<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Fırat Duyan &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/firatduyan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Tue, 26 May 2020 09:55:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Fırat Duyan &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Üç Hurma Ağacı</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/uc-hurma-agaci/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/uc-hurma-agaci/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fırat Duyan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 May 2020 09:46:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=8940</guid>

					<description><![CDATA[Güneşin en tepede olduğu saatlerdi. Ufka doğru baktığımda kum kütlelerinin üstündeki havanın bile eğilip büküldüğünü hissediyordum. Cehennemi bir sıcak olması gerekirken, kızgın kumlara basan ayaklarım çıplaktı. Ne güneş, ne kum yakmıyordu tenimi. Ne bir ter damlası vardı alnımda nede bir susuzluk hissi. Dönüp arkama baktığımda üç hurma ağacı gördüm. Ağaçlara doğru gitmeye karar verdim. Ağaçlara [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Güneşin en tepede olduğu saatlerdi. Ufka doğru baktığımda kum kütlelerinin üstündeki havanın bile eğilip büküldüğünü hissediyordum. Cehennemi bir sıcak olması gerekirken, kızgın kumlara basan ayaklarım çıplaktı. Ne güneş, ne kum yakmıyordu tenimi. Ne bir ter damlası vardı alnımda nede bir susuzluk hissi. Dönüp arkama baktığımda üç hurma ağacı gördüm. Ağaçlara doğru gitmeye karar verdim. Ağaçlara yaklaştıkça aralarındaki mesafe açılıyordu. İlk hurma ağacına vardığımda kuma batırılmış, bacağımdan uzun boyumdan kısa bir Asa. Bu Hz. Musa’nın asasıdır diye geçirdim içimden. Titreyen ellerimle tam alacak iken vazgeçtim asayı almaktan. Ne yapacaktım ki o asa ile. Bu zamanda ne bir firavun vardı nede iki. Onlarca firavun ve o firavunların yüzlerce yılanı. Yut yut bitmez tükenmez yılanlar. Celladına âşık olmuş ilk fırsatta beni yarı yolda bırakacak insanları mı geçirecektim asa ile denizleri yarıp? Hele de arkamda bir Harun’um olmadan.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi adım sonra ikinci hurma ağacının önündeydim. Ağacın dibinde bir parça deri ve o deri parçasının üzerinde ise bir rüzgârda uçup gitmesin diye konulmuş bir hurma. Hurmayı bir kenara koyup o deri parçasını elime aldığımda üstünde Hz. Süleyman’ın hazinesine batıya doğru üç adım, yere doğru üç metre yazıyordu. Üç adım atıp ellerimle üç metre çukur kazdım. İki sandık dolusu gözleri kamaştıran altın. Avuçlarımı altınlara daldırdığımda kalbim heyecan ve mutluluktan yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Sandıklardan bir tanesini kapatıp üstüne oturdum. Diğer sandığa hayran hayran bakarken acıkıp susadığımı fark ettim. Elimi cebime atıp hurmayı yedikten sonra açlığımı azda olsa bastırmışken ciğerlerimin susuzluktan yandığını, dudaklarımın çatladığını, ter içinde kaldığımı gördüm. Çukurdan çıkmak istedim çıkamadım. Boyumdan uzun kazdığım kendi çukurumda hapis kalmıştım. Sandıkları üst üste koyup çıkmaya çalıştım. Yetmedi! Umutsuzluk ve pişmanlık içerisinde, “Hazine aklını başından aldı, kime ait olduğunu bilmeden yediğin hurma açlığını gidereceğini düşünürken susattı.” diye söylenirken yukarıdan bir ses &#8220;Sende mi çukurda kaldın?” dedi. Sorduğu suale cevap vermeden “Beni bu kuyudan çıkmama yardım edip biraz su verirsen bu altın dolu sandıkları sana veririm.” dedim. Yüzüme bakıp gülümseyerek, ”Hayır!” dedi, “Seni oradan çıkarırım ama suyum yok, sandıklar orada kalacak, kazdığın çukuru tekrar kapatacaksın.” deyip elini uzatarak çıkardı beni kendim kazıp kendim kapattığım çukurdan.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi adım daha atıp üçüncü ağaca vardığımda dönüp arkama baktım, iki ağacın yok olduğunu gördüm. Çokta umursamadım aslında; ne iktidar ne güç nede servet istiyordum, tek istediğim şey suydu. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Oturup sırtımı ağaca yaslayıp etrafıma bakına bakına mucizevi bir şey ararken yerde yarısı kumlarla kaplı bir örtü gördüm. Üstündeki kumları silkeledim. Yüzüme yaklaştırdığımda en sevdiğim nergis çiçeği kokuyordu. Gözlerimi kapayıp kokunun mutluluğunu içimde hissederken gözlerimi açtığımda bir kum fırtınasının yaklaştığını gördüm. Örtüyü üstüme atıp kum fırtınasının geçmesini beklerken bu örtü beni kumlardan koruyacak mucizedir diye düşündüm. Kum fırtınası saniyeler içerisinde bitmişti. Örtüyü kaldırıp baktığımda ilerde bir vaha gördüm. Yemyeşil ağaçlar, mas mavi bir su. Heyecanla ayağa kalktığımda bacaklarımda muhteşem bir güç, bitmeyen bir enerji hissettim. Enerjim yürümeye değil koşmaya itiyordu beni. Adımımı vahaya doğru atınca kumların ayağımı, kızgın güneşin tenimi yaktığını hissettim. Yana yana vaha vardım, bulduğumda yüz üstü uzanıp kafamı suya daldırıp kana kana su içtim. Başımı sudan kaldırdığımda sudaki yüzümün yansımasını gördüm. Ağarmış saçlarım simsiyahtı. Gözümün altındaki morluklar, kırışıklıklar gitmiş yirmili yaşlarıma dönmüştüm. Bu nasıl olur diye düşünürken üstümdeki örtü nergis kokusunu tekrar aldırdı bana. Birden aklıma gelivermişti; bu örtü Hz Yusuf’un Züleyha’nın üstüne atıp gençleştirdiği örtüydü. Bu koku Hz. Yakub&#8217;un, “Yusuf’umun kokusu” dediği kokuydu. Mutluluğu, şaşkınlığı heyecanı hepsini birden yaşıyordum. Susuzluğum gitmiş, gençliğim geri gelmişti. Ama ait olduğum yere nasıl gidebilirdim ki? Kum ve güneş ayaklarımı yakıyordu, yürüyemiyordum. O vahada takılıp kalmıştım. Son bir hamle ile ayağa kalkarken örtüm yere düştü. Suya baktım; saçlarım ağarmış, morluklarım ve kırışıklıklarım geri gelmişti. Yüzüme tam bir hüzün düşerken aklım ve bedenim ayaklarımın yanmadığını güneşin yakmadığını söylüyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet dedim, demek ömrümüz geçtikçe, yaşanmışlıklar, deneyimler çoğaldıkça yanmamayı öğreniyoruz ya da hissetmiyoruz eskisi kadar. Albümde duran eski siyah beyaz gençlik fotoğraflarıma bakar gibi baktım örtüye, vedalaşıp ardıma bakmadan yoluma devam ettim&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/uc-hurma-agaci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>16</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tek Demlik Çay</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/tek-demlik-cay/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/tek-demlik-cay/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fırat Duyan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Aug 2019 08:00:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anlatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=7996</guid>

					<description><![CDATA[Şiir okumayı en çok gece uyumadan önce severim..Yine yalnız gecelerden bir gece. Biri yünlü diğeri elyaf dolu hafif iki yastıklı tek kişilik yatağımdayım. Elimde Cemal Süreya&#8217;nın zihinsel sızısı için adeta hem ağrı kesici hem de kas gevşetici ilaç mahiyetindeki şiirleri. Gözümden uyku, yüreğimden o akıyor. Belki rüyamda onu görürüm umuduyla uyumak istediğim bilmem kaçıncı kör [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Şiir okumayı en çok gece uyumadan önce severim..Yine yalnız gecelerden bir gece. Biri yünlü diğeri elyaf dolu hafif iki yastıklı tek kişilik yatağımdayım. Elimde Cemal Süreya&#8217;nın zihinsel sızısı için adeta hem ağrı kesici hem de kas gevşetici ilaç mahiyetindeki şiirleri. Gözümden uyku, yüreğimden o akıyor. Belki rüyamda onu görürüm umuduyla uyumak istediğim bilmem kaçıncı kör gece. Masa lambasının ışığında öldürmeye üşendiğim mi yoksa “Rızkı kanımdandır” düşüncesiyle kıyıp öldüremediğim, onun da sanki şiiri dinliyormuşcasına her mısranın bitişinden sonra ışığın etrafında dans etmeye başlayan sivrisinek…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;İki çay söylemiştik orada, biri açık, keşke yalnız bunun için sevseydim seni&#8230;&#8221; diyordu üstad. Birden sivrisinek vızıldamaya, yorgunluğum ve yalnızlığım karabasan misali üstüme gelmeye başladı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Uykumu daha da kaçırtacağını düşünmeden kalktım sallama çaylara söve söve tek demlikte çay yaptım. Yine de “Sabah uyandığımda hatırlamayacağım rüya için değmezdi” diye düşünmekten kendimi alamadım, çünkü zaten yine rüyama gelmeyecekti. Gelse hatırlarım illaki… Yalnızların çayıdır tek demlikte çay demlemek. Babam öldüğünde gece yarısı annemi tek demlikte çay demlerken görmüştüm. Yolda şoförlerin durup istirahat ederken, elli derecede toprak kokusunun karıştığı su ile toz şeker katıp tarlayı sulayan sulamacıların, köyde genç kızların işlerini bitirdikten sonra ikindi vakti tek başlarına uçsuz bucaksız Mezopotamya&#8217;ya bakıp hayali olarak ektikleri ağaçların gölgesinde oturup kaderlerine razı olmaya çalışırken içtikleri şerbettir. Çeyiz sandıklarındaki ak yazmalara damlattıkları lekedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ferhat&#8217;ın Şirin için dağları deldiğinde dinlenmek için bir taşa oturup demlediği umuttur. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Tek demlikte çay, sessiz sedasız bir şekilde bir uzaklara odaklanan platonik aşıkların, şizofren insanların çayıdır. Hele bir de peygamber mesleği olan çobanlığın…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dedikodusuz gıybetsiz küfürsüz içilir. Kabullenişin ya da sonsuz isyanın içeceğidir tek demlik. Kimi zamanda çayın altın oranıdır. Yitip giden aşkların şahididir. Tek vücutta iki kalbin buluşmasıdır. Ne cennette içilen şaraptır, ne de cehennemde içilen irin. Arafta kalanların, korkmadan sırat köprüsündeki sırasını bekleyenlerin altın oranlı içtiğidir tek demlikte çay.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üç buçuk ince belli bardak su, tepeleme bir tatlı kaşığı
çay. Bol miktarda yalnızlık bir çay kaşığının dörtte biri kadar umut, bir çorba
kaşığı ukde, pişmanlıklar, ciğerlerden çıktığı kadar ahh! </p>



<p class="wp-block-paragraph">Demlendikten sekiz dakika sonra içilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doldururken yüksekten döküp köpük çıkartılmaz, içerken asla bacak üstüne bacak atılmaz, kesme şeker katılmaz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/tek-demlik-cay/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>15</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yetmiş İki Saniye</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yetmis-iki-saniye/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yetmis-iki-saniye/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fırat Duyan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jul 2019 21:50:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=7603</guid>

					<description><![CDATA[Babadan kalma Longines marka saatine baktığında saat dört buçuk olmuştu. Babası iç tarafı parlayan, uzaktan bile dikkat çeken altın sarısı saatini haçtan getirmişti. Saatlerdir klavye tuşlarına basmaktan bilekleri şişmişti. Önünde bitirmesi gereken kocaman bir rapor vardı. Hayatının en kıymetli varlıklarından biri olan saatinin kahverengi kordonunu bir delik genişletip yaka düğmesini açıp kravatını gevşetti. Saatinin kordonuyla [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Babadan kalma Longines marka saatine baktığında saat dört
buçuk olmuştu. Babası iç tarafı parlayan, uzaktan bile dikkat çeken altın
sarısı saatini haçtan getirmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Saatlerdir klavye tuşlarına basmaktan bilekleri şişmişti.
Önünde bitirmesi gereken kocaman bir rapor vardı. Hayatının en kıymetli
varlıklarından biri olan saatinin kahverengi kordonunu bir delik genişletip
yaka düğmesini açıp kravatını gevşetti. Saatinin kordonuyla oynarken sanki
babasına dokunmuş gibi içinde bir huzur hissetti ve sonrasında babasının yokluğunun
huzursuzluğunu… &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mesainin bitmesine daha yarım saat vardı. İçine birden
sebepsiz bir yalnızlık çöktü. Etrafına baktı, kimse yoktu. Elini, kimi yerde 50
Kuruş kimi yerde 1 Liraya satılan, hiç sevmediği ama satın almak zorunda kaldığı
yarısı su dolu pet şişesine uzattı. Hala soğuktu, pet şişenin ağzını açıp suyu
avuçlarına döküp boynuna, boğazına sürdü. Suyun geri kalanından birazını da
yudumladı. ‘Amann!’, dedi içinden, ‘On dakika erken çıksam ne olacak ki?’ Fazla
düşünmeden kendini dışarı attı, kendini daha özgür hissetmişti artık. Çıkar
çıkmaz bir sigara yaktı. Uzun uzun nefeslerle sigarasını içerek arabasına doğru
gitti. Kafası o kadar karışıktı ki hızını alamayıp içindeki zehirli dumanı
dışarıya üflerken akciğerlerini bir vakum gibi kullanarak dışarıya saldığı
dumanın yakalayabildiği kadarını hemen tekrar içine çekiyordu. Babasını
hatırlatan kol saati ve bunaltıcı iş yoğunluğu belleğinden geçenleri trafik
ışığı olmayan ama çok işlek olan bir kavşağın durumuna sokmuştu onu. Hemen
hemen her gün iş yoğunluğundan dolayı yaşadığı stresi bu gün ona çok daha yoğun
ve katlanılamaz gelmişti. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Kısık sesle ‘Lann bu güvercinler nasıl oluyor da her
seferinde kapının koluna pisletmeyi beceriyorlar’ deyip arabanın şoför
tarafındaki kapının cebinden ıslak mendilini çıkardı; kapının kolunu sildikten
sonra arabasına binip yola koyuldu. İçindeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu. Kendisini
seven bir eşi, çocukları vardı. Aklından borçlarını geçirdi; topladı, çıkardı, çarptı;
ödeyemeyeceği, sorun edeceği bir borç değildi yükümlü olduğu verecekleri. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdiye kadar kimseyle tartışmamış, kavga etmemişti. Çünkü hiç kimsenin kalbini kırmak istemeyen bir yapıya sahipti. Olumsuz durumlarda çabuk sinirlenen ama sinirini belli etmeyen, kızgınlığı saman alevi gibi yanıp sönen bir ruh halinde olurdu. En sevdiği keyifli türküleri yüklemişti arabanın CD çalarına, daha önceleri severek, huzurla eşlik ederdi CD çalarına, ama hiç birini duymamıştı. Şimdi ise onun için sadece ses ve çalgı aleti kalabalığıydı çalan müzik. &nbsp;Aklı başka yerlerdeydi. Birden ani frenle durdu; ne kırmızı ışıkta önünde duran arabayı görmüştü ne de her gün gittiği yoldaki trafik lambalarını. Dikiz aynasından baktı arkasına, Allahtan arkasında araba yoktu, yoksa kesinlikle o ani frende arkadan bir araba çarpardı. Torpido gözünden daha yeni aldığı sprey kolonyasını çıkardı, ellerine yüzüne sürdü. İçinden bir oh çekip gözünü trafik lambasının üzerindeki sayaca dikti. Yeşil ışığa daha yetmiş iki saniye vardı. Klimayı kapatıp camları açtı. Sağındaki mezarlığa baktı. Kalabalıktı, bir ölüm falan yoktu, sadece bayram arifesiydi. Ölülerinin ruhlarına şeker, lokum dağıtan insanlar ve onları kapmak için itişip duran çocukları gördü. Çocuklar ne kadar da mutluydular. Sanki çocukların hepsinin ne ölümden haberleri vardı, ne de ölümün insanlarda oluşturduğu travmalardan. Dağıtılan şeker, lokum ve bisküvileri büyükler için hayır ve hüzün anlamındayken çocuklar için eğlence ve mutluluk kaynağıydı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocukluk hatıraları geliverdi gözlerinin önüne… İkinci
sınıftayken Tahir ve arkadaşları sataşmışlardı ona, itelemiş düşürmüşlerdi. Ayağa
kalkmış, gözleri dolu bir şekilde ‘Sizi babama söyleyeceğim, görürsününüz siz” dedikten
sonra Tahir ve arkadaşları korkup gitmişti. Bir kere de ablası kızmıştı ona; o
sefer de ‘Seni anneme söyleyeceğim’ diye tehdit etmişti ablasını. Çocukluk işte,
insanın hayatında anne ve baba olduktan sonra tüm dünyaya meydan okunabilirdi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk üç yaşındaydı Kenan, saçlarının hemen hemen tümü
beyazlamıştı. Amca olmuş, dayı olmuş, baba olmuştu. Ve şimdi daha yeni anlıyordu
anne ve babanın yokluğundan kaynaklanan yalnızlığın ne demek olduğunu<strong>. </strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözü yetmiş iki saniyenin ışıklarında iken Kenan çook uzaklara gitmişti. Oralarda içinden anne ve babasıyla konuşuyordu sanki.&nbsp;İkisi karşısındaymış da dertleşiyormuş gibi onların boşluğundan doğan yalnızlığın sağlamasını yapıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi sorun yaşadığı akraba çevresi veya alıp vereceği
olan bunca insanı kime şikâyet edebilirdi ki? Dertleşebileceği, sonsuz güveneceği
anne ve babası yoktu artık. &nbsp;Yalnızdır,
yapayalnız&#8230; </p>



<p class="wp-block-paragraph">Onlarca hataya, yaramazlığa rağmen babasının
çatık kaşlarının ardındaki merhameti ve sonrasındaki sonucu kesin olarak&nbsp; ‘Af etmek’ olan duygu durumları unutalı çok
olmuştu. Kızıp bağırıldığında
içi cız eden anne yüreğinin insanın gözlerinin içinde çaresiz bir çırpınışa
dönüşmesi nicedir hissetmediği duygulardı. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Adaletinden, merhametinden şüphe duymayacağın, kendisine hiçbir zaman küsülemeyen kırılamayan, orta yolu her zaman bulan bir arabulucu olan anne veya babaydı. Seni kucaklayıp bağrına basan, kızdığın küstüğün kişiye göz kırpıp azarlayan; sen gittikten sonrada onu kucaklayıp küçüğündür olsun, büyüğündür bir şey olmaz deyip merhamet tohumlarını yüreğinize serpen bir annenin babanın olmayışı ve bu olmayışın baş edilemez bir yalnızlığa, çaresizliğe, kimsesizliğe dönüşmesi insanı bazen darmadağın ediyordu.&nbsp;Kural tanımaz hale getiriyor. Başına bir şey geldiğinde elini yüreğine vuran bir elin olmayışı, kendisini üzmekten korkmayıp ama senin her acı haline üzülen sahip çıkan bir anne babanın yokluğunu kim hakkıyla tarif edebilir ki…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Korna sesleriyle irkildi, arkada arabalar birikmiş yeşil
ışık yanmıştı. Elleriyle ne zaman aktığını bilmediği gözyaşlarını silip devam
etti. Arabada sigara içmeyi hiç sevmediği ve onaylamadığı halde bir sigara
yaktı. Bir nefes alıp ‘Yok yok içmemeliyim’ dedi; ne arabada ne dışarıda. Babası
akciğer kanserinden daha kendisi 16 yaşındayken ölmüştü. Babasının yokluğu çok
yaralar açmıştı yüreğinde. Her yanı insanlarla kaynarken, çoluk çocuğu varken
bile bazen neden ve birden yakıcı yalnızlık nöbetlerine tutulduğunu çok sonraları
anlamıştı. Babasının varlığına doyamadan babası çekip gitmişti. Açlıktan midesi
karnına yapışan bir insan kadar açtı babasına. &nbsp;‘Çocuklarımı ölümümle yalnız bırakamam’ deyip
sigara paketini çakmağıyla beraber açık camdan dışarı attı. İçi birazda olsa
ferahlamıştı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Eve vardığında onu her zaman olduğu gibi aşağıda çocukları
karşıladı. Bir sakız bir bisküvi de olsa asla eli boş gelmezdi eve. Arabadan
indi, çocukları ‘Hoş geldin’ deyip boş olan ellerine bakarak ‘Baba bize bir şey
almadın mı?’ diye sordular.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gülümsedi, ellerinden tutup merdivenleri tek tek çıkarken
kendisine merakla bakan gözlere “Size bir şey aldım; yenilmez içilmez, ama her
zaman yanınızda olacak, sizi asla aç susuz bırakmayacak bir şey&#8230; </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yetmis-iki-saniye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>13</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Babamın Cennetinde Bir Gün</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/babamin-cennetinde-bir-gun/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/babamin-cennetinde-bir-gun/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fırat Duyan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Apr 2019 09:13:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=7124</guid>

					<description><![CDATA[Sıkılmadan, yorulmadan, yüzlerde eksik olmayan tebessümle sofraların yukarı çekilip akşam yemeklerinin damda yendiği, sıcak yemek buharlarının gökyüzüne bir bulut gibi karışıp oradan bereketini yeryüzüne yağdırdığı akşamlar. Elektriğin, araba seslerinin olmadığı; yemek sonrası, bir maestronun müziğe başlama işareti gibi bardaklara doldurulan çay ve çaylara eklenen şekeri karıştırırken gecenin sessizliğini bozan kaşıkların çınlama sesleri. Hemen ardından babamın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Sıkılmadan, yorulmadan, yüzlerde eksik olmayan tebessümle sofraların
yukarı çekilip akşam yemeklerinin damda yendiği, sıcak yemek buharlarının
gökyüzüne bir bulut gibi karışıp oradan bereketini yeryüzüne yağdırdığı akşamlar.
Elektriğin, araba seslerinin olmadığı; yemek sonrası, bir maestronun müziğe
başlama işareti gibi bardaklara doldurulan çay ve çaylara eklenen şekeri karıştırırken
gecenin sessizliğini bozan kaşıkların çınlama sesleri. Hemen ardından babamın içi
aşk dolu, ağıt dolu KİLAM*’ları… Sıra sıra, yan yana dizilmiş döşekler, güvey
yastıkları, enine serilmiş yorganlar, birbirine değen ayaklar. Hele, yorganı
bacaklarının arasına almak ne büyük lüks! Gökyüzünde yıldızlar, dışarıda köpeklerin
ve cırcır böceklerinin sesleri… Hele o Rapunzel’in saçlarının kesilmesi misali
hasat edilmiş başakların kokusu! Açık maviye
boyanmış demirden tahtların her hareketimizin ardından gıcırdaması;
masum çocukluk hayalleri, meleklerin yüzümüzü okşamasıyla çabucak uykuya
kapanan gözlerimiz; stres kelimesinin hayatımıza ve dilimize girmediği, anlamını
bile bilmediğimiz günler&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güneşin gözlerimi, baba elinin saçlarımı
okşadığı o sabahlarda güçlü bir ses: “Kalk oğlum, sabah oldu, uyan
hadi!” İçimden “Sabahın körü, babam bizi niye uyandırıyor ki?” diye geçirirdim.
Bir türlü anlam veremiyordum bizi bu kadar erken uyandırmasına. Ne uykuyu
severdi babam ne de boş durmayı. “Çok uyuyan, çalışmayan insanların şerefi
yoktur.” derdi. Bir gün olsun annem “Bırak çocuklar uyusun.” demedi ya da
“Yorgunlar, dinlensinler.” Etimiz de kemiğimiz de babamındı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uyanır uyanmaz babamın cennetine inerdim. Hortumun bir ucunu
musluğa geçirir, diğer ucunu üfleye püfleye etrafı yeni çapalanmış ağaç diplerine
götürürdüm. Dizlerimin üstüne çömelip bacaklarımın arasına aldığım hortumun ucunu
yerden yükseğe ayarlar, avucuma dolan soğuk suyu yüzümü çarpa çarpa yıkardım. Bahçemizde
kiraz, nar, incir, zeytin, kayısı, dut ve onlarca meyve ağacı vardı. Sulamaya
her zaman incir ağacından başlardım. Köklerine su gider gitmez hortumun ucunu
başparmağımla sıkıştırır tazyikli suyu ağacın yapraklarına püskürtürdüm. O
vakit ne de güzel bir koku yayılırdı… Birbirimize “günaydın” derdik böylece. İncir
ağacı ile vedalaştıktan sonra kendimle gurur duyuşumun sebebi olan, elimle
dikip can suyunu verdiğim, serpilişini gözlerimle an be an gördüğüm kayısı
ağacına yönelirdim. En çok onunla sohbet ederdim. Tüm sırlarımı anlatırdım ona.
Dördüncü sınıfta aşık olduğum kızı anlatmıştım mesela. En çok torpili ona
yapardım, daha çok su daha çok gübre daha çok bakım. Boyumu geçen kürekle her
hafta toprağını eşeler, yapraklarını silerdim. Hiçbir zaman beni mahcup etmedi.
Bir annenin çocuğunun saçlarını taradığı gibi incitmeden koparırdım meyvelerini.
İçi bal gibi tatlı, kokusu anlatılamayacak kadar güzel. Hemen yanındaki kiraz
ağacının bakışlarını fark ederdim: Kıskanç, yaramaz, kirli. Aslında seviyordum
onu. Ama arkadaş çevresi çok kötüydü, sürekli böcek çekiyordu ve meyvelerinde de
yara bere izleri vardı. Hiç bana öyle mahzun mahzun bakma! Senin kiraz
ağacından bir farkın yok hatta sen daha betersin. Sürekli meyvelerini yere
döküyorsun dut ağacı! Zaten senin suya çok da ihtiyacın yok,bugün sana su mu
yok. Cefakâr, fedakâr, her zaman yeşil, hiç şikâyet etmeyen, uslu uslu duran
zeytin ağaçları… Aferin sizlere, dileyin benden ne dilerseniz. Tamam tamam siz de
öylesiniz narlar, canlar, bahçemizin bereketleri. Aranızda birkaçı ekşi ama
olsun, sizi tuzlayıp tuzlayıp yemek de güzel.</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Oğlum git çaydanlığı sen getir; kardeşin daha küçük, üstüne döker.
Allah korusun. Ben biberleri toplayacağım, sen de geldikten sonra domatesleri
topla. Annene söyle bıçak koymayı unutmasın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Peki baba.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Siz hiç kahvaltıda taze biber yediniz mi? Ufak bir ısırıkta “kırt”
diye ses çıkaranlardan. C vitamini çok varmış biberde. </p>



<p class="wp-block-paragraph">En çok domates toplamayı severdim, o yüzden babam bu görevi
sürekli bana verirdi. İzlerdi beni, domatesleri nazikçe koparır her birini
koklaya koklaya tabağa koyardım. Her biri sanki ayrı güzel kokardı. Aralarında
ekşi domatesler vardı, en çok onları severdim. Üstlerine bolca tuz döker şapırdata
şapırdata yerdim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yağmur durmuştu, parmaklarımın arasında sigara ateşinin
sıcaklığını hissetmiştim. Son bir nefes çektim, ortaparmağımın yardımıyla
başparmağımın üstündeki izmariti fırlatıverdim. Uyanıverdim çocukluğumdan.
Dışarıda yağmur ile toprağın kokusu, anılarımda kayısı kokusu, parmaklarımda
sigara kokusu. Büyümüşüm. Neyse ki içimizi kirleten bir tek sigara dumanı
olmuş. Keşke büyümeseymişim.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>*Kilam:</strong>&nbsp;(Arapça’dan;
Kalām: <em>Söz, konuşma</em>) Kurmanci ve
Zazaca&#8217;da dengbej şiirine denilir.&nbsp;<strong>Kilam</strong>&nbsp;dengbej geleneğinin
bir terimidir. Tıpkı Türkçe&#8217;deki türkü kelimesiyle aşıkların şöyledikleri şiir
tanımlandığı gibi, Kürtçe&#8217;de&nbsp;<strong>kilam</strong>&nbsp;kavramı dengbejliğe özgü
bir şiir türü için kullanılıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/babamin-cennetinde-bir-gun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Leçek</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/lecek/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/lecek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fırat Duyan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Apr 2019 17:23:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=6931</guid>

					<description><![CDATA[Her iki eli öpülesi bir adamdı babam. Çektiği tespihin kehribar kokusu işlerdi ellerine. Yanaklarından öpmüşlüğüm yoktur; biz eline eğilirken o başımızdan öperdi. Pek sarılmazdı, hatta hiç sarıldığını hatırlamıyorum&#8230; Ama uzun uzun bakardı bize tespihini çekerken, sevgi dolu merhamet dolu olurdu bakışları. Benim nezdimde bir babanın en büyük isteğidir büyüdüğünü görüp yere çömelmeden ayakta kucaklamak evladını. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Her iki eli öpülesi bir adamdı babam. Çektiği tespihin
kehribar kokusu işlerdi ellerine. Yanaklarından öpmüşlüğüm yoktur; biz eline
eğilirken o başımızdan öperdi. Pek sarılmazdı, hatta hiç sarıldığını
hatırlamıyorum&#8230; Ama uzun uzun bakardı bize tespihini çekerken, sevgi dolu merhamet
dolu olurdu bakışları. Benim nezdimde bir babanın en büyük isteğidir büyüdüğünü
görüp yere çömelmeden ayakta kucaklamak evladını. Kendisinden uzun olsun ister,
boynunu kaldırıp yıldızlara bakar gibi bakmak ister… Bir baba evladının
kendisinden iyi olmasını ister sadece. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Babamın bir uzvuydu adeta o tespih, onun ayrılmaz bir
parçası olmuştu. Tespih tanelerinin diliyle konuşurdu bizimle; yüzünde
yakalayamadığımız küçücük bir mimiği, aklımızın ermediği bir davranışını hep o
taneler fısıldardı bize. Pencereden dışarı bakar, ufuk çizgisiyle konuşurdu
sanki içinden sessizce. Tespihinin tanelerini ağır ağır, yavaş yavaş çekerdi; o
zaman anlardık ‘bana dokunmayın, konuşturmayın’ demek istediğini. Ağarmış
saçlarının, yetmişe dayanmış ömrünün muhasebesini yapardı kendi kendine. İkişer
ikişer, hızla çekti mi tespihi bilirdik ki sinirlenmiştir, üzülmüştür babam; bir
tespihe bir annemize bakardık böyle zamanlarda. Tespihin şakırtılı sesinden ve
annemin mimiklerinden, sinirini ölçmeye çalışırdık babamın hiç konuşmadan. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir de o tespihi çekmeyip parmağına dolaması vardı. İşte o
an bilirdik ki babamız mutludur, sıkıntısı yoktur, her şey yolunda gidiyordur. Hepimizin
yüzünde bir gülümseme, Alâeddin’in sihirli lambasındaki cini bulmuş gibi dile
dileyebildiğini! Keyfi yerindeyken babam hemen bana bakar, ‘Koş, git getir
silahları, temizleyeceğiz hepsini’ derdi. Böyle zamanlarda babamın gözleri
parlar, keyifle dokunurdu hepsine tek tek; vefa borcu sayardı onlarla
ilgilenmeyi. Yere büyük bir sofra serilir, birinde yağ diğerinde mazot olan
bakır taslar getirilirdi önüne. Sonra anneme bakar, ‘Leçek getir hanım, şunları
bir güzel temizleyelim’, derdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eskimiş leçekleri küçük parçalara bölerken, ne kadar dramatik bir kaderleri olduğunu düşünürdüm içimden; hayatımızın ne çok anında başrol oynamış bu leçek. Misal, beşikte sallanmasına rağmen sürekli ağlayan, bir türlü susmayan yeğenimin sesini işitince annem yengeme seslenir, ‘kızım leçeğini çocuğun yüzüne örtüver de sussun’, derdi. Leçeği koyar koymaz susuverirdi haylaz yeğen; anasının kokusunu alırdı zaar<strong>, tüm leçekler anne kokar aslında</strong>… Yakalamaca oynarken düşüp dizimi kanatmıştım bir kez, ne çok acımıştı canım; annem hemen bir leçek bağlayıp kanamayı durdurmuştu. Ateşlendiğimizde derhal leçek ıslatılır, alnımıza koltuk altımıza konulurdu. Başımız ağrıdığında annem leçeğini çıkarır alnımıza hafifçe bastırarak bağlar, baş ağrımız hemencecik geçerdi. Annemizin leçekte sakladığı damlasakızı; ah, nasıl da hafif bir reçine kokusu yayardı etrafa! Sağılmış sütü süzerken leçek, peynir kalıbı yaparken leçek… Örf, adet ve ananelerimizde de önemli bir yeri var leçeğin. Erkeklerin kavgası sırasında, yere atılan bir leçek kavgayı bitirir; birinin gitmesini engellemek için son çare olarak yere leçek serilir, çünkü üstünden atlanamaz, üzerine basılamaz leçeğin. Leçek demek kadın demek, ana demek. Kadına olan saygı, verilen değer ne kadar da büyük…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama şu dünyada hiçbir şey beyaz kalamıyor. Babamın
silahlarını temizlerken kullanıp simsiyah ettiği, işi bitince de ‘Oğul, atıver
şunu’, diye elime tutuşturduğu leçek… İşte bakın, tam burada, ellerimin
arasında duruyor!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/lecek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>11</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bahar ve Libido</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/bahar-ve-libido/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/bahar-ve-libido/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fırat Duyan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Mar 2019 12:04:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=6723</guid>

					<description><![CDATA[Bahar geliyor… Aylardan Nisan. Bu ay şakaya gelmez öyle, tüm kuzey yarım küre için tehlike sinyalleridir. Bahar geliyor kaçın! Şu insan vücudu nasıl bir şeydir arkadaş… Güneş ışığının çoğalmasıyla kış günlerinin bittiğine kanaat getiren beden içlik giymeyi, üzerine de iki kat çorap geçirmeyi bırakıp, korunma değil çoğalma mevsiminin geldiğini anladığında hormonları harekete geçiriyor. Kuzey yarım [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Bahar geliyor… Aylardan Nisan. Bu ay şakaya gelmez öyle, tüm
kuzey yarım küre için tehlike sinyalleridir. Bahar geliyor kaçın!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şu insan vücudu nasıl bir şeydir arkadaş… Güneş ışığının
çoğalmasıyla kış günlerinin bittiğine kanaat getiren beden içlik giymeyi, üzerine
de iki kat çorap geçirmeyi bırakıp, korunma değil çoğalma mevsiminin geldiğini anladığında
hormonları harekete geçiriyor. Kuzey yarım kürede milyonlarca insan cinsel
olarak aktif hale geliyor. Amerika’nın gizli silahı var ya, hani kırmızı
düğmeye basınca istediği yeri yok edebildiği; işte onun gibi bir şeyler oluyor
insana da Nisan gelince. Sanki görünmez bir el Nisan’ın düğmesine dokunuyor ve
hormonlarımızın kozmik Big Bang’i başlıyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">“Hay gözün kör olsun e mi!” bedduası kesinlikle bahar
aylarında türetilmiş olmalı. Bu göz var ya bu göz; Nisan’da ne çoraplar örüyor
insanın başına bir bilseniz! Baharla birlikte gözün ağ tabakası (retina) daha
yoğun güneş ışığına maruz kalıyor. Optik sinirlerle beyne bağlı olan
gözlerimizle buluşan güneş ışığı bir tür uyarıcı görevi üstleniyor. Ekseriye
gri ve yarı-karanlık geçen kış günlerinde, “Kış hormonu” olarak da bilinen
melatonin salgısını artıran epifiz bezi, güneşli günlerin gelişiyle birlikte bu
kez de “mutluluk hormonu” olarak bilinen serotonin salgılamayı hızlandırır.
Elbette bu salgı şenliğine testosteron ve östrojen de derhal tam gaz
katılırlar. Bak sen şu şerefsizlere!..&nbsp; </p>



<p class="wp-block-paragraph">Cinsel organlarımızdaki bu hızlı aktivitenin tek müsebbibi göz
değildir elbet; midede uçuşan kelebekler, bağırsaklarda sanki Venedik’te kanal
sefası yapıyormuşçasına kurumla gezinen minnak krampçıklar… </p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama Nisan ayında görüp görebileceğiniz en masum insan evladı
benim! Çünkü gözlerim, retinamda oluşan bir enfeksiyon sebebiyle oldukça
rahatsız ve neredeyse tamamen kapalı. Anlayacağınız, bu yılki Nisan vizyonumda
“Eyes Wide Shut” oynuyor ve bir an önce “Eyes Wide Open”a geçebilmem için
sevgili dostum Doktor Kamuran ve Hipokrat yeminlerine yürekten bağlı ekibi beni
sezona yetiştirmek için var güçleriyle çalışıyorlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dedim ya bu ay şakaya gelmez; Nisan’ı dört gözle bekleyen
bazı kesimler var ki ‘aman’ diyeyim, gördüğünüz yerde tereddütsüz arkanızı
dönün ve tabana kuvvet kaçın! Tüm kışı abur cubursuz, şekersiz, tuzsuz geçirip
triceps, biceps, göğüs, kanat ne kadar vitrinlik kas varsa gözümüze gözümüze
sokmak için bir an önce kısa kollu t-shirt’lerini çeyiz sandıklarından çıkarma
heyecanına kapılmış fitness’ci kardeşlerimiz ile Monica Belluci’vari incecik
bellerini ve tüm Kardashian sülalesinin toplam popo coğrafyasına eşit
mabatlarını Tik Tok’a atıp bol ‘like’ bekleyen hatun kişiler! İşte size en
tehlikeli iki grup. Raiting’i yüksek ilişkiler peşinde olup işin teknik, taktik,
duygusal, felsefi, psikolojik boyutuna hiç bulaşmadan direk sonuca odaklanmış; kaslarının,
popolarının öz güveniyle direkt mevzuya dalan gruptakilerden bahsediyorum.
Isınan havanın da etkisiyle bilinçsizce ona buna saldıran,&nbsp; “Are you cola?”, “Go disco?”, “Drink votka,
you and me?” İngilizcesiyle sahilde Rus tavlama sezonunu kurdeleyle açan ibişlerden!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki bu tanışma, kaynaşma işlerinin bir tekniği, taktiği var
mıdır? Vardır herhalde ya…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sene 2001, Kıbrıs’ta Mağusa’da Birleşmiş Milletler üssü
karşısında Road House diye bir bar vardı, hep oraya takılırdık. Baharın
dürtüsü, denizin kokusu, vizelerin bitişi derken kendimizi bara atmıştık. Bir
taraftan arkadaşlarla sohbeti koyultuyor bir taraftan da ılık Kıbrıs ikliminin
etkisiyle çıplak omuzlarını nilüfer çiçeği gibi titreten bir içim su hatunları
kesiyorduk. Alper isminde bir arkadaş vardı masamızda; cevval, zeki bir
çocuktu. Sohbetin en koyu anlarından birinde, Alper birden masadan kalkıp, tek
başına oturan bir kızın yanına gidiverdi. Yüksek perdeden bir “Merhaba!”
patlattı önce. Hepimiz kulak kesilmiş, şaşkın bakışlarımızı Alper’e dikmiştik.
Biz ne olup bittiğini anlayamadan, Alper’in konuşmaya devam ettiğini duyduk:
“İki, üç dakikadır bakışıyoruz seninle. Ben şimdi böyle çabuk davranıp yanına
gelmesem, bir on beş dakika daha sürecekti bu bakışma faslı. Sonra, yine yanına
yavaşça gelecek ve sana bira ısmarlamak istediğimi söyleyecektim. Eh, birlikte
geçirebileceğimiz zamanı on beş dakika ertelemeye gerek yoktu kanımca! Ama
neyse, ben yine de devam edeyim on beş dakika sonrasında olabilecekleri
anlatmaya: Birlikte bir, iki bira içecektik. Biraz kendimizden biraz hayattan
bahsedip birbirimizi tanımaya çalışacaktık. Sonra sen saatin geç olduğunu, eve
gitmen gerektiğini söyleyecektin. Ben de seni evine bırakmayı teklif edecektim.
Tercihen, sen bu teklifimi kabul edecektin. Evine vardığımızda, bana kahve
ikram etmek isteyip istemediğini soracaktım sana. Cesaretimi küstahça
bulacaktın, ama samimi tavrım hoşuna da gidecekti. Şimdi ben sana şu teklifi
yapıyorum. Varsay ki şu anda evinin önündeyiz ve sana beni içeri davet eder
misin, diyorum. Ne dersin?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu konuşmaya şahit olduğumda o kadar şaşırmıştım ki, o an
aklımdan onlarca şey geçmişti. Alper’in yaptığı şey âni bir cesaret parlaması
mıydı yoksa önceden planlanmış kurnazca bir taktik miydi? Kız, Alper’in bu
tavrından etkilenmiş miydi? Ne cevap verecekti Alper’e, paylayacak mıydı onu
yoksa cesur hamlesini ödüllendirecek miydi? Saniyeler içinde aklımdan buna
benzer sorular aktı geçti. Alper’in yaptığı şey cesaret gerektiren bir hamleydi.
İyice düşününce Alper’in kaybedecek bir şeyi olmadığını, reddedilmekten de
zerrece korkmadığını fark ettim. Tanışmak istediği bir kıza cesurca yaklaşmış, içinden
geçenleri kabalaşmadan, karşısındakini rahatsız etmeden bir çırpıda söylemişti,
yalansız dolansız. Tanıdığım kadarıyla Alper, alkolün etkisiyle de yapmamıştı
bu hamleyi; düz bir çocuktu O, söylemek istediklerini lafı dolandırmadan çıkarırdı
ağzından. Daha geçenlerde, bir sınav öncesinde hocamızın yanına gidip sınavdan
B+ alamaması durumunda bir sonraki yıl sınıf tekrarı yapacağını, bu durumun da
ailesi ile arasında çok ciddi sorunlar yaratacağını söylemişti. Yıl içerisinde
yeterince çalışmadığını ve bunun tamamen kendi suçu olduğunu bildiğini,
dersinden geçebilmesi için tek çarenin kopya çekmek olacağını ama bunu da
yapmak istemediğini samimiyetle anlatmıştı hocamıza ve kendisine yardımcı
olmasını rica etmişti. İşte Alper böyle dürüst ve cesur bir çocuktu. Tam da biraz
evvel hiç tanımadığı bir kızın karşısında yaptığı konuşmada olduğu gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Alper o akşam cesaretinin ve dürüstlüğünün karşılığını aldı.
Kız da ona “Merhaba!” dedi ve teklifinin onu gerçekten şaşırttığını, ama
kendisini evine davet etmeyeceğini söyledi. Ancak birlikte oturup sohbet
edebileceklerini de ekleyip Alper’i masasına davet etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kim ne derse desin, kızın o akşam kesinlikle Alper’den
etkilendiğini düşünüyorum. Belki onun da aklından, tıpkı benimkinden geçtiği
gibi, onlarca soru geçmişti: Kimdi bu adam; cesaretinin, özgüveninin kaynağı
neydi; dürüst ve meraklı bir hayran mıydı yoksa taktisyen bir zampara mı; ona
söylediklerini daha önce başka kızlara da söylemiş miydi; bilmeyerek yaptığı
bir mimik ya da jest ile bu cesareti ona kendisi mi vermişti; yoksa adam sadece
ukala bir serseri miydi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">O akşam kızı uzaktan izlerken ne bir endişe ne korku ne de
tedirginlik sezdim Alper’e bakışlarında. Bu duygular içinden geçmiş olsa bile,
usta bir poker oyuncusu gibi hiçbir şey belli etmemişti. Ne saçarlıyla oynamış
ne durmadan bacağını sallamış ne de parmaklarını rahatsızca masanın üzerinde
tımbırdatıp durmuştu. Ona bir isim bulmaya çalıştım kafamda; en çok Melisa,
Aylin ve Ece’yi yakıştırdım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız, hiç de bayat numaralara kanacak aptal birine benzemiyordu.
Aksine, Alper’le sohbet ederlerken cümlelerini özenle seçiyor, kibarlığını bir
an için bile elden bırakmıyordu. Hatta o tavırları o kadar rahattı ki, sanki
ilk hamleyi o yapmıştı da şaşıran taraf kendisi değil Alper olmuştu. Gerçekten
de ikisine baktığımda, daha donuk ve tutuk olanın Alper olduğunu fark ettim
hayretle. Kız, elini aralarında duran çerez tabağına uzatıp Antep fıstıklarını,
bademleri tek tek seçerken, Alper sadece beyaz leblebilerden ve tuzlu
fıstıklardan alıyordu çekingence. İşte böyle bir kendi masamdaki sohbete
katılıp bir Alper’in kızla beraber oturdukları masada dönen sohbete kulak
kabartırken geceyi epey geç etmiştim. Hatta bizim masa eve gitmek üzere
kalktığında, Alper ve kız daldıkları koyu muhabbetten kafalarını kaldırıp
gitmekte olduğumuzu fark etmediler bile. Bense, sabah olup da Alper’i gecenin
devamı hakkında soru yağmuruna tutmak için can atarken, nedense birden aklıma
bizim Tayfun düştü!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mardinliydi Tayfun. Mardinli olup ta insanın isimi Tayfun
olur mu derseniz; evet, olmuş işte. Tayfun doğduğunda babası askermiş. Komutanı,
kendisini yanına çağırıp da ismine gönderilen mektubu ona okuduğunda, bir oğlu
olduğunu öğrenmiş. Bu müjdeli habere karşılık komutanından oğluna bir isim
vermesini istemiş; komutanı da Tayfun ismini vermiş. Komutan Giresunluymuş. Giresun’da
Tayfun ismi yaygın mıdır, onu bilemem.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir gün bir kafede Tayfun’la otururken, yanımızdaki bir
başka arkadaşın bayan arkadaşı gelip oturdu masamıza. Laf döndü dolaştı,
yoldaki çukurlara geldi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Birden Tayfun heyecanla lafa daldı: “Abi, Almanya da öylemi ya?
Yollar mükemmel, her yer tertemiz. Hele o Münih, ne kadar modern bir şehir
öyle!” Tayfun Münih’ten girip Düsseldorf‘taki eğri binalar, Köln’deki Dom Katedrali’nden,
Ren Nehri’ndeki restoranlardan çıktı. Daha neler neler! Hani biraz daha konuşsa,
şivesi gurbetçilerinki gibi olacaktı. Yarım saat onu hayretle dinledik. Almanya’ya
kesinlikle gitmediğini biliyorum. Meğerse amcası ‘80’lerde Almanya’ya göçmüş, kuzeni
her geldiğinde oraları anlatırmış, oradan biliyormuş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız kendisine ne iş yaptığını sordu. Tayfun, işletme mezunu
olduğunu ama KPSS’den yeterli puan alamadığı için ticaretle uğraştığını
söyledi. &nbsp;Ben ve masadaki diğer arkadaşım
Ahmet şok olmuştuk. Len, bizim Tayfun lise mezunu değil miydi? Zeki çocuktu ama
okumak bir türlü ilgisini çekmemiş, dershanelere gitmesine rağmen üniversiteyi
kazanamamıştı. İşletme ve Tayfun isimlerini yan yana getirince, Tayfun’un
insanları telefonla işletmesi haricinde aklımıza başka bir şey gelmiyordu. Birden
kız “Ben de işletme mezunuyum.” Deyince, “Aha, şimdi boku yedi!” diye geçirdik
içimizden. Ama yok, hiç de umduğumuz gibi çuvallamadı Tayfun. Şerefsiz, her bir
şeyi planlamış ince ince; işletmede hangi dersler okutuluyor, hangi dersler
ötekilerden daha zor, vize nedir, final nedir hepsini öğrenmiş. KPSS geçen sene
kaç puanla almış, onu bile ezberlemiş. Tayfun’u tanımsak biz bile inanacaktık
söylediklerine, o kadar inandırıcıydı yani şerefsiz! Bir de “İşletme okumak
hayatımın hatasıydı” demez mi? Yok ulan, yok; bu adam gerçekten işletme okumuş
dedik, herkesi işletiyor resmen!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bununla da yetinmedi Tayfun. O gamzeli, çapkın gülüşüyle kıza
bakıp “Tek ortak noktamız işletme olamaz herhalde. Bir ara şöyle rahat rahat
oturalım da hangi kitaplardan, filmlerden hoşlanıyorsun, uzun uzun konuşalım
seninle.” dedi. Biz Ahmet’le şaşkınlıkla birbirimize bakarken, uzanıp kızın
masada duran telefonunu aldı, kendi numarasını kaydedeceğini, onu her zaman
arayabileceğini, müsait olduğunda da buluşmak istediğini söyledi. Şifreyi
sorduğunda ise, kızdan cevap bir çırpıda geliverdi: “3366”! Şöyle upuzun bir
“Yuhhhhhh!” dedik içimizden. İşin daha da ilginci, kız masadan “Ay ne kadar
samimi, candan bir arkadaşınız varmış. Ne güzel sohbetlerimiz olacak kim bilir.
Nerelerde saklıyordunuz Tayfun’u bunca zamandır?” diyerek kalkmaz mı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yalan ile çıkılan yol elbet gerçeğin sert duvarına
toslayacaktır. Ama bu ikisi için yolculuğun heyecanlı geçeceği de kesin! </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/bahar-ve-libido/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Buğdayın Laneti</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/bugdayin-laneti/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/bugdayin-laneti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fırat Duyan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Mar 2019 23:00:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=6358</guid>

					<description><![CDATA[İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı. Yok yok! Öyle bir dinleme şekli kalmadı ya da benim için kalmadı. O Ses Türkiye yarışmasının jürileri misali koltuğa oturmuş, elim butonda, ilgimi çekecek seslere kulak kabartmış bekliyorum. &#8211; Abi, akşama bir tepsi baklavasına 10-11 halı saha maçı var. Geliyor musun? &#8211; Lan oğlum, bir saat top peşinde koşturup harcadığımız kalorinin daha fazlasını ödül olan baklavadan alacağız. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>				İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı. Yok yok! Öyle bir dinleme şekli kalmadı ya da benim için kalmadı. O Ses Türkiye yarışmasının jürileri misali koltuğa oturmuş, elim butonda, ilgimi çekecek seslere kulak kabartmış bekliyorum.</p>
<p>&#8211; Abi, akşama bir tepsi baklavasına 10-11 halı saha maçı var. Geliyor musun?</p>
<p>&#8211; Lan oğlum, bir saat top peşinde koşturup harcadığımız kalorinin daha fazlasını ödül olan baklavadan alacağız. Kârzarar hesabında zararlı çıkıyoruz.</p>
<p>&#8211; Abi, okeye dördüncü lazım. Gelir misin?</p>
<p>&#8211; Yürü git! Temel mantığı “Lazımsa al, değilse at.” olan bu salak oyunu oynamaktan vazgeçin artık.</p>
<p>&#8211; Abi, akşama rakı balık yapalım mı arkadaşlarla?</p>
<p>&#8211; Tövbe tövbe&#8230; Günah oğlum, hem karaciğer enzimlerim yüksek.</p>
<p>&#8211; Abi, geçen bir kız gördüm süt gibi&#8230; Hani zeytin yutsa yutaktan mideye kadar takip edersin.</p>
<p>&#8211; Len, sus! Ayıp!</p>
<p>&#8211; Abi, ne olacak bu ülkenin hâli?</p>
<p>“Belanı mı arıyorsun oğlum! Mahkemelik olacağız.” derken whatsapp’tan bir mesaj: Ev erzak listesi. İşte buna dönenemezlik yapamazsın. Bu hormonal bir şey.  Karşı koyamazsın, itiraz edemezsin, gerekçe sunamazsın. On kat yerin dibinde magmaya erişsen ya da fırlayıp termosferin dışına çıksan da dönüp dolaşıp varacağın yer, park sorunu olmayan bir marketin önüdür. O yufka,  maydanoz, tavuk, o bulaşık deterjanı alınacak.</p>
<p>Athena grubunun solisti Gökhan gibi koltuğa yayılmışım; aniden yerimden kalkayım derken… “Anam anam anam!” diye feryad-ı figan edip elimi belime attım ağrıdan. “Hay atalarımın şarap çanağına!” diye bağırdım. Evet evet, atalarıma ana avrat düz gittim. “Bel ağrınla atalarının ne ilgisi var?” diyorsunuzdur içinizden. Anlatayım efendim:</p>
<p>Bundan çok çok uzun zaman önce hatta on binlerce yıl önce, develere diken, insanı üzen yok iken, pirelerin henüz berber olmadığı bir dönemde, Türkiye-Batı İran Levant bölgesinde başladı her şey.  Geyiklerin peşinden koşan, meyve ağaçlarına tırmanan, o dağ senin bu dağ benim demeden bayır çayır dolaşan atalarımız aslanlar gibi geyiğini avlar, ateşini yakar ve avını pişirip afiyetle yerdi. “Yarına Allah kerim” der, bir güzel uyurdu. Stokçuluğun olmadığı biberin, patlıcanın, domatesin değil fiyat tartışmalarının kendilerinin bile olmadığı dönemlerdi. “Şu geyikten bir parça kaldır, yarın öğlen yemeğinde yeriz.” diye bir şey yoktu.</p>
<p>O günlerden bir günün sabahında, atalarımızdan bir amcaoğlumuz uyanmamış. Uykuyu seven tembel mi tembel biriymiş. Kendisine “Kalk oğlum, kahvaltılık bir iki tavşan yakalayalım yiyelim.” demişler. Uykucu atamız, mahmur bir sesle “Amcaoğlu, gel bir otur, bir şey diyeceğim. Biz manyak mıyız? Her gün her gün dağlarda, taşlarda elimizde mızraklar geyik, tavşan peşindeyiz. Bir yerimiz, bir yurdumuz olsun. Sürekli dağda ovada nereye kadar? Bak, ben buğday diye bir şey buldum. Evcilleştirdim. Bir ekiyorsun, otuz veriyor. Gel, biz bu buğday işine girelim.” demiş. İşte o gün delikanlı atamız başının, belinin, boynunun akıbetini düşünmeden teklifi kabul etmiş. E tabii çiftçilik, marabalık zor iş. Ekmeye, biçmeye başlamışlar. Kazmasıdır, küreğidir derken birden delikanlı atamızın belinden fırt diye fıtık atmaz mı? İşte o gün bel fıtığı, boyun fıtığı, omurga ağrıları DNA’mıza işlemiş. Buğday almış başını gitmiş. Hatta elini alnına koyup “Şu bize doğru gelen bulut yağmur yüklü sanki.” tahminleri o dönemde başlamış. Hâlbuki eskiden öyle miymiş? Siz hiç Khal Drogon’un attan inince ya da ateşli sevişmelerinden sonra belini tuta tuta öfleyip püflediğini duydunuz mu? Lannister Ailesi’nin sofrada bulgur pilavı, kuru fasulyenin yanında soğan yediğini gördünüz mü?  Shae (Sibel Kekilli) bahsini ise milliyetçi duygularım yüzünden açamıyorum bile!</p>
<p>Ben bir çölyak hastası olarak delikanlı atamın avcı-toplayıcı genini taşıyor ve hastalığımı reddediyorum ki hasta olan zaten ben değilim; vücudun protein olarak kabul etmediği glüteni sindirebilen sizlersiniz. Sevgili Canan Karatay ablamız bas bas bağırıyor ‘Buğdaydan uzak durun’, diye. Dinleyen mi var? Allah aşkına, kısır diye bir yiyeceğimiz var. Yahu erkek yiyeceği olsa -burada cinsiyet ayrımı yapmıyorum- adı kısır değil İKTİDAR olurdu değil mi? Düşünün, o kadar anti afrodizyak ki adı kısır konmuş.</p>
<p>E tabii, bu buğday illeti sadece eklem ağrılarıyla kalmamış, her alanı etkilemiş. Savaşları bile… Moğol savaşçıları Orta Asya’dan çıktıklarında yolda ölen atlarını kesip, bindikleri atın sırtı ile eyerin arasına koyarak sürtünmeden ötürü pişen etleri afiyetle  bir güzel yiyorlardı. Şimdi size soruyorum: Ortadoğu’da sindirimi zor, mineral ve vitamin yönünden zayıf olan kısır, bulgur gözleme, su böreği, kol böreği ile  beslenen bir millet savaşları nasıl kazansın? Adamlar hiçbir şey yapmasalar bile hilal gibi dizilip, aynı anda “Hohh!” diyerek ağız kokularıyla düşmanı öldürebilirler.</p>
<p>Şimdi, bel ağrısı çekerken atamızın amcaoğluna sövebilirsiniz.		</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/bugdayin-laneti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>34</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sıradanlığın Sıradışılığı</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/siradanligin-siradisiligi-firat-duyan/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/siradanligin-siradisiligi-firat-duyan/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fırat Duyan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Feb 2019 09:22:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=5606</guid>

					<description><![CDATA[Sıradan olmaktan uzaklaşmak gibi bir gayretin içindeyiz, çoğumuz. Sıradanlıktan kaçarken çoğu defa sıradanca eğilimler, tutumlar ve davranışlar içinde debelenip dururuz. Her ne kadar algılar ve istekler sıradanlıktan üstünlüğe bir eğilim gösterse de, içinde hapsolduğumuz sıradanca davranış ve tutumların esaretindeyiz. Bunu fark etmem çok erken zamanlarda olan bir durumdu. Burada yanlış anlaşılmasın sıradanlıktan üstünlüğe terfi etmenin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>				Sıradan olmaktan uzaklaşmak gibi bir gayretin içindeyiz, çoğumuz. Sıradanlıktan kaçarken çoğu defa sıradanca eğilimler, tutumlar ve davranışlar içinde debelenip dururuz. Her ne kadar algılar ve istekler sıradanlıktan üstünlüğe bir eğilim gösterse de, içinde hapsolduğumuz sıradanca davranış ve tutumların esaretindeyiz. Bunu fark etmem çok erken zamanlarda olan bir durumdu. Burada yanlış anlaşılmasın sıradanlıktan üstünlüğe terfi etmenin işareti değil, bilakis kendi sıradanlığımdan kurtulamayacağımı bilip haz almayı seçen biri olarak anekdotları zikredeceğim. Çoğunuzun gördüğü ama tanımlamadığı ve hepimizin çokça yaptığı sıradanlıkla buyurun bakalım!</p>
<p>Orta son sınıftaydım, akıllı, efendi, çalışkan bir öğrenciydim, hem dersleri daha iyi dinlemek, hem de deniz hocanın parfüm kokusunu almak için ön sırada oturuyordum. Bir gün ders esnasında şu an hatırlamadığım bir yaramazlığı yapıp en arka sıraya postalanmıştım. İşte ne olduysa o gün o arka sıraya geçince oldu…</p>
<p>En arkada oturunca kimseyi ensemde hissetmediğim o gün bir aydınlanma gelmişti. Görüş açım ile beraber düşünce sistemim de değişmişti. Herkesi her şeyi görüyordum, sınıf ineklerinin heyecanla parmak kaldırışlarını, birçok kişinin lacivert ceketleri omzunda saçlarından düşen kepeklerini. Herkesin ense tıraşını, ayağa kalkan kızlarının eteğinin buruşmuş hallerini. Teneffüste dışarıda o pileli etekler nasıl ütülü duruyordu anlamıyorum, o zaman nano teknoloji  de yoktu. Sanki bir padişahın halka karışması gibi çarşıya pazara inmesi gibi bir şeydi benimkisi, eğlenceliydi.</p>
<p>Herkesin açığını görüyor tek başıma içten içe gülüyordum, üst üste platonik gülüşler serisi…</p>
<p>Sınavlardan yüz puan almayı bırakmıştım, soruların tümünü bilmeme rağmen hepsini cevaplamıyor 85-90 arası puan alıyordum, 100 alıp dikkat çekmeye arkadaşlarımın haset ve nefretlerini almaya ne gerek vardı ki, satranç turnuvalarında birinci değil de ikinci olmayı seçiyordum bilerek yeniliyordum. İkinciyi kimse sallamıyor birinci göz önünde üçüncü sinirden çatlıyordu, üçüncü ikinciyi sallamıyor rakip olarak birinciyi görüyordu, birinci aslında ikincinin daha iyi olduğunu biliyordu, öğrenciler birinciden nefret edip, üçüncüye acıyorken ikinci yani  ben tüm bu olanları görüyor daha çok eğleniyordum. O gün yine anlamıştım ki gümüş altından daha değerli, bronzdan daha keyifliydi. Tüm öğrenim hayatım böyle geçti, lise üniversite…</p>
<p>Arabam olmasına rağmen arada toplu taşıma araçlarına biniyordum. Dolmuş ve otobüslerde en arkaya oturuyordum, ayakta ve oturan herkesi görebiliyor, duyabiliyordum. Hem çok zevkliydi. Önde oturunca şoföre para uzatıyor üstünü alıyor, gözün yolda varacağın yere gidiyordum. Oysaki arkada oturmak öyle miydi, dışarıdan gelen güneş ışınlarının cam kenarında oturan kellere vurduğu yansımayı, ayaktaki koltuk altı kokan insanların yanındaki insanları nasıl rahatsız ettiği yüzlerini nasıl ekşittiğini, çok fazla olmasa da temel dürtüleriyle  bakan gözleri, ayakta kaldığı için niye utandığını anlamadığım insanların girdiği tripleri görmek paha biçilmezdi. Önündeki adama parayı uzatıp onun da bir öndekine uzatması şoföre kadarki yolcuğunu gözlerinle görmek, kıyıda uçan martıları izlemek kadar sanatsal ve güzel.</p>
<p>Sıradan olmak bambaşka bir şeydi, keyifliydi alaycıydı, eğlenceliydi, hayatın tüm dönemlerinde bir şekilde öyle davranıp daha çok keyif alıyordum. Yine çok farklı olmaya çalışanların hikayelerindeki sıradanlığa bir örnek vereyim. Ülke geneli seçimlerde akrabalarımdan dostlarımdan siyasete atılanlar var (malum ya yönetecek, tribe girecek ve bir o kadar da sıradanlığını unutacak işte), arada onlarla köylere mahallelere gidip oy istiyoruz, yine aynı şeyi yapıp önlerden kalkıp herkesin arkasına geçiyor kulak kabartıp herkesi duyabileceğim görebileceğim bir köşeye geçip kayıt tuşuna basıyordum. Halk bak şimdi oy için nasıl geldi şimdi dünyanın yalanını söyleyecek oy isteyecek nah veririz!  Sana diyenleri duyuyor gülüyordum, konuşma bitince siyasetçinin arabasına biniyor orada konuşanlara kulak kabartıyordum.</p>
<p>-Vallahi efendim bunlar bize oy vermezler puştlar artık üç beş oy ne alırsak…</p>
<p>Arkada olmak zevkli anlayacağınız.</p>
<p>Geçenlerde büromda asıl işi öğretmen olan ama aynı zamanda filolog, antropolog, fizikçi, kimyacı edebiyatçı, tarihçi, kebapçı, gurme, karateci bir dostum ile asıl mesleği muhasebeci olan aynı zamanda bilgisayar programcısı, imam, tarihçi, araştırmacı, kepçe operatörü , halterci arkadaşım ile koyu bir tartışmaya girdik. Her şeyden konuşuyorlar birbirlerini yiyorlardı resmen. Onlara yetişmek araya girmek mümkün değil, tüm bildiklerini kusuyorlar, haklılığını ispat etmek için ana okuldan bugüne kadar tüm bildiklerini birleştirip bir bomba haline getirip atıp geri çekiliyorlardı. Saatlerce bu savaş sürdü ben ise hiç konuşmuyor, dinlemeyip dinliyormuş gibi, anlatmıyor anlıyormuş gibi arada göz kontağı kurup asıl işim olan PC’de 101 okey oynuyordum. Tam okeye dönüyorken birden iki çift gözün bana baktığını ve saatlerdir beklediğim anın geldiğini görmüştüm. İçimden hah şimdi sıçtım ağzınıza, gelin bakalım kucağıma siz hele. O meşhur sevdiğim soru yine gelecekti (bu çok yönlü! Sabit tutumlu ve tek davranışlı arkadaşların sıklıkla yaptığı şeydi).</p>
<p>-Sence hangimiz haklı? Sen ne diyorsun bu konuda?</p>
<p>Yüzümde ciddiyet içimde zafer naraları o an gelmişti. Benim hakemliğime ihtiyaç duyulmuştu (Yine çok yönlü oluşlarını bir hükme bağlama gayretindeydiler tabi ki).</p>
<p>Laann puştlar! Siz ne kadar biliyorsanız bilin kimin iyi olduğuna kimin haklı olduğuna sıradanlıktan zevk alan ben karar veriyorken, sıradanlığa baş kaldırış hüviyetinde olan sizler daha da sıradanlaşıyordunuz, benim gibi sıradan ve basitten zevk alanın nazarında. O kadar bilgiçlik taslayıp bağrıştınız da ne oldu bak bana geldiniz yine. Allahım!!!  Nasıl bir zevk bu&#8230; Sıradan olan iki çok bilen üstünün sıradan davranışı.</p>
<p>Gayet ciddi bir ses tonuyla ben;</p>
<p>-Aslında ikinizin de haklı olduğu taraflar var. Birinize sen haklısın diyemem bu konuda, ikiniz de çok iyi ve gayet mantıklı şeyler söylediniz. Beni çok etkilediniz, çok şey öğrendim sizden. Bence bunu sonuçlandırmayalım çok erken, yarın yine buluşalım bu konuları tekrar tartışalım dedimJ</p>
<p>-Oğlum bırakır mıyım lann sizi o kadar eğleniyorken…</p>
<p>Evet değerli kompleks arzuda olan ve sıradanca davranışta bulunanlar, sıradan davranışlar ile kompleks arzu ve istekler arasında kalmak sıradan yaşamanın güzelliğinde olan ve bunun farkında olan için bile çok sıradanca (buradaki sıradanlık basitlikten uzak bayağı anlamındadır) bir davranış kalıbı. Bireyin öz davranışını ve tutumlarını kabul edip yaşamaya geçirmesi, gerçek anlamda rahatlığı getirdiği gibi bunu etrafındaki insanların davranışlarında gözlemlemesi trajikomik bir hal oluşturmaktadır.  Bu yüzden diyebilirim ki, sıradan olmayı tercih etmek daha güçlü bir eylemlilik içerir ve dayatılanı reddetme ile başlayan ve özünü kabul ile devam eden bir sürecin kapısını aralar.		</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/siradanligin-siradisiligi-firat-duyan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>9</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
