllarınca yeşertip bereketli topraklara dönüştürmek istiyorlardı. İşte Rıfat’ı ikna edip, büyükşehirden bir doktor bulup, kimseciklere görünmeden trene binmemiz o zamana denk gelir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doktorun odasında suskun ve korkulu gözlerle bekliyorduk; infazı açıklanacak bir suçlu gibi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bak Efendi, anlayacağınız dilden diyeceğim size,” dedi doktor. &nbsp;“Karında bir sorun yoktur; sorun sendedir. Çocuğunuzun olması için senin tedavi olma gerekir.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz küçükken kasabaya bir sirk gelmişti; doktorun odasındaki gibi gri tabureleri vardı. Rıfat ile arka arkaya oturmuştuk;&nbsp; gene o sirkteydik sanki arka arkaya değil bu sefer yan yana, ama bir o kadar da ayrı… Sonra o sirki hatırlatınca Rıfat’a, “Git başımdan!” dediydi; “Ben sirk falan hatırlamıyorum.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hastaneden çıkınca öfkem büsbütün artmıştı. Bedenime bunca eziyet, ruhumu bunca örselemeden sonra tüm kasabayı hastane bahçesine toplamak istemiştim. İstemiştim ki tüm kasaba köklerinden kurtulsun, karşıma dikilsin. Ebe Hanife’nin, Terzi Nermin’in, Hoca Lütfiye’nin gözlerinin içine bakayım. Bedenim benim diyeyim; bedenimi seviyorum. Çocuğum olsun olmasın bu böyle!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra utandım; Rıfat’a döndüm yüzümü. Ellerini tuttum; üzülme Rıfat dedim. Bana kustular tüm irinlerini, seni ezdirmem gayrı, halledeceğiz. Rıfat’ı bilirsin Feride’m. Ne düşünür belli etmez. Sevindi sanırsın, göz pınarları boş kalmaz. Üzüldü dersin, kahkahası tüm kasabayı inletir. Anladım sandıydım bunca yıl, olmamış… Hastaneden sahile inen taşlıklı yolda eğri büğrü sandalyelerin olduğu bir çay bahçesine oturtup bu kez o tuttu ellerimi. “Naile’m,” dedi, “Bana kustular tüm irinlerini, sen üzülme dersin ama onların kucağına bir torun vermedikçe bizi rahat bırakmazlar. Bunca yıl böyle bilinmiş gene öyle bilinsin; ben kaldıramam. Kasabada Rıfat’ın dölü tutmuyor dedirtemem. Sana sözümdür, bu doktora gelip, tedavimi olacağım.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dalgalar sahile vurdu, iki martı kavgaya tutuştu; ben de kabul ettim Feride’m. Ben çok çekmiştim; ha bir söz eksik, ha bir bakış fazla dedim. Bundan sonra bana daha çok sahip çıkar, daha dik durur yanımda dedim. Hâlbuki en büyük yalanlar kendimize söylediklerimizmiş. Koca bir köy toplansa senin kendine ettiğin tek kelamlık bir avuntu sözü kadar etki etmezmiş insana. Gördüm, bildim, inandım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dönüş yolunda trenin camına başını dayayıp uyuyan Rıfat’a baktım. Teslim ettiği yükün hafifliği ile ne de güzel uyuyordu. Ben ise nasıl bu kadar kolay kabul etmiştim onu düşünüyordum; kendimi hiçe saymayı bir alfabe gibi hangi ara ezber etmiştim. Rıfat, eve döndükten sonra dediğinin arkasında durdu, bana siper oldu. Anası, babası, kardeşi, “Bak hele Rıfat’a!” &nbsp;dediler, “Dölsüz karısını ne de sever, kollarmış.” Böyle böyle rahat ettik bir süre, yalan yok. Ne vakit doktor kontrolü zamanı yaklaştı, &nbsp;Rıfat’ta bir takım tuhaf hareketler peyda oldu. İlaçların sersemliğine ve huzursuzluğuna versem de bir süre, dedim ya Feride’m kendini avutmak kolay diye, tutunduğum (ferahlara vesile olsun) kelimelerim de tükendi, bitti. Rıfat dedim, gideceğimiz günün gecesi, ağız birliği yapalım hele ne diyeceğiz evdekilere şehre giderken? “Ben hiçbir şey demeyeceğim!” dedi, O an öyle sevindim ki Feride’m, ah Rıfat’ım diye atıldım; söyledin demek, ne sevindim bir bilsen! Kendi yükümü hafiflettiğin için değil, bir olmamıza izin verdiğin, bizi seçtiğin için. Ne safmışım Feride’m.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rıfat tozlu kasketini çıkarıp, tersine gene başına taktı. Besbelli bir şeyler diyecekti. Ellerini dizlerinin üstüne koydu, sırtını dikitti. “Gitmeyeceğiz çünkü benim bir şeyim yoktur;&nbsp; turp gibi adamım. O doktorun da bir halttan anladığı yok. Senin teyzen Naime’nin, hala kızı Fazilet’in de çocukları olmamış; sizde süregelen bir musibet bu.” Ama diyebildim sadece, ama… Bahçe kapısından çıkarken ardına dönüp baktı. “İlaçları da bıraktım.” dedi. “Kafası kesik tavuk gibi dolanıyordum ortalıkta!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">O kapı benim üstüme kapandı Feride’m. Umutlarımın üstüne kapandı. Ben kimdim? Ne olacaktım? &nbsp;Gün güne, ay aya, yıl yıla bağlandı. Döl deryası eltimin çocuklarına bakıyordum artık. Her işe koşar olmuştum; yemeği, temizliği geçtim; nadaslı tarlanın kontrolü bile bendeydi. Tek eğlencem bakkal Hüsrev Efendi’ye gelen fotoromanlardı. Saça başa, kıyafetlere özenmiyordum da kadınların kafası attığında attıkları çığlıklara özeniyordum. Öyle dolu, öyle gürültülü, öyle bağırdan çığlıklar atmak istiyordum ben de. Öyle ki, birkaç kez samanlığın arkasındaki yokuş tarlada kimsecikler yokken çığlığı bastım da bastım. Bir rahatladım ki sorma. Ne çok ses birikirmiş insanın içinde, şaştım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimse ses etmiyordu fotoromanlara, avunuyor garip diyorlardı. Rıfat da pek ortalıkta yoktu. Şehirde bir pavyona dadandı diye duydum. Umurumda değildi; çoktan gönül bağım bitmişti onunla. Fotoromanlarım vardı, yeterdi bana. Ancak Hüsrev Efendi eskisi kadar fotoroman getirmiyordu artık, nedenini sorduğumda, bundan böyle getirmeyeceğini, benden ve birkaç yeni yetme kızdan başka kimsenin almadığını söyledi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşte şimdi hakkıyla çığlığı basmanın zamanı geldi diye düşündüm Feride’m. Fırtınayı sezen Hüsrev Efendi, “Dur bakayım; benim kızın vardı buralarda bir yerde; okumadıysan al. Sonrası yoktur bilesin.” diyerek, tezgâhın arkasından, bana doğru uzattı, son arkadaşımı&#8230; Fotoromanı kutsal kitabı taşır gibi taşıdım eve kadar. Hüsrev Efendi’nin, “sonrası yoktur bilesin” sözü kulağımdan gitmiyordu. Benim de sonram yoktu burada, biliyordum. Fotoromandaki esas kız Nazan, zamanı geldiğinde anlarsın diyordu. Zamanı geldiğinde! Bu sözü kulaklarıma mühürlediğimden beri yola çıkmayı düşünüyorum Feride’m.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Benim de kendim olmamın, kadın olmamın, özümü kucaklamanın zamanı geldi. Fotoromanı çantama koydum; birkaç parça eşyamı ve babamın düğünde taktığı öteberiyi yanıma alıp, seher vakti kimseciklere görünmeden yola çıkacağım. Kendimi seçiyorum, özgürce çığlık atabileceğim bir yer aramaya gidiyorum. Bundan böyle daha sık yazarım sana. Sesim artık daha gür, kalemim daha özgür…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sağlıcakla kal.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ahretliğin Naile.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="640" height="522" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2021/03/womens-day-3206161_640.png" alt="" class="wp-image-9714" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2021/03/womens-day-3206161_640.png 640w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2021/03/womens-day-3206161_640-300x245.png 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2021/03/womens-day-3206161_640-600x489.png 600w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/nailenin-cigligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yorgun Süt</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yorgun-sut/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yorgun-sut/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2021 07:05:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9524</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Ortacıya git, onunla hesaplaş.&#8221; dedi, Yakup emmi. Aç biilaç bunca yol geldim, paramı almadan hiçbir yere gidemem dedim; ya şimdi verirsin paramı ya da şuracığa yığılır kalırım yeminle. Seğiren sağ gözüyle daha bir dikkat kesilen Yakup emmi, &#8220;De bakalım,&#8221; dedi. &#8220;Kimlerdensin sen?&#8221; Bu soru karşısında gülsem mi, ağlasam mı bilemeyerek, hepten yaşlandın sen Yakup emmi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Ortacıya git, onunla hesaplaş.&#8221; dedi, Yakup emmi. Aç biilaç bunca yol geldim, paramı almadan hiçbir yere gidemem dedim; ya şimdi verirsin paramı ya da şuracığa yığılır kalırım yeminle. Seğiren sağ gözüyle daha bir dikkat kesilen Yakup emmi, &#8220;De bakalım,&#8221; dedi. &#8220;Kimlerdensin sen?&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu soru karşısında gülsem mi, ağlasam mı bilemeyerek, hepten yaşlandın sen Yakup emmi dedim. Üç yıldır üst üste geliriz ya biz çeltiğe, ben Şerife, Halim’in karısı. Turuncu sakalını sıvazlayarak, &#8220;Hangi Halim?&#8221; diye sordu. Boş ver Yakup emmi dedim. Güneş başımı yaktı, kavurdu. Daha çocukları yıkamaya götüreceğim dere boyuna, paramı ver de gideyim. Yaşlılığın kurnazlığını alt ettiği bu yaşında, soruları tek seferde savuşturamamasına üzülerek, &#8220;Al bakalım,&#8221; dedi.  “Sen de pek dişli çıktın.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dişli olmayacaktım da ne yapacaktım? Evi yurdu ardımızda bırakıp, üç çocuğu önümüze katıp, yollara düşeli altı yıl olmuştu. Son üç yıldır da çeltiğe çıkıyorduk. Üç yavrumun ikisini yollarda memeden kesmiştim. Dermanım kalmamaktaydı emzirmeye. Hem, &#8220;Yorgun süt, bebenin karnını ağrıtır.&#8221; derdi ninem. Benim sütümün dinlenmeye vakti mi vardı? Neyse ki gittiğimiz yerlerde otlaklara yakındı çadırlarımız; keçi sütü de iş görmekteydi. Ancak elden her işin gelmesi adam kısmına tembellik yüklüyordu. Çoluk çocuk boğaz yetiştirme derdini geçtim de, şu yevmiyelerin peşinde koşmak canımı sıkıyordu. Benim adama kalsa, dizlerine kadar çamurun içinde çalışıp, iki biber, birkaç domatesle gün geçirir, &#8220;Buna da şükür.&#8221; der, günlük yevmiyenin üçte birini biz gibilere bu işi bulan, ortacı denen deyyusa vermekte bir beis görmezdi. İşin başında tek sefere mahsus deyip aldığı parayı, günlük yevmiyeden de kesmeye başlamasına bir tek benim sesim çıkmıştı da, benim adam, &#8220;Biraz geri dur be kadın!&#8221; deyip, beni çekiştirmiş, &#8220;Senden başka kimse yok mu burada, hak hukuk savunacak?&#8221; demişti. Yoktu elbet. Şükür belasına meftun olmuştu herkes&#8230; Çoluk çocuğun sefaletine kör kesilmiş, dilleri lâl olmuştu. Elbet iş kıymetliydi; elbet ekmek kutsaldı. Ama geceleri ağrıyan dizlerimin, tüm gece sinek ısırmasından uyuyamayan bebelerimin hesabını kim verecekti? Her sene gelişimizde şartlar bir öncekinden beter oluyordu. Dere ıslah edilmiyor, karavanada hep aynı aş kaynıyor, su tankerleri zamanında gelmiyor, hacet yerleri hastalık saçıyordu. Benim sesime ses eklenmedikçe bu feryat anlamsızdı, biliyordum. Benden başka kimse ortacının karşısına dikilip bunları yüzüne vurmuyordu. Var olanla yetinmek, hakkı olanı isteyememek, isteyeni arsız görmek biz gibilere çok öncelerden ezber ettirilmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gece çöktü mü, çadırlardan gelen, yorgunluğun acı feryatları uykuya geçmemi imkânsız kılıyor; her bir ses kendi yorgunluğuma yorgunluk katıyordu. Sıcaktan çeltiğin dibindeki çıyanların bile uyumadığı bir gece, kalk Halim dedim benim adama. Kalk! Bu böyle olmayacak. Yün yorganda da yatsa, bulanık bir derenin sazlarını kendine döşek de bellese hemencecik uykuya dalardı benim adam. Anasından yadigârdı bu derin uyku ve yer bilmezlik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Ne dellendin gece gece yine,&#8221; dedi; bırakmak istemediği uyku hâlâ gözündeyken. Bu böyle olmaz Halim dedim. Tek ses çıbanbaşı gibi görünürken, çok sesten it gibi korkar bunlar. Gel beni dinle,&nbsp; ikna edelim herkesi. Böyleyken böyle diyelim, çocuklar hastalanmakta, kadınlar güçten düşüp iş görememekte, erkekler çaresizliğin pençesinde diyelim; hakkımız olanı istemek, ne suç ne de günah diyelim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözleri boşlukta yeşil bir misket gibi parlayan Halim, maşrapadaki suya uzanıp, başına diktikten sonra, uykusu silinmiş gözlerle bana dönüp, &#8220;E be kadın!&#8221; dedi. &#8220;Köyün en deli kızıydın, hâlâ da öylesin, ancak doğru dersin. Ben de bıkıp usandım bakma, canımı en çok sıkan, çocukların halidir. Fakat ne yapmalı? Kafa kafaya verip düşünmeli&#8230;&#8221; Sen yoluma taş koymadın ya dedim; gerisini merak etme. Ben herkesi bu gaflet uykusundan uyandıracağım&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ortacı güneş tepeye varmadan gelmezdi. O vakte kadar herkesi toplamalı, toprak sahiplerinin en çok korktuğu şeyin birlik olduğunu anlatmalı, insana yaraşır çalışma şartları istemenin kursağımızdan geçen lokmaya ihanet olmadığını iyice belletmeliydim. Gün, sabaha kavuşmuş; yorgunlukları ona emanet etmişti. Çadırların orta yerinde dikilmekteydim. Hacetini görmek için dışarı çıkanlar, emzikli bebesiyle gün doğmadan uyanıp, çadırının önünde oturanlar, ağrılarının gece boyu uyutmadıkları&#8230; Yavaş yavaş canlanmaktaydı her bir şey. Beni çadırların orta yerinde kıpırtısız görenler bir bir etrafımı sarmaya başladı. Dengesizliklerime alışık olmalarından mütevellit birkaçı da şöyle bir bakıp, yanımdan geçip gitti. &#8220;Ah be kızım,&#8221; dedi Ramazan emmi, &#8220;Ne dikilirsin öyle? Bir de hesap sorar gibi bakarsın, git çoluğunu çocuğunu doyur.&#8221; Hesap sormak isterim Ramazan emmi ama sizden değil dedim; bize bu koşulları reva görenlerden. Gecenin sıcağı vurmuştur diline, bak bakayım su tankeri gelmiş mi? Ben diyeyim sana gelmemiş; bugün de rızık dediğimiz, derenin bulanık suyu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir taraftan konuşuyor, bir taraftan çevreme toplananların bakışlarından bir anlam çıkarmaya çalışıyordum. Öyle seziyordum ki konuşmamı en çok isteyen kadınlardı. Nasıl olmasındı? Çamaşır yıkadığı derede, bebesini de yıkayan oydu. O yüzden bir yerden isyan feryadı yükseliyorsa orada mutlaka canı yanmış kadınlar vardı. Güneş fezaya varana, ortacının minibüsü karşı tepede görünene kadar anlattım, nefesim yettiğince haykırdım. Sesim soluğum tükenmişti ancak insana küfür bu şartlarımız düzelene kadar işi bırakmaya onları ikna ettim. Elindekini kaybetme korkusu, mayalanan her isyanda bir düşmandı biliyordum ama sefaletimiz korku bendini çoktan aşmıştı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ortacı karşı tepeden aramıza karışana kadar üç sözcü seçtik ve hiçbir şey olmamış gibi çaputlarımızı kuşanıp, minibüse doluştuk. Her sabah olduğu gibi sayım yapılıp, tarlalara dağılacaktık; ancak tarlalara vardığımızda kimse yerinden kıpırdamıyor, sabah benim durduğum gibi dimdik duruyordu. Olanlar karşısında afallayan ortacı, kasketini çıkarıp, soran gözlerle her birimizi baştan aşağıya süzmeye başladı. Ortacının şaşkınlığı ile kaybedecek vaktimiz yoktu. Ramazan emmi, ben ve Sami ağabey yanına gidip her bir şeyi anlattık. Karşımızda tir tir titriyordu. Korku bu kez onu esir almıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Siz çıldırmışsınız !&#8221; dedi. &#8220;İş bırakmak da ne demek?&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güneş tepede bir alev topundan farksızdı. Çatlayan dudaklarımızdan ilk defa kendimiz için birkaç kelam çıkmıştı. Kararlılığımızı anlayan ortacı, toprak sahibi ile konuşacağını, diğerleri hemen olmazsa da su tankerinin bugün mutlaka gelmesini sağlayacağını söyledi. Biz de ona tüm isteklerimiz gerçekleşene kadar çalışmayacağımızı söyleyip, işe koyulmayı reddettik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çadırlara vardığımızda kendimi zafer kazanmış bir komutan gibi hissediyordum. Çocuklarım için seviniyordum; bizi üç kuruşa çalıştırıp, şükür kuyusuna atanlardan hesap sorduğumuz için seviniyordum. İlk gün su tankerinin gelmesiyle, ganimetine sevinen askerler gibi mutluluk sarhoşu olmuştuk. Sabaha kadar gülmüş, eğlenmiş, açık havada yıldızların altında uyumuştuk.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ertesi sabah ve ondan sonraki gün kimse gelmedi. İlk taarruzu kazanmış bu asi grup, aklının başına gelmesi için öylece bozkıra bırakılmıştı. Şimdi ortacı gelse, &#8220;Suyunuz da bitmek üzere, üç günlük yevmiyeniz de gitti, hemen doluşun minibüse,&#8221; dese, koşa koşa gitmelerinden korkuyordum. Ama kadınlar! Ah canım kadınlar&#8230; Düşmemize izin vermiyorlardı. Yanlarında getirdikleri erzakları ve etraftan topladıkları ile ellerinden geleni yapıyor, kimseyi aç bırakmıyorlardı, &nbsp;zaten öncesinde de pek doyduğumuz yoktu, varsın bu seferki açlık, onurdan olsundu&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir haftanın sonunda, ortacının minibüsü tepede göründü. Gücümüz gibi umudumuzun da tükendiği o gün nihayet ortacı geldi. &#8220;Siz&#8221; dedi, kavruk yüzü terden sırılsıklam, &#8220;Siz yatın kalkın, Bey’ime dua edin. Ben onun yerinde olsam, hepinizi geri gönderirdim. Adam mı yok çalıştıracak, siz gibi kaç tanesi kapımızda yatmakta; ama sizin dediğiniz oldu. Tüm isteklerinizi kabul etti Bey’im. Tanker her gün gelecek, hacet yerlerinin sayısı arttırılacak, karavanadaki yemek çeşitlenecek&#8230;&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ortacının lütufkâr aşağılamaları canımızı yakmıyordu; istediğimizi almıştık. Yorgunluk ve açlığın gölgelediği bir sevinçle birbirimize sarıldık. Ne güzeldi emeğinin, feryadının karşılığını almak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarlalara vardığımızda ortacı kolumdan tutup, beni kenara çekti. &#8220;Bak hele!&#8221; dedi, çenesindeki çukurda şeytani bir gülümsemeyi saklarken, &#8220;Bak hele, Bey’imin tüm bunlar için bir şartı var.&#8221; Neymiş o? Dedim; kolumu elinden kurtarıp. ‘Tüm bunlar kabul ama o elebaşı kadın ailesini de alıp gidecek, dedi.’ Gururlu nefesim boğazıma düğüm olmuştu, nefes alamıyordum. Hiç ikiletmeden peki dedim; ancak benim de bir diyeceğim var. Kimseye bir şey söylemeyeceksin; aksi halde beni bırakmaz, peşimden gelirler. Bunca gündür kaç kadın, kaç çocuk aç, susuz. Anamın hastalandığını, haber bile etmeye vakit bulamadan gittiğimi, benden yana hakkımın helal olduğunu söyleyeceksin. &#8220;Sen orasını oldu bil,&#8221; dedi. &#8220;Sen yeter ki git, bozguncu&#8230;&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dönüş yolunda, üç bebemin biri benim, ikisi Halim&#8217;in kucağında tarlalardan geçerken, içime bir sevinç doldu. Halim&#8217;le göz göze geldik. Halim be dedim, benim sütüm yorgundu ama artık o tarlalardaki tüm emzikli kadınlar, dinlene dinlene emzirecek bebesini&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yorgun-sut/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuyu</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kuyu/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kuyu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2020 07:14:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9397</guid>

					<description><![CDATA[Müzeyyen abla bizim için yer yatağı yapmıştı. &#8220;Açsanız,&#8221; dedi; şefkatle bize uzanan sesini kocasının duymasından korkarak, &#8220;Açsanız bir şeyler yapıveriyim çarçabuk&#8230;&#8221; Açtık, hem de çok; ama sesindeki, &#8220;Benim adam duyarsa, seninkinden fena yapar Fazilet abla, yatıverin ne olur.&#8221; çığlığı içimize çökmüştü. Yattık&#8230;  Pervazla tül arasındaki boşluktan, son nefesini veriyormuşçasına yokuşu çıkan kamyonların solgun ışığı geliyordu. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Müzeyyen abla bizim için yer yatağı yapmıştı. &#8220;Açsanız,&#8221; dedi; şefkatle bize uzanan sesini kocasının duymasından korkarak, &#8220;Açsanız bir şeyler yapıveriyim çarçabuk&#8230;&#8221; Açtık, hem de çok; ama sesindeki, &#8220;Benim adam duyarsa, seninkinden fena yapar Fazilet abla, yatıverin ne olur.&#8221; çığlığı içimize çökmüştü. Yattık&#8230; </p>



<p class="wp-block-paragraph">Pervazla tül arasındaki boşluktan, son nefesini veriyormuşçasına yokuşu çıkan kamyonların solgun ışığı geliyordu. Düzlüğe varınca her biri hayat buluyor, mahalledeki çocukların patlattıkları kızkaçıranlar gibi ses çıkarıyorlardı. Tüm gece onlar da bizim gibi bir ölüp bir dirildiler. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Sabahın olmasından hem korkuyor hem de yaşama karşı büyük bir iştahla gün doğumunu haber veren gece kuşlarının seslerini duymayı bekliyordum. Annemle benim bambaşka bir hayatımız olacaktı artık&#8230; Ama annem, yeni hayatının ilk gün doğumunu benim kadar hevesle beklemiyordu. Kardeşim Zeliha&#8217;yı geride bırakmıştık. Sarıçam Mevki, Reşat Paşa Mezarlığı… Annemin yegâne adresi orasıydı artık, biliyordum. Yeni bir yurda, yeni gün doğumlarına ihtiyacı yoktu. Ben olmasam, o adamın türlü işkencelerine katlanmaya devam ederdi; hisleri körelmişti. Zeliha&#8217;nın mezarındaki yabani bir ot ondan çok daha canlıydı. Ama ben vardım. Bazı zamanlar bizi de Zeliha&#8217;nın yanına yatırmak istediğini bilsem de, damarlarımda akan sıcak kan, ikimizin arasındaki yaşam nişanesiydi ve ikimize de yeterdi&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zeliha, sessizliğiyle anlatırdı her bir şeyi. Gözleri onun kelimeleriydi. O adam onu acımasızca döverken, ürkek omuzlarını kısar; yüzüne acının vazgeçmiş dansını yerleştirirdi. Anneme benzerdi böyle yapınca. &#8220;Hissiz bir taş mübarek!&#8221; derdi o adam; yorgun düşüp, o kör olasıca bedenini kanepeye bırakırken&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben öyle değildim. &#8220;Bu, çenesiyle ve kiniyle bir deveyi bile öldürür,&#8221; derdi anneme. Ona benziyordum. Tek farkımız: Ben, içimde yükselen kötülüğü çoktan görmüştüm ve altına aldığın bacağın, senden ama bir o kadar senden olmayan bir uyuşma hissi ile kaskatı kesildiğinde ona nasıl bakıyorsak, öyle bakıyordum içimdeki kötülüğe. Ben, ne kendini Çıldır&#8217;a atan Zeliha gibi tertemiz bir melektim, ne de annem gibi herkesin içindeki iyiliği arayan bir kâşiftim. Bunu o da biliyordu. Beni, altı yaşındayken bahçe sedirinin ayağına bağladığında, kolunu ısırıp, dudağımın kenarındaki kanı dilimle temizlediğimde anlamıştı. Ama annem yeni görmüştü&#8230; Komşu Mümine&#8217;den sadece birkaç dakika geç gelen annemin üzerine dev bir karaltı gibi çöktüğü gecenin sabahında, çok sevdiği kuşu Haşmet&#8217;i, kafesinde paramparça bulup, çocuk gibi ağladığında, annemle göz göze gelmiştik. Annem işte o zaman gitmeyi koymuştu aklına. Yapabileceklerimden korktuğu ve bende ondan bir parça gördüğü için&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç sorgu sual etmeden, çarçabuk&#8230; Neden Zeliha gittiğinde değil de şimdi? Neden gidebilmeyi, kaçabilmeyi, ecelinle ölebilmeyi tam da şimdi istiyordu? Sanırım annem, gözlerimde gördüğü kötücül ateşin irsi &nbsp;bir lanet mi, yoksa çocukluğumdan beri acımasız, zorba bir babanın bana yaşattıklarının bir tezahürü mü onu görmek istiyordu. Her iki durumda da beni kucaklayacak, uğraşacak, melek kızı Zeliha&#8217;nın iyiliğinden parçalar arayacaktı içimde. Bunun için de o kötülük kuyusundan olabildiğince uzağa gitmeliydik. Haklıydı da. Çünkü içimdeki kötülüğe tamamen teslim olmak üzereydim.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annem, ahretliği Müzeyyen abla ile yıllar var görüşmemişti. Elinde sadece loto toto kâğıdının arkasına yazılmış, silinmeye yüz tutmuş bir adres ile yola düşmüştük. Bizi gördüğünde, on yedi yıl önce değil de dün ayrılmış gibi bir yakınlıkla buyur etti evine. Annemin ona neden güvendiğini anladım. &#8220;Bir gece,&#8221; dedi annem. &#8220;Bir gece kalacağız Müzeyyen, tan ağardığında bizi yok bil, zahmet vermeyiz.&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Başımla,&#8221; dedi Müzeyyen abla. &#8220;Zorda olmasam, gönlünce kal derdim de, benim de durumum malum&#8230;&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı insanların, &#8220;malum&#8221; dedikleri, hep acı ve kederdi. &#8220;Sadece bir gece,&#8221; dedi annem. &#8220;Sabahın hayrı üstümüze olsun, yarın yoldayız&#8230;&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Müzeyyen abla da, annem ve Zeliha gibi iyi kalbinin hamalıydı. Kocasının bir Kıbrıs Gazisi olduğunu söylemişti annem. Aklını oradaki anılarıyla bozmuştu; sol ayağı fark edilir şekilde aksıyordu. Önem verdiği tek şey, her sabah evden çıkmadan önünde hazır ola geçtiği gazi madalyasıydı. &#8220;Öyle ki,&#8221; demişti annem, &#8220;Müzeyyen&#8217;den bile çok sever onu.&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nihayet gün ağarmıştı; annem uyurken, sıcak yatağımdan doğruldum ve odamın kapısının aralığından Müzeyyen ablanın hazır ola geçen kocasını izledim. Büyük bir gururla ve kısık gözlerle, yer yer sıvası dökülmüş, uçuk mavi bir duvarda asılı duran madalyasına selam verdi. Odaya giren karısına sert bir bakış attı ve çıkıp gitti.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Müzeyyen abla bizim için kahvaltı hazırlamıştı. &#8220;Aç biilaç yola düşmenize gönlüm el vermedi,&#8221;dedi. Sofraya oturduğumuzda sağ kolundaki morluk dikkatimi çekti. Aşinaydım acının gölgelediği sahte gülücüklere. Eline sağlık Müzeyyen abla dedim. Seni hiç unutmayacağım&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otobüslerin düzlüğe çıktığı yola kadar yürüdü bizimle.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annem, Zeliha, Müzeyyen abla&#8230; Onların tüm iyiliklerini içimdeki kör kuyuya atacaktım; karar vermiştim. Tıpkı taşlıklı yoldan düzlüğe yürürken, cebimden çıkardığım madalyayı attığım kör kuyu gibi bir kuyuya&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kuyu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yedikule Rüya Lunaparkı</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yedikule-ruya-lunaparki/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yedikule-ruya-lunaparki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2020 10:38:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9258</guid>

					<description><![CDATA[Yıkım işlemine önce benim bilet kulübemden başlayacaklarını duyunca şaştım doğrusu. Koca lunaparkta, benim emektar kulübemden başka yer mi kalmadı? Belediyeden gelen adamlara, onu en sona bıraksanız olmaz mı? Daha doğru düzgün vedalaşamadım da dediğimde; suratıma, unutulup gitmiş bir dili konuşuyormuşum gibi baktılar. Oysaki kalbinde müstesna bir yeri varsa, bir kalemtıraşla bile vedalaşabilir insan&#8230; Tabii ki [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Yıkım işlemine önce benim bilet kulübemden başlayacaklarını duyunca şaştım doğrusu. Koca lunaparkta, benim emektar kulübemden başka yer mi kalmadı? Belediyeden gelen adamlara, onu en sona bıraksanız olmaz mı? Daha doğru düzgün vedalaşamadım da dediğimde; suratıma, unutulup gitmiş bir dili konuşuyormuşum gibi baktılar. Oysaki kalbinde müstesna bir yeri varsa, bir kalemtıraşla bile vedalaşabilir insan&#8230; Tabii ki onlara böyle söylemedim; kelli felli adamlara denecek şey mi bu? İçeride dedim; umursamaz bir ifade takınarak, içeride şahsıma ait eşyalar var, toplamaya daha fırsatım olmadı; bu kadar erken geleceğinizi de düşünmemiştik, birkaç gün daha&#8230; Sözümü bitirmeme fırsat vermeyen Zabıta Müdürü Rıfat, &#8220;Olmaz öyle şey,&#8221; dedi; &#8220;Sanırsın İstanbul&#8217;un en işlek lunaparkı! Atıl alan,&nbsp; oyun makineleriniz bile pas tutmuş.&#8221; Biz onlara makine demiyoruz; hepsinin bir adı var. Misal, şu dönme dolabın adı: Samatyalı Fırfır Pakize’dir; hikâyesi de bir matraktır ki sorma gitsin, demedim. Devletin memuruna denecek şey mi bu?</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Size bugünlük müsaade,&#8221; dedi; &#8220;Ne çer çöpünüz varsa toplayın, yarın gün doğar doğmaz buradayız, bilesiniz.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz dört yıl artı bir gün&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Altmış sekiz bayram panayırı artı bir gün</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz dört çocuk bayramı artı bir gün</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sayısız doğum günü balonu artı bir gün</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonsuz çocuk kahkahası artı bir gün</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pür&#8217;ü neşe artı bir gün</p>



<p class="wp-block-paragraph">Artı bir gün&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Koca gövdesini bana döndürerek, &#8220;Anladın mı ihtiyar Necip?&#8221; dedi, &#8220;Buranın en eskisi sensin, diğerlerine de haber et, sen anlarsan hepsi anlar bunların.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anladım Beyim dedim; dışımdan… Otuz dört yıl artı bir gün dedim; içimden&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belediye memurlarının arkasından bakarken, &#8220;Napacağız Necip ağabey? &#8221; dedi Topal Yücel. Napacağız söyleyeyim sana dedim, Samatyalı Fırfır Pakize bu gece son kez dönecek ve de diğerleri, tekmili birden bu gece son kez&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şaşkınlıkla yüzüme bakan Topal Yücel, &#8220;Ama lunapark bomboş Necip ağabey,&#8221; dedi. &#8220;Tüm bunlar kim için?&#8221; Bizim için be Yücel dedim; bizim için&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaman Bekir&#8217;e, Kara Cevdet&#8217;e, Madam Yordis&#8217;e, Karavana İsmet&#8217;e haber et; gelip dursunlar işlerinin başında. Hepsinin, başlarında bir ömür geçirdikleri, bu “paslanmış makineler” le vedalaşmaya hakkı var, tıpkı buraya gelen her çocuğun kahkahasında hakları olduğu gibi&#8230; &#8220;Bir kahkahanın ne hakkı olur, Necip ağabey?&#8221; dedi Yücel. Olmaz mı? Elbet olur Yücel dedim; çelimsiz omzuna elimi koyup. Belki de en çok, samimiyetle atılmış bir kahkahada hakkı olur insanın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Cevval çocuk bu Yücel, aramıza en son katılan o. Çalıştığı fabrikada, bir iş kazasında sol bacağının dizden aşağısını kaybetmiş; sonra da işten çıkarılmış. Karısı Nigar, ancak birkaç ay dayanabilmiş bu duruma, iki kızını da önüne katıp, Manisa&#8217;ya baba evine dönmüş. İki göz oda evine uğramaz olmuş Yücel&#8217; de&#8230; Lunaparkın arkasındaki otoparkta ve Samatya&#8217;nın dar sokaklarında değnekçilik yapıyor artık. Benim gidecek bir yerim olmadığından ve burayı terk edememe laneti tüm hayatıma karabasan gibi çöktüğünden mütevellit, zamanında burada ağırladığımız bir İtalyan sirkinden kalma, lastikleri patlak bir karavanda kalıyor; rüzgâra eşlik eden metal gıcırtıları arasında uyuyorum. Eskiden iki hayat vardı bizim için; lunaparkın en görkemli zamanları, meşhur Yedikule Lunaparkı&#8230; Işıklı, kalabalık, gürültülü hayatımız ve gece yarısı şalterleri indirip, diğer insanların arasına girdiğimiz renksiz, ışıksız hayatımız. Ama gün doğduğu gibi, herkes rüyalardan dönerken, bizim rüyamız başlardı. Işıklı ve renkli rüyalar görme sırası bize gelirdi. O yüzden bu adı vermemiş miydik? Yedikule Rüya Lunaparkı&#8230; Son iki senedir Yedikule Rüya Lunaparkı kapalı. Dedim ya bir ben kaldım. Diğerleri ya çocuklarının yanında ya da pek dönmek istemedikleri evlerinde&#8230; Madam Yordis, kızının tüm ısrarlarına rağmen Nasliç&#8217;e, kızının yanına gitmedi. Balıklı Rum Bakımevi&#8217;nde kalıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Topal Yücel, ona verdiğim görevi, gönülden bir vefaya sarıp, emir telakki etti zannımca. Öyle ki, bu küskün ve &#8220;vazgeçmiş&#8221; ihtiyarları bir araya getirmeyi başardı. Yedikule Rüya Lunaparkı&#8217;nın &#8220;rüya&#8221; ekibi&#8230; Bize bu ismi, belediyenin toplu sünnet şöleninde, oyuncaklara binmekten bitap düşmüş, mutlu bir çocuk vermişti; pek gülmüştük&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hepsini kanlı canlı karşımda görünce coşkulu bir sızı hissettim içimde. Coşku ve sızı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hepimiz heyecanlıydık; yorgun, yaşlı ve yaslıydık da aynı zamanda. Madam Yordis yürümekte zorlanıyordu. Bakımevi ona eşlik etmesi için bir hemşire görevlendirmişti. Kızcağız etrafa şaşkın şaşkın bakıyordu. Bakımevinde sıradan bir yaşlı olarak gördüğü Madam Yordis&#8217;in, Yedikule Rüya Lunaparkı&#8217;nın göz bebeği meşhur Medyum Yordis olduğunu öğrenince şaşkınlığın yanında biraz ürktüğünü hissettim. Kuvvetle muhtemel, Madam Yordis&#8217;in gaipten dostlarıyla kurduğu dünyaya birkaç kez şahit olmuş ama anlam verememişti; sanırım şimdi her şey yerli yerine oturuyordu genç dimağında&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Karavana İsmet her zaman olduğu gibi nefes almakta zorlanıyordu. Gençliğinde yakasına yapışan ve onu bir yıl boyunca Heybeliada Sanatoryumu&#8217;nda hapseden verem, hayatı boyunca nefesine haciz koymuştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaman Bekir bir tövbekârdı. Ona böyle söylememizi isterdi. Yedikule&#8217;nin meşhur kabadayılarındandı. Sayısız kez hapse girip çıkmış; sonrasında her şeyden elini eteğini çekip, aramıza katılmıştı. Yedikule Rüya Lunaparkı onun tövbe kapısıydı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kara Cevdet Bulgar Çingene’siydi. Aç kalırdı, ağzındaki dört altın dişi satmazdı. Hepimizin neşe kaynağıydı. Onca yıl boyunca bir kez yüzünün düştüğünü gördük; çok sevdiği karısı Gülezar öldüğünde. Şimdi gene gülüşü gölgelenmiş geldi bana; ama Kara Cevdet değil mi? Yapar bir numara, güldürür bizi eskisi gibi&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hepiniz evinize hoş geldiniz diyorum. Yedikule Rüya Lunaparkı bu gece son kez açılacak; sadece bizim için&#8230; Madam Yordis çocukça alkışlıyor, diğerleri de sanırsın yeni yetme delikanlı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaman Bekir, &#8220;Yapabilecek miyiz?&#8221; diyor, &#8221; Çalışır mı ki Samatyalı Fırfır Pakize?&#8221; Topal Yücel sizi bulup getirene kadar, ben bir elden geçirdim hepsini diyorum. Gerisi onların vefasında, yarın gün doğumuna kadar vaktimiz var&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Akşamın iyice inmesini bekleyelim,&#8221;diyor Madam Yordis. &#8220;Kuvvetli bir poyraz çıkacak, bize yardımı olabilir.&#8221; Yaprak kıpırdamayan, kupkuru havada poyraz?&nbsp; Susuyoruz elbette, ne mucizelerine şahit olduğumuz Madam Yordis diyorsa vardır bir bildiği der gibi bakıyoruz birbirimize&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gün ışığından sıyrılmak, arkamızda bırakmak, gölgelerimizden kurtulmak istiyoruz. Aydınlık beraberinde gölgelerimizi de getiriyor çünkü&#8230; Bizler Yedikule Rüya Lunaparkı&#8217;nda saklanıyorduk. Gece, tüm o kalabalık, ışıklar, oyuncaklardan gelen jeton sesleri bizi saklıyordu. Bir süredir &#8220;çıplak&#8221; aydınlığın içinde, tüm kusurlarımız görünür olmuş, tüm yaralarımız açıkta&#8230; Şimdi son kez ışıklardaki karanlığa sığınma vakti. Ta ki güneş doğup, tüm yaralarımızı ve yalnızlığımızı görünür kılana dek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gün geceye erişince, tam da Madam Yordis&#8217;in dediği gibi sert bir poyraz çıkıyor. Oyuncaklardan gelen gıcırtı sesleri, sabırsız bir çocuk gibi konuşuyor bizimle. Madam Yordis başına şahmeran tacını takıp, minderlerin üstüne kuruluyor. Yaman Bekir, Samatyalı Fırfır Pakize&#8217;nin başında. Karavana İsmet, tüfekleri tekrar yağladı; balonlarını şişirdi. Kara Cevdet, çarpışan arabaları bir nizama soktu. Ben, bilet kulübemde olan biteni gözlemliyorum. Topal Yücel, şalterlerin başında; sanırsın panayırın tek çocuğu o, öyle mutlu&#8230; Kaldırıveriyor şalterleri, nefeslerimiz mühürlü, gece bir sığınak, poyraz ilahi destek&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Döndükçe dönüyor Samatyalı Fırfır Pakize&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zabıta Müdürü Rıfat&#8217;ın, &#8220;Toplayın çer çöpünüzü bu gece!&#8221; deyişi geliyor aklıma. Bizim çer çöpümüz de bu işte Müdür Rıfat diye bağırıyorum. Susmuyorum bu sefer, hiç susmuyorum&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yedikule-ruya-lunaparki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Defne Yaprağından Büyüteç</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/defne-yapragindan-buyutec/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/defne-yapragindan-buyutec/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2020 11:14:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9178</guid>

					<description><![CDATA[&#160; &#8220;Sor bakalım Neriman teyzene bir istediği var mıymış pazardan?&#8221; dedi annem. Her defasında kendisinin sormayıp bana sordurmasına söylenerek, demir parmaklıklı camı tıklattım. Bunu, felçli komşusuna gönülden bir yardımdan ziyade, mahalleden kadınlarla toplanıldığında, &#8220;Her pazara gidişimde soruyorum inanır mısınız? Ama hiçbir şey aldırıp ettiği yok!&#8221; deyip, konu açmak, çayını yudumlarken komşuluk görevini yerine getirmiş, bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Sor bakalım Neriman teyzene bir istediği var mıymış pazardan?&#8221; dedi annem. Her defasında kendisinin sormayıp bana sordurmasına söylenerek, demir parmaklıklı camı tıklattım. Bunu, felçli komşusuna gönülden bir yardımdan ziyade, mahalleden kadınlarla toplanıldığında, &#8220;Her pazara gidişimde soruyorum inanır mısınız? Ama hiçbir şey aldırıp ettiği yok!&#8221; deyip, konu açmak, çayını yudumlarken komşuluk görevini yerine getirmiş, bir orta sınıf ev kadını olarak toplumsal kabul duygusunu tatmin etmek için yaptığını biliyordum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neriman teyze de mahalleli kadınların bu yardımlaşma gösterisinden fazlasıyla haberdardı; ondan mütevelli annem dâhil hiçbiri ile yakınlık kurmaz, mesafesini her zaman korurdu. Bir tek iki yıl önce mahalleye taşınan Gülfidan ablayı sever, ara sıra alışverişini onun yapmasına izin verirdi. Neriman teyzenin aksine mahalledeki kadınlar Gülfidan ablayı pek sevmezdi. Kocasından boşanmış, yaşadığı şehri arkasında bırakmış, İstanbul gibi bir şehre adım atmış, Eminönü’nde bir muhasebe bürosunda çalışıp, tek başına yaşayan bu kadın onlar içi fazlasıyla yabancıydı. Birkaç kez ev oturmasına çağırmışlar, olumsuz yanıt alınca da, esiri oldukları merakları öfkeleri ile hercümerç olmuştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben Neriman teyzeyi de, kimseye müdanası olmayan Gülfidan ablayı da çok seviyordum&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pazara çıktığımız günlerden birinde, ezber ettiğim kelimeleri sıralarken, Neriman teyze birden elimi tutup, &#8220;Boş ver pazarı,&#8221; dedi; &#8221; Bana gel bir gün tatlı kız, sana reyhan şerbeti yaparım.&#8221; Ezberimdeki kelimeler aklımdan uçup gitmiş, o korkuyla elimi hızla çekmiştim. Pazara giden yolda, avucumu açtığımda bir defne yaprağı gördüm. Neriman teyze avucuma bir defne yaprağı koymuştu. Gizlice cebime koyup, kimseye bir şey söylemedim&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evdekilere bu durumu anlatsaydım, beni oraya göndermeyeceklerini, Neriman teyzenin bedensel engelinden ziyade, akli bir sorunu olduğuna iyice kani olacaklarına emindim; oysaki o hepsinden daha akıllı ve dürüsttü bana göre. Sevmediğini insanın yüzüne söylüyor, mahalledeki kadınlar gibi, sevgisizlik deryasında boğulurken etrafa can simidi gülücükler atmıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her pazara gidişimde bir defne yaprağı daha bırakıyordu avucuma, öyle ki bu yapraklar aramızda bir dostluk nişanesi olmuştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annemin mahalledeki kadınlarla Songül ablanın bebeğini görmeye gittiği bir öğleden sonra, bana verdiği tüm defne yapraklarını ceplerime doldurup, kapısını çaldım. Koridor boyunca ilerleyen tekerlekli sandalyesinin sesini duyuyor, saniyeler geçtikçe cesaretim kırılıyordu. Ondan geriye saymaya başladım; dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç&#8230; Üçte açıldı kapı. Sadece iki kalmıştı dedim, kendi sesim göğsüme gömük, sadece iki&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Durma orda yavrum, gir içeri.&#8221; dedi; ses tonu akşamüstü serinliği gibiydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Loş salona adım attığımda, gözüme çarpan ilk masanın üstüne cebimdeki yaprakları boşalttım. Bu ani hareketime anlam veremeyen Neriman teyze bir kahkaha patlattı. &#8220;İlahi çocuk,&#8221; dedi; &#8220;Ne o öyle! Misketlerini al der gibi, seni oyunbozan.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben bunları vermeye gelmiştim size dedim; açıkçası bana bunları niye verdiğinizi anlayamadım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Gel bakalım şöyle tatlı kız,&#8221; dedi;&nbsp; &#8220;Ne bu öfke, bu çalımlı giriş, böyle öfkeli bir kız değilsin sen.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Haklıydı, evine hesap sorar gibi girmiş, beni nazikçe davet etmiş bu yaşlı kadına kaba davranmıştım. Ne garip! İnsan, &#8220;değilim&#8221; dediği her şeyin toplamından ibaretti; demek ben de ona karşı beslenen ön yargılardan fark etmeden etkilenmiş ve ona öfke olarak boca etmiştim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Haklısınız dedim, özür dilerim.&nbsp; Beni birkaç hafta önce davet etmiştiniz, ancak gelebildim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Bak gördün mü,&#8221; dedi; &#8220;Sen akıllı bir kızsın, kimseni seni etkilemesine izin verme; Hoş geldin. Hah! Reyhan şerbeti, hemen getireyim de, sohbetimize eşlik etsin.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">O mutfakta reyhan şerbetini hazır ederken, ben de salona göz gezdirdim. Her yer kitap doluydu, bizim eve hiç benzemiyordu; sadece bizim değil, mahalledeki hiçbir eve benzemiyordu. Kitaplara öyle çok dalmıştım ki, sandalyenin eski parkede çıkardığı sesi duymamıştım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;İstediğini alabilirsin,&#8221; dedi, başını kütüphanesine çevirip, &#8220;Sen de eminim güzel bir kütüphane kuracaksın zamanla…&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç bu kadar çok kitabı bir arada görmemiştim dedim. Öğretmenimiz Zülfikar Bey, okumaya çok düşkündü; bizim de okumamızı ister, dönem başında almamız için, müfredattan ayrı kitaplar verirdi. Bazı aileler bu durumundan şikâyet eder, ek masraf olarak görür, almak istemezlerdi. O da dili döndüğünce açıklamaya çalışır, &#8220;Aman efendim,&#8221; derdi; &#8220;Çocuklarımız edebiyatla tanışsın ki ufku açılabilsin kanaatindeyim.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı arkadaşlarımın babaları, onun bu üslubuyla dalga geçerlerdi; ama babam geçmezdi. Hemen aybaşında kitapları topluca alır, vitrinin üçüncü gözüne koyardı. Annem bu durumdan pek haz etmez, salonun başköşesinden başka yer mi kalmadı diye söylenirdi. Bu dönem öğrendik ki Zülfikar hocamızı başka bir şehre göndermişler, sanırım artık bir süre kitaplığıma yeni bir kitap koymam imkânsız.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm bunlar bendini yıkmış bir nehir gibi dökülüvermişti dilimden; o sıcak öğleden sonra, reyhan şerbeti, kitaplar, uçuşan perde, kendimi bambaşka bir evrende hissettirmişti&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&#8220;O zaman tam yerine geldin, küçük kız,&#8221; dedi. &#8220;İstediğin kitabı hiç çekinmeden alabilirsin.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;O yaz günü, on beş yaşımın tüm arada kalmışlığıyla, bir yandan yetişkinliğe hevesli, bir yandan hâlâ çocuk olmanın şımarıklığıyla,&nbsp; tüm anlamlarıyla benden mutlusu yoktu&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kalkmaya niyetlendiğimi anlayınca,&nbsp; kütüphaneden Sevgi Soysal&#8217;ın Tante Rosa adlı kitabını alıp, &#8221; Bu güzel günün anısına, küçük kız,&#8221; dedi, &#8220;Seveceksin, eminim; gene gel, son olmasını istemem.&#8221; Ben de istemem diye haykıracaktım ki kendimi tuttum. Elbette diyebildim, üst dudağımın kenarı mahcubiyetin resmi&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zaman nasıl geçti hiç anlamamıştım; annem çoktan gelmiş olmalıydı. Kitap illa ki annemin dikkatini çekecek, kimden aldığımı soracaktı. Zülfikar hocam da gittiğinden onu adını veremezdim; su saatinin orda saklayıp, gece içeri almayı düşündüm; ama başına bir şey gelmesinden korktum. Her türlü sorgu suali atlatıp bir an önce okumak istiyordum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Nedir o koltuğunun altındaki?&#8221; dedi annem; alacaklı bakışları üstümde gezinirken. Kitap dedim, arkama saklayıp, gövdem siper&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Kitap, kitap, kitap&#8230; Başka bir şey bilmezsin zaten.&#8221; dedi; bakışlarını önündeki el oyasına çevirip.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Bugün seni sordu komşular, nerede senin kız dediler; bir güne bir gün benimle gel de, her defasında yerin dibine girmeyim. Nurten teyzenin Bade dört döndü ortalıkta, ay parçası gibi&#8230;&nbsp; Ben gene uydurdum bir şeyler,&#8221; dedi; attığı ilmik boynuma dolandı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uydurmasaydın dedim, kelime bombardımanın arasından zar zor duyulan cılız sesimle, uydurmasaydın; sizden de günlerinizden de haz etmiyor deseydin.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annemle giriştiğimiz kaçıncı kimlik kavgasıydı bu, sayısını ikimiz de unutmuştuk. Söylediklerimi ilk kez duyuyormuşçasına sinirleniyor, varoluşumu yok saymaya devam ediyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Git,&#8221; dedi; bedeninden daha yorgun öfkesini kanepeye bırakırken; &#8220;Git! Gözüm görmesin seni.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben de bunu istiyordum; görünmez olmak ve okumak, okumak&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tante&nbsp; Rosa&#8217;yı bir gecede bitirdim. Susuzluğum dinmiş gibi hissettim; vahada su bulmuş gibi, merdivenlerden düşerken tırabzana tutunmuş gibi, boğazına takılan kılçığı güçlü bir öksürükle söküp atmış, derin bir soluk almış gibi&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Okumak aynı zamanda rahatsız ediciydi; o hararet dindikten sonra gelen demli düşünceler ağırlık yüklüyordu ruhuna, artık hiçbir şeyi eskisi gibi göremiyordun; ancak bir süre sonra o rahatsızlık tekrar damarlarında dolaşmaya başlıyordu. Nasıl bir çelişkiydi bu? Rahatsızlığın hazzını özlemek&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neriman teyze bu rahatsızlığımı kamçılıyordu. Anneme türlü bahaneler bulup, boş kaldığım her fırsatta ona gidiyordum. Beni tanıştırdığı her bir yazar dünyamı aydınlatıyor; her günüm bir öncekinden ileride geçiyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaz boyu, Sevgi Soysal, Erendiz Atasü, Nazlı Eray, İnci Aral ve Virgina Woolf okumuş, kafamdaki tüm soruları onun engin deryasında yüzdürmüştüm.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Okul açıldığında kitaplardan ve Neriman teyzeden uzakta kalmam içime kapanmama sebep olmuştu; odamdan nadiren çıkıyor, öyküler yazıyor, kadınlar yaratıyordum. Neriman teyze, &#8220;Kim ne der, nasıl karşılar diye düşünme, yalnızca yaz,&#8221; diyordu, &#8220;Tüm o sevdiğin kadınlar başkalarının çatal dilli sözlerine boyun eğseydi, hiç o kitaplar ortaya çıkar mıydı?&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aylar yıllara yüzünü dönüyor ve ben onun bilgelik çeşmesinden kana kana içiyordum; öte yandan annemle aramızdaki uçurum gün geçtikçe büyüyordu. Kalkanlarımızı kaldırıp, kılıçlarımızı kuşanmaktan ikimizde yorulmuştuk&#8230; Olmamı istediği tüm o sıfatlar birbiri ardına ufalanıp gidiyordu içinde; vazgeçmişti&#8230; Bu vazgeçişi bir tür yakınlaşma olarak algılamış, Neriman teyze ile paylaşmıştım; ama bu yakınlaştıran bir vazgeçiş değil, aksine balonun ipini tutmaktan yorulmuş bir çocuğun isteksizce onu gökyüzüne salması gibi bir vazgeçişti&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşıtlarımın birer ikişer kısmeti çıkıyor;&nbsp; adım atacakları yuvalarının hayalini kuruyorlardı. Benim hayalim ise, edebiyat fakültesini kazanıp, edebiyat öğretmeni olmaktı. Belki ben de Neriman teyzenin bana yaptığı gibi, ışığı içinde sönüp giderse yazık olacak gençlerin hayatına edebiyat büyüsü ile dokunabilir; rahatsızlığın hazzını içlerine koyabilirdim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neriman teyze, neredeyse bir odasını benim ders çalışmam için ayırmıştı; evde ders çalışamama üzülüyor, odama gelip, masamın üzerine reyhan şerbetini bırakırken, saçımı okşayıp benimle gurur duyduğunu söylüyordu. &#8220;Annen de seni anlayacak,&#8221; diyordu, bakışlarındaki şefkat ruhumu okşarken, &#8221; O da benim gibi gurur duyacak seninle.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ailem, Neriman teyzenin hayatımın bu kadar içinde olmasına artık alışmıştı. Annem, &#8220;Şaşırmadım,&#8221; demişti bir keresinde, &#8220;Mahallenin meczubu, yanında yeni bir meczup yetiştiriyor.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annemin gözünde meczup olmaktan memnundum, ama gene de bunları Neriman teyzeye anlatmadım. Aylar yıllara eklendikçe, Neriman teyzeye daha bir ihtimam gösteriyor; kuşun kanadından sakınıyordum. Benim yolumu açan, ışık olan, içimdeki okuma aşkını bir cevher gibi işleyen Neriman teyze, evine ilk geldiğim günkü gibi dinç ve hazırcevap değildi artık. Birçok şeyi unutuyor, bazen bana başka başka isimlerle seslendiği oluyordu. On beş yaşımda ben onun elinde narin bir telkâri iken, on sekiz yaşımda artık o benim için nadide bir kristaldi; ancak ışığa tutulursa o eşsiz camların çizgileri arasındaki ışıkları bahşediyordu, aksi takdirde tekerlekli sandalyesinde karanlığa meylediyordu. Ben ve Gülfidan ablam onu yalnız bırakmamaya gayret gösteriyorduk&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günler geçtikçe içimdeki heyecan büyüyor, zaman zaman endişe ile kol kola girip, beni içinden çıkılmaz sıkıntılara sürüklüyordu. Neriman teyze, &#8220;Hayat bu sınavdan ibaret değil, sadece bir tanesi ve belki de en kolayı,&#8221; dese de, eğer edebiyat fakültesini kazanamazsam savunduğum her şeyi ve onun emeklerini anlamsızlığa sürükleyeceğimi hissediyordum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Endişemin beni teslim aldığı, çalışmak istemediğim zamanlarda, Neriman teyzeye sahanlıkta kitap okuyor, okuduğum kitaplara eskisi gibi iştirak etmeyişine üzülüyordum. Başka bir manzaranın içindeydi sanki gördükleri ve duydukları buralara ait değildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sınav günü beni de şaşırtan bir ruh hali ile gayet kendinden emin bir şekilde sınava girdim. &#8220;Bilgiye güven,&#8221; demişti Neriman teyze bir gün önce, &#8220;Bilgiye güven ve devam et.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Devam etmek onun için vazgeçmemekti; şuursuz bir inattan ziyade kararlı bir &#8220;nehir&#8221; gibi devam etmekti. Ben de kararlı bir nehirdim ve dökülmem gereken yeri iyi bellemiştim&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaz tüm ağırlığıyla üstümüze çökmüştü; sınav geçip gitmiş, babam basiretsiz bir merakla nasıl geçtiğini, ne okumak istediğimi sormuş, annem ise tümden yok saymıştı. Elinden gelse beni de yok sayacaktı ama kanlı canlı, varoluşuna tüm tersliğimle karşısındaydım; öyle ki ondan doğma ama ondan olma değildim. Doğmak ve olmak bambaşka şeylerdi. Ben Neriman teyzemdendim; ondan doğmamıştım ama ondan olmuştum. Beni &#8220;ol&#8221;duran oydu&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ona duyduğum minnet, beni daha çok şevklendiriyor; hayallerimin başköşesini onu daha da gururlandıracak mertebeler süslüyordu. Kendim gibi gençlerin her birinin eline birer büyüteç verip, evlerinin camından görüp, küçücük bir çıkmaz sokaktan ibaret sandıkları dünyanın ne kadar büyük olduğunu göstermek istiyordum. Bunu da ancak kitaplarla sağlayabilirdim. Neriman teyzenin bana verdiği her bir kitap, benim çıkmaz sokağıma tuttuğum bir büyüteçti. Sokağın sonundaki yolu küçük de olsa görüp, büyütebilmem, geniş caddelere çıkabilmem için bir araçtı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günler korkak bir heyecanla geçmiş, yaz derin bir sessizlikte akıp gitmiş, sınav sonuçlarının açıklanacağı gün gelip çatmıştı. Sabah çok erken uyanmış, gece boyu gördüğüm karanlık rüyaları hayra yormuş, saatleri kovalayan dakikaları dışarıdan belli etmediğim çılgınca bir korkuyla sayıyordum. Evdeki sessizliğin, içimdeki gürültü ile yarattığı tezatlık canımı yakıyor, hiç değilse bugün heyecanım gözle görülür bir hâl alsın, aramızda dolaşsın, telkin edici sözlerle avutulsun istiyor, akabinde bu nafile istekten çabucak vazgeçiyordum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gülfidan abla beni bakkal Nuri&#8217;nin köşesinde bekliyordu. Onunla birlikte Muhtar Cemal&#8217;e gidecek, onun bilgisayarından sınav sonucuma bakacaktık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Edebiyat fakültesi yazısının yanında adımı okumayı o kadar uzun zaman hayal etmiştim ki, çıplak bir ışıkla gözüme değdiğinde donup kaldım. Gülfidan abla sevinç çığlıkları atarken, ben hıçkırarak ağlamak istiyordum. Size rağmen başardım diyeceklerimin çokluğu, sen olmasaydın başaramazdım diyeceğim bir kişinin yanında önemsizdi artık. Bir an evvel ona koşmak, gözyaşlarımı onun kucağında bırakmak, her geçen gün unuttuklarının arasına girmeye bir adım daha yaklaşıyorken başardığımızı söylemek istiyordum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yokuşu tek nefeste çıkmış, bizim evin önünden geçerken adımlarımı hızlandırmıştım. Kapıyı ısrarla çalıyor, Neriman teyzeyi korkutmamak için Gülfidan ablayla basmaya imtina ettiğimiz zile tüm gücümle yükleniyordum. Buna karşın sandalyesinin kulaklarımda mühürlü sesini duyamıyordum. Sevincim yerini endişeye bırakmış, onun akıtamadığı gözyaşlarımı, korkum bir çırpıda serbest bırakmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Merdivenlere çaresizce çöktüm; karanlığa gömülen apartmanda kendi nefesimden ve apartmanın kedisi Duman&#8217;ın çıkardığı hırıltıdan başka bir şey duymuyordum. Neriman teyzem yoktu, yokluğu karanlık demekti ve ben gerçek manasıyla karanlıkta kalmıştım. Bir ışık yanıp, karanlığı üstümden alınca, kapı açıldı sandım; gelen Gülfidan ablaydı. Elimden tutup, beni bahçeye indirdi; ellerim avucunda, kelimelerin yükü omuzlarındaydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neriman teyzenin durumunun dün gece kötüye gittiğini, yeğeni Mukaddes&#8217;in İzmir&#8217; den geldiğini, Neriman teyzenin beni görmeden gitmek istemediğini ancak durumu daha da kötüleşince, onu dinlemeyip apar topar götürdüğünü söyledi. Uzun bir soluk verdi, cümleleri bitince; uzun bir soluk aldım, cümleme başlamadan&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama söyleyemedim dedim, edebiyat fakültesini kazandığımı ona söyleyemedim. &#8220;Onun şüphesi yoktu,&#8221; dedi. &#8220;Bazı insanlar seni senden iyi bilir, değil mi ama?&#8221;, &#8220;Sana verdiği defne yapraklarının manası gibi&#8230;&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sahi evine geldiğim ilk gün, şaşkın bir öfkeyle masasına bıraktığım defne yapraklarının manasını sormak bunca yıl hiç aklıma gelmemişti, neden vermişti bana onları, ne anlatmak istemişti? Görüyorsun değil mi Gülfidan abla dedim, ne beyhude sorular soruyorum, o artık yok&#8230; Yüzümdeki boşlukta acıyla uçuşan soruları gören Gülfidan abla, ellerini ısınan avuçlarımdan çekip, kucağıma bir kese bıraktı. Bunlar o defne yapraklarıydı&#8230; Neriman teyze bunca yıl saklamıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Defne ağacı, dört mevsim yapraklarını dökmeyen tek ağaçtır,&#8221; dedi. &#8220;Neriman teyze, hayatın önüne çıkaracağı zorluklara karşı tüm yapraklarından güç alıp, yoluna devam edeceğini biliyordu.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kısmı ufalanmış, bir kısmı ufalanmaya yüz tutmuş defne yapraklarını yüzüme sürdüm; parmaklarımın arasına dolan, altın tozlarından farksız tozlarını esen rüzgâra üfledim. Tamamlanmıştım&#8230;&nbsp; Benim için, benden habersiz yapılan gaipten planlar, çıkmaz sokağımı güneşli caddelere çıkarmıştı. Keseyi göğsüme bastırıp, yürümeye başladım. Yüzümdeki ilahi tebessümü fark eden Gülfidan abla, arkamdan bağırdı. &#8220;Defne yaprağı ayrıca güneş ve zafer demeeek&#8230;&#8221;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/defne-yapragindan-buyutec/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kağıt kesiği</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kagit-kesigi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kagit-kesigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jul 2020 19:43:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9092</guid>

					<description><![CDATA[İyi kızdı Sevim. Geldiği şehri taşırdı üstünde. Sakin ve uysaldı. Yemekhane kuyruğunda önüne geçenlere ses etmezdi. Dayanamayıp, Sevim demiştim bir gün; eğer bu arsızlara bir kez sert çıkarsan, anlarlar yerlerini. &#8220;Boş ver,&#8221; demişti; &#8220;Birkaç kişi yerimi alsa ne fark eder?” Yeri doldurulamaz biri olduğunu sonradan anlayacaktım. Onun yumuşak yüzünden güç alan densizlere hadlerini ben bildirince [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">İyi kızdı Sevim. Geldiği şehri taşırdı üstünde. Sakin ve uysaldı. Yemekhane kuyruğunda önüne geçenlere ses etmezdi. Dayanamayıp, Sevim demiştim bir gün; eğer bu arsızlara bir kez sert çıkarsan, anlarlar yerlerini. &#8220;Boş ver,&#8221; demişti; &#8220;Birkaç kişi yerimi alsa ne fark eder?” Yeri doldurulamaz biri olduğunu sonradan anlayacaktım. Onun yumuşak yüzünden güç alan densizlere hadlerini ben bildirince de, &#8220;Sen,&#8221; demişti; &#8220;Hırçın ve güçlüsün. Dalgaların pek sert; ben, deniz olmayan bir şehirde büyüdüm; gölümüz vardı bizim. Bizler ona baka baka böyle durağan ve sakin olduk.” Sizler kim? Diye atıldığımda, &#8220;Benim gibiler işte,&#8221; demişti; &#8220;Fark edilmeyenler&#8230;&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevim, dört kardeşin en büyüğüydü; babası, seyyar arabasında nohut pilav satarak, dört çocuğunu da okutmaya çalışıyordu. Amcaları, babasının onu okutmasına, üstüne üstlük bir de şehir dışına göndermesine şiddetle karşı çıktığında, babası dağ gibi durmuştu arkasında.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ailemin beni, &#8220;Gitsin görsün bakalım, biraz rahatı bozulsun yurt odalarında!&#8221; deyip, gönderdiği; tehlikeli yollara sapma eğilimi yüksek evlatları yüzünden, bezginliğin son demlerine vardıklarından mütevelli, &#8220;Gözümüzün önünde olmasın da, ne yaparsa yapsın.&#8221; dediklerinden gelmiştim buraya&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevim ise, bir kartalın masum yavrusunu, güvenli bir kovuğa bırakması gibi duruyordu burada. İlim, irfan, güven, istikbal, umut&#8230; Sevim&#8217; in hikâyesinde bunlar vardı; benimkinde ise, arlanma, uslanma, ırak olma, var olup da yok olma vardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Benim için sürgün olan bu yer, Sevim&#8217; in bundan sonraki hayatı için bir eşikti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yurt müdürü Mümtaz Bey sert bir adamdı. Giriş çıkış saatlerine dakikası dakikasına uyulmasını ister, en ufak müsamaha göstermezdi. Ailelerin ona her türlü yetkiyi verdiğine inanırdı; belki de öyleydi&#8230; Ailem beni yurda yerleştirip giderken, &#8220;Gözünüz arkada kalmasın,&#8221; demişti. &#8220;Benim de üç kızım var; kız disipline etmek nedir, iyi bilirim.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babamın bu eti senin, kemiği benim tavra şiddetle karşı çıkacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı. O zaman babamın ne kadar yorulduğunu anladım&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zaman ilerledikçe sahibi tarafından ormana bırakılmış yavru bir köpek gibi kırgın ve içli olmayı bıraktım. &nbsp;Ben, &#8220;Ben&#8221; olmaya başladım. Masumiyetim Sevim&#8217;in kasasında güvendeydi ve ben, her zaman ki ben olabilirdim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derslere girdiğim pek söylenemezdi. İlk ders saatlerinde muhtemelen geceden kalma çapraşık, hayalet rüyalar içindeydim. Yurt müdürü Mümtaz&#8217; ın dikkatini çekmişti bu durum. Bir akşam, kızlarla kendi aramızda havalandırma dediğimiz, insan boyu kadar duvarlarla çevrili arka bahçede, görünmezliğime sığındığımı sandığım bir anda yanıma yaklaşıp, &#8220;Babanın seni neden buraya bıraktığını anladım,&#8221; dedi; &#8220;Pek iflah olacağa benzemiyorsun ama neyse&#8230;&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ardı sıra sarf ettiği, beylik cümleler ile sarılı, altındaki aşağılayıcı tavrı kulağıma erişmeden hissettiğim hitabın sonunda, en çok hiddetlendiğim şey, bırakıldığımı acımasızca yüzüme vurmaktan zevk almasıydı. O gece yurttan ayrıldım. Kendim gibi, kaybetmeyi erdem sayan bir arkadaşımın yanında kalmaya başladım.&nbsp; Uzun yıllar içimde erimeyen bir buz dağı bırakan, soğukluğu içimi donduran ve sonraki yıllarda içime aldığım her sıcak sevgide bir gram bile erimeyen, affedilmedikçe de erimeyecek olan bir buz dağı; yurttan ayrılmamla harekete geçen ve Sevim&#8217;in altında kaldığı bir buz dağı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevim benden vazgeçseydi, hiçbir açıklama yapmadan onu geride bıraktığım için benimle tüm ilişkisini kesseydi, her şey bambaşka olacaktı. Ama o benden vazgeçmedi; derslere girmediğim zamanlarda benim için de not tuttu, sınav zamanları beni çalıştırdı. &#8220;Özünde korkan bir kız var senin,&#8221; diyordu bana, &#8220;Tüm bu pençelerine karşı, tutulmasını istediğin minik bir elin var.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiddetle karşı çıkıyordum bu sözlerine, ancak ismimi geçirdiği cümleleri böylesine katıksız bir sevgi ile sarıp sarmaladığını görünce de mutlu olmuyor değildim. Kendimden umudu kesmeme engel olan şey, Sevim&#8217; in bu &#8220;öz&#8221; fikriydi&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babamın bezginlik kuyusuna bir taş daha atmış, kendime ait bir eve çıkmıştım. Ev, başlangıçta bir özgürlük vahası gibi görünse de, bir kaç hafta sonra kendi kendime konuştuğum karanlık odalar mevzii haline gelmişti. Elbette bu vahanın tadını, Sevim ile çıkartmak istemiştim; ama babası yavrusunun bir ormanda yaşamasına izin vermezdi. Benim gibi yurttan ayrılmış,&nbsp; geçici bir süreliğine akrabasının yanında kalan bir arkadaşım yanıma taşındı. Ev arkadaşımla sürekli hayata sövüp, geceleri çakır keyif uykuya dalmaktan başka paylaştığımız pek bir şey yoktu. Aramızda, görünmez bir samimiyet çizgisi vardı; ne ben onun içini görebiliyordum, ne de o benim. Görmek de istemiyorduk zannımca&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evde geceleri gelenimiz gidenimiz eksik olmuyordu; Hayata sövüp sayıyor, sövüp sayan yazarları, şairleri seviyorduk. Özellikle akşamları gelip giden birkaç arkadaşla, Kayıp Tanıklar adlı bir grup kurduk. Haftada iki gece bizim evde toplanıp, hikâyeler anlatıyorduk. Kimisi yaşanmış, kimisi yaşanmamış hikâyeler&#8230; Bu Kayıp Tanıklar grubu öyle çok sevildi ki, evimiz bir hikâye mabedine dönüştü. Sevim&#8217;e bu yaşananları şaşkınlıkla karşıladığımı söylediğimde, &#8220;Neden şaşırıyorsun?&#8221;demişti. &#8220;Herkesin bir hikâyesi vardır.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir sonraki Kayıp Tanıklar buluşmasına Sevim de geldi. &#8220;Dolu heybe tez boşalır,&#8221; derdi babaannem. Sevim&#8217; in de heybesi çok doluydu ancak, bulunduğu ortamı yadırgadığından mı, büyüdüğü yerde içinden geldiği gibi konuşmak çıplak kalmaya eş değer sayıldığından mı bilinmez, geldiğinde hiç konuşmadı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nasıl bulduğunu sorduğumda, herkesin hikâyesini en ufak detayına kadar dinlediğini ve sonrasında üstüne düşündüğünü fark ettim. Ben bile bazı zamanlar sadece yer sağlayıcı olarak orada bulunuyor; bir hikâyeden diğerine geçişte ipin ucunu kaçırıyordum. Onun, insanları can kulağı ile dinlemesini seviyordum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevim artık her buluşmaya gelir olmuştu. Bir anlatıcıdan çok, hikâye biriktiren insanlardandı o&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hüznün, kederin, alacaklı sevgilerin, arsız direnişlerin demlendiği gecelerden birinde Sevim, Serdar ile tanıştı. Onları ilk kez salondaki ampulü bozuk abajurun altındaki koltukta otururken gördüğümde içimde bir acı hissettim. Bıçak gibi, kâğıt kesiği gibi, kabuğun altında kaşınan yara gibi bir acı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonraları Serdar, Sevim&#8217;in dilinden düşmez oldu. Nasıl olup da Sevim gibi biri, zaafları ve kötücül yanları bünyesindeki tüm çatlaklardan kendini gösteren birinden bu denli hoşlanabilirdi? Serdar&#8217; ın onda ne bulduğunu anlayabiliyordum. &nbsp;Diğer kızlarda olmayan ancak onda kendiliğinden var olan ışık huzmeleri onun da gözüne değmişti, elbette bunca tecrübesi olan bu şımarık delikanlı, el değmemiş bu ışık bahçelerinde dilediğince dolaşmak için can atacaktı; ama Sevim? Sevim, bahçesine çamurlu ayaklarıyla girmek isteyen bu adama nasıl izin verecekti?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunları ona sorduğumda, &#8220;Beni dinliyor,&#8221; diyordu. &#8220;Benim de demek bir hikâyem varmış.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onun hikâyesinin hâlâ yazılmakta olduğunu, roman kahramanı gibi gördüğü bu adamın onun sandığı gibi, kitabın sonunda günü kurtaran kahraman olmadığını anlattım. Ama beni dinlemediğini biliyordum; daha da kötüsü ben anlattıkça benden uzaklaştığını görmemdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Artık Sevim ile pek görüşmüyorduk. Benden vazgeçmediğini, zorda kalsam ilk onun koşup geleceğini biliyordum; ama Sevim kız kardeşlikten çok daha güçlü bir duygunun tesiri altındaydı. Arzulanmak ve görülmek&#8230; Varoluşunu tümüyle bu geçici deliliğe kaptırmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zaman ilerledikçe Sevim ve Serdar birlikte anılır olmuştu. Her yerde el eleydiler. Onları her gördüğümde, kâğıt kesiği yaram kanamaya başlıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kendimi suçlu hissediyor; o evden, Kayıp Tanıklar grubumuzdan, hikâyelerden nefret ediyordum. Bu işin sonunda Sevim&#8217;i bekleyen bir tehlike olduğunu seziyordum; ancak elimden hiçbir şey gelmiyordu. Kayıp Tanıklar buluşmaları hâlâ devam ediyordu; ama ben heyecanımı kaybetmiştim. Çoğu zaman odamda oturuyor, girip çıktıkça evdekilerle göz göze geliyordum. İçecek bir şeyler almak için odamdan çıktığım bir gece, &#8220;Hayvan,&#8221; dedi birisi; &#8220;Hayvan işte ne olacak, kızı tekme tokat atmış arabadan, bir de basıp gitmiş, içti mi sapıtıyor! Etraftan bir kaç arkadaş koşup gelmiş de kaldırmışlar kızı, elini yüzünü temizleyip, su vermişler, pek korkmuş garip.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayaklarım beni istemsizce salona yönlendirdi; ifadesiz bir şekilde kapıda duruyor, dünya sussun, onlar konuşsun istiyordum. &#8220;Tamam da canım,&#8221; dedi diğeri, &#8220;O da pek bir saf, bilmiyor mu bu Serdar&#8217;ın serserinin biri olduğunu? Bir güler yüze, birkaç iltifata gül gibi açıldı haspam, hem bu ilk değilmiş, kızı dövüyormuş bu bazen…&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kulaklarımdaki uğultu dilime vardığında ve ben nihayet susup, kendime geldiğimde evde kimse yoktu; hepsini kovmuştum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gecenin içinden soluksuz Sevim&#8217;e koştum; beni gören yurt müdürü Mümtaz içeri almadı. Sabaha kadar sokaklarda dolaştım; gün ağardığında yurdun önündeydim. Nihayet Sevim göründüğünde, ışık bahçelerinin karanlığa gömüldüğünü anladım. Sevim dedim, neden bana hiçbir şey anlatmadın?</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Ne fark eder ki?&#8221; dedi. Babamın bezgin bakışlarını borç almış gibi&#8230; &#8221; demiştim sana, biz fark edilmeyenleriz&#8230;&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sımsıkı sarıldım ona; nereden bildiğimi bile bilmediğim şifalı sözler fısıldadım kulağına. Ama ışık bahçeleri karanlığa daha yakındı, hissetmiştim. Bana ondan ayrılmayacağını, sadece sinirliyken pek etraflarda olmazsa ve ona verebileceği tüm sevgiyi verirse düzeleceğine inanıyordu. &#8220;Beni arama,&#8221; dedi. &#8220;Ben seni görmek istersem, nerede bulacağımı biliyorum.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevim&#8217;i son görüşüm oldu bu. Karlı bir ocak sabahı, üzerinde yakalarını kaldırdığı yeşil paltosu ile durağa doğru giden ağaçlıklı yolda, ışık huzmelerini döke saça gözden kayboldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonraları hep şunu sordum kendime, o ruh hastası onu balkondan aşağıya ittiğinde, yere çarpıncaya kadar geçen birkaç saniyede, ışık huzmeleri havaya savrulduğunda, başka gören olmuş mudur o ışıkları?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Devri daim olmuş pişmanlıkların altında kalmış acımla, olmaz mı diye karşılık verdim her defasında, elbet olmuştur&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kagit-kesigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Durak</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/durak/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/durak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Jun 2020 09:57:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9008</guid>

					<description><![CDATA[Resepsiyondaki solgun yüzlü genç, karşı duvardaki televizyondan 2003 yılına ait bir maç izliyor. Belli ki tuttuğu takımın tarihinde gururla yer alan, akıllara kazınan maçlarından biri. Gördün mü Bektaş Abi? Diye heyecanla bağırıyor. Ne maçtı bu! Şampiyonluk maçından bile önemliydi bizim için. Sol kolçağında tek parmaklığı kalmış, yüzü eskimiş, bordo bir koltukta oturan yaşlı Bektaş&#8217;ın duyduğu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Resepsiyondaki solgun yüzlü genç, karşı duvardaki televizyondan 2003 yılına ait bir maç izliyor. Belli ki tuttuğu takımın tarihinde gururla yer alan, akıllara kazınan maçlarından biri.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gördün mü Bektaş Abi? Diye heyecanla bağırıyor. Ne maçtı bu! Şampiyonluk maçından bile önemliydi bizim için. Sol kolçağında tek parmaklığı kalmış, yüzü eskimiş, bordo bir koltukta oturan yaşlı Bektaş&#8217;ın duyduğu yok pek. O da birkaç gün öncesinden kalma bir gazete okuyor. Olmuş bitmiş şeyler, olmaya ve bitmeye devam ediyor burada&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Birkaç küfür, birkaç &#8220;Kusura bakma ablam” dan sonra, eski bir maçın tekrar tekrar kazanılan zaferinin verdiği tatminle, solgun yüzü aydınlanmış bir şekilde dönüyor bana.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Şimdi sendeyim ablam, kaç gün kalacaktın?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Henüz bilmiyorum diyorum, şaşırarak. Öyle ışıldayan ve şefkatli bir sesle soruyor ki, elimden tutup odaya çıkaracağını, Nana dediğim bakıcımın evinde kaldığım zamanlarda, onun yaptığı gibi, yün yorganı üstüme örtüp, kuzine sobayı yakacağını ve uyandığında her şey daha güzel olacak diyeceğini sanıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Tamamdır ablam; sana arka odalardan vereyim, sessizdir o taraf. Ön tarafta esnaf lokantası var. Geceleri kamyoncular, tırcılar çok ses yapar, uyutmaz seni. Koca sesli herifler işte. Arka odalar da hamama bakar; biraz buhar falan yapar camlar, yalan yok ama sakindir dedim ya&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fark etmez diyebiliyorum, sanki tonlarca sözcük üzerime yağıyor&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">—Senin adın neydi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Mustafa, ablam.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Beni, sabah yedide uyandırabilir misin,&nbsp; Mustafa?</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Tabii ablam, ne demek&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Odaya şöyle bir göz gezdirip, Mustafa&#8217;nın bahsettiği hamama bakmak için perdeyi açıyorum. Camlar damla damla&#8230; Sebebi bu odadaki rutubet mi yoksa hemen karşıdaki hamam mı anlamak güç. Pencereyi açtığımda hamamın bacasından çıkan duman, beyaz sabun kokusu getiriyor odama. Bir süre, hamama girip çıkan kadınları, ara sıra dışarı kaçıp,  tekrar içeri sokulan küçük çocukları izliyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uykum geliyor; üzerine keçeleşmiş bir battaniye serili yatağa uzanıyorum. Suntadan yapılma gardrobun çeşitli taşlarla bezeli kulbuna bakıp, böylesi basit ve sıradan bir gardroba bu denli gösterişli bir kulbu kim taktı? Neden? Diye düşünürken uykuya teslim oluyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hamamda kimse yok gibi görünüyor; oda oda ayrılmış. Bir yerlerden su sesi geliyor. Tek tek gezmeye başlıyorum bölümlerini. Birilerinin olduğuna eminim. Adımlarım ve nefesim sıklaşıyor. Bütün odalar boş&#8230; İçimdeki korkuya yenilip, çıkışa doğru yönelecekken kapalı bir kapı görüyorum. Aile odası yazıyor. Bu yazıya aşinayım, ama nerden bilmiyorum. Annem sevmezdi hamamları. Ne o öyle derdi; pislik yuvası&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapıyı yavaşça aralıyorum, buhar çarpıyor yüzüme; göz gözü görmüyor. Ayak bileklerime kadar geliyor su. Buhar bulutlarını elimle öteliyorum. Biri tasa su doldurup, boca ediyor belli. Önümdeki son buhar bulutunu da parmaklarımın arasından aydınlığa gönderiyorum. Annemle göz göze geliyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Anne sen ne yapıyorsun burada? Hamamları sevmezsin sen.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Seni yıkıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O zaman fark ediyorum kendimi. Dokuz, on yaşlarındayım. Buhardan soluk alamıyorum. Derim kıpkırmızı. Kendime bakıyorum&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dışarıdan sesler geliyor; siren sesine benziyor. Dışarıya çıkmak istiyorum. Korkuyorum annemden; beni yıkamasın istiyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Ablam, saat 7&#8217;de uyandır demiştin.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Sağol Mustafa, sağolasın. Uyandım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Lobiye iniyorum. Beni bu anlamsız rüyadan çekip çıkardığı için sarılasım geliyor Mustafa&#8217;ya. Anlamış gibi bir bardak çay uzatıyor bana. Çok kalan var mı şu anda otelde diyorum. Seninle beraber beş kişi ablam diyor. Benimle beraber beş kişi! Ben hiç o kadar kalabalık olmadım ki&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Emekli Astsubay Bektaş amca, kızıyla birlikte gelen Zümrüt teyze, üç dört ayda bir Hendek&#8217; e mal götürmeye giderken mutlaka uğrayan Orhan abi.&nbsp; Bakma sen, adı sanı pek bilinmez ama her derde devadır bizim hamam. Geleni gideni de az değildir hani.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Sen buradan nereye ablam?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Buradan nereye? Bunu, öyle bir kabulleniş ile soruyor ki, kendi gelip geçiciliğini bu kadar kanıksamış olmasına şaşırıyorum. Buradan nereye demek; devamı var demek, yol demek, yolun daha bitmemiş demek, bir nefes al hele, devam et demek&#8230; Böyle zor soruları kolayca soran birine benziyor Mustafa.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben de bilmiyorum, diyorum. Kalıcıyım belki de. Başımla ablam, diyor. Gülümsetiyor beni.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Biraz buraları dolaşmak istiyorum, şu bahsettiğin şifalı hamamdan biz de nasiplenelim, di mi ama?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öğleden sonra daha tenha olur ablam, diyor. Buhar da tavını alır. Alem çocuk bu Mustafa. Fütursuzca fikrini söyleyip, yön verme dürtüsü anlamadığım bir şekilde hoşuma gidiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Mesafeleri yok etmek için çıkmamış mıydın bu yola? Diyor, içimdeki hor gören ses. Al sana, mesafeleri yalayıp yutan yüzgözlük&#8230;&nbsp; Susturuyorum onu. Yakınlığa olan ihtiyacım, mesafeleri buruşturup atıyor.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sağolasın diyorum, ama ben bilhassa kalabalık olduğunda gitmek istiyorum. Şaşırıyor Mustafa, belli ki o da benim tekil tekinsizliğimi hissediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Girişteki rengi kaçmış peştamalları bedenime sarıyorum. Beyaz sabun kokusunun bastırmaya çalıştığı küf kokusu doluyor içime. Takunyaların tekinin bandı kopmak üzere; çıkardığı ses, kalabalığın gürültüsünden sıyrılıp, midillim Tayfun&#8217;un toynak sesi gibi geliyor kulağıma. Babamın, gözümün önünde vurduğu midillim Tayfun… Çıkarıyorum hemen, elime alıp ilerliyorum. Mustafa&#8217;nın söylediği kadar var. Küçücük bedenim dişil bir bombardımanın altında kalıyor. Tenha bir köşeye çöküyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yan kurnada bir kadın, yaşlı annesini yıkıyor, söylene söylene&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tasın içindeki kelimeleri boca ediyor, başından aşağıya. Ah be anam, diyor; sevdiğime vermedin beni, iyi mi oldu?&nbsp; Boşalan tas bu sefer daha bir hınçla doluyor. Her bir kelime daha sıcak&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Durumu iyi dedin, verdin beni o kör olasıca Zimmet&#8217; e. Ne oldu, bak! Karılarla yedi paraları, her bir şeyi. İki haftada bir bu hamama gelirsek görürüz ancak sıcak suyu, sabunu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşlı kadın susuyor, sustukça daha bir ısınıyor kelimeler. Sonunda ellerini yüzünden çekip, iki yanına düşürüyor kollarını. O zaman kızı anlıyor yettiğini; peki anam diyor, sustum&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annem geliyor aklıma. o susmazdı diyorum içimden. Hiç mi hiç düşmezdi iki yanına kolları; aman dilemezdi hiç. Misliyle dönerdi sözlerim. Misliyle yakardı içimi. Ben, bir tas öfkeyi böyle boca etsem&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Karşı kurnada genç bir kadın ağlıyor, kendini yıkarken. Yıkarken ağlıyor, ağlarken yıkılıyor. Bedenini kendinden intikam alır gibi yıkıyor. En çok kendine acımasız, en çok kendine öfkeli, belli&#8230; Kaynar su kendine verdiği bir ceza gibi, onunla kırbaçlıyor bedenini&#8230; Üzülüyorum ona, sulha varan öfkenin yumuşattığı anne kızdan daha fazla üzülüyorum. Tel tel ağlayan saçlarını toplayıp, ağlama artık; ne olduysa oldu demek istiyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Çıktığın yola bak diyor, içimdeki hor gören ses. Her bir şeyi arkanda bırakıp çıktığın bu yol da, senin kırbacın değil mi?</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Hayır diyorum; oturduğumdan beri kucağımda sımsıkı tuttuğum takunyamın teki yere düşüyor.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Hayır! Asıl ben kendimi cezalandırmamak için çıktım bu yola.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sesim sesimi yutuyor; yutkunduğum kelimeler boğazımı yakıyor. Takunyamın koptu kopacak bandı parmağıma dolanıyor&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kese ister miydin abla? Diyor; omzumun ardından yüzüme bakmaya çalışan küçük bir kız. İstemem diyorum irkilerek; kendimi çıplak hissediyor, ellerimi istemsizce omuzlarıma götürüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Karşı kurnaya bakıyorum; genç kadın yok. Buhar bulutunun içinden, kederi ağır öfkesiyle çıkıp gitmiş&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annemin hamamları neden sevmediğini anlıyorum. Annem, şahit olmayı sevmiyor. Yüreğine çökecek acıdan korktuğundan değil, acının yakınlık doğuran meramını dinlemek istemiyor; çünkü acımak yakınlık getirir, acıyacak kadar kimseye yakın olmak istemiyor annem&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mustafa&#8217;nın dediği doğruymuş. &#8220;Her derde devadır bizim hamam.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Odama çıkıp, kükürt, küf, sabun kokan bedenimi yatağa bırakıyorum. Karanlık çökene kadar yatıyorum, öylece&#8230; Hamamda olanları düşünüyorum. Olmuş bitmiş şeyler, olmaya ve bitmeye devam ediyor burada, diye düşündüğüm geliyor aklıma.  Ölümcül bir korkuyla sarsılıyorum. O anne kızın, kendini kaynar suyla hırpalayan o genç kadının hâla orada yıkanıyor oluşundan korkuyorum. Hızlıca kalkıp, perdeyi açıyorum. Hamam kapkaranlık&#8230; Gitmeli buradan diyorum, bir an evvel gitmeli&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Burada da kalamadın değil mi? Diyor, içimdeki hor gören ses. Şu çokça tekrarladığın, &#8220;tekil tekinsizliğin&#8221; burada da yakana yapıştı.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Hayır diyorum. Bu sefer öyle değil! Geride bıraktıklarım bir avuç züppeden, gerçek dışı yakınlıklardan, sevgisizliğini zafer nidalarına sarıp sarmalayan kan bağlarından ibaret.&nbsp; Burası öyle değil. Kazanan kaybeden yok burada. Kabullenme var, demlenen acılar var, baş üstüne alınan hatırlar var&#8230;</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Hem bir durak burası, alacağımı aldım bugün o hamamda, alacağımı aldım&#8230;</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gece zor geçiyor. Garip düşünceler beliriyor zihnimde. Kalasım var diyorum kendime, burada duraklayan hikâyelerin içinden geçesim var, gidenlerin yolunu düşlemek var, vardıkları ile varmak var uzaktan&#8230; Anlamsız düşüncelerle sabaha erdiriyorum geceyi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sabah daha bir kendimdeyim. Haklısın diyorum, ilk durak burası afalladın; yoluna devam edeceksin.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Lobiye iniyorum. Bektaş amca, geldiğimden beri aynı koltukta oturuyor. Yanına ilişip, sessizce oturuyorum. Sehpanın üzerinde, bugünün gazetelerinin hiç dokunulmadan durduğunu fark ediyorum. Dünün gazetesini okuduğunu yeni fark etmiş gibi, buyurun diyorum, yeni gazeteler burada; o elinizdekiler dünkü gazeteler. Biliyorum diyor; okuduğu gazeteden başını kaldırmadan. Öyle mi diyorum; görmediniz sanmıştım. Hayır diyor; tenezzülü bir bıçak sertliğinde. Ben günü geçmiş gazeteleri okurum hep. Yarın da bugünün gazetesini okuyacağım. Ama neden diyorum, kışkırtılmış bir merakla. Korktuğumdan diyor. Her şeyi olup bittikten sonra öğrenmek her zaman korur seni. Neden korur diyorum. Hayal kırıklığından diyor&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiçbir şey söylemeden kalkıyorum yanından. &#8220;Dün&#8221; e bırakıyorum onu. Ona hak verdiğimi anladığım an uzaklaşıyorum yanından. Düne bağlı olan iplerim geriliyor. Yarına ihtiyacım var oysaki biliyorum&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çamaşır odasından elinde havlularla çıkan Mustafa ile karşılaşıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Buyur ablam, bir şey mi istemiştin?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün ayrılacağım diyorum, haber vermek istedim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki ablam, diyor. Biz hancı, sen yolcu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eşyalarımı toplarken, bu sözler dönüp duruyor zihnimde. &#8220;Biz hancı, sen yolcu.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Giden yolcu, kalan hancı mıdır, her zaman?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dışarı çıktığımda, hamamdaki genç kadını görüyorum. Bir kamyonun içinde, geçiyor önümden. Mustafa&#8217;nın Hendek&#8217;e mal götürmeye giderken uğrar dediği, kamyon şoförü mü acaba yanındaki? Göz göze geliyoruz; beni üzen bu adam değil, der gibi bakıyor bana; ya da ben öyle olsun istiyorum. O da yarına gitsin istiyorum. Saniyeler içinde anlaşıyoruz gözlerimizle; merak etme diyor, yarına gidiyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yolda Mustafa&#8217;yı düşünüyorum. Lobideki çekmecesine gizlice bıraktığım, babama ait saati görünce mutlu olmasını istiyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şen sesi kulaklarımda; soruyorum kendime, Buradan Nereye?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/durak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
