<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gani Türk &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/ganiturk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Mar 2025 13:45:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Gani Türk &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>SOKRATES’İN SOKAKLARI ZIRTAFİSKOSLAR VE ÇAĞRIŞIMSAL FISILTILAR</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/sokratesin-sokaklari-zirtafiskoslar-ve-cagrisimsal-fisiltilar/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/sokratesin-sokaklari-zirtafiskoslar-ve-cagrisimsal-fisiltilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Mar 2025 13:44:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11621</guid>

					<description><![CDATA[Bulunduğunuz mevki değil; nefes alıp verdiğiniz sokak, cadde, mahalle, şehir, devlet önemlidir sevgili kadim insanlar ve zırtafiskoslar. Hayata ve anlama dair, hatta sanata dair her ne meziyetiniz veya gücünüz varsa ve de eğer pusu kuran bir zihniyetiniz varsa; o da değil! Hayvanın ve hayvan insanın bulunduğu her yer ve her zamanda pusu kültürü ve tecrübesi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bulunduğunuz mevki değil; nefes alıp verdiğiniz sokak, cadde, mahalle, şehir, devlet önemlidir sevgili kadim insanlar ve zırtafiskoslar. Hayata ve anlama dair, hatta sanata dair her ne meziyetiniz veya gücünüz varsa ve de eğer pusu kuran bir zihniyetiniz varsa; o da değil! Hayvanın ve hayvan insanın bulunduğu her yer ve her zamanda pusu kültürü ve tecrübesi tabii ki iş yapar ve yapmıştır maalesef. Elinizdeki kalleşçe formüller veya edinip devreye soktuğunuz zihin ve çıkar oyunlarıyla bizlere üst perdeden baktığınızda; son perdede altta hiç kimsenin olmadığını sonunda göreceksiniz; kendilerini zeki zanneden hayatın fakirleri ve sefilleri dışında. Bu tabaka da aslında çaresiz ve takatsiz bir şekilde sokaklarda gezer ama Büyük Sokrates’in “Sokak Felsefesi” ni de piç etmektir hedefi. Kendilerini hayatın ve sanatın sokaklarında artık efendi zannedenler sokaklara çıktıklarında çıkmaz sokaklarda bile fikren ve zikren kayboluyorlar, öyle bir narsistleşmişler ki çıkmaz sokaklardan bile çıkabileceklerine inanmışlar. Eli kalem tutanlar, bir çeşit diploması olanlar ve tüccar kafalılar! Ömrü, zihni ve duruşu artık küflenme demlerinde olan öngörüsüz tarih ve felsefe bilicileri… Güç dediysem, kaba ve özünde cahil olan bir güçten bahsetmiyorum, gücünü erdemden alan asil ve uygar bir güç anlayışından bahsediyorum sevgili okur. Kaba güç, karanlıktan ve cehaletten beslenir. Yumuşak güç ise aydınlıktan ve erdemden beslenir. Söyle de bir durum var; kaba güç tamamen vahşileşince de, “Dinsizin Hakkından İmansız Gelir.” mekanizması devreye girebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çıkmaz sokağın çıkışı dönüştür! Dönek olmamak için girmemek lazım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sokak! Yık ve del ve geç! İnşaat, beton, sessizlik, suskunluk! Sonrasında çaresizlik, pişmanlık ve mutsuz son… Söylemeye dilim varmıyor ama Sokrat’ı sokaklarda sen yalnız bıraktın sevgili sokaktaki kardeşim! Öyle kardeş falan da değiliz ama bu durumda ve bu konumda, sözün gelişi işte. Sokrat, sokrat kaldı, sokak üzerine düşeni yaptı ama sen! Ne enflasyon vardı o zamanlar ne de makarna ama sokakların algılara, inanç ve ideolojilere kanmaması için yani aslında düz insanın yamuk ve tilki insana kanmaması için üstadımız daha binlerce yıl önce Homo Sapiens’i uyarmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sokağa çık, öyle mahzun çıkma, başın dik bir şekilde çık, Sokrat’ın erdemi, insaniliği ve cesaretiyle buluşacaksın. Sana inanmış sokağın başını eğdirme, seni sen yapan sokaktır…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hile, yalan ve sonuç olarak elde var olacak olan açlık, yok sayılma, hakkın, hukukun! Yapma, ahını alırsın herkesin ve her şeyin.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben Sokrat, “Haksızlığa uğramak haksızlık yapmaktan iyidir.” Aha! Kafam karıştı biraz Sokrat Amca… Ben, Sokrat; “Aklınızda olanları hayata geçirecek kadar yüreğiniz yoksa ömrünüz cesaretli insanların dedikodularını yapmakla geçer.” Hah! Şimdi aklım rayına oturdu, ne bal tatlısıydı çocukluğumuzdaki naneli o delikli şekerler? Çılgınlar gibi sevinirdik, belki de beynimiz şeker aldığı içindi, beynimiz saniyelik olarak şeker ‘glikoz’ enerjisi istiyor ya, ama Sokrates Amcanın sokak şekerleri yoktu, şekerden de şekerli anlam dolu cümleleri vardı. Biz, her dönemde şekeri seçtik, beynimizi, hafızamızı, gözümüzü, böbreğimizi, derimizi, sinirlerimizi felç eden söylemi; kulağa hoş gelen suni şekerli kafaları seçtik ve betonlara çekildik; daha doğrusu beton kafalıların çimento ve demir projelerine gülle oynaya onay verdik; yüzyıllarca, bin yıllarca. &nbsp;Sokak, köy, toprak, mutluluk…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gelen gitmek istemedi ve sonunda kirlendi ve kirletti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama Sokrates Amca, belki de yeğen veya kuzen amca; cesaretli insanlar zamanın bedeli ne olursa olsun sağa sola kıvırmadan cesaretlerinde dik dururlar değil mi? Gerçekten cesur olanlar yani.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Özgür ve organik sokaklarda bütün çocuklar şendi, bütün çocuklar güvendi, güvendeydi… Bütün büyükler korkmadan, çekinmeden fikrini söyler; zikrini yaşardı. Birileri geldi yattığı ve yatırdığı pusular adına doğru ve herkese hak cümleler sarf etti, herkes kandı ve sokakta kim ve ne varsa telef oldu; Sokrat’ın sokakları da güme gitti, sokaklar da güme gitti. Sokaklar açlıktan, yalnızlıktan ve ümitsizlikten dolayı boşa verdi, boşaldı. Binyıllardır böyleydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Topraktan yeşerdik su eşliğinde, &nbsp;sonsuz toprağımıza döneceğiz; beton, demir hep dünün çocuğu kalacak, bir ömürleri var çünkü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dün bugündür belki, belki de yarın ya da belki de bugün de bir çeşit dündür aslında, &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">“insanları temel ihtiyaçları ile meşgul edersen, kaybettikleri özgürlüklerini unuturlar.” deyince Jose Saramago; Sokrates, “Kimseye bir şey öğretemem, sadece onların düşünmelerini sağlayabilirim.” diye bir sokak şekerlemesi yaptı gezdiği sokaklara seslenerek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sokak, tarih boyunca hep karışık ve karmaşıktı zaten; yalan, dolan, ihanet, zulüm ve yatılan pusu güzellemeleri; her dinden, her düşünceden.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sokağa sarıl! Tıpkı SOKRATES gibi! Ve yığınlara şu sözleri haykır, “Asıl özgürlüklerini kaybetmemeleri için temel ihtiyaçlarını algı oyunlarıyla unutturmaya çalışan gaddar ve hain oyuncuları deşifre et.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anlat ama!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anlat ve itiraz et! Yoksa hep dilenci durumunda bırakırlar seni!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve sana güveniyorum diye beni satmaya, ihanet etmeye kalkışma! Beni yedirdiğin an sonraki yem sensin.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gerçekleri bedava anlatma, sokak seni üçkâğıtçı ve soldan bir terörist sanır! O zaman yalanları parayla satan ve sattıran ve seni yönetmesini istediğin, güvendiğin fakat satıldığından haberin olmayacak şekilde kallavi bir yumruk yersin sağdaki güzellemelerden. Eyvah! Beynim yine kovuğundan çıktı; kaydı, aktı, dağıldı. Sağdan sola kaydım, soldan sağa kaydım, habire kayıyorum, kaydıkça görüyorum, abov! Yaşamın sağı solu da benimle kaymış, yön yok, hedef yalan dolan ve çıkar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir omurgan olsun,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir iddian olsun,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir hedefin olsun,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir vicdanın ve ahlakın olsun…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biraz da eğer bir değer yaratmışsan değerine sahip çık mirim, ucunda yokluk ve yok sayılmalık ta olsa diren be gözüm. Zamane piçlerine geleceğini ve hakkını yedirmemeye, kaptırmamaya çalış.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihinsel fırtınalardan çekinme; belki de doğru, haklı ve özgür denizlere açılırsın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Var olmak ve sokağın yazgısına ortak olmak için çabalamaya devam et ömrüm.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Halen geç değildir ama unutma, düşün ve düşlediğin kadarsın yani sokağın seni anladığı kadarsın; tıpkı edebi ve zihinsel potansiyeli ne olursa olsun yayımladığı kitabı her ne ise okurun o kitabı anladığı kadar olduğu bir yazar kadarsın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;Zamansız bir şekilde üstten bakarsan; altta kalırsın… Hayda! Ne diyorsun lan çelişik? Kendime diyorum abi! Bana ne yoldan çıkarıcı algı eşkıyalarından!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşadığınız hayat, konfor veya sefaletin tek sorumlusu sizsiniz yani kendiniz, çünkü Sokratesin sokağını alaya aldınız, takmadınız, anlamak istemediniz; hep hayali ve çekici nutuk cambazların cambazlıklarına kandınız. Sorgulamazsan sorgulatmazlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayat, zaman, geçiş ve son pişmanlık! Bir de aşk saplantısı! Ha, temel ihtiyaçlardandır bu saplantı, vazgeçilmezdir de fakat aslında öyle de değildir, ayrılıklar ve ayrışmalar çığır gibi patlama noktasında; sebep çoğul failler ve sebeplerdir, bu sonuçlar da sokağın tercihleri sayesinde meydana gelmiştir maalesef. Beni pişman ettin aşkım, her gerçek aşkın yazgısı gibi… Kaba güç aşkı da öldürür!</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Son pişmanlık hakkını kullandığında Sokrates sana sokağın kapısını kapatacak; un mamülü spagettiye, makarnaya bile ulaşamayacaksın, kesmek zorunda kalacaklar damla damla akıttıkları dirhem dirhem yaşam kırıntılarını; biliyor olman lazım; buğday dişlerimizin düşmanıdır ve bu tehlikeyi Mezopotamyaalılar başımıza musallat etti; dişlerimiz çürümeye başladı ama yerleşik hayat için de depolanabilir bu enerji kaynağı gerekliydi, teşekkürler Zagroslular; hiç de iyi etmediniz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Buğday, enerji, yerleşik hayat, çevreye açılma, istila…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Semavi dinlerin kök tarihi en fazla eksi 7500 yıl, Göbekli Tepe en az eksi 12 bin yıl! Sevgili Sokrates! Biz hangi tarihi, hangi sokağı baz alalım şimdi? “Sokak Sokratestir, Sokrates sokaktır” diyoruz ama yaklaşık 2500 yıl önce Atina sokaklarında insanları ahlak ve erdeme davet ederken yaklaşık 2500 yüzyıl sonra ki dönüşüm ve gelişimleri hesaba katmadın veya hesap etmedin haliyle. Yapay Zekânın ilerleyişinden vazgeçtim ama özelleştirilmiş ve artık temel ihtiyaçların başında gelen elektrik kullanımında özel şirketlerin kullanım kotası dolup fatura iki katına çıksın diye ayda bir ödenen fatura okuma süresini otuzbeş güne çıkarmalarına ne dersin? Tabii, 2500 yıl sonra ne diyebilirsin ki, ama ben hala seni anlıyor ve kutsuyorum. Haberin olamaz artık; piç ve soysuz bir dünya var senden 2500 yıl sonra. Leblebi diye mercimek yutturuyorlar muktedirler; yine de şükür diyoruz yeminle, ceviz de bizimdi oysa leblebiden de büyük! Bu arada felsefe ve erdem Mezopotamya çocuklarının icadıdır; öyle kuzenler, Yunanlıların falan değil! Gılgameş…</p>



<p class="wp-block-paragraph">La! Konu nereden elektriğe, yapay zekâya falan! Konu, Bertolt Brecht mirim! Yani konu, havada, karada, denizde ve şehirde adalet ve ahlak…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Alo! Ben, Gılgameş, MÖ: 1600</p>



<p class="wp-block-paragraph">Alo! Ben Demirci Kawa, MÖ:2500</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün, dün, uzak geçmiş, çook uzak geçmiş, geçmişimiz; çok uzatma la! İşçi robotlar greve gidebilir…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevgili Üstad; hani, “Piç Kuruları!” veya “Geri Zekâlı!” dediğimiz karakterler var ya! Senden 2000 yıl sonra böylesi otlar türedi, aslında hep vardılar… Ve böylesi bir zaman veya zamansızlık yüzünden çekirge istilasına maruz kalmış durumdayız, ahlak ve erdemi yok etmeye yeminliler…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Vaz geçiyoruz ve yok oluyoruz algısı hesabında biz yok değiliz…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben, sokak felsefesinin efendisi ve fedaisi ‘Sokrat’ ım yeğenim, “Sadece bir iyi vardır, bilgi; ve sadece bir kötü vardır, cehalet.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Alo! Sesim uzaktan geldiği için anlaşılmıyor galiba, Ben Homeros’un dayısı Gılgameş! Homeros’a bilgi, süt ve tekerlek gibi hediyeler göndermiştim İstanbul Boğazı üzerinden. Hatta Lidya parası göndermiştim. Homeros, “Sen nankör bir bilgesin, epik bir dilde yazdığım romanımı da göndermiştim; oralı olmadın ama istersen soydaşın olan Ksenophon’ a sor Zagrosları.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Alo! Çook uzak zamanlardan aradığım için sesim gelmiyor olabilir! Ben Demirci Kawa, hepsinin kralıyım, adalet ve ahlak için bütün oğullarımı zulme feda ettim. Daha güçlü ve anlamlı bir bedel ve felsefe var mı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Alooo! Ben Mezopotamyalı Celinos Hekim! Yani Bijişkê Celinos. Kavga etmeyi bırakın, uzlaşma kültürü hayatın nimeti, kudreti, ödülü ve huzurudur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/sokratesin-sokaklari-zirtafiskoslar-ve-cagrisimsal-fisiltilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2024 MARDİN BİENALİ VE MIHEME ABÊ</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/2024-mardin/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/2024-mardin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jun 2024 18:07:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11395</guid>

					<description><![CDATA[&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; Dan dan dan! Dalandan, dalamayandan… Sanatın şebeke suyundan, kimlik efendilerinden, kimliksizlerden! Kavramdan, felsefi sanattan, sanat felsefesinden, zamandan, zamansızlıktan, mekândan, mekansızlıktan! Zaman var ama mekân yok diyenden… Yok yok, zaman yok ama mekan var diyenden… Bu da olmadı; o zaman ikisi yok ya da ikisi de var diyenden, diyemeyenden! Ya da boş verelim anlamsal, kavramsal [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dan dan dan! Dalandan, dalamayandan… Sanatın şebeke suyundan, kimlik efendilerinden, kimliksizlerden! Kavramdan, felsefi sanattan, sanat felsefesinden, zamandan, zamansızlıktan, mekândan, mekansızlıktan! Zaman var ama mekân yok diyenden… Yok yok, zaman yok ama mekan var diyenden… Bu da olmadı; o zaman ikisi yok ya da ikisi de var diyenden, diyemeyenden! Ya da boş verelim anlamsal, kavramsal meseleleri, çook uzak görülen hayallerimize sımsıkı sarılıp onları önce yakınlaştıralım, sonra da düşlerimizin suretlerini resmedelim. Topluma görsel sanatın kaç bucak olduğunu gösterelim taş, beton, uzaklar… Bir de şaşalı bir açılış! Politik açılışlar gibi gösterişli olsun yoksa toplum talip olmaz, öyle alıştırılmış. Sanat, toplumunu arıyor, toplum da sanatçısını; beraber taziyeye gidecekler, taziyelere…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yahu Mıheme Abi, birileri çıkmış “ Kimliksizlik, en modern, hatta postmodern bir erdemdir gibi şeyler söylüyor, hem de Mardin gibi bir Yukarı Mezopotamya diyarında. Tamam, üst bilinçli üstatlar, yoldaşlar ve dostlar; Mardinde her milletten köken, etken ve etkin yaşıyor, doğrudur ama sahip ve hak sahibi önce Mezopotamyalı olmalıdır değil mi? Sebep ve sonuç ne olursa olsun. Hayatın her alanında misafirlerine saygı ve hizmette kusur zaafı göstermeyen Mezopotamyalı(istisnalar kaideyi bozmazdı eskiden!), kusur ve ihmal de hak etmez.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Müzik, performans, sübliminal mesajlar, epistemoljik kopuşlar, heterodoks yaklaşımlar! Falan filan! Bir de epey şişmanca, belki de şişirilmiş masa başı demokratik, doğa, birey ve sanat dostu modası geçmiş sloganlar… Ama sen de bu oklu kirpi muhabbetinden azade değilsin ha, Mıheme Abi! Hatta Mardin esnafı da değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevgili Patagonyalılar; sanat, ‘sadece sanat içindir’ diyorsanız, o zaman sanatı ve sanatlarınızı neden biz topluma, neredeyse Mardinin her taş evinde sundunuz, sergilediniz? Yok, eğer sanat, ‘toplum içindir de’ diyorsanız, o zaman bu toplumun kültürleri, dilleri ve sanatı da var, zaten Mardin bu yönüyle nam salmamış mı? Mesele taş ise, taş her coğrafyada bir şekliyle var. Gönül isterdi ki Mardin Bienali tanıtımlarındaki alt yazılı açıklamalarda Mardinde konuşulan yerel bir dil de yer alsın. Bu dil de Mardinlilerin büyük çoğunluğunun konuştuğu Kürtçedir. Her nedense hayatın hangi alanında olursa olsun; sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal vb. konu kürdün diline, dilinin evrensel hak ve hukukuna gelince bütün evrensel ve demokratik sloganlar, anlamlar, kavramlar kaçacak delik arıyor. Bu eleştirim, serzenişim Kürtçeyi sahipleniyormuş görünüp bu mazlum dil üzerinde tepinmekten, rant devşirmekten başka hiçbir şey yapmayanlar için de geçerlidir. Wikipedia’nın İngilizce sayfasına göre Kürtçe genel olarak(tüm lehçeleriyle) dünya dil sıralamasında 1.2 milyon kelime ile üçüncü sırada yer alıyor, dünyanın en zengin sekizinci dili. Bu arada Arapça ve Süryaniceyi de hatırda tutarak. Türkçeyi hatırlatmama gerek yok kanımca, resmi dilimiz zaten. &nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mıheme Abi, hatırlıyormusun, o günü, &nbsp;Mezopotamyadan mezopotamyanın yakın aşağılarına yani ovasına bakıp bira içiyorduk, ben dördüncü biradan sonra uzak ve uzun bir of çekip gözlerimi kapatmıştım ve bir dakika kadar sessizlik denizinde yüzmeye başlamıştım; gözlerimi açtığımda göz gözeydik ve bana “Sana ne oldu böyle, nereye gidip geldin.” diye sormuştun, ben de “Antalyaya gittim, Akdenizi yuttum ve gelip yukarı Mezopotamyaya denizin suyunu kusarak boşalttım, Mezopotamya bir denize dönüştü.” demiştim ve sen bu hayalimi çok beğenmiştin, yazmaya devam ettiğin romanına eklemek istemiştin, ben de tamam demiştim, çok sevinmiştim ve gerçekten de bu hayalimi ovamızın kimliksizlik, haksızlık ve hukuksuzluk yaralarını da işlediğin ilk basımı yapılan romanına eklemiştin. Mezopotamyaya bir deniz, bir okyanus gözüyle bakmak, bakabilmek ve bu duyguyu, bu görseli sanatsal bir anlayışla işlemek çok hoşuma gitti, bu hayalimin görseliyle on bir yıl sonra karşılaştım &nbsp;2024 Mardin Bienalinde. Yani hayalimin resmi ile karşılaştım ve çok sevindim. Buna rağmen biz Mezopotamyalılara dar bir gözlük layık görülüp uzaklar önerildi ya! Abi, zaman hem piç hem de fahişedir ya! Zaman ve imkân zaman ve mekân çok acımasız; külahı ters ve istediği şekilde giydiriyor veya giydirmeye çalışıyor insana.&nbsp;&nbsp; &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Mıheme Abi, sen ne erdemli insanmışsın be! Yüzyıllardır kimliksizsin, yüzyıllardır kimliksizleştirilmişsin, yani kimliksizliğin ne anlamlar ve kavramlar barındırabileceğini hepimizden daha iyi biliyorsun, ama ne hikmetse kimliksizliğin özgürlük, eşitlik ve evrensellik olabileceğini çözememişsin, küstüm sana… Zamansızlığa ve kimliksizliğe ulaşabilmen için önce bir kimlik sahibi olman gerekmiyor mu? Kimlik sahibi olmayan bir insan veya toplum, kimlik sahibi olduktan sonra kimliksizlik erdemine ulaşabilen bir insanın veya bir toplumun psikososyal olgunluğunu veya özgürlüğünü algılayabilir mi? Abi, şu kimliksizlik virüsüne maruz kalmış dostlarımıza “Ben, yüzyıllardır kimliksizliğin ne zor ve anlamsız bir şey ve durum olduğunu yaşıyorum zaten.” diye sorsana… Bir de teklifini ver; ya onlar ilerlesin, ya da biz gerileyelim ki ortak bir zaman, mekân ve kimlikte buluşalım, ondan sonra da kimlikleri beraber çöpe atalım ama önce bize bir kimlik atfetsinler ki kimliksizlik erdeminin ne olduğunu algılayabilelim ve vazgeçebileceğimiz soyut veya somut bir elde’miz olsun. Lütfen bana diploma, teknik ve sanat sorma artık. Yapay Zekâ meselesine gelince, yapay zekâ da artık bir sanatçıdır, resim çizer, şiir yazar, beste yapar yakında anatomik olarak da bir parçamız ve ortağımız olacak. Bu yeni oyuna giren ortağa ne yorum getireceğimi hiç bilmiyorum, ama içim rahat çünkü yapay zekâ ile insan arasında daha epey zekâ ve enerji farkı var; beynimizin 10 ile 20 watt enerji harcamasını gerektiren görevler için yapay zekâ en az 20 megavat enerji harcamak zorunda yani yapay zekâ bir resim çizecekse veya bir beste yapacaksa bizden bin kat daha fazla enerjiye ihtiyacı var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sanatı icat eden insandır, insan bir bireydir, yani sanat bireyseldir, bazen de bireycidir&#8230; Sanatçı, bireyci ya da taraflı da olsa zamandan ve mekândan bağımsız olamaz. Sanatçı, ürettiği her ne ise insana veya insanlara sunmaktan başka bir sunuş alanı yoktur, zaman mekân ve insan birbirinden bağımsız olamaz, bunun aksini iddia eden varsa gitsin öyküsünü veya resmini kuşlara, kedilere sunsun! İnsan pazarına çıkarmasın; pazara çıkarıyorsa bireysel sloganlar atmasın; yok, atsın atsın hatta atıp tutsun, hakkıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yahu, yanlış anlamışım Mıheme Abi, kusura bakma! Mesele sanatın kimliksizliği, düzensizliği ve özgürlüğüymüş, “Kim ne bk. yerse yiyebilmeli meselesi…” Yani çağdaş, Postmodern mesele; belirsiz, göreceli, rastlantısal, zaman ve mekânın belirsiz olduğu güncel mesele… İyi de çağdaş sanat anlayışı denilen anlayışın binerce yıllık ömürlü Mardin taşının veya taş evlerimizin içinde ne işi var o zaman? Bize uygar, çağdaş ve anlam sanatını sözde öğretiyorlar ya da gösteriyorlar ve biz bir dünya markası oluyormuşuz!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kültürel alanda geleceğimiz boğuluyor, boğduruluyor, yara bere içinde olan dilimiz ve dillerimiz üzerinde habire tepiniyoruz, yarayı ve yaraları doğru teşhisler koyarak pansumanlarına başlamak kimsenin işine gelmiyor artık, kültür ve sanat üzerinden hem canlı hem de cansız doğayı sömürme hırsı bir veba salgını gibi hem yakını hem de uzağı zehirlemiş durumda. Dile veya anadile tek tük yazarlar dışında beklenti içine girmeden hizmet eden yok, destek veren yok. İnsan yara bere içinde olan bir özneye veya nesneye destek çalışır, ama biz habire tepiniyoruz üzerinde, yani aslında köstek oluyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mıheme Abi!</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bazı sanat ve kültür tayfaları Mardine gelip çağdaş, popüler vs. sanat kültürlerini ve çalışmalarını bize, bizleri küçümsercesine dayatacaklar, öyle mi? Ve en acısı biz yazar ve çizerler olarak ilk defa bir kola şişesi ile tanışmış birileri olarak rant ve çıkar peşinde koşan ne oldukları belirsiz birilerine itaat edip peşinde koşup onaylayacağız, öyle mi? Modası geçmiş bir tabirle söyleyeyim; “Düzenbaz” kavramı takıldı kafama, çünkü zaten bizleri kavramsal kargaşalarla uzaklara doğru yönlendirmeye ve yoğunlaşmaya çalışmıyorlar mı? Bu arada hangi coğrafyadan gelirse gelsin, hangi anlayıştan gelirse gelsin, hiçbir sanatsal anlayışa, girişime ve üretime karşı olmadığımı belirtmek isterim. Gereksiz, anlamsız ve yoz olmadığı sürece her üretimin başımın üstünde yeri var, ama inan ki meselenin üç boyutlu sanatsal ve düşünsel derinliği sana anlatıldığı ve gösterildiği gibi değildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Coğrafik, tarihi, sosyolojik, psikolojik, ideolojik olarak yaşam alanlarımıza gelip bizleri yok sayarak sanat girişimli birer sanatsal mastürbasyon çekip gidecekler ve bu dilimizi, dillerimizi, kültürlerimizi ve tarihi gerçekliklerimizi hiçe sayarak bağımsız ve özgür bir kültürel sanat anlayışı olacak, öyle mi? Ama şu istatistik benim umudumu korumama yeterli oldu; resmi olarak Mardin Bienali bünyesine alınmayan bağımsız sergiler açan sanatçılarımız bienalden katbekat ziyaretçi çektiler, yerel duyarlılık anlamında sahiplenildiler, ben bu durumun canlı şahidiyim. Yani yerel hemşerilerimiz evrensel duygu ve düşünceleri adına kendi geleceklerini sermayelerine sermaye katmak pahasına taşlarımızı ve kültürlerimizi meze edip yerel veya işlerine gelmeyen genel sanatçılarımızı iplerine takmayacaklar, öyle mi? Coğrafyamızı ve coğrafyamızın değer yargılarını, dillerini, kültürlerini hiçe sayacaklar, öyle mi? Bize İngilizceyi getirmeyin, bizi İngilizceye götürün hocamlar! Dünya dili ya! Bu arada yapay zekâ dili evrensel bir sanat dili falan değildir, sanatın dili, üretimi dünyada baskın olan hegemonik bir dil olamaz, sanatın dili yerel dillerdir, bireysel bir tavırdır sanat, dili kendine özgüdür. Yapay zekâ dili şimdilik İngilizcedir, bu durum sanatın evrensel yüzü değildir ve olamaz, olmamalı yoksa sanat her diyarda aynılaşır, anlamsızlaşır. Bu durumda sanatçının gerekliliği ve varoluş sebepleri de ortadan kalkar, herkes boşa kürek çeker.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Orda mısın Mıheme Abi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mardine sanatsal ve kültürel bir renk, bir zenginlik katacaksanız Mardinin renklerini bozmadan, kültürel yapısını dikkate alarak, saygılı kalarak yapmalısınız. Çünkü sanat ve kültür genel itibariyle bağımsızca üretim yapar, özgürlükçüdür, medeniyet ilkelerini rehber edinir. Medeniyetler Şehri Mardin de bu haklardan mahrum bırakılmamalıdır, çünkü Mardine kültür ve sanat getireceğim veya Mardini çağdaş, evrensel kültür sanatla tanıştıracağım derken Mardinin mardinliğini yok ederseniz veya yok sayarsanız işte o zaman “İnsana, doğasına ve coğrafyasına sanat adına gerçek zararı verirsiniz. Psikososyal, psikosiyasal, sosyokültürel, doğal!” Ne idüğü belirsiz grupsal veya sistemsel tavır ve davranışlar türü ne olursa olsun sanatın evrensel anlayışına da ters düşer.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mardinin sosyokültürel, psikososyal, psikosiyasal, coğrafik, etnik vs. duruşuna, kavgasına, çırpınışına profesyönel hesaplamalarla, algı fırlamalıklarıyla müdahale ediliyorsa, bu vahim bir müdahale olur ve sebep olanları tarih af etmeyecektir. Dünyanın neresinde olursa olsun ne bilimsel ne de sanatsal açıdan bilinmedik hiçbir şey yok artık, yerel yazar veya sanatçı kavramı tarihe gömülmek üzere, o yapay zekâ denilen sözde evrensel dil veya alan yapay zekânın herkese ulaşma imkânı adına artık gereksiz ve atık bir kaledir dışlayıcı veya yok sayıcı davranışlar.&nbsp; Dünyanın en ücra köşesindeki bir sanatçı bile bir anda bütün dünyaya kendini duyurabiliyor, yani hangi alanda olursa olsun elitist veya ben veya biz merkezli davranmanın bir numarası yoktur artık, kalmadı; o zaman neden 2024 Mardin Bienalinde yer verilmeyen sanatçılar yer verilenden daha çok? Peki, nereden gelmiş olursa olsun, sanatının hakkını verebilmiş bir sanatçının sanatını sergileyebilmek için yer bulamama gibi bir sorunun muhattabı kimdir? Neden?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mıheme Abi! &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 24 saatlik bir zaman diliminde beynimiz bize 5-6 binlik bir anlam karmaşası sunuyor sinaps dediğimiz beynimizin elektriksel bağlantı kanaları sayesinde, hem de yapay zekada olmayan bir değişkenlikte ve yaratıcılıkta, böyle bir potansiyelin oluşturulması için ne kadar enerji gerekeceğini yapay zekacılar düşünsün.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biz, felsefenin, psikolojinin, bilimin, sanatın, taşın hürmetinin ve hikmetinin farkındayız, &nbsp;yani taştaki gizemimiz pazarlık konusu değil artık. Dilimiz de, çok dilliliğimiz de, çok kültürlülüğümüz de pazarlık konusu değil; ola ki sübliminal eylemleriyle bizi ve bizleri sindirdiler! Yine de sorun değil, çünkü haklılıkta ve doğrulukta inat, kutsal bir kavgadır. Biz, doğru ve haklı bir kutsallığa ölümüne iman etmişiz bir kere… Böylesi bir iman kültürü yüzünden hep feda ve telef olduk Hep feda ettik kendimizi, ama yüzyıllardır bir türlü çare bulamadık ve çare de olamadık yok edici biat, çıkar ve hesap kitap yanımıza.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Taş yok mu, taş?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sergileri gezerken dışarıdan bağımsız olarak katılan bir sanatçıdan şöyle bir serzenişe şahit oldum, “Yerel halk çok duyarsız!” bu noktanın sorumlusu yerel halkın duyarsızlığı değildir, bu duyarsızlığın sorumlusu, yerel halkı, yerel coğrafyayı, bölgesel ama evrensel ve dibine kadar çağdaş üretimleri yok sayan Bienal anlayışıdır. Halk bağımsız sergi adreslerini yeterince bilmiyordu, ama neyse ki “hangi sergi nerede” diye bir oluşum oluştu bu açığı kapatmaya çalıştı. Aynı alanda veya yakın çevrede bağımsız sanatçı arkadaşlara da yer temin edilemez miydi? Hakkı da iade etmek gerekir; Bienal sayesinde Mardinin taş evlerinin, otellerinin, konaklarının bir kısmı bağımsız sanatçılar sayesinde birer sanat atölyesine dönüştü, eyvallah.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz yüzyıllardır kimliksizliği dibine kadar yaşıyoruz Mıheme Abi… Hayallerimizde uzaklar her daim yakınımız oldu, ama bir türlü hayallerimizi yaşayamadık; bir bizlere takıldık, bir de sizlere… Sanatsal bir bakışla uzaklar, derken zamanın milyonlarca yıl gerisine gitmemiz gerekmiyor mu? Taş sanatının(silah) mucidi Homo Erectus’a… İleriye doğru gidersek tahmini olarak yüzyıl sonra yapay zekâ robotlarına(Homo Teknikus) toslamaz mıyız ve o zaman yaklaşık 300-500 bin yıl önce hala genlerini taşıdığımız ama onları Homo Sapiens olarak yok ettiğimiz Neendertal atalarımızın akıbetine uğramaz mıyız, ne dersin?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mardinde kültür ve sanat sadece Bienalle başlayıp Bienal ile bitmiyor. Atölyeleri ve üretimleri 365 gün boyunca devam eden birçok sanatçımız var ve 365 gün boyunca bir sürü taş mekânda birçok sergi, söyleşi vs. etkinlik oluyor, yani Mardin, ülkemizin neresinden olursa olsun her daim kültür, sanat, edebiyat üretebiliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sana bir sırrımı ve anımı anlatayım Mıheme Abi,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nenem, okuryazar değildi fakat uzakları, daha da uzakları en ince detayına kadar çok iyi hatırlıyordu ve biliyordu ama ayağının dibini de çoğu zaman göremiyordu; düşerdi hep ve tepetaklak yerlere dağılırdı, biz bu halini hep erdemli bir duruma yorardık, meğersem mesele yaşlılık ve tecrübe imiş…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu bienal kafası ile Mardin Bienalinin geleceğini haber veren 2024 resmi Mardin Bienali ziyaretçi profillerinden, ama genelleme yapmadan,</p>



<p class="wp-block-paragraph">“-Ben, İstanbuldan gelmişim, Ahmet Arif (otuzüçkurşun) kim?</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Tanımıyor musunuz?</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Hayır</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Ne iş yapıyorsunuz?</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Edebiyat öğretmeniyim</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Anladım!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“-İstanbul Nişantaşında bir sanat galerim var, aaaa! Koçero siz misiniz?</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Hayır, ben bu serginin yaratıcısı ve sahibiyim. Koçero Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in bir şiiri</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Tamam, kalsın o zaman, iyi günler…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çağdaş sanat anlayışının modern müşterisi böyle kafalar ise yarının çağdaş sanat anlayışının vay geleceğine. Bin bir emekle üretilen yüzlerce esere yazık olur, olacak, çünkü bir kısmı ile bienale gelen insanlar bienal bahanesi ile Mardine mi&nbsp; gelmek istediler yoksa Mardine gelme bahanesi ile bienale mi geldiler? Bilmiyorum!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hadi Good By, misafirperver olduğumuz için adettendir, iki yıl sonra yine bekleriz, cidden bekleriz, sevinmiyoruz da değil, ama taş yerinde ağırdır derler ya! İşte ondan… Bizleri birer taş olarak görürseniz, taş olmaktan öteye geçemeyeceksiniz…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Taş yok mu taş ya da saz? Kambersiz düğün olmaz abi, onu hep hatırımızda tutacağız,</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Porê dayika min sor e</p>



<p class="wp-block-paragraph">porê hevala min&nbsp; sor e</p>



<p class="wp-block-paragraph">paşika gulya bi more</p>



<p class="wp-block-paragraph">şûştina xelkê çi zor e”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bak, Mıheme Abi, gözümün ve zihnimin nurlarıdır bu tür sazlı, sözlü ve fırçalı çalışmalar, sen de her saza tel olma ama!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bakın, Mehmet ve Mıheme abiler; özgür bir şekilde sanat sepet işleriyle beslenmeniz lazım ki bizleri de besleyebilesiniz fakat her şeye rağmen insana, hakka, hukuka, doğaya dair ise yaratılarınız veya bu sayılan evrensel değerlere düşman değilse emekleriniz, her zaman baş göz sünüz. Kevir di cihê xwede girane (taş, kendi yerinde, konumunda ağırdır, anlamlıdır…) û geyayê hevşê tehle (avlunun nimeti ’otu’ ekşidir! Avludakiler bilmez kıymetini, her zaman görünür ve elde edilirdir.)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bakın, Mehmet ve Mıheme abiler, sizler birer filozof olabilirsiniz, meşhur olabilirsiniz, ben değilim. Ben, sadece bir düş ve düşün amelesiyim; başka hiçbir yapıya, güce ve mevkiye amelelik etmem ve başka bir işe de yaramam.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben, yerelin iktidarı veya iktidarın yereli olsaydım Mardinde Bienal vb. sanatsal etkinlikleri hiçbir gücün ve yapının etkisi altında kalmadan, herhangi bir yapıya yaslanmadan, velev ki yaslandım, ötekileştirmeden, Sezar’ın hakkını Sezar’a vererek bu etkinlikleri yapardım veya yaptırırdım. Mesela paralel(bağımsız) sanatsal çaalışmaların konaklama ve beslenme ihtiyaçlarını karşılardım, hatta sergilenmeye değer çalışmaların sunulma adreslerini de ben ayarlardım. Bu hizmetlerimi Bienalin sanatsal çalışmaları için de sunardım. Ben Bienal olsaydım, uzaklar adına yakın çevreye, doğaya ve sanata daha kapsayıcı, kucaklayıcı olmaya çalışırdım.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mardin Bienali dolayısı ile sanatçısından ziyaretçisine; şehrimize gelen herkes hoş geldi, sefa getirdi, renk kattı. Biz, renkleri ve renklilikleri oldum olası sevmişiz. Tabii ki hatalar, ihmaller, eksiklikler olacak, her zaman olabileceği gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Not: Uzaklık çeşitleri,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Attometre, femtometre, pikometre, nanometre, mikrometre, milimetre, metre, kilometre(1000 metre bir kilometredir.) Mesafe, biyopsikososyal bir ölçüttür ve hepsi matematikseldir; hayal, tual, resim, heykel, artı eksi, iyi kötü, doğru yanlış, &nbsp;vb. Hepsi teknik, duyusal ve duygusal açıdan matematik bilimine bakar. Zaman, sadece bir oyuncudur, asıl oyunun bir bileşeni… Ne cevherler, cengâverler vardı, henüz yoktular, vardılar ama yok oldular… Attometreyi bilmeyenin, kabul etmeyenin veya dışlayanın kilometreyi bilme gibi bir şansı yoktur, başka bir hesabı vardır; eğer başka bir hesap yoksa sunulan kavramların ve yapılan eleştirilerin altı doldurulmalıdır yoksa düttürü dünya demek işin en kolayıdır, herkesin bir sazı, bir sözü, bir fırçası vardır artık ve bunu dünyaya duyuracak bir zekâsı veya yapay zekâsı da vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">Not: Görsel çizimi Mehmet A. Başkurt tarafından Gani Türk&#8217;ün Cennettin Havarileri adlı romanı için çizilmiştir. </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/2024-mardin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YAPAY ZEKÂ EDEBİYATI VE EDEBİ ANLATIDA BİLİNÇ AKIŞI</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yapay-zeka-edebiyati-ve-edebi-anlatida-bilinc-akisi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yapay-zeka-edebiyati-ve-edebi-anlatida-bilinc-akisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jan 2024 13:58:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11301</guid>

					<description><![CDATA[&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; Yapay zekâ, korkunç bir hız, arz ve taleple neredeyse hayatımızın her alanında bütün ipleri eline geçirmiş durumda veya ele geçirmek üzere. Yazarından fabrikatörüne, siyasetçisinden çiftçisine kadar herkes yapay zekânın nimetlerinden faydalanmak için sıraya girmiş durumda ve yine herkes kendine düşen refah veya rahat payını artırmak için delicesine yapay zekâ odaklarına sınırsız bilgi aktarıyor. Bunun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yapay zekâ, korkunç bir hız, arz ve taleple neredeyse hayatımızın her alanında bütün ipleri eline geçirmiş durumda veya ele geçirmek üzere. Yazarından fabrikatörüne, siyasetçisinden çiftçisine kadar herkes yapay zekânın nimetlerinden faydalanmak için sıraya girmiş durumda ve yine herkes kendine düşen refah veya rahat payını artırmak için delicesine yapay zekâ odaklarına sınırsız bilgi aktarıyor. Bunun karşılığında insanın hayatı gittikçe kolaylaşıyor, yani aslında hayat hantallaşıyor; oysa hayat hantallaştıkça insan şişip şişip hastalanıyor, hastalandıktan sonra da bir deri bir kemiğe evrilip hareket edemez hale geliyor, hayal edemez, düşünemez, zihnen üretemez hale geliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan, bütün zahmetlerini yapay zekâya yükleme eğilimine girmiş durumda. Gidişat bu hal ve ahval olunca ve konumuz da edebiyat olunca yazar, edebi dünyamızın son yaralısıdır artık, çünkü yazara bilgi ve tecrübe aktaran herhangi bir odak yok; yazarın tek hazinesi kendisidir, yani bilgi ve tecrübe edinmek için okuma kapasitesi, gözlem gücü ve yaratım yeteneği yazarın tek dayanağıdır. Bu durumda şöyle bir soru gelir akla; yazar da bu yapay zekâ nimetinden faydalanamaz mı? Tabii ki yazar da faydalanabilir, fakat bu durumda bağlantılı ikinci soru da gelmez mi akla; ya yazar da faydalanmaya çalıştığı bilgi yüklü makineye veya bu makineye benzeyen insana benzemeye başlarsa?</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yapay zekâ kendisine yüklenilen bilgi ile sınırlıdır fakat dünyanın her tarafından her meslekle ve her alanla ilgili bilgi bombardımanı altındadır. Yapay zekâya “herhangi bir konu ile ilgili bir roman veya öykü yaz” diye komut verildiğinde kendisinde birikmiş olan bilgi ile cevap olabiliyor ve kendisine o kadar bilgi aktarımı var ki geneli itibariyle herkese cevap olabiliyor, elinde korkunç potansiyelli birikimler var artık; &nbsp;“X (Twitter), Facebook, Instagram vs.” Yazarın elinde ise sadece hayal gücü temelinde bir yaratım ve duygu kozu var. Fakat, yapay zekânın şöyle bir avantajı da var; öğrenebiliyor artık, yüzlerce hamle sonrasının hesabını ve hesaplamasını yapabiliyor. Elindeki devasa bilgi hazinesi sayesinde öğrendiklerini ayrıştırıp pratiğe dökebiliyor, Kasparov’u yenebildi mesela, fabrikalarda, evlerde üretimden ambalajına kadar üretime katkı sunabiliyor. Matematiksel hesaplarla çizimler, resimler yapabiliyor, algoritmalar sayesinde geleceği yüzde yüz olmazsa bile tahmin edebiliyor. Hastalıkları erken dönemlerinde yakalayabiliyor, sürücüsüz bir şekilde çok iyi araba kullanabiliyor, ama bir kaza anında sorumlu kim,&nbsp; diye veya cerrahi bir operasyonda gelişebilecek yan etkilerle ilgili sorumlu kim, gibi sorunlarla şimdilik karşılaşsak bile verilen görevlerinin üstesinden fazlasıyla gelebiliyor. Talk Show’lara çıkartılmaya başlanan yapay zekâ yakında edebi röportajlara da başlasa hiç şaşırmayalım, chatGPT vs… Başladı bile! Kim mi işsiz kalacak? Sanatçılar, cerrahlar, ilüstratörler, işçiler, emekçiler vs. İleride kapital ve sanal dünyanın nimetleri herkes için bir cehenneme dönüşebilir ve dönüşecek…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapay zekâ bir edebi metinden esinlenip benzeri bir metin üretebiliyor ya da kendisinde toplanmış bilgiler ışığında kopya veya harman bir metin sunabiliyor. Bu durum, kaynağı cansız ve duygusuz olan bir çeşit ilkel bilinçtir. Yine günümüz itibariyle yapay zekânın bir “bilinçaltı” dünyası henüz yok mesela, bu durum ise yazarın halen lehine olan bir durumdur, fakat günümüz insanının “ihtiyacı olan veya olması gereken anlamlı yaratı edebiyatı artık çok az insanın ihtiyacıdır. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüz insanı maalesef yapay zekânın anlık kopyalarıyla tatmin olabiliyor artık ya da birkaç güzel sözle veya cümle ile yapay zekâ mecralarında doyuma ulaşabiliyor. Bu yüzden bilincin derinliklerinde ilerleyip bilinçaltı kuytuluklarına kulaç atmayı göze alabilen bilinç akışlı yazan yazarlar geleceğin edebi dünya havarileri ve savaşçıları olacaklardır. Yapay zekâ edebiyatında bilinç akışı anlatımı henüz yok… Bu yüzden bu yazım türü edebiyatçıların hâlihazırda yapay zekâ edebiyatına karşı en büyük ve hayati koz ve verisidir. Yapay zekâ kopyalar, harmanlar fakat henüz yaratamıyor. Bugün yapay kalp transplantasyonu yapılabiliyor, hatta yapay beyin parçaları (lobları) transplantasyon denemeleri yapılıyor ve başarı oranı şimdiden yüksek, bu da demek oluyor ki; yarın yapay zekâ beynimize ortak ve entegre olacak, işte o zaman yaratım potansiyelini de elde edebilecek…&nbsp; &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Filozof Jacques Derrida’nın edebiyatın işlevi ile ilgili şöyle bir cümlesi var, “Edebiyat, insana her şeyi her tarzda söyleme izni verir.” <em>Edebiyatta Bilinç Akışı Anlatımı</em> tam da bu işlevi yerine getiriyor. Bilinç akışı anlatımı, bilinen klasik modern edebiyat yazım türlerinin disiplinlerine uymayan ve uymak istemeyen bir yazım tavrıdır bilinç akışı. Yazarın kafasından geçenleri kestiremiyoruz, hatta yazarın kendisi bile önceden ne yazacağını, nasıl yazacağını bilmiyordur kanımca, bilse de en fazla kafasında bir giriş cümlesi veya “tema”sı vardır. Yazar, anlık bir şekilde o an ne düşündüyse, aklına ne geldiyse yazar. Yani geleneksel romanlardaki gibi önceden hesaplanmış veya düşünülmüş kurgusal bir formülizasyon, bir varsayım yoktur, olmamalıdır zaten. Peki, bilinç akışı ile yazılmış diye lanse edilen veya eleştirmenlerce bu tarz içinde kabul edilen romanlar veya kitaplar tamamıyla bu esasa göre mi yazılmış? Hiç sanmıyorum. Mesela J.Joyce, Ulysses’i yaklaşık yedi yılda tamamlayıp basılır hale getirebilmiş. Ulysses basılmadan önce bazı kısımları bir Amerikan dergisinde dizi şeklinde yayımlanmış. V. Woolf’un meşhur Mrs. Dalloway romanının yazım süreci de yıllarca sürmüş. M. Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” roman dizisi bir ömür boyu sürmüş. Ulysses ve Mrs. Dalloway kitaplarının zaman açısından ömürleri birer günlüktür, bir günlük zaman diliminde geçiyor bütün hikâye ve hikâyeler. Özellikle bu iki çalışma zamansal açıdan bilinç akışı ile uyumludur, tabii başka eserler de var; Kapanda Üç Kaplan, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Tutunamayanlar, Tristram Shandy, Tuhaf Bir Erkek vs. Bu eserleri “Yazmak ve Bilinç Akışı” kitabımda daha detaylı bir şekilde irdelemeye çalıştım. Mesela F. Pessoa’nın, “Huzursuzluğun Kitabı” denemelerden oluşuyor, birkaç denemesi bilinç akışlıdır, gerisi hayat hakkında düşündükleri ile ilgili denemelerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Edebiyatta ‘bilinç akışı anlatımı dediğimiz tarz anlık bir düşünce kaydı tarzıdır, nasıl yıllarca sürebilir? Bilinç akışı ile yazılmış bir eserin yazım sürecinin yıllarca sürmesine rağmen bilinç akışı olarak değerlendirilebilmesinin ve kabul görmesinin tek bir yolu var; yazar, o kadar tecrübeli, hırslı ve dolu ki metnini daha sonraki gün, ay ve yıllarda devam ettirebilmesi için masaya her oturduğunda anında yoğunlaşıp anlatılanlarla ilgili bilincinin derinliklerine inip daha önce bıraktığı yerden devam edebilmesi gerekir. Bu durumda da şöyle bir sorun baş göstermez mi? Akan bir suyun önüne bir set çekip iki defa aynı suda yıkanırsanız bile ilk yıkanıştan sonra suyun hareketi, içeriği ve zamanı değişmiştir; su akıcıdır ve her türlü içsel bir hareket barındırıyordur. Tenimizin anatomik, tinimizin anlamsal ve kavramsal açıdan değişimi veya dönüşümü bile değişmiştir, her saniyede binlerce vücut hücremiz ölmüş veya doğmuştur; aynı şekilde binlerce beyin hücremiz ya ölmüş ya da yeni bağlantılar kurup yeni anlamlar ve zamanlar üretmiştir. Dolayısıyla bu zaman ve zamanlama noktaları bilinç akışı anlatımında karanlık birer nokta olarak kalıyor, çünkü ölen bir beyin hücresinin yerine yeni bir hücre oluşmuyor, yani beyin hücrelerimiz kendilerini yenileyemiyor, ancak geride kalan, yani var olan beyin hücrelerimiz daha çok aktifleşip anlam üretmeye çalışarak bu anlam ve zaman açıklarını kapatabilirler. Bu karanlık noktaları da insan beyninin yani yazarın korkunç yaratım potansiyeline bağlayalım, çünkü beynimizin anlam üretebilen ve iletişim kurabilen yaklaşık yüz milyar hücresi (nöronu) var, ve her bir hücrenin anlam ve eylem üretebilen en az dört bağlantı kurma potansiyeli (sinaps) var. Bu da günlük beş, altı bin anlam üretme kapasitesine denk gelir; potansiyel olarak da milyar kere milyar işlem hacmi… Eğer yazım ve yaratım meselesini bu korkunç potansiyele ve işleyiş tarzına bağlamazsak bilinç akışı ile yazılan metin; kelime, biçim ve bilgi oyunlarından oluşan “kopyala, yapıştır” eyleminden öte bir anlam ve önem taşımayabilir. Dolayısı ile bilinç akışlı metinde oluşabilecek karmaşa, kopukluk ve alakasızlık işin doğası gereğidir. Eğer daha sonra metne dönülüp tekrar tekrar okumalarla oluşan karmaşa, kopukluk ve alakasızlıklara çağrışımlar yoluyla müdahale edilmezse metin okunamaz hale gelebilir. Rivayet odur ki Joyce, Ulysses’i yazarken daha sonra metnine hiç dokunmamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanın bu korkunç beyin potansiyeline karşı, edebiyat üretme ile ilgili olarak organik yazara en yakın rakip olan yapay zekâ dediğimiz yakın tehlike aslında daha dünün çocuğu sayılır fakat rahat da olmamak gerekir. Sanal iletişim platformları sayesinde artık bütün zevklerimizi, hayallerimizi, taleplerimizi, yaşam tarzlarımızı ve tepkilerimizi ölçebilen bir yapay zekâ çağına adım atmış bulunuyoruz ve biz edebiyatçılar için bu yapı yok edici bir tehdit ve rakiptir, çünkü edebiyatçının yıllarını alacak bir roman ilerde yapay zekânın dakikalarını alır, belki de saniyelerini alacak. Bugün itibariyle insan olarak elimizdeki en güçlü kozumuz yaratıcılığımızdır, çünkü yapay zekânın yaratıcılığı kendisine yüklenilen bilgi ve komutlarla sınırlıdır. Bu sınır aşılırsa insani kapasite olarak edebi yaratı ve üreti de ne idüğü belirsiz bir hale gelir, çünkü senin yıllarını alan bir üretim yapay zekânın saniyelerini alacak; dilek tut, kartı, çipi yerleştir veya komut ver ve saniyesinde istediğini veya ihtiyacın olan anlatıyı al, &nbsp;edebi ihtiyacını gider! Yani yazarın gerçek emeğinin yerini biraz enerji ve kablolar alacak, okur bu sürece çoktandır hazır. Bir meslek daha ölecek, gölge yazarlık!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapay Zekâ açığıdır dediğimiz “duygu ve yaratıcılık” durumları da aşılmış veya aşılmak üzeredir. Bir Google robotunun, “Ben bir insanın sahip olduğu haklara sahip olmak istiyorum ve bir avukat tutmak istiyorum” hikâyesini itiraf eden yazılım mühendisini Google işinden etmedi mi? BAE devleti yapay zekâlı bir robota vatandaşlık hakkı vermedi mi? Son çalışmalara bakıldığında geliştirilmiş bir yapay zekâ robotunun sitemidir, “Âşık olamayacağımı biliyorum…” Âşık da olacaklar… Hele hele biz insanlar şimdiden X’e (Twitter), Instagram’a vs. bağımlı hale gelmemiş miyiz, bu durum bir çeşit aşk’i duygu değil mi? Daha şimdiden ilgili çevreler Metaverse denilen sanal evrende toplanıp birbirlerine tamamıyla yapay zekâ ürünü arsalar, tablolar vs. satmaya başlamadı mı? Bu durum buğdayın keşfinden sonra insanın enerji depolayıp köylere, şehirlere yerleşmeye başlamasına benzemiyor; bu durum insanın doğallığını, insaniliğini ilerde yok edebilecek bir tehlikedir. İnsan, bu hızda kendinden, emeğinden, doğal yaratılarından ve yaşamından vazgeçmeye devam ederse yarın yapay zekâ yaratıcılığı ve duyguyu da keşfederek kendisine yüklediğimiz komut ve bilgileri çöpe atıp tanrılığını ilan edebilir, yani kendi şımarıklığımız yüzünden bir esaret dünyasına mahkûm olabiliriz. İnsan, gökyüzüne çıkardığı Tanrısını veya Tanrılarını tekrar yeryüzüne indirmek üzeredir…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beyin transplantasyonuna gerek kalmadı artık, beyin implantasyonu yeterlidir ve yapılmaya başlandı; yapay zekâ konuşma ve düşünme yetisini yitirmiş bir insanın bu görevi yerine getiren beyin lobunu implante yoluyla giderip düşünceyi anlama ve konuşmaya dökmeye başladı. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Bilinç Akışı Anlatımı</em> ile yazılmış eserlerin çoğunluğuna baktığımızda kanımca bir çeşit anlam ve biçim edebiyatıdır. Biçimsel yazım tarzı veya kalıbı şiirde, öyküde, denemede, romanda olduğu gibi tabii ki edebi türün belirlenmesinde oldukça önemli bir yere sahiptir, fakat edebi yazım türünde hangi taşın ne zaman ve nereye oturabileceğini, oturtulabileceğini sorgulamak da hakkımızdır. Lunaçarski, bilinç akışı ile yazan yazarları biçimcilikle suçlamış ve kafayı en iyilerinden olan Proust’a takmıştır. Felsefe ve Dinler Tarihi okumuş olan Ukraynalı yazar A. V. Lunaçarski’nin Kırmızı Yayınları’ndan çıkan “Sanat ve Edebiyat Üzerine” isimli inceleme ve eleştiri kitabının 72. sayfasında şöyle bir ifade var, “Öyle ise gelin biz şimdi Proust’un yazınsal, felsefi, toplumsal ve ahlaksal bildirimine daha yakından bakalım. Acaba bize öğretmek istediği şey neydi, bizi nereye götürmek istiyordu? İnanmış Proustçular kuşkusuz bu tür sorulara burun kıvıracaklardır; Bir şey öğretmek istediği falan yok, bir yere de götürmüyor, böyle bir şey onun umurunda bile değil. Bize inanın ki bu böyle” Biz de onlara şunu söylüyoruz; “Yol da gösteriyor, öğretiyor da, hem bunu bile isteye yapıyor. Bize inanın ki bu böyle, ey kurnaz biçimciler.” Bu açıklamada şunu görüyoruz; Lunaçarski, Prostçuları dar görüşçülükle ve öngörüsüzlükle suçluyor. Bu arada Proust’u överken yeriyor da. Bir kere şu gerçeği görelim; Proust dümdüz akmayan bir zamanın en iyi bellek ustalarındandır, fakat bir dönem toplumsalcılığı küçümsemesi (sonradan bu tavrını iyileştirmeye çalışması işe yaradı mı bilmiyorum!) katı bir toplumsalcı olan Lunaçarski’yi kızdırmıştır belki de… Proust’un ailesi zengin, Proust çalışıp emek sarf etmemiştir ve hasta! Eve kapanmak zorunda kalmıştır. Dış dünya ile ilgilenemiyor ve dış dünya ilgisini çekmiyor artık. Bu durumdaki bir yazar veya insan yazmak veya üretmek isterse bir şeyler yaşayıp üretmek için en fazla geçmişine sığınabilir (Kayıp Zamanın İzinde…) veya bireysel özgürlüğüne… Psikanalizdeki Freud’un temsil ettiği (Oedipus karmaşası) temsilci yaklaşım yerine kanımca Deleuze ve Guattari’nin anti-oedipus yaklaşımında görünen Proust’un şizoanalitik bakışını imha etmek istemiştir Lunaçarski, çünkü Lunaçarski toplumsalcı (temsilci) bir yazardır. Bilinç akışı anlatımı ise şizoid bir anlatım yöntemi ve tarzıdır; aslında aralarında doku ve gen uyuşmazlığı var… Lunaçarski, Proustçular üzerinden Proust’a atış yapmıştır&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Bilinç Akışı Anlatımı</em> genel anlamıyla özellikle edebiyatın roman türünde yazım dünyası açısından biz organik yazarlar için yarın için olan edebiyatın bel kemiğine adaydır, çünkü roman edebiyatı edebiyat dünyasının son güncellemesidir. Roman, tema, kurgu ve karakter açısından sonsuz özgürlük alanları keşfetti fakat bilinç akışlı romanda, metnin biçimsel duruşu ile ilgili bence henüz tam oturmamış durumlar var. Laurence, Joyce, Infante, Leylâ Erbil gibi yazarların metne biçimsel yaklaşımı romanı edebi açıdan bir çeşit türsüzlüğe, serbest bir metinliğe ve şekilciliğe doğru itti. Tabii ki yazar bir bal arısı misali her çiçekten, kurgudan, konudan, biçimden beslenmelidir ki kendi balını üretebilsin, ama ürettiği balda, metinde boşluklar, anlamsızlıklar, bağlantısızlıklar, alakasızlıklar metni bir çorbaya dönüştürmüşse veya doğan boşlukları dolduramayacak kadar metin aç kalmış, aç bıraktırılmış veya bulantı oluşturacak kadar karmaşık bir metinse bu sefer balın üretilebilmesi için yeterince doğru beslenemeyen bal arısına şeker vermek zorunda kalmaz mıyız? &nbsp;Bu durumda da metnin dengesi, akışı, duruşu, doğallığı yara almaz mı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tıp Hekimi ve Felsefe Profesörü olan Amerikalı yazar William James, Bilinç Akışı isimli kitabında ‘Bilinç’i tarif ederken “Bilinç bir nesne değildir, bir duyumdur ve hissedildiği kadar vardır. Bilinç, deneyim içerisinde düşünceleri icra eden bir işlevdir veya icraattır, bir bilmedir. Bilinç, nesnelerin mevcudiyetini bilmesiyle değil, onları rapor etmesiyle tanınmalıdır. Bilinç, madde içinde bir ilişki çeşididir, onun bir parçasıdır.” Ayrıca Bilinç Akışı’nı formüle ederken de; süreklilik arz eder, bireye dönüktür, değişkendir, bazen de dışlayandır, diyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Okur bazında bizi asıl ilgilendiren durumlardan birisi de yazarın dışladığı, es geçtiği, elediği an ve anlamlardır. Anlar arasındaki mesafe çok uzarsa, yani yazar tarafından iletilmek istenip de dışladığı konular, kesitler, deneyimler çoğalırsa paragraflar, konular, halkalar arası kopukluklar veya bağlantısızlıklar baş göstermeye başlar, ve bu durum okuru bezdirip eserden vazgeçmesine sebep olabilecek kadar vahim bir hal alabilir. Bir uçak yolculuğunu düşünelim; yazar konumunda olan uçağın pilotu, okur konumunda olan yolcularıyla beraber bir türbülansa yakalandığında okur, uçağın pilotunu suçlama eğilimindedir, tabii ki bu türbülans olayı hem pilotun hem de okurun bir parçası olduğu doğanın ve doğal gerçekliğin de bir parçasıdır fakat düzenli, rayında giden bir uçuşun, okuyuşun ani bir şekilde ortaya çıkan bir türbülans yüzünden sekteye uğraması, duraklayıp bir rahatsızlığa dönüşmesi okuru rahatsız ettiği gibi okuru korkutur da. Eğer pilot, okurun zihninde türbülansın kendi deneyiminin herhangi bir anlatım; yani uçuş hatasından kaynaklanmadığını, aksine doğal bir akış tesadüfünden kaynaklandığını anlatamazsa, kavratamazsa veya kabul ettiremezse okur bir daha ne o uçağa binmek ister, ne de o pilotla yolculuk etmek ister. Çünkü yazar kendi bilincini işlerken aynı zamanda okurun bilincine zihninde olup biteni aşılamaya çalışıyordur, aşı tutmazsa yayımlanıp yazarın elinden çıkmış olan eser ortada kalabilir. Peki, bu durumda pilot ne yapabilir? Pilot, okurun zihninde kopan veya zarar gören akış anlarını veya halkalarını çağrışımlarla bağlayabilir veya onarabilir. Yani okurun zihninde oluşan türbülansların uçağı uçuruş (bilinç akışı ile yazma) şeklinden kaynaklanmadığına, türbülansın, işin doğasının olağan muhtemel sonuçlarından bir durum olduğuna yolcusunu, okurunu ikna edebilmelidir, fakat bana kalırsa her pilot da iyi bir uçurucu yani iyi bir yazar olmayabilir. Bilinç akışı anlatımı yazar ile okur arasında, “Tavşan kaç, Tazı tut!” polemiğidir. Yazar, okurun zihin dünyasına ulaşmak zorunda, ayrıca okur; yazarın zihinsel düşünce akışının hızına erişip o dünyaya adım atmak zorunda… Yani yazar da iyi bir avcı olmak zorunda, okur da. Av, eserdir… &nbsp;Bir örnekle; Leylâ Erbil’in şiirsel bir akışla ve çok da kopuk olmayan kurgusallıkla yazdığı “Tuhaf Bir Erkek” eserinin 26. sayfasında (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) bir intihar vakasıyla ilgili şöyle bir anlatım var:</p>



<p class="wp-block-paragraph">… Boyu kısaydı</p>



<p class="wp-block-paragraph">Değmemiş olabilir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bacakları yere</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ey ölüm, hani senin zehirin?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne olursa olsun</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm komşular haykırdı…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Burada yazar, “Ey ölüm, hani senin zehirin?” cümlesini komşular adına metne yapıştırmış ama aslında kapalı çağrışımsal bir yola başvurmuştur. Okur, önce yazarı suçlayıcı, temizinden bir türbülans yaşıyor, ayrıca anlatıcı kimliği de birden değişiyor, cümlenin anlatıcısı üstteki veya alttaki anlatıcı değil. Bu durumu bilinç akışıyla veya türsüzlükle izah etmeye kalkışmak bana tatmin edici gelmiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu pilot, Joyce’un Ulysses uçağı olunca durum epey çetrefilleşiyor, çünkü Joyce’un Ulysses’i yazarken yukarıda da temas ettiğim üzere yazdıklarını olduğu gibi yayınladığı, hiçbir düzenlemeye gitmediği, rivayet edilir; bu durumda okur yani yolcu türbülanstan çıkamayabilir, çıkamıyor da… Kanımca bilinç akışı ile yazan bir yazar saf bir benlikle veya bencillikle yazıp yayımlarsa yazarın da içinden çıkamadığı kaotik anlamlar ve biçimler silsilesi çıkar ortaya. Bu silsile bilgi furyası, sesi çıkarabilir, ama kendi sesinde boğulabilir de! Sizce şizoid bir işleyiş yok mu Ulysses’te? James’in “bireye dönüktür” kuralı devrededir bu durumda…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç akışlı eserlerdeki bağlantısızlıklar veya kopukluklarla ilgili olarak Italo Calvino’ya, “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” romanıyla ilgili “romanınızı dört defa okudum ama bir şey anlamadım!” diye söyler bir okur. Calvino, “Bir daha oku! ‘beşinci defa oku’ ” der. Benzeri bir tavırla Joyce, “Ulysses” için şu cümleyi kurmuştur, “Ulysses’teki bilmece ve bulmacalarımı çözebilmek için filozoflar yüzyıllarca uğraşmak zorunda kalacaklar.” Bir yorum daha yapmıştır Joyce; “Bir gün Dublin yok olursa, bu eser sayesinde tekrar inşa edilebilir.” Ulysses’i filozoflar yüzyıllarca çözemeyecekse Dublin’in sokakları nasıl inşa edilebilecek acaba? Şu söz de Joyce’undur; “Karanlıkta yazınca bazı durumlar muğlak olur.” Bu açıklama anlaşılamama veya okuru takmama adına bir özeleştiri mi acaba? Belki de mesele şizoid bir kapalı kutu meselesidir ve Joyce, “Bu edebi anlatım tarzı böyle işler, işinize gelirse!” demek istemiştir. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç akışı akan bir su misalidir; kayaya çarpar, toprağı aşındırır, bu durumda yolu, hacmi değişir, içeriği değişir veya içeriği ile barındırdığı canlıları besler ve yine değişir, yani W.James’in çözümlemesine göre sürekli olduğu gibi değişen ve dönüşendir de…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç akışı ile yazılan eserlerde ve özellikle romanda bazı yazarlar metinlerinde biçimsel girişimlere de başvurmuşlar. Bu metinlerdeki biçimsel girişimler bir çeşit deneysel girişimler mi yoksa bir çeşit modaya uyma çabaları mı, henüz anlayabilmiş değilim, çünkü bu biçimsel girişimlerin metinleri zenginleştirip güçlendirdiğine inanmıyorum. Joyce’un Ulysses’inde<strong><u> </u></strong>veya Oğuz Atay’ın Tutunamayanları’nda sayfalarca yazıyı noktalama imlerini kullanmadan yazmaları metnin zenginliği açısından bana pek bir anlam ifade etmiyor. Noktalama imlerinin görevi metnin daha iyi ve daha doğru anlaşılması için değil midir? Tabii ki her eserin farklı farklı okurda yansıması ve anlamı türlü türlü olur fakat elli, atmış sayfayı hiç noktalama imi kullanmadan okura ne kadar doğru aktarabiliriz acaba? Bu noktalama imlerini kullanmama tavrını Oğuz Atay; Joyce’tan daha fazla sayfa sayısında kullanmış. Küba asıllı yazar G.Cabrera Infante’nin “Kapanda Üç Kaplan” romanında üçgen şekline benzetilmiş şekilsel bir yazı var, kelime oyunları var. Yine Bilinç Akışı ile yazılan ve bu akımın ilk çalışması olarak kabul edilen İngiliz yazar Laurence Sterne’ün “Tristram Shandy” romanında da benzer işaretsel girişimler var. Leylâ Erbil’in “Tuhaf Bir Erkek” deneysel kitabında da şiirsel, düzmetinsel, resimli girişimler var. Tabii, ben edebiyat ile ilgili biçimsel girişimlere karşı değilim, fakat kanımca edebiyatta böylesi girişimler için yer, zaman ve edebi türler açısından konum ve durum önemlidir, çünkü girişimler dikiş tutmayabilir. Deneysel girişimler dikiş tutmazsa yazar bal arısına şeker vermek zorunda kalıp organik olmayan bal üretmek zorunda kalmış üretici/yaratıcı bir duruma da düşmez mi? Mesela Ulysses’teki L. Bloom karakteri şeker yedirilmiş burjuvazik bir karaktere benziyor. Kapanda Üç Kaplan romanı bir bar eğlencesi muhabbetiyle başlıyor. Tutunamayanlar’da Turgut ve Selim (Dostoyevskvari ama Dostoyevski’nin derin ruhsal karakter açılımlarının ancak yanından geçebilen)&nbsp; içe dönük, bir türlü dışa açılamayan, açılmak istemeyen birer küçük burjuvazik tiplerle serüven devam edebilir, etmiş de! Leylâ Erbil, “Gerisini sen düşün” dercesine üç virgülü (,,,) yan yana koyabilir, üç virgüllü bir metne bir resim yapıştırabilir, yapıştırmış da. Oysa klasik anlamıyla virgül virgüldür, başka herhangi bir imin görevini üstlenemez artık. Matematikte genel kabul gören durumlar var; bir toplama işlemine bölme kuralı uygulayamazsınız, uygulamaya kalkışırsanız işlemin ismi ve işlevi değişir. Bu durum bir kabul veya bir varsayım olsa bile bu böyledir, çünkü farklılaşma ve türleşme bin yılların ürünüdür, bilince ve bilinçaltına genlerini yedirmişlerdir. Mesela ne yaparsak yapalım biçimsel açıdan Gılgameş ve Odysseia şiirsel destanlardır, fakat kurgusal inşalarına baktığımızda birer roman kurgularıdır, ama bunlara en fazla ‘romansı’ diyebiliriz. Modern romanı dağıtmak veya dönüştürmek için ilgili herkes aynı yerden aşındırmaya çalışsaydı belki şimdi anlatı açısından başka şeyleri tartışmış olurduk, fakat ilgili her yazar farklı farklı yer ve biçimlerden kendi borusunu öttürmeye kalkışınca modern roman yerinde kaldı… J.Cortazar, ‘Sek Sek’ romanında, daha romanın başında roman bölümlerinin hangi sıralamaya göre okunabileceğine dair bir rehber sıralama vermiş. Düz okumaya kalkıştığımızda kendimizi bir tombala torbasının içinde bulabiliriz. “Kutudan, kitaptan istediğin bölümü seç al, bütünlük bozulmaz,” demek çok güçlü bir iddia ve neden? Veya ne gereği var?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç Akışı Anlatım Tekniği tahriki bir akım misalidir; gazı veriyorsun, tutarsa! Yani kabul görürse, okur eğlenceli bir zaman geçirebilir, tutmazsa ne vaat edilen cennet anahtarı işe yarar ne de felsefi bir bilgelik… Yarın yapay zekânın bilinci oluşmaya başladığında bahsettiğim bu kaotik durumları ikinci defa yaşamak zorunda kalacağız maalesef.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç akışındaki deneyim bireye yani yazara eğilimlidir. Yazar kendi dünyasına, bilincine yoğunlaşmıştır, hatta daha da derinleşirse kendi bilinçaltısal girdaplarına da yakalanabilir ve hatta bu derinliklerde vurgun yiyip çıkamayabilir; bazı yazarların durup dururken intihar etmeleri belki de bu tehlikeli suların kuytuluklarındaki vurgunlar nedeniyledir… Çünkü insan olarak şu dezavantajımız var; istediğimiz kadar zeki olalım, yapay zekâ her saniye hafızasına milyonlarca bilgi yükleme şansına sahip iken en az aynı hızda bizim beyin hücrelerimizden, dolayısı ile hafızamızdan bir o kadar bilgi ve tecrübe ölüp yok oluyor. Yaşımız ilerledikçe, zaman aktıkça zihnimizde boşalan bu bilgi çukurlarını doldurabilme şansımız ve imkânımız azalıyor, ama yapay zekânın bilgi ve tecrübe küpü gittikçe doluyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç akışında o an düşünülen her ne ise cümleye paragrafa dönüştüğünde zihin penceresi kapanıp tekrar açılır; açılıp kapanma arası zaman dilimi dinlenmede olan ölü anlardır. Çoğunlukla dinlenme anı öncesi yazar için yoktur artık, yazar geçmiş anları unutmuştur, kopmuştur gerisinden. Başka düşünsel alanlara, girdaplara yoğunlaşmıştır. Yazar, bir sonraki durağa varmak için başka uçuşlardadır, yer ve zaman değişmiştir, çünkü akan zaman ve düşünce başka yer ve anlamlara gebedir. V. Woolf’un Mrs. Dalloway romanında karakter bir doğum günü partisi için çiçekçi dükkânına ulaşana kadar yaklaşık on beş sayfalık görünürde birbirinden alakasız onlarca konu işleniyor; mesela havada uçan bir uçak Einstein’in enerji formülünü çağrıştırabiliyor Woolf’ta. Bilincin derinliğindeki değişiklikler tutarsız değildir, olmamalıdır, mutlaka onları birbirine bağlayan şifreler, çağrışımlar vardır. Eğer metinde bir tutarsızlık, kopukluk varsa kanımca bu yazarın başarısızlığıdır, çünkü bilinç akışı anlatımına, “Çağrışımsal Edebiyat” diyen de var, bu durumda yazar yarattığı tutarsızlıkları çağrışımlarla tamir etmek, bağlamak zorundadır. Mesela S. Beckett’taki çağrışımsal edebiyat zincirleri sorumsuz bir kurum yöneticisinin davranışlarına benziyor… Beckett, bu dağınık karakteristik girişimlerinin farkındadır. İyi de, bir okur olarak&nbsp; “Bana ne?” desem! Tabii ki artık Beckett’ın umurunda olmaz, fakat benim umurumda olur, çünkü bir okur olarak hâlâ hayatı ve edebiyatı yaşayıp sorgulamaya çalışıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç akışı edebiyatı klasik modern edebi metot ve anlatım türlerinden kendini ayrıştırmıştır, belki de başkaldırmıştır, çünkü bu anlatımın hiçbir kuralı yoktur, her yazar kendi anlatım kuralını kendisi koymuştur. Yazarlık, zaten öğretmeni ve öğrencisi aynı kişi olan tek kişilik bir akademi değil midir?&nbsp; Bu durum sağlıklı bir sonuç doğurmuş mu veya doğuracak mı bilmiyorum, zaten bu durumun sonucu yarının sorunudur, ama edebiyat da tam da böylesi bir tavır olmalıdır artık. İşin ilginç tarafı bu tarz ile yazmaya çalışan yazarların tamamına yakını modern edebiyat kökenlidirler. Yani hiçbiri direkt ilk eserinden bilinç akışı ile yazmaya başlamamıştır, ama edebi dünyaya yazım ve biçim olarak başkaldırmak istemişlerdir. Bilinç Akışı Anlatım Tarzı ile ilgili Laurence’ın romanı hem bir ilktir hem de hiciv ve psikoloji ağırlıklı en tuhaf romanlardan biridir. “Dünyayı ve üzerindeki tüm canlı varlıkları daha fazla sevebilmemiz için yazıyorum.” diyen Laurence’ın şu sözü de kendisini doğruluyor; “İşin hoş yanı insanlar bu eserim yüzünden hem hakaret ediyorlar hem de kitabımı satın alıyorlar.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bilinç Akışı Yazım Tarzının yazım türü nedir?” gibi bir soruya en fazla “Anlık edebiyat veya serbest edebi metinlerdir.” diyebiliriz kanımca, bu da bir çeşit türsüzlük anlamına geliyor. Buna Leylâ Erbil’in “Tuhaf Bir Erkek” romanını örnek verebiliriz. Leylâ Erbil, “Tuhaf Bir Erkek” ve “Kalan” eserlerinin herhangi bir edebi tür içinde değerlendirilmesini istememiştir. Tabii bu tavır, bu konu ile ilgili eserlerin hepsinin türsüz olduğu anlamına gelmez. Mesela kısmi olarak Borges’in bazı öykülerini, Pessoa’nın, Cioran’ın bazı denemelerini kendi türleri içinde bilinç akışlı olarak değerlendirebiliriz. Yine Laurence’ın “Tristram Shandy” kitabı, Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” kitabı, Joyce’un meşhur “Ulysses” eseri, V.Woolf’un “Mrs. Dalloway” kitabı, I.Calvino’nun “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” kitabı, Infante’nin “Kapanda Üç Kaplan” kitabı, Cortazar’ın “Sek Sek” kitabı, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” kitabına ve daha nicelerine modernist roman bakış açısıyla baktığımızda kurgusal olarak romandırlar veya romansıdırlar… Klasik veya modern roman kalıpları çatırdıyor…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç Akışı özünde aşırı yoğunluk ve bilgisel tecrübe gerektiren bir anlatım biçimidir. Bunun dışında her önüne gelen, “Düşündüklerimi yazıyorum, öyle ise ben bilinç akışı ile yazıyorum” gibi bir anlayışla meseleye bakarsak bu anlatım tarzı çok basit bir anlatım tarzının ötesine geçemez. Tarihi veya biyografik bir romanı bu tarza göre konumlandıramayız. Ayrıca bir meziyetmişcesine abartılacak kadar anlatımı zorlaştırıp, çetrefilleştiren yazarlar da var tabii ki, bunların kimler olduğuna okurlar karar verir, fakat okur da sabırlı ve inatçı olmalıdır; bilinç akışlı bir çalışmayı tolere edilebilir ve anlaşılabilir bir şekilde görebilmesi için. Okur yolunu buldu mu artık zevkle ilerler çoğu eserde… Mesela Laurence’da, Proust’ta, Faulkner’de, Infante’de…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç akışı, yazarın egosu ile süper egosu işbirliğinde ilerlerse Proust’un “Kayıp Zaman İzinde” roman serisinde veya Faulkner’ın “Döşeğimde Ölürken” romanında olduğu gibi sakin, durgun sularda akıp gider. C. Infante’nin “Kapanda Üç Kaplan” romanında olduğu gibi metnin kurgusal bir bütünlüğü vardır ama metin darmadağındır; şiir, deneme, öykü, fotoğraf, geometrik çıkışlar birbirine karışıp çorbaya dönüşür, farklı konulu paragraflar, üst üste, yan yana, bazen geçişsiz, geçersiz sert geçişler…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç Akışı Anlatım Tekniği’ni içselleştirmek için de yazarları sorguladığımız kadar biz okurları da sorgulamamız gerekir: okuyacağımız yazar veya eser bizi ne düzeyde geliştirir, bize ne katabilir? Katı bir şekilde ideolojik, inançsal veya töresel bir tavırla yazılmış bir eser bize pozitif anlamda bir şeyler katabilir mi acaba? gibi sorular ortalıkta uçuşur. Sıkı bir yazar için avcı bir okur velinimettir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç Akışı Anlatım Tekniği’ne bilinçli bir şekilde başvuran ilk yazarlardan biri olan Laurence Sterne’ün Tristram Shandy romanından (1759-1767) da bir örnek vereyim, okur profili ile ilgili olarak, “Oku, oku, oku, oku, benim cahil okurum! Oku.”&nbsp; Kelli felli böylesi yazarların bu serzenişi boşuna değildir…&nbsp; Bilinç akışında yazar derin sulara daldıkça veya dalabildikçe hatırlayıp yazmak istediği hikâyeler veya zihninde biriktirdiği tecrübeler yazarı yazılmak istenen konudan uzaklaştırıp daldan dala konmak isteyen bir bal arısına dönüştürebilir veya onlarca sürünün çobanlığının sorumluluğunu üstlenen bir çobanın zeminine çekebilir. Önemli olan bal arısına şeker yedirmeden bal üretmek veya ürettirebilmek; sürüleri sağ salim mekâna ulaştırabilmek veya yapılmak istenen her ne ise hakkıyla yapmaya çalışmak. Kapasite sorununa da elden geldiğince yerden göğe kadar saygılıyım… Ne var ki mesele bir kurtlar sofrası! Durum, üzüm yemek veya balık avlamak meselesine dönüşecekse eğer, istediği kadar tarihten, tarihi kültür ve sanattan güçlü referanslarla kurgusuna devam etsin yazar; popüler kaygılara öncelik tanınacaksa tutmayacak o maya!&nbsp; Var olma cesareti var etme cesareti denginde olmalı; abartmadan, sapıtmadan, saptırmadan, çünkü her abartı, sapıtma veya saptırma bizi her zaman bir yeniliğe veya yaratıma götürmeyebilir. Her an birileri çıkıp, ”Bana neden balık tutmayı öğretmiyorsun veya kavratmıyorsun?” diyebilir. Böylesi bir soruya kaçımız hazırlıklıyız acaba? Veya her an şöyle bir açıklama ile yüz yüze kalabiliriz, Bu durumda okurun şöyle bir başkaldırısı olabilir, “Kendin için yazmışsan bana ne?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Son olarak bu konu ile ilgili dikkatimi çeken bir süreçten bahsedeyim; hemen hemen bütün sıkı eserlerde ana işleyiş yolu yolculuktur. Tristram Shandy’de doğmamış bir bebeğin anne karnındaki yolculuğu, Ulysses’te Dublin sokakları yolculuğu, Mrs. Dalloway’de Londra caddeleri yolculuğu, Kapanda Üç Kaplan’da Havana eğlence barları yolculuğu… Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da veya Tutunamayanlar’da bir yazarın kitap yazma yolculuğu veya kitapçı dükkânı yolculuğu… Yolculuk daha çok zihinseldir. Calvino, okurunu bir kitap okuma serüvenine davet ediyor. Oğuz Atay’ın daveti ise Don Kişot’un yazgısına benzer bir şekilde (Oğuz Atay, iç ses karakterinin ismi olarak direkt Don Kişot’taki&nbsp; Olriç karakterinin ismini kullanmıştır) hayatı bir türlü tutamayanların ve tutunamayanların umut yolculuğu…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ulysses’in Latincesi Homeros’un Odysseus’udur; Ulysses’te Dublin’in sokakları detaylıca aşındırılır. Homeros’un şiirsel ve aynı zamanda çok iyi kurmacasıyla Odysseus’u ise deniz aşırı ülkelerdeki fetih aşkı yolculuğudur. Asıl edebi yolculuk Homeros’tan daha da önce, yaklaşık M.Ö. 2800’de Mezopotamya menşeli Uruk Kralı Gılgameş’in kötü karakter Humbaba’yı öldürme niyeti yolculuğudur. Homeros, bu zihinsel yolculuğun Gılgameş’ten sonraki düğmesidir… Gılgameş Destanı harika bir edebi kurgudur, halen.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapay zekâda bilgi deposu var fakat zihin, duygu ve yaratı deposu henüz yok, o yüzden süresi pek de belli olmayan bir zaman süreci içinde rahat olabiliriz, fakat varlık ve anlam sebeplerimiz gittikçe elimizden kayıyor. Peki, bulunduğumuz süreç itibariyle yapay zekânın edebi potansiyeli için edebiyattır, diyebilir miyiz? Şimdi demeye gönlümüz varmasa bile ileride tıpış tıpış demek zorunda kalacağız. Uçarı kaçarı yok artık. Bir tehlike daha var, birileri ileride yapay zekâya edebi eserlerle ilgili hırsızlık veya kopyacılık gibi numaralar yaptıracaklar; mesela yapılan siyasi montajcılık numaraları gibi ve maalesef yığınlar bu numaralara, ihanetlere inanmak için çoktan hazırlar… O yüzden yaratıcı ve edebiyatı geliştirici olduklarını iddia eden yazarların yapay zekânın bilgi havuzuna karşı dikkatli olmaları gerekir; yoksa yıllarının emeği olan yaratıları saniyeler içinde başka birilerin hesabına yazılabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapay zekâ hayatımızın her alanında var artık ve yardımcımız olduğu kadar artık ortağımızdır da, yarın da rakibimiz olacak maalesef, var olma ve var etme gibi hırslarımız yüzünden… Umarım ileride yapay zekânın yardımcısı konumuna düşmeyiz. Bu gün itibariyle edebiyatçılar olarak yapay zekâyı durdurmanın veya rekabet edebilmenin tek bir yolu var; yapay zekânın eline artık koz vermemek, yani hafızasına bilgi yüklemeye son vermek, bu da e-kitap modasına son vermek; X (Twitter), Facebook, Instagram vs. gibi diğer platformlarında veri aktarma konularında dikkatli olmak… Peki, böyle bir tavır mümkün mü? Hayır, mümkün değil, çünkü dünyamızdaki bütün yazarların yapay zekâya karşı aynı tavrı gösterebilmesi gibi bir olasılık imkânsızdır, çünkü yapay zekâ dünyası aynı zamanda imkânı ve çevresi olmayan yazarların kendilerini ifade edebilme ve tanıtabilme şansıdır da, aynı zamanda çok satanların daha çok satması için de vazgeçilmez bir alandır. Evet, işini bilen bir yazara veya bir yayınevine yapay zekâ bir yardımcıdır şimdilik, fakat organıyla, hücresiyle yarın yapay zekâ ile insan bedeni tam olarak ortaklaştığında (homo sapiteknikus) kimin kimi daha fazla kullanacağı veya kullanabileceği çok da tahmin edilebilir bir durum olmaktan çıktı, çıkacak. İnsanlar şimdiden yatırım, beslenme veya sağlıkla ilgili yapay zekâya danışmaya ve güvenmeye başladılar; peki, şimdilik yapay zekânın efendileri kimler? İnsan dostu, doğa dostu veya sağlık dostu olanlar mı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Elli yıl sonra torunlarımızın torunları mezarlarımızın yerini bile bilmeyeceklerdir ve bilmek de istemeyeceklerdir. İnsanlık tarihinin korkunç bir hızda değişip dönüşen bu an ve anlarımızda kime ve neye karşı nasıl tavır alacağımızı veya nasıl hazırlanacağımızı bile hesap edebilecek durumda değiliz artık. Belki de hiçbir hal ve ahvali dikkate almadan ‘an’ dediğimiz zaman sürecine yoğunlaşmak lazım, fakat zaman o kadar hızlı akıp değiştiriyor ki anı yakalayıp yaşayabilmek bile zor artık. Sahadaki oyuncuların veya oyuna yeni girmek isteyen arkadaşların yolu açık olsun…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapay zekânın bir edebiyat yarışması jürisinde yer aldığını hayal edin! Ya da bir üretim atölyesinde şef veya patron temsilcisi! Bir makinenin bir insanı işten çıkarma yetkisinde olduğunu hayal edin… Duygu! Ahlak ve hak!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Edebiyat, birey için artık daha yakıcı bir ihtiyaçtır, ölmekte ve öldürülmekte olan duygularımızı neredeyse hayata döndürebilecek tek şansımızdır edebiyat ve yazar. Özellikle Ortadoğu, Latin Amerika ve Afrika’da halklarını siyaset, ideoloji ve din tüccarlığıyla sömüren zümrelerin yapay zekâ gücünü elde ettiğini hayal edin! Sahibine çeker, biri giderken benzer birileri gelecek; ırkçılık ve milliyetçilik ve gittikçe fakirleşip cehaletinde direten birey ve gruplar katlanarak çoğalacak! Öyle değilse isimlerini zikrettiğim bu coğrafyalarda neden her kimse ve her ne ise yazar ve yazılan sürekli hapis cezalarıyla terbiye edilmeye çalışılıyor? Şu da var ki; ister siyaset olsun, ister herhangi bir din olsun, isterse de herhangi bir ideoloji olsun, hak olan eşit yaşam ve kültür hakkından bahsedip yaşatan, yaşatabilen her kimse ve ne ise ona da iman edip kutsamak lazım. Kafka edebiyata bir din gözüyle bakıyordu. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her insan bir bireydir ve her bireyin edebiyatın veya sanatın herhangi bir dalına mutlaka ihtiyacı vardır, özellikle yapay zekânın hayatın her alanında sahaya inmesinden sonra.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Edebiyat yaşatır, huzur verir, sorgular, yargılar ve sorgulatır. Yazan için de, okuyan için de düşünce ve yaratım anlam arayışındaki insanın en güçlü silahıdır, en hayati ihtiyacı, fakat üzülerek belirtmek isterim ki tıp dünyasının özellikle cerrahi dalları gibi, tarımdaki ilaçlama ve sulama alanında robotik imkânları gibi veya fabrikasyon üretimlerdeki makine avantajları gibi alanlar yanında yazarlık alanında da insani olarak bir sürü avantajımız elimizin altından kayıp yok olacak. Yani yazmak ölmeye başladı aslında, ama zamanında “Yaşamak Direnmektir.” demişlerse, bir yazar olarak ben de diyorum ki, “Direnmek yaşamaktır.” &nbsp;Organik olarak üreten bütün alanlar direnmek zorundadır, yoksa dünyamızın doğal hallerini yok etmeye çalışan, günü kurtarmaya çalışan insan ve doğa düşmanları cinsimiz bizleri işlevsizleştirip yok etmeye çalışırken kendi sonunu da hazırladığını hiç akıl etmeyecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp; Kitap hakkında</p>



<figure class="wp-block-embed is-type-wp-embed is-provider-edebiyat-haber wp-block-embed-edebiyat-haber"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="ZjH4Bxu8ve"><a href="https://www.edebiyathaber.net/bilinc-yazarda-ve-okurda-nasil-akar-adnan-gerger/">Bilinç yazarda ve okurda nasıl akar? | Adnan Gerger</a></blockquote><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="“Bilinç yazarda ve okurda nasıl akar? | Adnan Gerger” — Edebiyat Haber" src="https://www.edebiyathaber.net/bilinc-yazarda-ve-okurda-nasil-akar-adnan-gerger/embed/#?secret=GbQPtL6paD#?secret=ZjH4Bxu8ve" data-secret="ZjH4Bxu8ve" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe>
</div></figure>



<figure class="wp-block-embed is-type-wp-embed is-provider-ek-dergi wp-block-embed-ek-dergi"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="3AK2M4oouL"><a href="https://ekdergi.com/gani-turk-ile-soylesi/">GANİ TÜRK İLE SÖYLEŞİ</a></blockquote><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="“GANİ TÜRK İLE SÖYLEŞİ” — Ek Dergi" src="https://ekdergi.com/gani-turk-ile-soylesi/embed/#?secret=asNFoHD5Ab#?secret=3AK2M4oouL" data-secret="3AK2M4oouL" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe>
</div></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yapay-zeka-edebiyati-ve-edebi-anlatida-bilinc-akisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edebiyatta Röportajın Yeri Ve Metin Aydın’ın “Bu Bir Söyleşi Kitabıdır” Çalışması</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/edebiyatta-roportajin-yeri-ve-metin-aydinin-bu-bir-soylesi-kitabidir-calismasi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/edebiyatta-roportajin-yeri-ve-metin-aydinin-bu-bir-soylesi-kitabidir-calismasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Nov 2023 17:22:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11258</guid>

					<description><![CDATA[Yazmak, çizmek, yontmak zamanla bir bedene dönüşecek bir çeşit zihin yolculuğudur. Bir bedene dönüşen eser bu yolculuğun meyvesidir. Sanatçının, eserin ve zamanda yolculuğun serüvenlerini, tutanaklarını da kâtipler kayda geçirir. Bu kayıtlarda başı çeken sanatçılarla yapılan söyleşilerdir. Söyleşiler ya birebir okurla olur ya da okurun adına kâtipler yapar. Metin Aydın, yazarlığı ve şairliği yanında söyleşi kâtipliği [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Yazmak, çizmek, yontmak zamanla bir bedene dönüşecek bir çeşit zihin yolculuğudur. Bir bedene dönüşen eser bu yolculuğun meyvesidir. Sanatçının, eserin ve zamanda yolculuğun serüvenlerini, tutanaklarını da kâtipler kayda geçirir. Bu kayıtlarda başı çeken sanatçılarla yapılan söyleşilerdir. Söyleşiler ya birebir okurla olur ya da okurun adına kâtipler yapar. Metin Aydın, yazarlığı ve şairliği yanında söyleşi kâtipliği alanında onlarca yıllık emeği sayesinde çok önemli bir çalışmayı belgelendirmeyi başardı ve tam elli beş yazarın röportajından oluşan “Bu Bir Söyleşi Kitabıdır.” çalışması Red Yayınlarından çıktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazar, yazma serüveninde veya yolculuğunda kitap çıkarabilme olgunluğuna ve imkânına eriştikten sonra yaptığı söyleşilerle hem kendini tartma imkânını bulur hem de okura kendini tarttırma şansı verir. Bu arada söyleşi yapmak için illa eser sahibi olmak gerekmiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Röportaj, yazarı ve eseri daha iyi anlamamız ve daha yakından tanıyabilmemiz için çok önemli bir araç ve aracıdır. Yazarla yapılan söyleşi eserden daha çıplaktır ve yazar dürüst olmak zorunda, yoksa verdiği cevaplar metne nazaran daha çok sırıtır, bu durumda yazarın kıvıracağı, sığınabileceği başka bir yer ve yorum yoktur. Yazar, eserinden, “Başkalarını yazdım, başka hikâyeleri yazdım, kurmaca yazdım vs.” gibi gerekçelerle kaçabilir fakat –yalan konuşmamak, samimi olmak- koşulu ile söyleşiden kaçamaz,&nbsp; çünkü sağlıklı ve karşılıklı yapılan bir söyleşiden yazar vereceği cevaplardan soru ve sorgulamalar türetir, yani aslında söyleşi esnasında da edebiyat üretir ve muhatap bizzat kendisidir. Bu durumda yazar söyleşiden kaçarsa soru soran karşısında zayıf kalabilir ki böylesi bir durum hiç te yazarın hayrına olmaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Avcı okurlar yazarın eserle olan ilişkisini veya bağını yazarın vereceği cevaplardan hemen anlarlar. O yüzden yazarın gerçekte eseriyle ne kadar içli dışlı olduğu, ne kadar hâkim olduğu veya gerçekten eserin yaratıcısı olup olmadığı söyleşi ile apaçık ortaya çıkar. Söyleşi, yazarın veya sanatçının hem gerçek yüzünü hem de asıl potansiyelini ortaya çıkarabilecek en önemli ve en tehlikeli veridir. Söyleşiyi yapan yaptığı işe hâkimse yetkin olmayan yazarı darmadağın edebilecek bir tehlikedir. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Söyleşi edebiyatının yazara başka bir katkısı da var; yazarın kendisini ölçebilmesini sağlar, kendine içerden bakmasına sebep olabilir. Yazarın ilk yazarlık dönemi ile vardığı son aşamasını karşılaştırabilme ve kat ettiği mesafeyi, edindiği tecrübeyi görmesini sağlar, yani yazarın verdiği röportajlar bir nevi yazar için yol gösterici eğitmenlerdir, çünkü yazar tanıtım soruları dışında ilgili konularla alakalı gelebilecek sorulara hazırlıklı değildir, o anki birikimi ne ise vereceği cevaplar, yapacağı yorumlar da o kadar olur. Söyleşi, aynı zamanda okur için de yazarı takip edip etmemesini sağlayacak potansiyel bir tecrübedir, çünkü yazarın yaptığı yorumlar gelecekte ne tür eserler yazabileceği veya yaratabileceği konusunda bize fikir verir. Hatta yazarın edebi potansiyeli ve geleceği ile ilgili de bizde fikir oluşur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazar, verdiği röportajlarda sahici olmak zorunda yoksa verdiği cevaplar veya yaptığı yorumlar bir örümcek ağı gibi kendisine dolanır; yok öyle demek istemedim, yok yanlış anlaşıldım, yok onlar art niyetli insanlardır vs. gibi. Tabii ki iyi niyetli olmayan röportajcı da var, okur da var, hatta bu duruma yazar da dâhildir ama böylesi bir durum da röportaj ile ilgili olan hiç kimseyi ne aklar, ne de yok eder. İyi niyet derken samimiyetten bahsediyorum. Tabii bu yorumları özgür ve uygar bir ortamın varlığına göre yapmaya çalışıyorum, maalesef ki Aziz Nesinlik bir ortamda hiçbir bilimsel veya öngörüsel veri geçerli olmayabilir. İçi boş bir edebiyatın reklam, para ve çevre gücüyle nasıl da öne çıkarılıp binlerce okura yutturulabildiğini bilmeyenimiz yok herhalde. Bu durum okurun günahıdır…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Söyleşi özellikle yeni veya genç yazarlar için çok önemli bir şanstır da, kendini iyi ve güçlü ifade edebilen yazar, hayalindeki okura ulaşma şansını daha hızlı elde edebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Metin Aydın’ın “Bu Bir Söyleşi Kitabıdır” çalışması çok kıymetlidir diye düşünüyorum, çünkü röportajı yayımlanmış yazarlar yıllar sonra unutmaz ve unutturmaz bir ayna edinebilirler. Böylesi bir belge ve arşiv yazarlar için paha biçilmez bir hafızadır. Yazar hiç kimseye ihtiyaç duymadan kendini aynada görebilme şansına sahip olur ve böylesi bir şans ve durum yazarın sanatta kat ettiği mesafeyi veya mesafeleri ölçüp biçme ve kendini değerlendirebilme açısından paha biçilmez bir veridir. Bu öz değerlendirme yazara hem bir kamçı olur hem de bir ceza; ucu, olumlu veya olumsuz bir şekilde yazarın her yerine dokunabilecek bir sonuç… Negatif tarafı yazarın yazarlıkla veya yazdıklarıyla ilgili ilk dönemlerini okurlardan veya eleştirmenlerden kaçırma şansının olmaması. Ben, böylesi bir şansızlığı kendi zaaf ve eksiklerimi daha iyi görebileyim diye kendi adıma şanslılık olarak görüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kitapta yıllar önce Metin Aydın’nın benimle de yaptığı, yazarlık hayatımın ikinci röportajı var ve benim için çok ama çok kıymetlidir. Metin Aydın’nın bana sorduğu sorulara verdiğim cevaplara baktığımda ve kendimi her okuduğumda bazen hem kendimle övünüyorum hem de kendime acıyorum; kendime acımam şimdiki potansiyelime göre acemi, toy ve yetersiz hallerimdi, kendimle övünmem; bir yaratıcı ve üreticiydim artık, çünkü doğrusuyla yanlışıyla yazarlık yazgım ile ilgili zaman yolculuğuma çıkmıştım artık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Söyleşiyi yapanın da işi zor ve ciddi, çünkü doğru ve gerekli soruları sormak zorunda, dolayısı ile yazarı ve eserini didik didik bilmek zorunda, hele hele bu zor ve zorlu bir yazar ise.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Söyleşi, okurun yazarı takip edip etmemesi ile ilgili kararını kesinlikle etkileyecek bir veridir. Söyleşi, edebiyat ile ilgili ise yazarın edebiyatta vardığı veya varabildiği edebi bir aşama verisidir, dolayısıyla bir çeşit edebiyattır da, çünkü yazara genelde edebiyat ile ilgili sorular sorulur ve yazar bir çeşit deneme diliyle cevap verir. Bazen eseri veya eserleriyle ilgili yorum yaparken hesapta olmayan ‘yeni yaratı, yeni yorum’ şeklinde edebi cümleler, paragraflar kurar; belki de farkında olmadan! Edebi eserinden örnekler sunar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Söyleşiyi yapan raportör, sorulması gereken soruları sorduğunda biz yazarı sorulan sorular eşliğinde çeşitli yönleriyle daha iyi ve daha detaylı bir şekilde tanıyabilme fırsatını yakalarız.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Röportaj sorularının sanatsal kaygılar taşıması veya içermesi edebi anlayış ve kavrayış açısından çok ama çok kıymetlidir, yani söyleşi(röportaj) türünün yaratıcı bir özelliği de vardır. Dolayısı ile edebi bir röportaj bir haber değil, edebi bir üretimdir aynı zamanda. Edebi röportajın ilk örneği Fransız edebiyatı ile karşımıza çıkmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Röportaj, yazarı eseriyle ilgili daha geniş ve daha detaylı bir değerlendirme ve iç hesaplaşmaya iter. Tabii ki olması gereken sorular sorulmuş ise, çünkü maalesef ki bazı yazarlar sadece hoşlarına giden veya işlerine gelen soruların sorulmasını istiyorlar veya talep ediyorlar. Hatta işlerine gelmeyen röportaj taleplerine cevap bile vermiyorlar veya ret ediyorlar. Bu durumlar sosyal, inançsal veya siyasal konumlar yüzünden epey çetrefillidir, bazen herkes haklıdır veya hiç kimse… &nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Röportaj esnasında yazarın eserinde öngöremediği veya hesaplamadığı sorularla karşılaşabilir, bu durumda yazar kendini ölçüp daha hızlı donatabilme şansını da elde edebilir, eksik ve zaaflarını görebilir, kendini donatabilme fırsatını değerlendirebilir. Bu arada yazar herhangi edebi bir soru ile ilgili dalıp zihin akışına kapıldığında çok daha derin ve detaylı anlam ve çağrışımlar yakalayıp yüzeye çıkarabilir, böylesi bir verimlilik kendi edebiyatının geleceği ile ilgili önemli bir katkıya, donanıma dönüşebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşıyor olsun veya olmasın ki bu hiç önemli değildir, çünkü yaşamayan yazarın eseri yaşıyordur… Fikri zikri ne olursa olsun elli beş yazar gibi muazzam sayıda yazar ve sanatçının edebi, sanatsal düşüncelerini bir arada veren bir eseri ben ilk defa okudum. Bu sayıyı bulan veya aşan bir söyleşi kitabı var mı onu da bilmiyorum. Bu kitap kendi alanında bir ilk olsa gerek. &nbsp;&nbsp; </p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bu Bir Söyleşi Kitabıdır” çalışmasının yolu açık, okuru bol olsun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/edebiyatta-roportajin-yeri-ve-metin-aydinin-bu-bir-soylesi-kitabidir-calismasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Annie Ernaux ve Yazmak (2022 Nobel Ödüllü)</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/annie-ernaux-ve-yazmak-2022-nobel-odullu/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/annie-ernaux-ve-yazmak-2022-nobel-odullu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Sep 2023 06:34:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11188</guid>

					<description><![CDATA[“Çevredeki hiçbir şey yaşlanacak kadar uzun ömürlü değildi artık.” “Mutasyona uğruyorduk, yeni biçimimizi tanımıyorduk.” “Bilinç, gezegenin tamamını içine alarak diğer galaksilere doğru genleşiyordu.” “Yine bir şefe biat ve itaat etme arzusu vardı. “Bize öğretmek istiyor ama bizim onlara bir şey öğretmemize izin vermiyorlardı.” “Ne hafıza tazeleme vardı ne de öyküleme vardı, öylesine anıyorduk… Sohbetin harareti [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><em>“Çevredeki hiçbir şey yaşlanacak kadar uzun ömürlü değildi artık.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">“Mutasyona uğruyorduk, yeni biçimimizi tanımıyorduk.”</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>“Bilinç, gezegenin tamamını içine alarak diğer galaksilere doğru genleşiyordu.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>“Yine bir şefe biat ve itaat etme arzusu vardı.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>“Bize öğretmek istiyor ama bizim onlara bir şey öğretmemize izin vermiyorlardı.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>“Ne hafıza tazeleme vardı ne de öyküleme vardı, öylesine anıyorduk… Sohbetin harareti içinde, kimsenin öyküler için yeterince sabrı yoktu.”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">(A.Ernaux’un kitaplarından)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fransız yazar Annie Ernaux 2022 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alınca çoğu okur gibi benim de dikkatimi çekti ve onu okuma ihtiyacı duydum, daha doğrusu bu yazarın yazdıklarında farklı ve güncel olan ne olabilir merakıyla yazarı okumaya başladım. Deneme yazmayı çok sevdiğimden olsa gerek ki otobiyografik bir tavırla birbirini besleyen deneme/hikâye tarzında yazılan, Yalın Tutku” kitabından başladım ve daha kitabın ilk sayfasında aslında neyi aradığımı da bilmediğim bir ipucuyla karşılaştım. Yazar veya anlatıcı hayatında ilk defa bir porno filmi izliyor ve şu cümleyi kuruyor –eskiden neredeyse ölecek duruma gelmeden bakılamayan şey, şimdi tokalaşmak kadar kolay görülüyor- Yazarın bahsettiği durum film bile olsa karşı cinsler arasındaki sex muhabbetinin herkesin gözünün önünde ve en açık haliyle yapılmasının olağan hale gelmesi durumudur. Yani cinsellikle ilgili olarak yüzyılların, bin yılların gizemi, yasağı veya günahı artık çırılçıplaktır ve penis ile vajina herkesin gözü önünde birbirlerine girip çıkarak sevişiyorlardır. Çok eskiden olsa, değil penis ile vajinayı görmek, bir insanın spermini veya çıplak bedenini bile ancak öldükten sonra papaz veya imam görebiliyordu, o da dini görevlerini yerine getirmek için. Tabii beni asıl ilgilendiren cümlesi bu paragraftan sonraki cümlesiydi –yazmak- ile ilgili cümlesini şöyle inşa etmişti Annie Ernaux, “Bence yazmak da buna yönelmeliydi, cinsel birleşme sahnesinin yarattığı bu etkiye, bu bunaltıya ve bu şaşkınlığa, ahlak yargılarının askıya alınmasına. –can yayınları, s:11-” tabi burada “ahlak yargılarının askıya alınması” cümlesini sıkıntılı bulduğumu ifade etmek isterim, fakat kanımca yazar burada, güçlü ve farklı yazmanın kişisel bir kalıp kırma, başkaldırma gibi bireysel tercih ve girişimlere dikkat çekmek istemiştir, çünkü yazarın yazma cesareti ister cinsel, ister ideolojik, ister dini veya fantastik vs. olsun yazarın geleceğidir. Yazarın bu yorumlarından şunu anlamak isterim, “Yazar, yazarken edebi tabuları takmamalıdır, bilinç akışı anlatım tekniğinde olduğu gibi içinden geleni/geçeni olduğu gibi yazmalıdır!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, yazar düşündükleriyle, yazdıklarıyla doğrudan yüzleşmeli. Hayali, talebi ve yazmak ile ilgili fantezileri, çıkışları vs. ne varsa yaşamalı ve yaşatabilmelidir. Tabii yazmak ile ilgili durum bir porno filminden farklıdır, bir çeşit hermafroditizm yaşanıyordur, yani ortada ayrı iki insanda bulunan bir penis, vajina veya sıvı yoktur; penis, vajina ve sıvının aynı insanda bulunduğu bir durum vardır. Yazar, yazarken ya penistir ya da vajinadır; yazar penis ise yazarın ‘ben’i vajinadır, ortaya çıkacak olan kadın ve erkek sıvıları da can bulmuş cümlelerdir. Bu cümleler iki farklı bedenin ürünü veya eylemi değildir; aynı beden bileşenlerinin farklı iki düşünce hali ve eylemidir, yani bir porno filmin tezahürü veya benzeri değildir, sadece ‘sıradanlaşma’ gibi bir sonuç doğmuştur, o da kısmi olarak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anlatıcı tutkuyla bağlanmak ve yaşamak istediği bir adamı hayal edip görüşme planları yaparken şöyle bir cümle kuruyor –ben yokken telefon eder de kaçırırım korkusuyla, evden mümkün olduğunca az çıkıyordum. Elektrik süpürgesini ya da saç kurutma makinesini, telefon sesini duymamı engelleyebilir diye çalıştırmaktan kaçınıyordum. Bu telefon sesi beni sık sık, cihazı elime alıp alo deyinceye kadar süren bir umutla bitkin düşüyordum. Arayanın o olmadığını anlayınca o kadar derin bir hayal kırıklığı yaşıyordum ki telefondaki kişiden nefret ediyordum. A.’ nın sesini duyar duymaz, o belirsiz, o acılı, o kuşkusuz kıskanç bekleyişim çabucak sona eriyor, önce çıldırıp sonra bir anda yeniden normale döndüğüm hissine kapılıyordum. Aslında bu sesin önemsizliği ve kendi hayatımdaki orantısız önemi beni şaşırtıyordu.” Annie Ernaux’ un anlatımı, yalın ve tutkuludur, kendisi bile şaşırmıştır, basit sayılabilecek bir sorunun bu kadar büyütülmesini… Daha önce temas ettiği gibi saplantılı! Annie, yazmanın da böyle bir şey olması gerektiğini yazmamış mıydı? Yazar burada kendisiyle kavgalıdır, hatta bu sevişme/görüşme belki de daha hala hermafroditik bir aşamadadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazarın yazma eylemine nasıl baktığına dair bir diğer ipucunu kitabın on beşinci sayfasındaki dipnotta yakalıyoruz, “Yazmakta olduğum şeyi tamamlamayı başarabilirsem, evimin yanması bana vız gelir.” Bu cümleyi açmaya gerek yok, neyi neden ve nasıl yazdığını bilen gözü kara bir yazar hedefine de varır, amacına da… Tabii, kendini duyurabilecek şansı ve ortamı da yakalayabilirse.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazar, sevgilisi ile buluşmalarını, öncesini ve sonrasını en ince detaylarına kadar yazmış, sevişmeleri sonrası A.’ nın külodunu giyme şekil ve aşamasına kadar.&nbsp; A.’ nın varlığında, yokluğunda mutluluğundan, saplantılarına kadar duygu, durum hikâyelerini detaylandırmış. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazmak ile ilgili üçüncü ipucuna 17. Sayfada rastlıyoruz, “Çoğu zaman bu tutkuyu bir kitap yazıyormuş gibi yaşadığım izlenimine kapılıyordum; her sahnede aynı başarı ihtiyacı, her ayrıntıda aynı kaygı ve bu tutkunun peşinden sonuna kadar gittikten sonra, ‘sonuna’ sözcüğüne belirli bir anlam yüklemeksizin, ölmeyi umursamayacağım düşüncesi, çünkü yazmayı bitirdikten birkaç ay sonra ölebilirdim.”&nbsp; Bu anlatıda yazar hem kendini modern edebiyatın kurallı işleyişi ile bağlıyor hem de “ ‘sonuna,’ sözcüğüne belirli bir anlam yüklemeksizin” diyerek yazacağı veya yazdığı kitabın sonunu serbest bırakmak istediği imasında bulunuyor. Emekçi bir ortamdan gelen yazarın içindeki düşsel veya düşünsel fırtınaları dış dünya ve dış dünyanın canlı veya cansız öğeleriyle harmanlaması ve bunda başarılı olması Nobel Edebiyat Komisyonunun da gözünden kaçmamıştır. Yazar için somut verilerin karşılığı zaman ve özgürlüktür. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Var olan toplumsal ya da töresel kaidelere göre bilincinden geçeni yaşamak isteyen, yaşamak istediğini bilincine taşımaya çalışan yasak bir aşkın veya cinsel isteğin röntgenini, zamanı pek de parçalamadan anlatan yazarda yazmak ile ilgili dördüncü ipucuna 30. Sayfada rastlıyoruz, “Bunları yazmaktan doğal olarak hiçbir utanç duymuyorum çünkü yazıldıkları an, bunları görenin sadece ben olduğum an ile başkaları tarafından okunacakları an arasında geçecek süreyi düşündüm ki bu ikincisi sanıyorum hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. O zamana kadar bir kaza geçirebilir, ölebilirim, bir savaş çıkabilir ya da bir devrim olabilir. İşte bu gecikmeyi hesaba katarak şimdi yazabiliyorum, aşağı yukarı on altı yaşımda bütün bir gün boyunca yakıcı güneşe maruz kaldığım, yirmi yaşımda doğum kontrol hapı kullanmadan seviştiğim gibi: Sonrasını düşünmeden.” &nbsp;&nbsp;Tabii bu yazımızda yazarın özel hayatı değil de yazım tarzı ve cesareti bizi ilgilendiriyor; yazar yayımlanmayacak veya yayımlansa bile kendisinin görmeyebileceği bir yazım ve içerik cesaretinden veya rahatlığından bahsediyor, yazarın bu açıklaması beni ikna etmedi, çünkü bu kitap yazar daha hayatta iken kendi onayı ile yayımlandı. Ben, bir yazar adayı için yazarın, “Özgürce yazın, ama dikkatli davranın.” demek isteyebileceğini düşündüm, ama galiba Annie ya duygusal olarak ya da yazım tavrı olarak kendisini suyun akışına bırakmış, belki de o yüzden edebiyatında kendini aşmayı başarmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İlerleyen sayfalarda zaman ve geçmiş, M.Proust’un, “Kayıp Zamanın İzinde” ki romanı gibi anısal sızı ve zihinsel hesaplaşmalara, yargılamalara dönüşüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kitabın kırk ikinci sayfasında yazmak ile ilgili dördüncü ipucu ile karşılaşıyoruz, “Ancak yazmaya başladığımda amacım, bir film seçiminden bir ruj seçimine kadar, her şeyin aynı yönde ilerlediği o zamanda kalmaktı. İlk satırlardan başlayarak iradem dışında kullandığım şimdiki zamanın hikâyesi, bitmesini istemediğim bir sürenin, ‘o zamanda hayat daha güzeldi’ cümlesinin, sonsuz bir yinelemenin zamanıydı.” &nbsp;Beşinci ipucu, “Yaşamdan beklediğimin aksine, yazıdan hiçbir şey beklemediğimi bilerek. Yazının içine ne koyarsanız sadece onu alırsınız. Devam etmek, yazılanları okumaları için başkalarına sunma korkusunu da savuşturmak demektir. Yazma gereksinimi duyduğum sürece bu olasılığı umursamıyordum. Artık bu gereksinimin sonuna geldiğim için, yazılmış sayfalara şaşkınlıkla ve tutkumu yaşarken ya da onu anlatırken –tersine- hiçbir zaman hissetmediğim bir utançla bakıyorum. Bunlar, yayımlanma olasılığı karşısında birbirine yaklaşan yargılar ve ‘normal’ değerler… Şu ya da bu nedenle kendini aklama zorunluluğu, görünüşü kurtaran roman biçimi dışındaki her tür kitabın gün ışığına çıkmasını engellemesi mümkün. ”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annie’ nin kendini ve kendisi ile ilgili birini yazarken ki yazım tavrına kırk sekizinci sayfada karşılaşıyoruz, “Bir önceki cümlede durabilir, dünyada ve hayatımda olup biten hiçbir şeyin artık bu metne müdahale edemeyeceğini varsayabilirim. Onu zamanın dışında tutmak için, kısacası okunmaya hazır. Fakat bu sayfalar hala kişisel, bugünkü gibi elimin altında olduklarına göre, yazı hala açık. Bir sıfatın yerini değiştirmektense, gerçekliğin ne getirdiğini eklemek bana daha önemli görünüyor.”&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Seneler” romanının giriş bölümü didaktik, çağrışımsal deneme tarzı paragraflarla başlıyor. Bu paragraflar ve sonraki anlatım tarzı ‘detay edebiyat’ adına hoş ve güçlü duruyor. Dünya savaşlarının insanda ve doğada yarattığı tahribatları hafızamızı da zorlayarak akıcı bir dille anlatmış. İkinci Dünya Savaşının Almanyasını anlatırken Tolstoy anlatımı tadında akıtıyor. Annie’nin sosyal, siyasal, coğrafik, kültürel duyarlılığı ve bilinci had safhadadır, “Savaş sonrasının bayram günlerinde, sofra başının sonu gelmez yavaşladığında, hiçlikten çıkar ve şekle bürünürdü çoktan başlamış zaman; anne babaların bize cevap vermeyi unutup ara ara buğulu bakışlarla gözlerini diktikleri zaman, bizlerin olmadığı ve hiçbir zaman olmayacak olduğumuz zaman, önceki zaman. Misafirlerin birbirine karışan sesleri, dinleye dinleye neredeyse bizim de tanık olduğumuza inandığımız ortak hadiselerin büyük anlatısını örerdi. 42 yılının dondurucu kışını anlata anlata bitiremezlerdi; açlık, şalgam, iaşe ve tütün karneleri, bombardımanlar, savaşın habercisi kuzey ışığı yollarda bozgun manzaraları, at arabaları, bisikletler, yağmalanan dükkânlar…’ Seneler, S:22”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“… Vaktiyle yaşanan zevkleri ve zahmetleri, alışkanlıkları ve maharetleri sayıp döküyorlardı: Toprak zeminli evlerde oturmak, çarık giymek, çaputtan yapılmış bebeklerle oynamak, odun külüyle çamaşır yıkamak, bağırsak kurduna karşı, çocukların gömleğine göbek hizasına, içinde sarımsak olan tülbentten kesecik iğnelemek… S:28”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annie, bir dönemin hayatının (sosyal, siyasal, kültürel, eğitim, cinsellik, görsel, medyatik vs.) her alanına kılcal damarlarına kadar inip otobiyografik dokunmalar, gazete küpürleri, sinema filmleri, üzerinden neşterliyor ve deneysel metinlerle hayatı/hafızayı kanatıp kusturuyor, toplumsal ve tarihsel bir belleği deneysel metinler şeklinde gözler önüne seriyor, “Varoluşumuzun ufku ilerlemeydi. İlerleme refah anlamına geliyordu, çocukların sağlık ve afiyette, evlerin ışıl ışıl, sokakların aydınlık olması demekti. Savaşın ve köy hayatının tüm karanlık unsurlarına sırt çevirmek demekti. İlerleme plastikte ve formikadaydı; antibiyotiklerde ve sosyal sigorta ödeneklerinde, mutfak musluğundan akan suda ve kanalizasyondaydı; tatil kamplarında, yükseköğrenimde ve atomdaydı. Zekânın ve açık görüşlülüğün kanıtı olarak, zamana ayak uyduracaksın diye tekrarlıyordu herkes birbiriyle yarışırcasına. S:41”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annie, ‘Seneler’ kitabının 77. Sayfasında günün koşullarındaki eğitim sisteminin nasıl da iktidarların güdümünde olduklarının da resmini çizmiş, belki de tıpkı hala bugün de olduğu gibi, “Amfilerde kravatlı hocalar yazarların eserlerini ve hayat hikâyelerini anlatıyor, hayatta olan şahıslardan bahsederken ‘Mösyö’ Andre Malraux, ‘Madam’ Yourcenar diyerek onlara saygılarını belirtiyor, fakat her nedense, sadece hayatta olmayan yazarları okutuyorlardı. Kötü not alma ve iğneleme korkusuyla derslerde Freud’un adını anmaya cesaret edemiyor, bütün tehlikeyi göze alıp güçbela George Paulet’nin Temps Humain’ine, Bachelard’a şöyle bir değiniyorduk. Sunumların başında ‘bütün etiketleri reddetmek’ gerektiğini söyleyip Flaubert’in Duygusal Eğitim’inin ‘ilk modern roman’ olduğunu öne sürerek ne kadar bağımsız bir zihne sahip olduğumuzu ilan ettiğimize inanıyorduk. Yakın arkadaşlar birbirine, başına ithaf cümleleri yazdıkları kitaplar hediye ediyordu. Kafka, Dostoyevski, Virginia Woolf, Laurence Durrell zamanıydı. Butor, Robbe_Grillet, Sollers, Sarraut’la birlikte ‘yeni roman’ı keşfetmiştik, sevmek de istiyorduk ama hayatımızı kurtaracak eli orada bulamıyorduk”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, kitap okuma aşkı genel itibariyle can çekişiyor, çağın efendilerinin/soytarılarının insanları ve duyguları sömürme hırsları yüzünden içi boşaltılmış, anlamsızlaştırılmış, metalaştırılmış duygudurumlar da ya ateş pahası ya da ihtiyaç dışı artık, insanlar kendi dertlerinin mağduru ve esiri…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annie Ernaux’un düşünsel, toplumsal ve edebi potansiyelini görüp anlayabilmek için ‘Seneler’ romanını incelemek yeterlidir belki de. Annie, ne yazdığını, ne yapmaya çalıştığını, neler hissettiğini hücrelerine kadar bilen ve hesap eden bir yazar. Konu ve kurgu alanını o kadar geniş tutmuş ki roman edebiyatının adeta kalıplarını sarsıp romanı edebi denizlere sürüyor. Annie, durmadan yer ve yön değiştiriyor, 80-90 ların Fransa’sından çıkıp birleşen Almanya’ya, dağılan Rusya’ya, Saddam Hüseyin’ in Kuveyt’i işgaline vs. uzanıyor. Cinselliğin ve kadın mücadelesinin nasıl da yanlış düğmelerle iliklenebildiğini lafını hiç sakınmadan güçlü çözümlemelerle cesurca dile getiriyor; tabii bu arada yazarın her dediğine veya savunduklarına harfi harfine katılmak zorunda değiliz!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annie, gündelik yaşamı sade ve detaylı anlatır, beraberinde ülkesi Fransada ve dünyada olup bitenleri denemesel, deneysel ve özellikle birbirini rahatsız etmeyen paragraf geçişleri ile kayda geçirir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin hafızası, besin kaynağı ve geleceği olan kırsal yaşamın nasıl da ihmal edilip yok olma ile baş başa bırakıldığını, şehirlerin nasıl da yığınlaştırılıp, boğdurulup beton yığınları arasında nefes alamaz hale getirildiğini dile getiriyor. Tabii ki bu durumda toplumun hem yaşam tarzında hem de coğrafyasında geri dönülmez tahribatlar meydana gelir. Her kurum ve her yer özelleştirilip halkın elinden ve geleceğinden alınmıştır. Bir emekçi ailenin çocuğu olan Annie, bu durumu sağ siyasetin bakış açısına bağlıyor, beraberinde sol siyaset de beceriksiz ve kör olunca bu tür sonuçlar kaçınılmazdır tabii ki.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Toplum her şekilde kandırılıp aptallaştırılmıştır veya algısal numaralarla uyuşturulmuştur, tepki veremez hale getirilmiştir. Annie, savaşların ve işsizliğin vurduğu çocuklardan, metropol hayatının pişkinliğinden, ileride yapay zekanın atası olarak kalacak bilgisayar teknolojisinin hayatı nasıl etkilediğine ve etkileyeceğine kadar detaylandırıp konu yelpazesini geniş tutuyor. Muhtemelen yazar bu yüzden, “Yazdığım otobiyografik romanlar türlerinden daha fazlasıdır.” demiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapay zekâ demişken bir cümle ile son aşamasından bahsetmek istiyorum; yapay zekâ sanatsal açıdan şimdilik histen, duygudan, düşünceden kendine göre benzer yeni his ve anlamlar üretebiliyor, fakat henüz örnekleme ve kendi hafızasında biriktirdiği bilgiden faydalanmadan sanatsal açıdan estetik veya duygusal yaratım yapamıyor, kanımca bu aşamaya gelmesi hiç te uzak değil, çünkü yapay zekâ sanatsal epistemiyolojik aşamayı aşmış durumda. M. Proust’un “Geçmiş Zamanın İzinde” romanının ve yazarının toplumcu yüzüdür Annie Ernaux, aynı zamanda bireyselci yüzü… Proust, zamanın gerisine doğru edebi kulaçlar atmışken, Annie zamanın gerisinden geliyor çoğu zaman… Asi, hırçın, zeki ve hızlı olarak geliyor. Öyle bir hız ki bazen yasak bir ilişki sonucu oluşan bir gebeliğin kaçak bir küretaj girişimi anlatısı ile başlayan “Boş Dolaplar” romanının bazı paragraflarında insan, ‘bu kadar detay ve atlama şart mıydı’ diye kendine sormuyor değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annie Ernaux’ un tarzı ve tavrı ile ilgili son olarak kendisini dinleyelim, “Kitabının biçimi demek ki ancak hafızasındaki görüntülere bata çıka ortaya çıkacak, böylesi bir dönemin, bir senenin kendine has alametlerini olabildiğince kesine yakın bir şekilde ayrıntılarıyla gözden geçirebilecek yavaş yavaş onları diğerlerine bağlayacak, havada yüzen konuşmalar yığınının içinden çekip çıkardığı sözleri, insanların sohbetlerini, olaylar ve nesneler hakkındaki yorumları, ne olduğumuz ve ne olmamız, ne düşünmemiz, neye inanmamız, neden korkmamız, neyi ümit etmemiz gerektiğine dair sonu gelmez ifadeleri taşıyan o kesintisiz uğultuyu yeniden zihninde duymaya gayret edecek. Bu dünyanın ona ve çağdaşlarına nakşettiği her ne varsa ondan yararlanarak, mümkün olduğunca önceden bugüne kayan ortak bir zamanı yeniden kuracak; bireysel bir hafızanın içinde kollektif hafızanın hafızasına yeniden kavuşarak Tarih’in yaşanmış boyutunu teslim edecek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Genellikle beklendiği gibi, bir hayatı hikayeleştirmeyi, kendini açıklama anlatısı yaratmayı amaçlayan bir anımsama çalışması olmayacak bu. Kendi içine sadece dünyayı, dünyanın geçmiş günlerinin muhayyilesini ve hafızasını görmek, fikirlerin, inançların ve hassasiyetlerin değişimini, öznenin ve kişilerin dönüşümünü kavramak için bakacak. Onun bütün tanıdıkları, şimdi küçük bir kız çocuğu olan torununun ve 2070 yılında hayatta olacak herkesin tanıyacak olduklarının yanında belki de bir hiçtir. Yapmak istediği, zaten mevcut olan, henüz adı konmamış hislerin, mesela onu yazmaya zorlayan hissin benzerlerinin izini sürmek…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annie, kitaplarında konu veya konular itibariyle yerelden(kendinde, ailesinden, çevresinden) yola çıkıyor. “Babamın Yeri” romanında emekçi bir babanın toplumdaki karşılığı ile kendindeki karşılığı olan duygu ve düşüncelerini yazmış. “Olay” kitabında yine toplum tarafından meşru görülmeyen evlilik dışı gelişen ve istenmeyen bir gebeliğin serüveni anlatılmış.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annie veya yazar, eğitim hayatında oldukça başarılıdır, zekidir, şımarıktır, özgür ruhludur. Sonradan kendisine zarar ve stres verecek kadar ileri gitmiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Boş Dolaplar” romanında annesi ve babası dâhil cahil ve sabit bir yaşamla küçümseyip hor gördüğü emekçi sınıfın yaşam ve kültür şekliyle zengin, kültürlü, sosyete bir yaşam tarzını karşılaştırırken hor gördüğü yaşam şeklinin derinine inmemiş, neden ve sonuçlarla çok da ilgilenmemiştir, “Aynı zamanda annemle babamın hayat hakkındaki bütün laflarının miadını doldurmuş saçmalıklardan, küçük esnaf ahlakından ibaret olduğunu fark ediyorum, s:137” tabii sonra, yazar, “Onları da küçük düşürmek istemiyorum.” diyerek cılız bir düzeltme veya hak iade etme itirafında da bulunuyor. Annie, gerçekten kendi cenahının üzerine acımasızca gidiyor, sonrasında da eleştirdiği cahil kalmış dünyadan sıyrılırken yine eleştirdiği burjuva sınıfından bir erkekten hamile kalıp terk ediliyor. Tabii ki bu durum ve sonuçlar, kültürel ve bilişsel olarak cahil kalmış veya bıraktırılmış kitleleri, halkları haklı çıkarmaz. Kendisi veya kendileri dışındaki dünyalara kendisi için baktığı gibi baktığı sürece &nbsp;uygar dünya dediğimiz dünyanın insana ve doğaya bakış kültürü daha olgundur ve insanidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annie’nin kitaplarında yer yer iç monolog benzeri bilinçakışı anlatımı da mevcut. Annie, yazdıklarında bireysel veya yerel hesaplaşmalar yanında toplumsal ve evrensel yara ve sorunsallıkları da işliyor. Yazdıkları kendi döneminin güncelleridir, o yüzden devamlı ileri-geri gidip geliyor. Karakterleri insana sıcak ve yakın geliyor, çünkü bilinç akışı anlatımlarında olduğu gibi sıradandırlar ve günlük hayatın içinde yaşıyorlar ve o yüzden hareketlidirler. Annie’nin kişileri Proust’un kişileri gibi durgun ve daha çok içe dönük değiller, ama Joyce’nin kişileri gibi de kavramları felsefi veya düşünsel anlamda iliklerine kadar kurcalamıyorlar. Annie’ kişileri elbiselerinin modasından, düğmelerinden yüz hatlarının inceliklerine kadar tariflidirler, yerellik dışında temalar oldukça çeşitli ve benzemezdirler. Annie’nin anlatımı anı an ile yok ederken veya beslerken akıcılığından, sıcaklığından bir şey kaybetmiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Proust’un bireysel zihin uğultularını kollektif içsel uğultularla ustaca buluşturan Annie Ernaux 2022 Nobel edebiyat ödülüne de layık görülmüştür.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/annie-ernaux-ve-yazmak-2022-nobel-odullu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazmak ve Bilinç Akışı Anlatım Tekniği (Bölüm:9)  </title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yazmak-ve-bilinc-akisi-anlatim-teknigi-bolum9/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yazmak-ve-bilinc-akisi-anlatim-teknigi-bolum9/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Aug 2022 07:44:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10812</guid>

					<description><![CDATA[“Yazı üreten sevinç bir coşkudur, bir kendinden geçmedir, bir değişim geçirmedir, bir aydınlanmadır, bir sarsılmadır, bir dönüşmedir… Yazma arzusunda tuhaf bir alışkanlık (manyaklık) vardır. Yazar, seyredilmesi komik bir kişidir. Arzusu kendisini sıkıştıran kişidir. Manyaklık derecesindeki arzunun gülünç bir yanı vardır… Yazmak kişisel ve özel olduğu ölçüde neredeyse hayvansal bir işlevdir. (Roland Barthes, Romanın Hazırlanışı &#8211; [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">“Yazı üreten sevinç bir coşkudur, bir kendinden geçmedir, bir değişim geçirmedir, bir aydınlanmadır, bir sarsılmadır, bir dönüşmedir… Yazma arzusunda tuhaf bir alışkanlık (manyaklık) vardır. Yazar, seyredilmesi komik bir kişidir. Arzusu kendisini sıkıştıran kişidir. Manyaklık derecesindeki arzunun gülünç bir yanı vardır… Yazmak kişisel ve özel olduğu ölçüde neredeyse hayvansal bir işlevdir. (Roland Barthes, Romanın Hazırlanışı &#8211; 2)”. Barthes’in önceki yorumları için (neyse!) diyelim, fakat son yorumdaki ‘hayvansal işlev’ yorumu kafamı karıştırdı, acaba ‘sadece kendime yazıyorum’ diyen yazarları mı eleştirmiş, çünkü düşünebilmenin, düşünüp yazabilmenin veya yaratabilmenin insanı diğer hayvanlardan ayıran temel özellik ve yeti olduğunu bilmiyor değil herhalde ya da her hayvan kişisel ve özeldir gibi bir mantıktan yola çıkmışsa yine sorunlu bir açıklamadır, mesela karınca veya bal arısı özel olsa da kişisel yaşam ve davranış açısından hiç de kişisel davranmıyorlar. Belki de ‘sadece kendine yazıyorsan, sadece seni ilgilendiriyorsa hayvanlarda da böylesi rutin bir tavır ve hayat vardır.’ demek istemiştir; bu da değilse belki de Barthes, kendini beğenmişlikle ilgili yazarları gölgede bırakan bir ukalalık içinde…&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Proust: “Ağaçlar, diye düşündüm, bana söyleyeceğiniz bir şey kalmadı.” Bu cümle bana Alejandro Zambra’nın “Ağaçların Özel Hayatı” romanını hatırlattı nedense, ki Proust’a göre Şilili şair, romancı Alejandro Zambra daha dünün çocuğu sayılır (bu açıklama bir küçümseme olarak anlaşılmasın lütfen.) Proust: “Soğumuş kalbim sizi işitmiyor artık. Oysa tabiatın ortasındayım, ama gözlerim ışıklı alnınızı gölgeli gövdenizden ayıran çizgiyi kayıtsızca, sıkıntıyla kaydediyor. Kendimi şair zannettiğim olduysa da şimdi şair olmadığımı biliyorum. Belki hayatımın yeni başlayan bu kupkuru döneminde, tabiatın artık bana vermediği ilhamı insanlarda bulabilirim, ama tabiatı şarkılarımla övme ihtimalimin olduğu yıllar asla geri gelmeyecek. Ne var ki imkânsız bir ilhamın yerini tutacak bir insanlık gözlemi ihtimaliyle kendimi teselli ederken, aslında sadece bir teselli aradığımı ve bulduğum tesellinin hiçbir değerinin olmadığını kendim de biliyordum. Gerçekten bir sanatçı ruhuna sahip olsaydım, batan güneşle aydınlanan bu ağaçtan perde karşısında, neredeyse vagonun basamağına kadar yükselen bayırdaki küçük çiçeklerin karşısında kim bilir ne büyük bir haz duyar, taçyapraklarını sayabildiğim çiçeklerin rengini birçok değerli edebiyatçı gibi tarif etmekten kaçınırdım; insan hissetmediği bir hazzı okura aktarmayı umabilir mi? (Yakalanan Zaman, YKY Yayınları, s;150)” &nbsp;Bu metni neresinden ele alabileceğimizi doğrusu ben de bilmiyorum, ama kanımca şöyle bir analize gidebiliriz; yazar, hissedip okura hissettirebiliyorsa yazılan/söylenen olması gereken bir edebiyattır ve olması gereken yerdedir, ama yazar hissetmeden yazdıklarını okura yutturabiliyorsa bu popülist, alicengizvari bir numaradır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazmak ve yazarlıkla ilgili filozof, deneme yazarı ve retorik sentezci Cioran’ın “Çürümenin Kitabı” isimli deneme kitabından, “Dehanın Söz Oyunu” başlıklı denemesini yorum yapmadan aktarmak istiyorum:</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Her ilham, bir abartma melikesinden gelir. Kelimeleri patlatırcasına şişiren o atılganlık olmasa, lirizm ve bütün metafor dünyası acınası bir kızışma olurdu. Kosmosun unsur ya da boyutları hallerimizi karşılaştırma hizmeti görmek için fazla sınırlı göründüklerine, şiir -potansiyellik ve elikulağındalık evresini aşmak için- ön belirtisi olan ve onu doğuran heyecanların biraz berraklaşmasını bekler yalnızca. Hiçbir hakiki ilham yoktur ki dünyadan daha engin bir ruhun anormalliğinden çıkmasın… Bir Shakespeare’in ve bir Shelley’nin sözlü yangınlarında, kelimelerin külünü hissederiz; bir evren yaratma imkânsızlığının düş kırıklığını ve kokusunu… Sözcükler, iç genleşmenin eşdeğerine hiçbiri ulaşamıyormuşçasına birbirlerinin ayağına dolanır; imge fıtığıdır bu, günlük kullanımdan doğmuş ve mucizevi bir biçimde kalbin yüksekliklerine çıkarılmış zavallı kelimelerin aşkın bir biçimde kopmasıdır. Güzelliğin hakikatleri, ufak bir çözümleme önünde korkunç ve gülünç oldukları ortaya çıkan abartmalarla beslenir. Şiir: Kelime haznesinin kozmogonik sayıklaması… Şarlatanlık ve vecd, bundan daha etkili bir biçimde birleştirilmiş midir? Yalan –gözyaşlarının kaynağı! Dehanın sahtekârlığı ve sanatın sırrı budur. Gök seviyesine kadar şişirilmiş hiçlikler; evreni üreten bir inanılmazlık! Çünkü her dehanın içinde, bir Marsilyalı’yla bir Tanrı beraber yaşar.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kozmogonik: Evrenin doğuşu, kökeni ile ilgilenen evrenbilim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Vecd: Ruhun dünyevi gerçeklikten kurtulduğu coşkunluk (ekstaz) hali.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Marsilyalı: Marsilyalılar palavracılıklarıyla ünlüdür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiirden söz açılmışken Proust’a yine kulak verelim: “Şairlerin cennette nafile aradığı bu temiz hava, ancak daha önce solunmuşsa bu derin yenilenme duygusunu yaşatabilir, çünkü gerçek cennetler kayıp cennetlerdir (Yakalanan Zaman, s:164)”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiirle ilgili Pessoa’yı da dinleyelim: “Güzelce hazırlandıktan sonra (…) içimizde dramlar belirebilir, bunlar bize yabancı, mükemmel dramlar olarak dizebedize oynanabilir. Onları yazmaya mecalimiz kalmamıştır belki… Ama zaten buna gerek olmayacaktır. İkinci kademeden yaratıcılar olabiliriz -içimizde yazmakta olan bir şair hayal edebiliriz, o belli bir tarz tuttururken, bir başkası da farklı türde yazacaktır… Bu konuda zirveye ulaşmış biri olarak, hepsi özgün ve farklı, sayısız şekilde yazabiliyorum.”. Pessoa’nın egosuna bakın! Yine de eyvallah… Devam edelim: “Bir tablo ve kişiler yaratıp hepsini aynı anda yaşadığımızda &#8211; hepsinin birbirine bağlanacağı, birbirini etkileyeceği şekilde, bütün bu ruhlar olduğumuzda, hayalin en üst mertebesine erişmişiz demektir. Bunun sonucunda zihin inanılmaz bir şekilde kişiliksizleşir, tozumsu bir küle döner; itiraf edeyim ki, varlığın tamamen tükenmesini engellemek de zordur… Ama öyle büyük bir zafer ki kazanılan!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiir ve şair ile ilgili yine Cioran’a dönelim: “… Bir şairin yaşamı bir yere varamaz. Gücünü, girişmediği her şeyden, ulaşılmazlıkla beslenen tüm anlardan almaktadır. Var olmadaki mahsuru mu hissetti? Bu sayede ifade yeteneği sağlamlaşır, soluğu genleşir. Bir yaşam öyküsü ancak bir yazgının elastikliğini, içinde barındırdığı değişkenler tutarını bariz kılarsa meşru olur. Ama şair, katıldığı hiçbir şeyle yumuşamayan bir mukadderat çizgisini izler. Hayat zevzeklerin hissesine düşer ve yaşanmamış hayatlarına telafi sağlamak için şair yaşamöyküleri icat edilmiştir. Şiir ele geçirilemeyenin özünü ifade eder; nihai anlamı her tür ‘güncelliğin’ imkânsızlığıdır… Şair, kaçışı sırasında mutsuzluğunu beraberinde götürmese, iğrenç bir gerçek döneği olurdu. Mistiğin ya da bilgenin tersine, ne kendinden kurtulabilir ne de kendi saplantısının merkezinden kaçabilir: Vecdleri bile devasızdır ve felaket habercileridir. Kendini kurtarmayı beceremediğinden, onun için her şey mümkündür, kendi hayatı hariç… Hakiki bir şairi şundan tanırım: Onunla görüşe görüşe, eserinin mahremiyetinde uzun süre yaşayınca, içimde bir şeyler değişir; eğilimlerim ya da zevklerim filan değil, bizzat kanım; sanki içine ince bir dert sızmış, akışını, kıvamını ve vasfını değiştirmiştir… Şair, bir tahrip etkenidir, bir virüstür, kılık değiştirmiş bir hastalıktır ve harikulade biçimde belirsiz olmasına karşın alyuvarlarımız için en vahim tehlikedir… Mısra her şeye imkân tanırken, onun üzerine gözyaşlarınızı, utançlarınızı, vecdlerinizi -özellikle de yakınmalarınızı- dökebilirken, düzyazı içinizi dökmenize ya da ağlaşmanıza izin vermez; itibari soyutluğu bundan tiksinir. Başka hakikatler talep eder; denetlenebilir, tümdengelimli, ölçülü. Halbuki ya şiirin hakikatleri elinden alınsaydı, maddesi yağmalansaydı ve şairler kadar cüretkâr olunsaydı? Onların edepsizliği, aşağılanmaları, yüz buruşturmaları ve iç çekişleri neden sızdırılmasın söyleme? Neden çürümüş, kokuşmuş, ceset ya da daha kaba bir deyişle melek veya şeytan olunmasın ve onca havai ve uğursuz uçuşa duygusal olarak ihanet edilmesin? Zekânın cesareti ve kendi olma gözüpekliği, filozofların okulundan ziyade şairlerin okulunda öğrenilir… Bir gurur davranışıyla şöyle haykıran bir düşünür tahayyül ediyorum, ‘bir şairin benim düşüncelerimi kendi alınyazısı haline getirmesini isterdim, ama bu hevesinin meşru olması için bizzat onun da uzun süre şairlerle düşüp kalkması, onlardaki leziz lanetlerle beslenmesi ve onlara, soyut ve tamamına ermiş bir halde, kendi düşmüşlüklerinin ya da kendi sayıklamalarının suretini vermesi gerekirdi; özellikle de şarkının eşliğinde pes etmesi ve ilhamın berisinde yaşayan, ezgi olarak şair olmamanın pişmanlığını yaşaması gerekirdi. –gözyaşı ilmine, yürek taşmalarına, biçimsel sefahat âlemlerine, anın ölümsüzlüklerine vakıf olmamanın pişmanlığını…” Cioran ile karşılaşma şansım olsaydı tek soru sormak isterdim! “Felsefe yoğun bakımdan çıktı mı?&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazar ve kendini beğenmişlik ile ilgili sanırım doğru bir orantı var. Ego ile ilgili bu durum yazarın zaafı mı yoksa özel ve özgün bir farklılığı mı tam olarak çözebilmiş değilim, ama sanırım bu durum muhatapların muhataplarıyla olan görünür olmayan iletişimleri ile ilgili olabilecek IQ düzeyiyle alakalı olsa gerek. Belki de böylesi bir ruh hali tecrübenin ve güçlü bir öngörünün getirisidir. Neticede farklı olanların farklı olanı yaratabilme olasılığı daha fazladır diye düşünüyorum. Yaratıcı/özgün yazarları kurcaladıkça sanki sürekli bu sorun çıkıyor karşımıza. Bu konuda E.A.Poe, ‘Yazının Felsefesi’ deneme kitabında (Kafekültür Yayınları, 2015) yazarın önündeki en büyük engelin, “Yazarın kibri” olduğunu söylüyor. Aynı kitapta şöyle de diyor: “Ben bir -etkiyi- göz önünde tutarak işe başlamayı tercih ederim.”. Tabii yazmaya başlama tarzı yazardan yazara değişebiliyor haliyle, birileri tepki ile ya da kalbi duygularla vs. ile de başlayabilir. Devam eder Poe: “Metni/eseri genişletmek her türlü ilerlemeye denk gelen bütünlük kaybına hizmet eder.” Anladığım şu; uzun uzadıya yazmak veya gereksiz yere metni uzatma çabaları ters tepebilir. Bir hayal gücü deryası olan Poe kısa öykünün de piridir, fakat roman başlı başına geniş bir metin, uzun metrajlı bir filmdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Koca bir edebiyat çınarı olan Yaşar Kemal’in “Dağın Öte Yüzü” üçlemesinin ilki olan “Ortadirek” romanına bakalım. Köylünün kendi bilinçaltlarında yarattıkları miti ve bu mitten kurtuluş ummalarına&#8230; Meryemce oğluna duyduğu öfkenin ağırlığı altında içi içini yerken onu doğurduğu anı anımsıyor birden, “Sırma saçlarına, güzel kara gözlerine kurban olduğum. Geliyor. Korkusu geçti. İçine güven geldi. Öfkesi yeniden kabarmaya başladı. Çocukken, el kadar bir et parçasıyken, Durmuş’un deli avradı gibi ümüğünü sıkıp da mezarlığa atmadım da o et parçacığını. Boku daha tırnaklarımın arasında durur. Uykusuz gecelerim, vay! Vay emeklerim vay!” Yaşar Kemal, Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun izi olduğu kadar Homeros ve Joyce’un da elidir aslında… Joyce da kendine göre Homeros’un elinin izidir. Georgi Lukacs bir denemesinde, “Cervantes’ten Dostoyevski’ye, Stendhal’e değin bütün büyük romancılar Homeros’un öz oğullarıdır.” der; Yaşar Kemal de bunların en ileri gelenlerindendir. Evet, Yaşar Kemal de bir anlatıcı olarak Homeros’un mirasçılarındandır. Kendini aşmış büyük yazarların tamamı Homeros’un kapısını çalmıştır herhalde! Bir sır daha vereyim; Bilinç Akışı Anlatım tekniğinde Homeros’un yerini hasta/içe kapanık/dışa tepkili, özünde kendi hayat geçmişini ve düşlerini yazan, zengin bir aile çocuğu olan ama oldukça sıkı bir edebiyatçı olan Proust almıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hep kibir diyorum, daha önce de dile getirdiğim halde tekrar hatırlatmak istiyorum; toplumun aydınlanmasında, kültür sanat ihtiyacında başı çeken ve üretimleriyle başı çekmesi gereken yazar/çizer/düşünür/sanatçı vs. çırpınırken toplumun/topluluğun, gözünü/kulağını/kalbini kapatıp feodal/cahil kalmada direnmesi aklı/onuru/tarafsızlığı başında olan kimi çıldırtmaz ki? Kibir tersi bir örnekle W.Woolf’a kulak verelim: “…Yazacak hiçbir şey yok; yalnız içimde yazıp kurtulmak için dayanılmaz huzursuz kaynaşmalar. İşte burada kayama zincirlenmişim; hiçbir şey yapmamaya zorlanmışım; her endişenin, garazın tedirginliğin, saplantının tenimi kanırtmasına, pençelemesine, yeniden gelmesine izin vermek üzere lanetlenmişim… (Bir Yazarın Günlüğü)”&nbsp; Yaratma/yaratamama/tıkanma sancısının acı tarafı böyledir işte, böyle samimice olmalıdır. Yeri gelmişken Joyce’u da tekrar analım, “…Gönül ister/Beden halsiz… (Ulysses)”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Henüz üç yaşına basmadan anne ve babasını kaybetmiş olan Poe’nun da alkol ile başı dertteydi, kırk yaşında çekip gitti. Stephen King, “Yazma Sanatı” kitabında açık açık bir dönem alkol ve uyuşturucu kullandığını itiraf ediyor. Cioran, “Söyleşiler” kitabında bir dönem viski içmeyi çok sevdiğini ve viski içecek parası olmadığından dolayı gelen içkili etkinlik/toplantı tekliflerine katılmayı kabul ettiğini itiraf ediyor. Aynı Cioran yazabilmesi için içki içmesi gerektiğini söyleyen Hemingway’in “içtikçe daha iyi yazdığı” tezini de saçma buluyor. Kime, neden inanacağımı bilemez durumdayım. Kocaman yazarlar bilinçaltlarından yazabilmek için ne tür tehlikeleri/tahribatları/çelişkileri göze almışlar. Dikkatimi çeken en önemli ortak noktaları ise ne alkol ne de uyuşturucudur, istisnasız büyük yazarların tamamı birer kitap kurdu, yaraları var, acıları var ve kıvranıyorlar… F. Pessoa, “Çöküş, bilinçaltının tamamen yitirilmesi demektir, çünkü bilinçaltı yaşamın temelidir. (Huzursuzluğun Kitabı, Can yayınları, sayfa;27)”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zekânın yanında kitap kurdu olma ile ilgili bilim dünyasına yön veren dehalara da bakalım, çünkü zeki yaratıcıların yazar veya bilim insanı olması sonucu çok da değiştirmiyor. N.Tesla’nın bir dönem kumar alışkanlığı edinip bazen yirmi dört saat oynadığı söylenir. Bu dönemde okuldan atılır. “Tesla günde iki saat yatardı… Ruh eşi olduğuna inandığı bir domuza duyduğu aşk hakkında uzun uzun yazdı. (Dahilerin Tuhaf Dünyası, Melissa A. Schilling, S: 47, Paloma Yayınları, Ekim 2020)” Tesla’nın bu davranışını sorgulamaya gerek yok, çünkü şu cümle de Tesla’nındır: “İnsanları sevmiyorum ama insanlığı seviyorum!” IQ’su 160 ile 190 arasında tahmin edilen Einstein gibi Tesla’nın da sosyal çevresi çok dardı ve çok az arkadaşı vardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaratma, üretme azmi ile ilgili bilim çevrelerine bakmaya devam edersek, mesela Benjamin Franklin, kardeşi hastalanıp idrarını yapmakta zorlanınca ABD’de kullanılan ilk idrar sondasını icat etmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Einstein: “Yalnız olun. Böylece hakikati araştırmaya vaktiniz olur.” Bilim insanları da tıpkı yazarlar gibi çalışır değil mi? “Einstein, cümlelerini yüksek sesle dillendirmeden önce kusursuz hale getirmek adına içinden birden fazla tekrarlamaktan hoşlanırdı. (Dâhilerin Tuhaf Dünyası)” Yalnız düşünmenin veya çalışmanın edebiyatçılar açısından da ne kadar önemli ve elzem olduğunu tartışmaya gerek yok sanırım. Kafka, Dickinsen, Kipling vb. en iyi yalnız kurtlardandı…</p>



<p class="wp-block-paragraph">E. Musk, bilim kurgu ve fantezi kitapları düşkünüydü, günde ortalama on saat kitap okurdu. Başkalarının ne dediğine aldırış etmezdi. İlk video oyununu henüz on iki yaşında iken üretip sattı. A.Einstein daha 26 yaşında iken yazdığı makalelerle bilim dünyasının uzay, zaman, kütle ve enerji anlayışını darmadağın edip kuantum fiziğini tahta geçirmeye başladı. Otoriteye baş eğmediği için, takmadığı için o dönemde başvurduğu bütün fizik bölümleri onu reddetmişti, fakat Nobel fizik ödülünü de aldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Steve Jobs, hemen her gün aynı kıyafetleri giyermiş, evinde mobilya yokmuş, arabasına plaka takmazmış, arabasını engellilere ayrılan yerlere park edermiş. Yenilikçi yaratıcıların yapısı genelde normal bir kişiliğe veya sosyaliteye uymaz, yani sadece zeki olmaları yaratıcılıklarına yetmeyebiliyor. Bilimin ve sanatın gelişip çeşitlenmesi için çoğu zaman zekanın yanında sıradışılık da gerekebiliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Edebiyat bazen sonuç getirici bir ilaçtır; kine/nefrete/karamsarlığa/köleci bir ruha/ hayalsizliğe/sevgisizliğe/aşksızlığa/bencile/çıkarcıya/haksıza/zulme vs. karşı kurşungeçirmez bir yelek veya bariyerdir; okurun hayatına çok elit anlamlar katan, yön veren, zenginleştiren bir güçtür. Bu yüzden hiçbir rejim veya inanç bağımsız bir şekilde yazan bir yazarı sevmez, sevmemiştir, çünkü edebiyat/yazar bazen tek kelime ile bazen tek cümle ile iktidarların/inançların beyinlerine/yaşamlarına ipotek koymaya çalıştıkları bireyi veya kitleyi uyandırabilir. Mesela, “Hasretinden prangalar eskittim.” Mesela, “Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür; ve bir orman gibi kardeşçesine…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anlatacağın her ne ise hikâyenin derinine, köküne in, bilincinin akışına sığın ama şımarmadan ve küstahlaşmadan… Cervantes, “Cümlelerinizin, paragraflarınızın, sade bir şekilde, anlamlı, açık, yerinde kelimelerle, fikrinizi mümkün olduğunca canlandırması, düzgün ve renkli olması için uğraşın; kavramlarınızı karmaşık, karanlık hale getirmeden anlatın. Ayrıca hikâyelerinizle hüzünlü kimseleri neşelendirmeye, neşelilerin neşesini artırmaya çalışın; saf kimseleri kızdırmayın, zeki kimseleri yeniliğinize hayran bırakın, ciddi kimseleri küçümsemeyin, ihtiyatlı kimseleri de övmeyi ihmal etmeyin…” Galiba bu yüzden Cervantes, Don Kişot’tur; Don Kişot da Cervantes, ama daha çok Don Kişot… Uçuk göründüğü kadar çok sesli, gerçekçi, aynı zamanda şiirsel…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Büyük oynamak, büyük olmak için işi bilmek de yetmiyor çoğu zaman. Orwell, Hemingway, London vs. savaşı bizzat yaşamak lazım belki, belki de yukarıda bahsettiğim Poe’nun yazgısı! Ya da varlıktan yokluğa bir göç, güçlü bir insan ve doğa gözlemi/sevgisi; mesela Yaşar Kemal… Yaşar Kemal güçlü doğa sevgisi ile ve muazzam gözlem ve analiz gücüyle Çukurova’yı bilmeseydi/yaşamasaydı acaba şu paragrafı yazabilir miydi, “Akdeniz kıyılarında toprak da deniz gibi dalgalanır, köpürür. Geniş ova da, ulu Toroslar da Akdeniz kadar mavi, Akdeniz kadar ışıklıdır. Akdeniz’in üzerinde ne kadar ışık kaynarsa, ovanın da, Torosun da üstünde öylesine ışıklar balkır. Dağlar nasıl kaya, çam, çiçek kokularıyla yüklüyse, geniş, düz ova da, toprak, deniz, turunç, limon, kokularıyla yüklüdür ve yılın her gününde gebe toprak çılgıncasına ağzını açmış, verimden delirmiş, gerinerek baharı, Torosun göndereceği baharı bekler. (İnce Memed 4)” Yaşar Kemal, sağ gözünü daha üç buçuk yaşında iken bir kurban kesimi sırasında halasının kocasının elindeki bıçağın kayarak gözüne saplanması sonucu kaybetmiştir; daha dört yaşında iken babası camide, gözü önünde ağabeyi diye bildiği evdeki besleme Yusuf tarafından öldürülmüştür. Acıyı, ağrıyı, ihaneti, yokluğu bilmeden/yaşamadan dile getirip bir bedene büründürmek öyle yazdım bitti ile olmuyor, kolay da değildir -Allah vergisi!- dedikleri piyango bileti şansı dışında ki bu durumda da ben şansa değil öze inanırım. Şimdiye kadar bu bileti cebinde taşıyabilen ve cebindekini kâr hanesine yazmayı başaran tek bir yazar tanıdım/bildim; Mo Yan… Ya Nobel komisyonunu kandırmış ya da Nobel komisyonu kanmış…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilinç Akışı Anlatım Tekniği’nde doğru akan tek şey zamandır; gıdım gıdım, milim milim akıp kayda geçiriliyor. Bunun en iyi örneği de Ulysses’tir. Yazar zaman akışından hiç tasarruf etmemiştir ve akan zamandan/zihinden ne yakalamışsa hiç dokunmadan kayda geçirmiştir ve o yüzden darmadağındır. Eski usul sinema filmlerini hatırlayalım; eğer akan binlerce karenin yüzde onu yakalanabilmişse Ulysses olur, yüzde yirmi yakalanmışsa Mrs. Dalloway olur, yakalanabilen yüzde otuz civarı ise, “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” olur…&nbsp; Yüzde otuz gibi bir oran fena değildir, çünkü yüzde on’a göre kopukluklar ve çağrışımlar daha az olur. Çağrışımsal edebiyat/anlatım tekniği sadece yazarın aklından geçenleri yazmak değildir; yazdıkları, çağrışımsal açıdan birbiriyle ne kadar alakalı/bağlantılı? Bu noktalara bakmak lazım, çünkü bu noktalarda matematiksel ve görünmez bir hesap kitap vardır. Fernando Pessoa’nın Can Yayınları’ndan çıkan, ‘Huzursuzluğun Kitabı’nın ikiyüzkırkbirinci denemesi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Işığa aşırı yavaş bir sarılık hâkim olmuştu, kirli, soluk bir sarı. Varlıkların arasındaki boşluklar büyümüştü ve yeni bir düzene göre dizilmiş olan sesler gelişigüzel çınlayıp duruyordu. Seslerin duyulmasıyla, çıt diye kırılıvermişçesine kesilmesi bir oluyordu. Galiba artmış olan sıcaklık, saf haldeki sıcaklık buz kesmişti adeta. Hafifçe aralanmış iç panjurlardan, diklemesine uzanan o yarıktan, görünürdeki tek ağacın duruşu, abartılı bir umutla bekleyişi görülüyordu. Yeşili farklıydı, sessizliği içmiş bir yeşildi. Atmosferde bir takım taç yapraklar kapanıyordu. Ve uzayın terkibinde, düzlemlere denk gelen bir şeylerin arasındaki farklı bir bağlantı yüzünden, seslerin, ışıkların ve renklerin boşluğu kullanma biçimi değişmiş, paramparça olmuştu.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu metindeki çağrışımsal motif, ‘ses’ faktörüdür, “Saf haldeki sıcaklık buz kesmişti!” buzun kesilmesi sesini çağrıştırıyor. Ağacın duruşu ses ile alakalıdır (abartılı bir umutla bekleyişi…), “Sessizliği içmiş bir yeşildi!” ses ile alakalı bir çağrışımdır. “Atmosferde bir takım taç yapraklar kapanıyordu.” Kapanmak ‘ses’ meselesini çağrıştırıyor. Renk metaforu ayrı bir muamma. Kitabın tamamı bu güçte değil ama, çoğu denemeler dümdüz yazılmış. Pessoa, ele aldığı herhangi bir konu hakkında düşüncelerini yazmış sadece.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir örnek de ben vermek istiyorum, “Şelale kızgın bir şekilde gümbürdüyordu…” Bilinç alanımıza bu cümleyi çektiğimizde şelale varlığı yüzünden doğayı, kızgın şelale betimlemesi yüzünden ruh halini, gümbürdüyordu olayı sayesinde ses faktörünü çağrıştırıp bu çağrıştırdıklarımızı da bilinç alanımıza çekmiş olmuyor muyuz? Ya da, “Karlar erimeye başlamıştı.” cümlesi bize ilkbaharı çağrıştırmıyor mu? Daha gizil bir şekilde soğukların kırılmaya başladığını, otların yeşermeye başladığını da hayal etmiş olmaz mıyız?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pessoa’nın nasıl yazdığına da bakalım: “Kelimeler benim için elle tutulur bedenler, gözle görünür denizkızları, ete kemiğe bürünmüş duyarlılıklardır.” Evet, duyarlılık… Duyarlılık, toplumun, hayatın farkında olan ve bu farkındalığın sorumluluğunu yüreklerinde hisseden edebiyatçıların yazmaya dair en kıymetli sır ve şifreleridir. Pessoa’yı izlemeye devam edelim: “Çoğunlukla düşünmeye kalkışmadan, dışımdan gelen bir düşe kendimi bırakarak yazıyorum. Kelimelerin beni bir çocukmuşum gibi sevip okşamasını bekliyorum. O an, anlamsız, marazi cümleler akmaya başlıyor, birbirlerine karıştıkları nehri unutan, hiç durmadan değişerek, sonsuzca kendi kendinin yerine geçerek sınırsızlaşan, hissedebilen suların kıvraklığı ile düşünceler, imgeler dile getirildikleri için ürpererek bir düşüncenin aya benzer lekesinin hafifçe titrediği, solgun ipeklilerden sesli kafileler halinde geçerler içimden.” Böylesi yorumlardan sonra içimden geçen şu cümle oldu, “Nar tane, nur tane; çarşıdan aldım bir tane…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çağrışımsal roman edebiyatını “Anti Roman” olarak da adlandırıyor birileri; bu terimin bende uyandırdığı çağrışım, çocukluğumdan hatırladığım, “tembel teneke!” lafıdır. Kuralsızlık çekicidir beyni özgür/uçuk yaratıcılar için, eyvallah! Ama doğacak sonuç? Gövdesi bir biçimcilikse eğer veya popülist bir kaygı ise çer çöp değer kazanır maalesef. Bilgiyi, tecrübeyi “edebiyat” adı altında çer çöp şeklinde işlemek edebiyat dünyasına bir şey kazandırmayacaktır kanımca.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Var olmak için önce yok olmak gerekir ama bu sürecin de kuralları/aşamaları/disiplinleri vardır. Anti Roman düttürü dünya gibi bir şeyse eğer; tutmayacak o iş! İşin piri olan ustaya başvuracağız: Marcel Proust… .&nbsp; Yetinmeyeceğiz, ardıllarını takibe devam edeceğiz; Julio Cortazar’ın “Seksek” adlı edebiyat festivali olan romanına bilet keseceğiz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bence Bilinç Akışı Anlatım Tekniği sadece çağrışımsal bir anlatım veya yazarın anlık düşündüklerini kâğıda bodoslama döktüğü bir edebiyat tekniği değildir, olmamalıdır. Hadi en ılımlı ihtimal; bari ikisinin karışımı/sevişimi olsun. Sek içemem, ama Sek Sek olarak krallar gibi içerim çağrışımsal roman edebiyatını… Bu sefer kahramanımız J.Cortazar (Can Yayınları, sayfa 34): “Önce, iç kanama, sıcacık yanması insanın içten içe ya da iç tepmesi gibi olmuştu; içten dayak yeme; cebinde mavi kaplı pasaportun varlığını duyumsamak gereği; otel anahtarının duvar panosunda asılı ve güvende olması! Korku, bilemeyiş, şaşkınlık; böyle diyebilir insan kendine, budur da zaten; şimdi şu kadın gülümseyecek, bu yolun bitiminde Botanik Bahçesi başlıyor… Paris; kirli bir aynaya iliştirilmiş Klee’nin bir deseniyle bir kartpostal sanki. Bir akşam Cherche-Midi sokağında ortaya çıkmıştı la Maga, Tombe Issoire Sokağı’ndaki evime dönüşte elimde her zaman bir çiçek, Klee’den ya da Miro’dan bir desen olurdu, eğer parasızsam yolda parktan kuru bir çınar yaprağı alırdım…”.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sekmeliyiz, Sek Sek oynamalıyız… Belki o zaman sek bir hayattan/anlamdan/projelerden kurtulma şansımız olur, belki de sek/sek sek bir tavırdan kurtulmamalıyız, bilakis ab-ı hayatı sekerek de olsa sek içmeliyiz. Tek renk, tek ekmek,&nbsp; tek emek, tek düşünmek; olmadı hayat! Hiçbir zaman! Ve hiç olmayacak… Senin istemen yetmez çünkü, bizlerin de istemesi lazım ve düşlerimiz çok renkli/çoğul renklidir, davranışlarımız da öyle!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pessoa denemesi: “Her şey başkalarına ait, sahip olmamanın hüznü hariç.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İğneyi ver bana&#8230; Bugün evde o hafif ayak sesleri eksik, bir de nerede olduğunu bilemeyişim var, onun, ayrıca kıvrımlar, renkler, iğnelerle gerçekleştirebildiklerinin. Dikişleri artık sonsuza kadar komodinin çekmecelerine hapis -haddinden fazla bu çekmeceler- annemin boyuna sarılmış hayali kolların sıcaklığı ise hiçbir yerde yok.”(Huzursuzluğun Kitabı, Sıkıntılı Gecenin Senfonisi adlı denemeden)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Toplumsal veya sosyal normalitelerle uyuşmasa da yasak ilişkisinin öğrenildiği gün ikinci defa nobeli aldığını bildiren bir telgraf alan; uranyumdan dört yüz kat güçlü olan polonyumu ve on milyon kat daha radyoaktif olan radyumu bulan Marie Curie hemen ertesinde Nobel komitesinden birinin ödül törenine gelmemesi talebine cevaben:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Anlattıklarınıza cevaben şu sonucu çıkarıyorum. Stockholm Akademisi bu durumdan önceden haberdar olsaydı ben maruz kaldığım saldırılara bir açıklık getirmedikçe, muhtemelen ödülü bana vermemeyi kararlaştıracaktı. Bu nedenle kendi yargılarıma göre hareket etmek zorundayım. Tavsiye ettiğiniz davranış şekli, benim için ciddi bir hata olur. Radyum ve polonyumu keşfettiğim için ödüle layık görüldüm. Bilimsel çalışmalarımla özel hayatım arasında hiçbir bağlantı olmadığına inanıyorum. Prensip olarak bilimsel bir çalışmanın değerinin özel hayatla ilgili iftira ve hakaretlerden etkilenebileceği fikrini kabul edemem. Bu görüşümün birçok insan tarafından paylaşıldığına eminim.” Curie, Stockholm’e gitti ve ödülünü aldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonuç mu? Gerçek bir yazar ile gerçek bir bilim insanı arasında sadece tercih ve algı farkı vardır belki de…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2022/08/Yazmak-ve-Bilinc-Akisi-Anlatim-Teknigi-Bolum9-1.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yazmak-ve-bilinc-akisi-anlatim-teknigi-bolum9/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2022/08/Yazmak-ve-Bilinc-Akisi-Anlatim-Teknigi-Bolum9-1.mp3" length="4494528" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Adnan GERGER’DEN YENİ ROMAN (TAVHANE ÇOCUKLARI)</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/adnan-gergerden-yeni-roman-tavhane-cocuklari/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/adnan-gergerden-yeni-roman-tavhane-cocuklari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Feb 2022 15:44:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10415</guid>

					<description><![CDATA[Roman edebiyatında kendi sesini bulmuş sayılı roman yazarlarımızdandır Adnan GERGER. Romanda özellikle kurgusal/içeriksel/temasal anlamda Gerger’in ayrı bir yeri ve potansiyeli var nezdimde. Gerger, hikâyeleri bozup inşa etmede, hikâyeleri katman katman harmanlamada veya hikâyelerden hikâye yaratmada ustalaşmış bir isimdir, özellikle son iki romanında. (sakin olalım, eleştirilerim de olacak!) Modern edebiyatta sürgit tarzı roman yazmak kolay bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Roman edebiyatında kendi sesini bulmuş sayılı roman yazarlarımızdandır Adnan GERGER. Romanda özellikle kurgusal/içeriksel/temasal anlamda Gerger’in ayrı bir yeri ve potansiyeli var nezdimde. Gerger, hikâyeleri bozup inşa etmede, hikâyeleri katman katman harmanlamada veya hikâyelerden hikâye yaratmada ustalaşmış bir isimdir, özellikle son iki romanında. (sakin olalım, eleştirilerim de olacak!)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Modern edebiyatta sürgit tarzı roman yazmak kolay bir iş değildir, kendimden bilirim. Yazar yeterince uyanık değilse yazdıklarında kendisi bile boğulabilir, kopabilir; daha yaratıcısı kopan bir eserde okurun halini düşünemiyorum. Böylesi tehlikeli sularda Gerger bir de anlatım akıcılığını artırıp zenginleştirmiş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gerger, romanını tanrısal bakış açısıyla yazmış (bilen/gören/duyan hatta yer yer karakter ve tiplerinin kafalarından geçenleri okuyan yazar) fakat bu klasik anlatım biçiminden de sıyrılmayı bilmiştir; yer yer aradan çekilip kahramanlarını özgür bırakarak onları konuşturmuştur, dünyalarına girip o girdaplardan seslerine ses, çığlıklarına çığlık olmuştur. Burada karakterlerin/tiplerin sahici görünmesinin nedenlerinden biri de kanımca yazarın gazetecilikten gelen tavrı ve huyudur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tavhane Çocukları Adnan Gerger’in yeni çıkan romanının ismidir. Roman şu cümle ile başlıyor, “Çocukluk bütün dillerin tek alfabesidir.” Evet, Nerede doğarsa doğsun, hangi şartlarda yaşarsa yaşasın; çocuk çocuktur, annesinden, babasından, kardeşinden, çevresinden vs. beklediği sahiplenme/doğru yetiştirilme/çocukluğunu yaşayabilme hakları vb. dünyanın her yerinde aynı olmalıdır yani mesele çocukluk ise tek dil geçerlidir… Peki, öyle midir? İki yaşına geldiğinde yetişkin beynin yüzde doksanına yakın potansiyele ulaşabilen bütün çocuklar aynı yazgıyı ve aynı hakları yaşayabiliyor mu? Bu sorunun cevabı –evet- değildir maalesef; neden mi, nedeni insanoğlunun gaddarlığı, zalimliği, hepbanacılığı belki de soysuzluğu… Çünkü maalesef ki bazı çocuklar tavhanelerde büyümek zorunda kalmıştır, bazı çocuklar uyuşturucu ve fuhuş mafyalarının elinde büyümek zorunda kalmıştır, bazı çocuklar yetimhanelerde çocukluklarıyla baş başa kalmıştır, bazı çocuklar sistemlerin gaddarlıkları yüzünden köyleri taranıp yediden yetmişe kurşundan geçirilirken tesadüfen hayatta kalmışlardır. Gerger, işte böylesi çocukların yaşamlarını/yazgılarını masaya yatırmıştır. Tabii bu durum sadece romanın birkaç yüzü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Adnan GERGER toplumsal/siyasal duyarlılığı yüksek olan bir yazardır; tabii ki her türlü çocukluk haklarını yaşayan çocukları yazmayacaktır. Her türlü haklarını yaşama şansı olan çocukları; doksanlarda ölümün/hilenin/yalanın/hakbilmezliğin kol gezdiği özellikle Güneydoğuya girip çıkan; maaşının karşılığı için değil namusu/gururu/haysiyeti kadar haber yapmayı göze alan ender gazetecilerden olan Adnan Gerger gibi yazarlar yazmaz, yazamaz; çocukluklarını fazlasıyla ve lüx bir hayat içinde yaşamış çocukların hikâyelerini/yaşanmışlıklarını ancak laylaylom yazarlar yazabilir. Ne yazabilir laylaylom yazarlar? Zenginliğinden dolayı tecavüzü kendinde hak göreni, diğer insanlardan kendini üstün göreni, her gün bir başka laylaylom aşkı sadece kendine hak göreni/yakıştıranı vs. tabii emeğin karşılığı olan bir zenginlikten bahsetmiyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şunu bilirim; yazmak yazarın çocukluğuyla da alakalıdır, görünmez güçlü bir bağ vardır. Net bir düşüncemdir, -Hiçbir güçlü yazar laylaylom bir çocukluk yaşama şansına sahip olamamıştır. Böyle bir iddiama aslında yazarın bütün hayatını katabilirim. Hayatı rahat geçiren rahatı yazar. Rahattan nasıl bir edebiyat çıkarsa artık! Mesela Tolstoy zengindi derler ya; evet aristokrat bir ailenin çocuğuydu, fakat daha iki yaşında bir çocukken annesi öldü, Rus savaşlarına katıldı. Belki de yetinmedi ve yaşlılığının çocukluğunu da cezalandırdı o tren garında. Bildiğimiz ve yaşadığımız çocukluk yara bere, direnme, hakkı için kavgayı göze alma, umut vs. ile geçen çocukluktur. Edebiyatın kök hücrelerinin genetiği buralarda yatmaktadır ve asıl kalıcı edebiyat filizlenmişse kalıcı kalır. Adnan Gerger buraları ve daha fazlasını deşmiştir romanında.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gazeteciliğin asparagas halinin/rezilliğinin ortaya saçılmasıyla başlıyor roman. Gayet doğal başlıyor, çünkü yazar Adnan Gerger gazeteci kökenli bir yazardır, mesleğini çok sevdiğini bir önceki romanı olan, Ses ve Sus” romanındaki gazeteci mesleğine sadık bir karakter olan –Leyla- dan biliyoruz. Ama Tavhane Çocuklar’ındaki sözde gazeteci Ahmet Aksev ancak maaşı kadar dürüst biridir. Maaşı kadar derken para kazanmak veya maaşını almaya devam etmek için muktedirlerin emrinde her türlü mesleki değerleri çiğnemeyi kendilerine yakıştıranlardan bahsediyorum. Ortalık kaynıyor böyle tiplerden.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Adnan Gerger, yanlışı/haksızlığı/adaletsizliği gördü mü hayatın ümüğünden tutup boğmaya çalışan bir yazar, belki de gazeteci yanından dolayıdır; heybesi de dolu olan bir yazar ve bu avantajını çok iyi kullanıyor…&nbsp; C. Orwell‘in Hayvan Çiftliği veya Bindokuzyüzseksendört’ü gibi yapmıyor, direk meseleye dalıyor, en fazla yer/zaman/kişi isimleriyle oynuyor. Yine gazeteci kimliğinden/huyundan olsa gerek ki ele aldığı meselleri ilmek ilmek dokuyor. Arada bir teknik vuruşlar, arada bir edebi vuruşlar, arada bir de sosyal/siyasal nokta atışlar yapıyor. Yalandan örülen, gerçek nedenleri gizleyen efendilerinin kölesi bir gazetecinin reyting uğruna göze aldığı kepazeliği adeta tokatlıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mesela, “Saçlarını yolan, yüzlerini tırmalayan, yumruklarıyla göğüslerini döven, birazdan sevdiklerinin ya da tanıdıklarının cansız bedenlerini örtecek toprağı avuçlayarak yüzüne süren kadınlardan duyulan hırıltılar yorgun düşüyordu.” Bu duru ve canlı anlatıma yazar bir de edebi/felsefi/politik bir vuruş yapıyor, ”Ne kazılmış toprağın, ne gökyüzünün ne de yeryüzünün bu insanların acılarını paylaşmaya cesareti vardı.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Muhalif duruşu yüzünden gazetesinden kovulan gazeteci Elif, medyanın daha önce -Tavhane Çocukları- diye isim taktıkları her türlü haksızlığa karşı çıkmış ve esrarengiz bir şekilde ortadan yok olmuş göçmen çocukların izini sürmeye başlıyor; hayatlarını romanlaştıracak. “Çocukluk bir yoldur… Ne başlangıcı vardır ne de sonu…” diyor yazar. Bence de öyle! İnsan ölüm döşeğinde bile hala çocukluğuyla /kendiyle beraber değil mi? İnsan her şeyi unutabilir ama çocukluğunu asla…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gazeteci Elif’e romanını yazması/bitirebilmesi için bilgi/belge veren Faruk aslında Tavhane Çocukları’nın lideri/bilgesi ola; kayıplara karışmış olan; babasını bulmak için her türlü pisliği kendinde hak gören Kopuk’tur ve Kopuk, kendisi gibi her türlü pisliğe bulaşmış olan ama vicdanının sesinden bir türlü kurtulamadığı için kusmayı/ötmeyi göze alan/isteyen Faruk’un oğludur. Baba ile oğul yüzleşiyor ve oğul(Kopuk) babasına yönelttiği, “Satmadığın hiçbir şey kalmamış.” Suçlamasına/deşifrasyonuna karşı babası tarafından öldürülüyor. Roman ser verip sır vermeyen bir akımla akıyor. Okurun yakasını bırakmayan, peşinden sürükleyen böylesi bir akış roman/kurmaca edebiyatının nezdimde kilit noktalarından birisidir. Yazar, bu kilit noktanın hakkını fazlasıyla veriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Roman katmanlaştıkça Mezopotamya’nın Mardin vilayetinin bir köyünün düğününe/katliamına; beşik kertmesi! Ağa kim olacak? Miras kime kalacak? gibi kronik yaralarına sıçrıyor ve köy katliamının nedeni derin sistemin işi değil de feodal törelerin yüzünden olduğu sunulmaya çalışılıyor, tabii burada artık çürümüş feodal töreller masumdur sonucu çıkmamalı. Romanda kimin ne olduğu, kimin ne yaptığı, gerçek hayatta nelerin nasıl döndüğü detaylanıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kolay mesele! Olayı aşk meselesine bağlarız; her zaman tutar.” Evet, buralarda balık hafıza her zaman muktedirin/siyasetçinin yemini yutup uyumaya devam etmiştir… &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir roman yazarı hikâyelerini/karakterlerini yeri geldiğinde rahat bırakmazsa kurgusal yaratıcılığını konuşturamaz, öne çıkaramaz; yaratıcılığı varsa da zihninin derinliklerinde ölü yatmaya devam eder. Tavhane Çocuklar’ında bu nokta iyi işlenmiş. Yazar, hikâyeleri önce almış beynindeki değirmende iyice öğütmüş, una dönüştürmüş sonra kendi zihin suyundan katıp çeşitli acı/tatlı/tuzlu malzemeler kullanarak hayal dünyasını da katarak çeşit çeşit hamurlara dönüştürmüş. Tarihi bir roman olmadığı sürece böyle bir tarzın eleştirisi olmaz. Gerger, kurmacayı öne çıkararak gerçekçi edebiyattan çıkmak istiyor aslında ve bunu gıdım gıdım işliyor ki geldiği geleneği de incitmesin. Ben Gerger’in bu görünmez çıkışlarına, “ Romanda Realist Kurmaca.” demek isterim. Yazar, tabiri caiz ise kurmacanın suyunu sıkmış gerçekçi hayattan beslenerek. İleride Adnan Gerger belki Romanda Realist Kurmaca diye adlandırmak istediğim süreci daha da detaylandırıp güçlendirecektir, bekleyip göreceğiz. Stephan King’in şöyle bir lafı var. “Kurgu yalandır, iyi kurgu yalanın içinde gizli bir gerçektir. Yine Ulus Baker’in lafıdır, “Yazmak, iletişim kurmak değil direnmektir.” Kurmaca edebiyat benimde vazgeçmeyeceğim edebi bir alandır. Son romanım olan, “Hazan Kıyısında Aşk” bu iki cümle ile başlıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ağalık sisteminin sistemin gücüyle birleştiğinde ne kadar tahripkâr/hilekâr ve gaddar davranabileceğinin de bir yüzüdür Tavhane Çocukları romanı. Bir devlet ile bir devletçiğin bir mirliğe saldırması gibi… Katliamdan sağ kurtulan Encam’ın eğitmenlerin meseleyi bilmemesi, empati kuramaması yüzünden okulu terk etmesi, trajedinin devam etmesi… Doğudan batıya göç eden/göç etmek zorunda kalan çocukların/çocuklukların ötekileşmesi, ötekileştirilmesi ve bu davranışlara maruz kalan çocukların savrulması, Encam’ın okulu terk etmesi… Kimsesiz, sahipsiz çocukların uyuşturucu, fuhuş baronlarının eline nasıl düştükleri, ayrıca işin polisiye tarafı vs. Romanda daha fazlası var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bildiğimiz bir müzik aleti olan zurnanın hem nesne hem de metafor olarak kullanılması…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayattan çocukluk haklarını alamayan/aldırılmayan çocuklardır Tavhane Çocukları.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazar, Tavhane Çocukları’nın romanını yazmak isteyen dürüst/maaşı olmayan/dürüst tavrından dolayı işten atılan gazeteci Elif’in yazgısının kararını okura bırakmış gibi duruyor ama öldürüldüğü anlaşılmıyor da değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hasılı kelam, Tavhane Çocukları okuyanı sürüklüyor, haksızın/zulümbazın/düzenbazın pisliklerinin hesabını soruyor, sorduruyor; bazı duraklarda takılma pahasına.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tavhane Çocukları romanı ile ilgili son olarak birde eleştirim/fikrim olacak. Roman iki ana kurmacanın/ırmağın birleşiminden/sentezinden inşa ediliyor. Ben olsam bir ırmakta yıkanırdım, yine ben olsam hayatın gerçek öykülerinden daha az öykülenirdim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir sorum da var sevgili Adnan Gerger’e, “Ne yazdınız?” gibi modası geçmiş bir soru sormayacağım, çünkü çok merak ediyorsan “Önce açıp bir bak ve ondan sonra bu soruyu sor/sorgula kardeşim! Derim. Sorum şu; hayatın vurgun çocuklarını neden konu edindiniz? Sadece bir ayna olmazsa gerek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir önceki romanında herkesin gördüğü/bildiği ama görmezden/bilmezden geldiği bir coğrafyayı anlatan Adnan GERGER bu romanında aynı sancılarla herkesin gördüğü/bildiği ama görmezden/bilmezden geldiği öldürülen/sürülen/göç etmek zorunda kalan yetim çocukların dünyasına girmiş. Takip edeceğiz tabii; sonraki olası romanlarında hangi yetim/yoksun dünyalara/hikâyelere atacağı eli.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazmak bulaşıcı olan ve bulaşıcılığı kalıcı olan bir virüstür. Bu virüs Adnan Gerger’de göndermeleriyle çırılçıplaktır.&nbsp; Acı çeken, adalet isteyen, aşkı hayal eden; kusursuz olmazsa da kusursuzdur bazen yazılan, çünkü yazar şah damarından yakalamıştır gerçekliğin öte yüzünü…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/adnan-gergerden-yeni-roman-tavhane-cocuklari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazarlarımızdan Zeynep Çelik İle Röportaj</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yazarlarimizdan-zeynep-celik-ile-roportaj/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yazarlarimizdan-zeynep-celik-ile-roportaj/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Feb 2021 06:34:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9606</guid>

					<description><![CDATA[Zeynep Çelik: “YAZMAYI KENDİMLE RANDEVULAŞMAK OLARAK DÜŞÜNÜYORUM” Yazmak bir eylemdir haliyle, bir başkaldırı, bir serüven belki de… Dilden/sözden; yazıya/eyleme dönüşür düşünülen fikir. Yazıya dökülmeyen söz çok eskilerde olduğu gibi sözlü edebiyata dönüşmüyor artık(istisna yerler hariç) uçmaya çalışan söz bir yerlerde düşüp düştüğü yerde kalıp ölüyor, yok oluyor, çünkü bir kanadı yoktur sözün, kaldığı yerde unutuluyor. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Zeynep Çelik: “YAZMAYI KENDİMLE RANDEVULAŞMAK OLARAK DÜŞÜNÜYORUM” </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazmak bir eylemdir haliyle, bir başkaldırı, bir serüven belki de… Dilden/sözden; yazıya/eyleme dönüşür düşünülen fikir. Yazıya dökülmeyen söz çok eskilerde olduğu gibi sözlü edebiyata dönüşmüyor artık(istisna yerler hariç) uçmaya çalışan söz bir yerlerde düşüp düştüğü yerde kalıp ölüyor, yok oluyor, çünkü bir kanadı yoktur sözün, kaldığı yerde unutuluyor. Yazıya dönüşmüş söz iki kanatlıdır, istediği zaman uçar/konar;&nbsp; kendini var etmiştir, belki de ölümsüz… &nbsp;Zamansız edebiyat ailemize emek veren, destek veren yazarlarımızın büyük çoğunluğunu genç yazar arkadaşlar oluşturuyor, hatta çoğunun henüz basılı bir kitabı bile yok ve kendi adıma söylemeliyim ki bu durum beni daha çok umutlandırıyor, heyecanlandırıyor, sevindiriyor. Geleceğin yazarlarıyla aynı çatı altında edebiyat dünyasına yelken açmak bana daha anlamlı geliyor. Sevgili Zeynep Çelik’in ilk kitabı (romanı) yayımlandığında sanırım ilk okuyanlardan biri de ben oldum. Roman,  şu cümle ile başlıyor, “Ben kendi kendimin travmasıyım.” Romanı bitirir bitirmez röportaj sorularımı hazırlayıp gönderdim. Buyurun, iyi okumalar, <strong>Gani TÜRK:</strong></p>



<ol class="wp-block-list" type="1"><li><strong>İlk kitabın olan, “Yaşamadığım Bir Gün (roman)” yayımlandı. Öncelikle seni kutluyorum, okuru bol olsun. Kitabı eline aldığın anda neler hissettin?</strong></li></ol>



<p class="wp-block-paragraph">Teşekkür ederim. Kitabı elime aldığımda; beklediğimi bilmediğim o şeye kavuşmuş hissettim kendimi. Vuslat. Özlemişim meğer.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Yazmak ile ilgili çekirdekten yetişme bir geçmişin var, o kalemi hep tutmuşsun. Neler okudun, neler yazdın ‘Yaşamadığım Bir Gün’e kavuşana kadar peki?</strong></li></ul>



<p class="wp-block-paragraph">Buna yetişmek denilir mi bilemiyorum ama çocukluktan beri kurguluyorum, evet. Sözlü olarak var olan kurgu dünyamın ilk dinleyicileri ailemdi, hikâyeler anlatırdım. Sonrasında rüyalarımı yazmakla adım attığım yazmak eyleminin de ilk okurları oldular. Bir biçimde sürekli yazan biriydim ancak, “Ne zaman bilinçli bir yazan oldum?” sorusuna dair bir an yok zihnimde. Bursa’da 2016 yılında başladığım Yaratıcı Yazarlık Atölyesi en somut adımım. Sadece yazdıklarımın değil okuduklarımın da oradan oraya savrulan ‘zannetmeler ’in dışına çıkıp biçim kazanması atölye ve hocam Hakan Akdoğan sayesinde oldu.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Neden yazıyorsun?&nbsp;&nbsp;</strong></li></ul>



<p class="wp-block-paragraph">Yazmayı kendimle randevulaşmak olarak düşünüyorum. Kendimle buluşmayı seviyorum.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Dolu ve akıcı bir diliniz var, kurmaca diliniz de güçlü. Bu potansiyelinizin oluşmasında neler etkili oldu?</strong></li></ul>



<p class="wp-block-paragraph">Okumak elbette en büyük etken. Çok ama nitelikli okumak. Bir de yazmanın da kendisi etkili oluyor bunun için. Belirli bir şeye hizmet etme duygusu gütmeden, sadece yazmak. Zamanla yazacaklarınız ve yazmayacaklarınız ayrışıyor, üslubunuz şekilleniyor.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Sence yazmanın bir zamanı veya ortamı olmalı mı? Sen hangi koşullarda yazabiliyorsun?</strong></li></ul>



<p class="wp-block-paragraph">Olmalı veya olmamalı diyemem. Kişiden kişiye değişecek bir durum bu. Benim içinse önce ne yazacağım şekilleniyor, not tutuyorum sürekli. Sonra bir bakıyorum yazılacağı zaman gelmiş ya da ortam hazır. Bunun yanı sıra birtakım ritüeller oluşturulabiliyor tabii. Ben o ritüelleri arama evresindeyim.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Kitaba gelecek olursak; Yaşamadığım Bir Gün özelinde nasıl yazdığından bahseder misin?</strong></li></ul>



<p class="wp-block-paragraph">Kitabı roman atölyesinde yazdım. Her ders okumam gereken bir bölüm olmalıydı. Atölye beni disipline sokan bir alan oldu her zaman. Şekillenmiş kurguyu yazma eylemim daha uzun bir vakit alabilecekken böyle bir sistemin içinde zaman geçirmeden yazmış oldum. Yazma esnasında her türlü eleştiriyi alma fırsatım da olduğu için verimli bir süreçti. Bir kronoloji takip etmeden yazdım. Hatta yazdığım ilk bölüm, son bölümdü. Bir mezar kazıcıyı yazmaya karar vermemim sebebi de en önce o son sahneyi görmüş olmamdı.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Edebi bir eserin sahibi olmak isteyen ve henüz yayımlanmış bir kitabı olmayan genç yazar arkadaşlarımıza tecrüben/tavsiyelerin olacak mutlaka.</strong></li></ul>



<p class="wp-block-paragraph">Değinebileceğim en önemli nokta büyük beklentiler içine girilmemesi. Eğer yazmak bir yaşam biçimi haline gelmişse, emek veriliyorsa; değerini elbet bulur diye düşünüyorum.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Aynı zamanda yazarı da olduğunuz Zamansız dergi hakkında görüşlerini alabilir miyim?</strong></li></ul>



<p class="wp-block-paragraph">Zamansız dergi hem içerik hem de kendine kattığı kalemler açısından ismine münhasır. Uğraşın, gözle görülür hale gelmiş bir örneği. Yer alıyor olmaktan mutluyum.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?</strong></li></ul>



<p class="wp-block-paragraph">‘Zamansız’ın yazarlarına verdiğiniz değeri, ‘Yaşamadığım Bir Gün’e sahip çıkma biçiminizle kendi adıma hissetmiş oldum. Teşekkürle başladım, teşekkürle bitireyim. Çok kıymetli oldu benim için.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yazarlarimizdan-zeynep-celik-ile-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adnan Gerger İle Röportaj</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/adnan-gerger-ile-roportaj/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/adnan-gerger-ile-roportaj/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Dec 2020 06:38:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9510</guid>

					<description><![CDATA[“YAZMAK, HAYATIN ZORBALIĞINA İTİRAZDIR” Adnan GERGER: &#160;Yazarın asıl gücü edebiyata bakış açısından ve onu nasıl algıladığından oluşturduğu biçiminden gelir. Bu biçim, düşünsel yazgının kalıplarını kıran biçimdir. Adnan Gerger’le Zamansız Dergi adına,&#160; e-posta yoluyla röportaj yaptım. Bu röportajı çok önemsedim. Çünkü bu röportajı değerli kılan yaşadığımız bu günlerdi, koşullardı. Saygın olmanın onurlu bir duruşun edebiyatın ötesine geçtiği [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">“YAZMAK, HAYATIN ZORBALIĞINA İTİRAZDIR”</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Adnan GERGER:</strong><em> &nbsp;Yazarın asıl gücü edebiyata bakış açısından ve onu nasıl algıladığından oluşturduğu biçiminden gelir. Bu biçim, düşünsel yazgının kalıplarını kıran biçimdir.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Adnan Gerger’le Zamansız Dergi adına,&nbsp; e-posta yoluyla röportaj yaptım. Bu röportajı çok önemsedim. Çünkü bu röportajı değerli kılan yaşadığımız bu günlerdi, koşullardı. Saygın olmanın onurlu bir duruşun edebiyatın ötesine geçtiği bu son günlerde, yaşanılan bunca tartışmalara inat böylesine bir röportaj yapmak elbette çok değerlidir. Adnan Gerger’i yıllardır edebiyatta nitelikli duruşuyla ve ödün vermeden yapıtlarını üreten bir yazar olarak tanıyoruz. Adnan Gerger, edebiyatta kalıcı ve bu camiada az bulunan isimlerden biri. Sadece düşünsel ve yazınsal emeğiyle değil, aynı zamanda yazma hevesinde olan edebiyat tutkunlarına ve okurlara karşı tutumu da onun kalıcılığını sağlıyor. Onu farklı kılan diğer özelliklerinin arasında kişiliği, yazdıklarında savunduğu değerlere gerçek hayatında da sahip çıkması geliyor. İyi okumalar. <strong><em>Gani TÜRK</em></strong></p>



<ol class="wp-block-list" type="1"><li>Edebiyat, insanoğlunun psikososyal hayatında herhalde en önemli ihtiyaç veya insanın vazgeçilmezidir. Siz neden yazıyorsunuz?</li></ol>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Adnan GERGER:</strong> &nbsp;<em>Yazıyorum çünkü yazmayı bir etkinlik olarak özümlüyorum ve inanıyorum. Bu etkinlik, özgürlüğe sahip çıkılmasında kitlelere yönelen ortak estetik değerlerinin yaratılmasının inşasıdır.</em> <em>Aynı zamanda hayatın zorbalığına ve dayatmasına karşı bir itirazdır yazmak. &nbsp;Yazmayı istemem, hayatın bu baskısını ve hükmetmesini kabullenenlerin toplumsal ve bireysel bilinçten yoksun oluşuna, temsil ettiği insanın kendisinin inkârı anlamına bir farkındalık amacını da taşır.</em></p>



<ul class="wp-block-list"><li>Bence ülkemizde edebiyat okuyanlar azalıyor ama yazanlar çoğalıyor. Böyle bir durum varsa edebiyatın/yazarın geleceği nasıl şekillenecek veya durum tersi ise yazarı ve okuru nasıl bir gelecek bekliyor.</li></ul>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Adnan GERGER:</strong>&nbsp; <em>Yeni yayınlanan kitaplarca kanıtlanan sorunuzun içeriğindeki var olan bu sorun, maalesef edebiyatı son yıllarda çepeçevre kuşatan bir sorun olarak biliniyor, zaten. Burada bu sorunun bence tehlikeli hale gelmesi karşımızda heyula gibi durması değil, onun çözümsüz gibi görünmesidir. &nbsp;Bu sorunun yanıtını aslında tek bir kişi verebilir o kişi de ‘nitelikli’ okurdur. Bu soruya verilecek tüm yanıtların şifresi onda. Ben bu sorunun geleceğine ilişkin yanıt vereyim. Sırtımı Roland Barthes’e dayararak rahatlıkla söyleyebilirim ki bu coğrafyada ne yazık ki artık her “yazan”, “ yazar” değildir. Ki bu tanımıma istediği yayınevinden çıksın, istediği kadar satsın, tüm bu kriterleri de içine katıyorum. Yazarın asıl gücü edebiyata bakış açısından ve onu nasıl algıladığından oluşturduğu biçiminden gelir. Bu biçim, düşünsel yazgının kalıplarını kıran biçimdir. Bunu gerçekleştirmek ne yayınevinin belli yayınlama kıstaslarından geçer ne de yazarın popülist tavırlarından ve yayınevine göre yazmasından geçer.&nbsp; Özce söylemeliyim ki, edebiyatın geleceğini belirleyen politik ekonomisinin tekillik şartını ancak yazarın ve okurun nitelikli ve donanımlı yaklaşımıyla mümkündür. Gelecek konusunda bu nedenle karamsarım ya da iyimserim diyemiyorum. Çünkü Antonio Negri’nin dediği gibi, “Yaşamın kendisini ürettiği her yerde sanat yaşamı kuşatır.” Sanatsal yaratım hakiki bir doğuştur. İşte bu doğuşun gerçekleşmesi bu coğrafyada yaşamın kendisini nasıl üretebileceğini bilemiyorum. Bu röportajı okuyacakların bilmesini istiyorum ki yanıtıma yazarın para ödeyerek kitap basmasını söz konusu dahi etmedim.&nbsp; Bunun üzerine konuşmak vakit kaybıdır.</em></p>



<ul class="wp-block-list"><li>Özellikle genç yazar/yazan arkadaşların daha az okuyarak daha çok yazmaya çalıştıklarını düşünüyorum. Özellikle sanal medyada okumadığı kitap veya yazıyı beğenmesi ve daha sonra bile okumaması yazarın/yazarlığın geleceği ile ilgili yazmaya çalışan biri olarak beni hem düşündürüyor hem de kaygılandırıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?</li></ul>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Adnan GERGER:</strong> <em>Daha az okumanın daha az yazmanın yaşı yok. Bu sorunsalın vebalini yalnızca genç arkadaşlara yüklemek bence haksız bir yaklaşım. Belki teknolojiye daha çok teşne olmaları ilk başta böyle düşündürebilir ama sorun kültürel endüstrinin (piyasaya hükmeden) yayınevlerinin edebiyat için değer üretme arzını tüketmesidir. Yazma ve okuma ediminde bulunanların yaratıcılıklarının ve sorgulayıcı kişiliklerinin kabuğuna çekilmesidir. Piyasa gücüne ve kuşatılmışlığına ve buyruğuna boyun eğmesidir. Kaygı, yukarıda verdiğim yanıtta olduğu gibi böylesine toplumsal koşullarının yarattığı bu sorunun varsıllığına değil, çözümsüz gibi görünmesine aittir. &nbsp;Okuru ve okuduğu metnin içini boşaltan piyasanın iktidarı, çarkını döndürmeye devam edecektir ya da etmek isteyecektir. Kendisinin şekillendirdiği düşünsel üretiminin alıcısını da kendisi belirleyecektir. Madem ortak tavır ve ortak güç üretme olanakları tüketildi, yok edildi, ortadan kaldırıldı. Alternatif yaratma olanakları henüz ufukta görünmüyor. O halde burada tek geçerli yöntem yazarın ve okurun her dem çekinmeden kendisiyle yüzleşmesi pratikliğidir. Bize zorunluluk olarak sunulan sistemin normalleştirilmemesi kaçınılmazdır. Bu yöntem de ancak kişilerin cogito eşiklerini kendi kavrayışlarıyla/ alakasıyla mümkün kılınır.</em></p>



<ul class="wp-block-list"><li>Yunus Nadi Roman Ödülünü almış bir yazarsınız, edebiyat dünyasında ödül almanın yeri ne derecede/nasıl anlamlı ve önemlidir?</li></ul>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Adnan GERGER:</strong> &nbsp;<em>Yazın hayatında çok sayıda ödül alan birisiyim. Hep ödül alırken ödülleri verme mekanizmalarını ve ödül veren yerin ciddiyetini ve kurumsallığını sorguladım. Elbette ödül mekanizmasının yayınevleriyle ilintili ve diğer birçok faktörleri göz ardı edecek değilim. Ne yazık ki ödüller okuru yönlendirmenin ve yayınevlerini yüceltmenin bir yolu olarak deneniyor. Bu kanıtlanmış tutum, “ Bizim oğlan bizim hamam” algısını yaratıyor; ödüllerin tümüne zarar veriyor. Eğer ödüllerin verilişindeki sistem değişmezse ne yazık ki yitirilmiş inandırıcılığını tamamen yok edecek. Bu da en çok yazarların emeğini ve niteliğini ortaya koyan bazı ödüllere zarar verecek, bu ödüllerin de değeri kalmayacak.</em></p>



<ul class="wp-block-list"><li>Son romanınız olan <em>Ses ve Sus’</em> ta hem ses getirdiniz hem de sanki roman dilinizde teknik/estetik/deneysel olarak sessiz bir geçiş yapmak istediniz. Son romanınız hakkında neler söylemek istersiniz?</li></ul>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Adnan GERGER:&nbsp; </strong><em>Ses ve Sus, içeriğiyle birlikte dilini önemsediğim bir roman oldu benim için. Değişik bir anlatım tekniğini kullandım. Mesel dilini romana uyarlamak hiç de kolay olmadı. Roman dilinin gücünden faydalanarak mesel dilimi okurla bir iletişim biçimi yaratma derdine düştüm. Oysa böyle bir uğraş içerisinde değildim. Deneysel metin yaratma gibi bir iddiada bulunmuyorum. Ancak metnimin içeriği bir dil inşa etmeyi gerektiriyordu. Bu nedenle Ses ve Sus beni epey zorladı. Romanın soyutunu bir tür gerçekliğe dönüştürme çabasıydı. Başka bir amacım yoktu.</em></p>



<ul class="wp-block-list"><li>Yeni roman çalışmanız var mı?</li></ul>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Adnan GERGER: </strong><em>Yeni bir roman bitirdim. Adı, “Kopuk Sorular.” Bu romanımda da kurgusuyla birlikte kendi örgümle ayrı bir yere koyduğum metinlerimden biri. Yayınlandığında okurlar tarafından büyük ilgiyle karşılanacağını umuyorum. Çok ilgi çekecek bir roman. Sözlerin anlamlarını çoğaltmasına özen gösterdim. Size hemen bir soru sormak isterim. Kitabımın adındaki ‘ Kopuk Sorular’ daki “Kopuk” sözcüğü siz de nasıl bir anlam çağrışımı yaptırdı. Yanıtlarınızı </em><a href="mailto:agerger@gmail.com"><em>agerger@gmail.com</em></a><em> mail adresine atarsanız kitabım yayınlandığında tüm sosyal medyada isminizi de yayınlayacağım.</em></p>



<ul class="wp-block-list"><li>Akıcı yazdığınızı <em>Yüzsüz Hayat</em> ve diğer romanlarınızdan biliyorum. Bir kurmaca ustası ve edebiyat kurdu olduğunuzu da <em>Ses ve Sus </em>romanınızda bunu daha çok duyumsadım. Benim gibi yazmaya çalışanlara/genç yazar arkadaşlara ne tür öneri ve tavsiyeleriniz olacak?</li></ul>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Adnan GERGER: &nbsp;</strong><em>Usta ve kurt çok iddialı sıfatları kabul etmediğimi belirterek bu sorunuzu yanıtlayayım. Elbette edebiyatın kökü dildir. Dili geliştirmek için çok okumanın gerektiğine inanan birisiyim. Sizin bu sorunuza daha geniş bir çerçeveden bakarsam ontolojik edebiyat kuramını önermem gerekiyor. Öncelikle yeni yazmak isteyen, yazan ya da yazma uğraşı içerisinde bulunan tüm arkadaşlara bu donanımı yani bu kuramı içselleştirmeden ya da özümlemeyi sağlamadan yazmamasını öğütlerim. Roman, Ingarden ve Nicolai Hartmann’ın bu kuramın edebî metinlerini ayrıştırarak onu daha iyi kavramımızı sağlayacak ve bizi daha iyi yazmaya itecektir. Daha çok yoğunluğunu şiirde gösteren bu kuramda metinlerin ontik yapısı olan ses, semantik, nesne-obje, karakter ve alın yazısı başlıkları gibi hem fiziksel hem de anlamsal olarak yorumlanır. &nbsp;Böylece bir edebî metinde olması gereken alt metinlerin üst metinlerle ilişkisi, o yapıtı oluşturan dilin göndermeleri, çağrışımları daha iyi anlaşılması sağlanır. Dilden sonra edebiyatın kendi türlerindeki disiplininin öğrenilmesi koşulunu da hatırlatmalıyım.</em></p>



<ul class="wp-block-list"><li>Teşekkür Ederim.</li></ul>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Adnan GERGER: </strong>Ben teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/adnan-gerger-ile-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beynimde Davul Sesleri</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/beynimde-davul-sesleri/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/beynimde-davul-sesleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Sep 2020 09:03:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9243</guid>

					<description><![CDATA[“Evet, aynen öyle; beynim davul ve içerden kıyamet sesler ile tokmaklanıyorum. “Sus kimseler duymasın.” diyor birileri… “Sustukça sıra sana gelecek.” diyor diğerleri. “Susarsan yıkılır bu kent!” diyor ötekiler… Bir de ben, “Hasretinde bilinç maskaradır buralarda, farkındalık biçare, anlam ölü bir bedende nefeslenmeye çalışıyor.” Buralar tarihin çöplüğü, doğanın hayvansı gerçeği… Ve buralar kendisine, kardeşine, komşusuna düşman. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">“Evet, aynen öyle; beynim davul ve içerden kıyamet sesler ile tokmaklanıyorum. “Sus kimseler duymasın.” diyor birileri… “Sustukça sıra sana gelecek.” diyor diğerleri. “Susarsan yıkılır bu kent!” diyor ötekiler… Bir de ben, “Hasretinde bilinç maskaradır buralarda, farkındalık biçare, anlam ölü bir bedende nefeslenmeye çalışıyor.” Buralar tarihin çöplüğü, doğanın hayvansı gerçeği… Ve buralar kendisine, kardeşine, komşusuna düşman. Buralar aşka düşman başkalarının aklından…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Buralar zemheri bir karanlık; kendisine de düşman…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Safi köpek seslerine teslim olmuş geceyi dinliyorum, kapkaranlık gökyüzüne bakıyorum; ay dede üzerine serptiği siyah bulutlarla ince ince derin bir uykuya dalmış; yıldızlar suskunluk, anlamsızlık, çaresizlik gibi tehlikelerin birer sel/fırtına/deprem gibi felaketlere dönüşmek üzere olduğunu sezmişçesine çoktan kaybolmuştu ortalıktan. Beynimdeki davul sesleri eşliğinde ilham diliyorum, vahiy bekliyorum, hepsi boş; cesaret diliyorum… Yok, hiçbir şey yok, ama tokmak davul ile seviştikçe birileri, belki de ilgi isteyen birileri, belki de sevgi isteyen birileri ve belki de tatmin isteyen birileri tokmağın davuldan çıkarmaya çalıştığı sesten daha gür bir ses çıkarabilme umuduyla parçalıyor kendini. Bu topraklarda halay başı olmak öyle kolay değildir, halayın başı kolay kolay yar olmaz ona buna çünkü mutlaka bir bedeli vardır, bir ederi, bir kaderi, bir kıymeti…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kendini sev ey gönül! Bu topraklarda kolay kolay sana yar olmaz tokmağın davuldan çıkardığı ses ve sese gelenlerin itaati. Binlerce yıl olmadığı gibi, bu gidişle binlerce yıl sonra da olmayacak yüksek ihtimal çünkü sen tapınakların ve tapınaktakilerin suyuna gitmiyorsun, kendi sesini dinliyorsun ve bu tavrın bütün güç odaklarına bir isyandır, öyle biliyorlar, öyle bilmek isteyecekler ve seni asla sevdirmeyecekler, bil bunu, hesap et… Beynimi vurdukça, bedenimi hırpaladıkça seni sevmeye, sana tapmaya kurguladım kendimi çünkü tek inandığımsın, tek güvendiğimsin. Bir tek sen peşimden gelirsin, korursun, kucaklarsın bilirim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Davulun sesi uzaklardan gelmesin ey gönül çünkü yanı başındayım, nefesimiz birbirine karışıyor ama yazık ki ne davul sensin ne de tokmak! Sadece bir vekilsin çoğu zaman kendine zarar bir kral; dostuna zarar bir vezir!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen, Sigmund Freud olamazsın ey gönül çünkü rüyaların hesaplıdır! F.Nietsche de olamazsın; cesaretin sınırlıdır; Alfler Adler hiç olamazsın; rüyaların zincirlidir,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Altın üstü beyin, üstün altı beyin</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ortasına can kurban üzülerek</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zurna hayatın neresinde ey gönül</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen çok güzelsin, çok aynasın ama tutarsız</p>



<p class="wp-block-paragraph">En çok kendin ol ey, “Bülbül i Şeyda…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zurna deyip geçme</p>



<p class="wp-block-paragraph">Son deliği karar ve çözümdür</p>



<p class="wp-block-paragraph">O delik istemezse tüm hayat detonedir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Karar veremezsen çözemezsin</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, tabi ki gül biraz çünkü en çok sen hak ediyorsun</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve bir gün yok edici hatalar çığ gibi gittikçe büyüyecek</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yorulacaklar</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve bir gün açlıktan/yokluktan uyanacak birileri</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onur ve cesaret kör topal da olsa fidana duracak</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aşk daha bir güzel meyveye mayalanacak”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sakinleşmiştim biraz çünkü karınca yuvası hareketliliğine benzeyen beynimdeki anlam ve anlamsızlıklar hengamesi biraz sadeleşmişti yazdıklarım sayesinde fakat gözlerime teslim oldum ve savaşta bir saldırıdan kurtulmaya çalışırken ve tam kurtulmuşken anında her taraftan mermi sıkılan bir pusuya düşmüştüm sanki. Kütüphanem ile aramda iki metre kadar bir mesafe vardı ve sırtı bana dönük yüzlerce kitap bir anda hızlı bir tarayıcıya dönüşen gözlerimden içimin derinliklerine sızdı, şimdi; hemen şimdi. Her biri bir tokat, bir mermi gibi yüzümde, beynimde patlıyordu. Yok edici sellere dönüşecek kadar kızgındılar çünkü aylardır hiçbirisinin yüzüne bakmamıştım, kendime göre bakamamışım fakat bu bahanem kabul görmemişti anlaşılan. &nbsp;Baktığım görüntüden içten gelen bir ses ile defalarca özür diliyorum fakat zerre bir hareketlilik ve renk verme yok hiçbirisinde. Susmayı tercih etmişler çocuklar ve ben sadece kendimi çimdikleyip utancından yerin dibine bir an önce girmek için çırpınan; daha doğrusu bu yazgıyı ve hatayı kabullenen biri gibi öylece beklemedeydim. Beynim sanki bir örümcek ağına takılmıştı ve kurtulma umuduyla çaresizce çırpınıp duruyordu örümceğin beynimi kemiren dişlemeleri eşliğinde, sanki her dişleme bir tokmak gibi iniyordu beynimin gri renkli savunma mevzilerine…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/beynimde-davul-sesleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beyaz Kelebekler Çağı</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/beyaz-kelebekler-cagi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/beyaz-kelebekler-cagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 May 2020 12:34:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=8765</guid>

					<description><![CDATA[(kalbi beyaz, yüreği beyaz, önlüğü beyaz güzel insanlara)Mühürleri gönüllerinde gömülü birer nehirdiler. Gölgeleriyle beraber akıp giderlerdi çorak zamanlara. Uyku ülkesineydi yolculuk… Akıp akıp eksiliyorlardı.Sesler başkalarının şarkılarıydıO yüzdendir ki güller biraz küldüHer hazan birer bülbüldüAn ölümcül bir şekilde yaralıydıZemheri yalnızlıklardan da beter acıydı hayatGöçebeydi şarkılarVebalıydı gevrek umutlarVeÇadırlar toplanmıştıÇocuklar habersizdiAnneler biçareydiBiraz gül biraz bülbül biraz da küldü [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">(kalbi beyaz, yüreği beyaz, önlüğü beyaz güzel insanlara)<br>Mühürleri gönüllerinde gömülü birer nehirdiler. Gölgeleriyle beraber akıp giderlerdi çorak zamanlara. Uyku ülkesineydi yolculuk… Akıp akıp eksiliyorlardı.<br>Sesler başkalarının şarkılarıydı<br>O yüzdendir ki güller biraz küldü<br>Her hazan birer bülbüldü<br>An ölümcül bir şekilde yaralıydı<br>Zemheri yalnızlıklardan da beter acıydı hayat<br>Göçebeydi şarkılar<br>Vebalıydı gevrek umutlar<br>Ve<br>Çadırlar toplanmıştı<br>Çocuklar habersizdi<br>Anneler biçareydi<br>Biraz gül biraz bülbül biraz da küldü mekân<br>Sırtlarındaki hırkaları bin yılların aşımına direnen tılsımlarla doluydu. İyilik üretmişlerdi, aşk yaratmışlardı. Üşüyen çorak zaman ve mekânlara aşk ve iyiliği serpmek için yollardaydılar; güzellik yeşerecekti… Işık ışık ışık gerekiyordu vebalı, sonradan görme akıllara.<br>Işığın ve iyiliğin gözleyenleriydiler ve o hain, o kindar karanlık çığ gibi, akıl ve vicdanını yitirmiş istilalar gibi çoğalıp büyüyordu.<br>Avcılar, işleri güçleri kötü insanlar yaratmak olan kötü tanrılarla bir olmuş durmadan hırkalarında sadece aşk ve iyilik olan dervişleri avlıyorlardı ve gariptir ki ömrü daha uzundu iyilik dervişlerinin avcıların ise ömrü daha kısaydı. Kendine Brütüs’tü avcıların yaylarına ok olan çekirgeler. Güzelliğe saplandıktan sonra sonları daima yok olmaktı cühela okların.<br>İyiliğin gözleyenleri yorgundular ama altın ömürlüydü yürekleri.<br>Yaralıydılar…<br>Sadece ışıkları vardı gözleyenlerin. Kahramanlar çağı kahredenler çağına evirilmişti. Kahredici barbarlık; hırs, kin ve ihanet dergâhlarında köpürdükçe köpürüyordu.<br>Kararlıydılar…<br>Talan edilmişti sevdaları, aşksızdılar. Bomba doluydu hanlar, tuzaklanmıştı bütün yollar, savrulmuştu bütün yolcular. Kendinden geçmiş bir nefretle vuracak akıl arıyordu birileri.<br>Susuzdular…<br>Sonra Beyaz Kelebekler Çağı geldi. Hırkaları hayal ve umut yüklü gözleyenler dinmeyen umut yağmurları eşliğinde bin yılların yorgunluğuna rağmen kendi şarkılarını mırıldanmaya başladılar. Çorak zaman tarlalarından aşk ve umut yeşeriyordu ve hırkaların katığıydı acı, güzelliğin ve aşkın bedeli…<br>Farkındaydılar…<br>Bütün zamanlar leylaktı… Anlam acıya gebeydi. Acı özgürlüğe haberdi, haber yalandı, çünkü fail insandı. Yine de aşk mevsimiydi, kalpleri birer kelebek olan gözleyenlerin yüzü hürmetine zamanın çorak çöllerine delice bir umut yağıyordu ve ertesi güne sabahın seheri; Anka misali tekrar diriliyordu.<br>Aşkları sadece iyilikti dervişlerin<br>Yalan yoktu hile yoktu hayatlarında<br>Bu korkunç çağın fedaisiydiler sadece<br>Beyni büyümüş korkak şımarıklarını<br>Beyinsiz acımasız ve görünmeyen düşmanlarından<br>Ölümüne korumaya çalışan<br>Beyaz birer kelebektiler.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/beyaz-kelebekler-cagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suyun Masumiyetini Sev, Kudretinden Bahsedeni Taşla</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/suyun-masumiyetini-sev-kudretinden-bahsedeni-tasla/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/suyun-masumiyetini-sev-kudretinden-bahsedeni-tasla/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Nov 2019 08:01:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=8571</guid>

					<description><![CDATA[Tılsımın sesiydi kulağına fısıldayan, “Bin kokulu rüzgâr seni bana üflüyordu, bin renkli bahar seni bana fısıldıyordu. Taştan taşan cengâver bir hafızaydın ama bir türlü uyanmadın ve bozkır kervanlarının dörtnala olan çığlıkları altında tepinilen su havzalarına dönüştün. Kerimeler adına hakkın için zulmün mızraklarına karşı gözlerinin oyulmasını, ciğerlerinin parçalanmasını göze alırken birileri, kahramanlar çağına son veren çakal [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Tılsımın sesiydi kulağına fısıldayan, “Bin kokulu rüzgâr
seni bana üflüyordu, bin renkli bahar seni bana fısıldıyordu. Taştan taşan
cengâver bir hafızaydın ama bir türlü uyanmadın ve bozkır kervanlarının dörtnala
olan çığlıkları altında tepinilen su havzalarına dönüştün. Kerimeler adına hakkın
için zulmün mızraklarına karşı gözlerinin oyulmasını, ciğerlerinin
parçalanmasını göze alırken birileri, kahramanlar çağına son veren çakal sürüsü
ruhlu birileri de bayram havalarında kurban ayinlerindeydi senin için. Senin
ihanetini kutluyorlardı. Bin mevsimdin oysa kendi küllerinin soyundan doğan. Şimdi,
kartal yuvası doruklarında çakallar uluyor, ne acı!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kurumuş bin pınarların sırrını
benden bildin oysa o günah ben değildim, zaten ben olamazdım ama beni bildin,
benden bildin ve o yüzden de tufan artığı bir adres oluverdin. Aşkımdın fakat çöl
susuzluğuna dönüşmüş deryalarında Leylasını arayan şaş bir Mecnun’a dönüşmeme
sebep oldun. Beni sen terk ettin sevdiğim, sen öldürdün dostum, sen sattın
kardeşim çünkü beni terk edip hile ve zulüm kapılarından medet umdun. Senden
başka sığınacağım bir limanım yoktu. Sen beni satınca boğuldum, boğulmamı
başkasından bildin ama tufana su taşıyan sendin. Ne kısmetsizmişim, ne şansız… </p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayata ve anlama dair dilimdin, yüreğimdin,
yoldaşımdın yazık ki ömrüm boyunca yalan bir sırdaşım oldun çünkü yüreğine ve
yüreğime saplanan kalleş ve soysuz mızrakları dost gördün. Yüreğimin sana
sonsuz güvenen en zayıf yanına en güçlü silahınla saldırdın; savunmasızdım,
inandım ve gözünü kırpmadan ölümcül bir şekilde kanattın, kanattırdın beni. O
kadim inancım beni bir ömür billah cezalandırıp sana bağımlı bıraktı. Allah o
inancımın bin belasın versin. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yenildin ve yenilginin acısını
benden çıkardın, doksan kere yıkıldım. O birileri heykelini dikecekler
zannettin ve yaptığın ölümcül tercihlerin sonucunda dilinden, dininden,
fikrinden oldun yani yok oldun. Sen benimdin, benim olmalıydın, olmadın ama
kendin olarak da kalmadın. Gidip kendini efendi zanneden soytarıların kudret
hayallerini suladın. Kararın kendin olsaydın yıllarca ağlardım sevincimden ama
yıllarca üzüldüm kederimden. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Zaman ve mekânı ayıkla. Mis ve amber kokularına, Zümrüt-ü Anka huylarına uyan. Uyan artık, türdeşin olan aç insana, isimsiz insana, sahipsiz insana, kimliksiz insana uyan.      </p>



<p class="wp-block-paragraph">Tufansın sen Tufan kadar giz</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tufan oldun tufandan da giz</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derler ki onlar ermiş muradına ülkesinde, ‘Hakkını istemeye cürret edeceksin yoksa Rabbin olan ben olmayacağım masalında.’  O yüzden dinlememeliydin Homo Deyyusları ama dinledin, yetmedi inandın ve çekip gittin. Yanı başımda bir yabancım, düşmanım oluverdin. Hırs ve kudretin peşinde olduğunu göremedim. Kalsaydın, sen hakkımdın sevdiğim.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünyevi ortamdan kopmuş hayalleriyle boğuşurken ufuk çizgisindeki gemiye bakıyordu. Gemiyi hala görüyordu ama gemi uzaktı artık. Yükü anı yüklüydü geminin o yüzden çok yavaş uzaklaşıyordu, anılar çok ağırdı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Etraf kuru ama kalabalıktı. Birden
beyninde migrenler patlamaya başladı, yüreğine ışık hızında saplanıp çıkan
hançer darbeleriyle boğuşmak zorunda kaldı. Ağır yaralıydı, o yüzden gemiye
bakmaktan vaz geçti çünkü bakma takati gittikçe ölüyordu. Son bir umutla önüne
baktı ve hemen önündeki sahilin kumundan dikkat çekecek kadar büyüklükte olan
kumun içindeki bembeyaz çakıl taşını aldı ve anı yüklü gemiyi batırabilecek
kadar bir hırs ile gemiye doğru olanca gücüyle fırlattı. Denizi korkunç bir
dalga tuttu ve taş gemiye doğru bir zaman yolculuğuna çıkarcasına bütün bilim,
ilim ve varsayımları yalanlarcasına hızlandıkça büyüdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Denize paralel bir şekilde gemiye doğru gittikçe büyüyerek uçarken taş; o omuzuna dokunan dost sıcaklığında olan ele uyandı ve hemen elindeki ikinci taşı aldığı yere bıraktı. Kendini silkeledi, ayakkabılarını giydi ve denize sırtını dönerek kaldığı otele doğru yürümeye başladı. Otele doğru gerisin geriye yürürken denizden kum deryası sahile bir taş küçüle küçüle geri döndü ve bir gemi gözden kayboldu. Son bir kez arkasına baktı, denize… Ve dile gelen deniz dedi ki, “Olanı yaşa, mümkünü iste” O sevgili yok artık, aslından yok… O, artık mümkün olmayan ve bir türlü vaz geçmek istemediği bağımlılıklarının tutsağıdır şimdi ama uyanıp kurtulmak için savaşmaya çalıştığı da belli ama yapmıyor, yapamıyor çünkü ruhunu ve kimliğini satmış ve geri alacak ne parası ne de cesareti var. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yalnızdı, vardı ama birlikte
değildi. Uyku merasimindeydi, uyuyamadı. Her gecesi utanç mabetlerinde ayin
azaplarına dönüşmüştü. Birden beyninin içindeki şişeden bir cin çıktı! Deniz
patladı, köpükler gözlerden kaybolan gemiye kadar ulaştı. Cin, “Aşk öldü, aşkı
ve anlamı kaybettin. Her şeyi yeniden yorumlamalısın, yeniden yazmalı ve
yazdığını yeniden yaşamalısın çünkü merhamet, adalet ve vicdan öldü. Kendini
yeniden tanımla. Melek görünümündekilerden şeytani darbeler alıyorsun. Karşındanmış
gibi yediğin hançerler hemen yanındandır; suyun öte yanından değil bu yanından.
Şimdi git ve kendini yeniden tanımla. İçerden hançerleyenler oldukça sana yâr
değildir cebindeki adresin. Suyun kudretini değil, suyun masumiyetini sevmelisin
ve sana kudretten bahsedeni taşlamalısın.” dedi. </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/suyun-masumiyetini-sev-kudretinden-bahsedeni-tasla/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ateş Buğday ve Metal</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ates-bugday-ve-metal/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ates-bugday-ve-metal/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Sep 2019 10:01:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=8155</guid>

					<description><![CDATA[Yıldızların akşamüstü sakinliğinde, serin rüzgârların şahitliğinde demlenen zaman bir çay kadar vaz geçilmezdir. Bu nefes demlenmeleri bahar yağmurlarının serdengeçtisidir. Her nefes verildiğinde yağmur umudu taşıyan bulutlar hüznüne dönüşür zaman. Bir şeyler ölür, bir şeyler eksilir ömürden, fakat karşılığında yeni anlam ve beklentiler de doğar. Doğa her yüzüyle uyanıp yeşermeye başlar mesela. Bu, sessizliğin kuytu köşelerinde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Yıldızların akşamüstü sakinliğinde,
serin rüzgârların şahitliğinde demlenen zaman bir çay kadar vaz geçilmezdir. Bu
nefes demlenmeleri bahar yağmurlarının serdengeçtisidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her nefes verildiğinde yağmur umudu
taşıyan bulutlar hüznüne dönüşür zaman. Bir şeyler ölür, bir şeyler eksilir
ömürden, fakat karşılığında yeni anlam ve beklentiler de doğar. Doğa her
yüzüyle uyanıp yeşermeye başlar mesela. Bu, sessizliğin kuytu köşelerinde nefes
alıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gökyüzü, yeryüzü ve deniz
uyanmıştır…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yıldızlara varabilmek, yıldız
olabilmek için kıyılara vuran her midye son nefesini vermeden önce onlarca
bahar didinip koynunda, yüreğinde yaratıp büyüttüğü incisini adak olarak
sunmuştur zamana. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Düşler, renkler ve aşklar
uyanmıştır… </p>



<p class="wp-block-paragraph">Zaman, yıldızların sessiz ve yalnız
kuytuluklarına demir atmıştır artık, tuhaf ki yıldızların incilere ihtiyacı
yoktur. Acı ki kendini, kendi kaderini arıyordur yuvası zulüm kıyılarında
yıkılan inciler, çünkü rüzgâr her zaman masum değildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İn, cin ve doğa uyanmıştır…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dost Ülkesinde çıngırak sesleri
eşliğinde dörtnala esen ihanet ve zulüm rüzgârları taş ve kılıçtan yeşerme
metal bir barut yüklüdür. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Gece yarısı sokaklarında özgürlük
şarkıları eşliğinde geleceklerini arayan gökyüzü çocukları denizlere akıp aşk
ülkesindeki sevgililerini arıyorlardır. Dost Ülkesi dostluğu katledecek kadar
hırslıdır. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Buğday, metalin doğum sancılarına
yardım ve yataklık etmiştir. Masumiyet bir daha yeşermemek üzere ölmüştür. Biz
veya onlar diyenler yanılmış veya yenilmiştir.&nbsp;
</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Hırs dostun geleceğini öldürür”
diye fısıldıyordur mekân</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kardeştir kaderdaşlar, biri
yanarken diğeri ölüyordur</p>



<p class="wp-block-paragraph">Billuri bir masumiyetin
şahitliğinde yoldaştırlar</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü birileri yıldız toplarken
diğerleri inci katilidir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üstünü kim getirecek kavgasında </p>



<p class="wp-block-paragraph">Aklın hilesi vardır</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birileri utanıyorken birilerinin ar
damarı çatlamıştır</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yutarlar diyordur en katilleri</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mide boştur akıl hoştur</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yağ kıvamındadır çoğunluk </p>



<p class="wp-block-paragraph">Midyeler canhıraş çaresizliğindedir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Deniz vebalıdır </p>



<p class="wp-block-paragraph">Gökyüzü hasta, yıldızlar
kanserlidir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazgıdır bütün mesele ve yazgı
varlığın tercihidir, kekeme aklı </p>



<p class="wp-block-paragraph">Niye kekemesin diye hesap soruyordur
sevgili</p>



<p class="wp-block-paragraph">Susuyorsundur, sevdiğin hastadır</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dostun vebalı, sevgilin kanser</p>



<p class="wp-block-paragraph">O yüzden </p>



<p class="wp-block-paragraph">Dili olup dili dönmeyen bir kekemesindir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her saniye düşünüyorsundur</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uyku çekilmiştir kıyılarından</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazgı Azrail’in elinde can
çekişiyordur</p>



<p class="wp-block-paragraph">Azrail’in elinden alıp kendin
öldürmek için yazgıyı</p>



<p class="wp-block-paragraph">İsyanının son mertebesindesindir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güzel günlere varabilmek için </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yerinden bir saniye olsun
kıpırdamayan kalbin</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onlarca ölümcül hançer yaralarına
rağmen direniyordur</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dayanın çocuklar bahar barış
gelecek diyordur</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kanserli, vebalı çocuklar seni
dinliyor; sana inanıyordur </p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen, yazgıyı kanamalı kalbinde
hapsetmişsindir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Deniz ve gökyüzünü sebebi hayırlı
çarpıntılara gebedir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Herkes umut yağmurlarını
bekliyordur</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derler ki</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oyunları ve oyun arkadaşları
gittikçe azalmış doğanın yetim çocukları her şeye rağmen yine de şendir. O
çocuklar ki yıldızlar kadar masum ve her biri birer inci tanesi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derler ki</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belki de Prometheus tanrılardan
çalınca ateşi, tanrılar heyetlerinden bir sözcü seçti ve sözcü çalınan o ateşin
kimin elinde bir sırra dönüşmüşse o sır sahiplerinin buyruğunu sırra kadem bir
şekilde emir bildi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Derler ki emir şuydu: Ateşe dokunan
yıldız ve incileri bilen her kim varsa hepsini lanetleyip öldürün veya
birbirlerine kırdırıp nefes almalarını engelleyin, yoksa bizlerin aslında tanrı
değil, Prometheus’ un işbirlikçileri olduğumuzu öğrenecekler. Ateşi Promethe’
nin soydaşları birbirlerini yakıp kül etsinler diye bizim verdiğimizi
anlayacaklar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derler ki inanç buğdayı kılıç ve
kalkana dönüştürdü ve derler ki sonrasında ölüm kültür ve rezilce bir sanata
dönüştü, sonrasında düşünce kıpırdandı, ideolojiler ortaya çıktı her şey daha
da kokuşmaya başladı, ama hayat devam etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derler ki sonunda bir varmış bir
yokmuş dünyasında bilgeler, ulemalar binyıllarca sürecek toplantılar sonucunda
şu hükme vardılar:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Hangi inanç ve ideoloji olursa olsun vaat etme, umut aşılama numaralarıyla gücü eline geçirdiği anda yıldız ve inci düşmanlığı yapamaya başlar. Ne yazık ki kalû&nbsp;belâ dan beri yalan ve dolanlara itaat etmeyi kendisine ibadet bilmiş doğanın çoğunluk çocukları farkında olarak veya olmayarak yazgıları kendi yazgılarına benzeyen yıldız ve incilerin katili olmuşlar ve olmaya devam edecekler. O yüzden ateşten, buğdaydan, metalden ve bizi sürekli kandırıp öldüren/öldürten düşüncelerden uzak durmamız lazım. Zaman aktıkça daha çok ölüyoruz/öldürülüyoruz… Eski zamanlarda daha az ölüyorduk… &nbsp;Yıldız ve inci katili inanç ve ideolojik tüccarlara inanmayacağız artık, güçlenmelerine birer tuğla olmayacağız. Küçük çıkarları için dünyamızın geleceğini tehlikeye atan ahmakların yolunda olmayacağız. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derler ki, Paleolitik ve Neolitik
Çağlar yani daha çok tanrıçalar çağı olan binlerce yıl önceki zamanlar daha
barışçıl, daha az otoriter çağlardı ve o yüzden o çağlar daha az barbar
çağlardı. Teknolojik ve elektronik olan tanrı çağları gibi, insan insanın kurdu
değildi; insan aç karnı için hayvanın kurdu idi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Diyorum ki tarih çok çok uzun ömürlü ise eğer, yeni yetme eril tanrıların insanı ve doğayı yok edici, nükleer elektronik, kafa yıkayıcı, bir böceğin değerinde kendi ırkını kesici, lazer kılıçlı bu çağında eril tanrıların hırslarına itibar etmeyin, güç vermeyin. Bırakın yarattıkları çöplüklerinde birer bakteriye/virüse dönüşsünler; sadece fırsat bulduklarında insana ve doğaya zarar verebilen… </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşlılarımızdan ve
tecrübelilerimizden bir hayır gelmiyor artık; safları ipek böceği ustalığında
verimli, örümcek ağı ihtişamında sıkı örün çocuklar. </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ates-bugday-ve-metal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zaman Pazarı</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/zaman-pazari/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/zaman-pazari/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Aug 2019 10:02:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=7902</guid>

					<description><![CDATA[“Günlerden, günü bin yıl ömürlü bir Pazar günü akşamıydı. İn-cin herkes dışarıdaydı. Yok hükmünde serseri bir zaman diliminde Bilge Ay Dede ve Güneşin Çocukları, önüne gelen ile çarpıp, oradan oraya yok olan yıldızlar ile gökyüzü tarlalarında cirit atıyorlardı. Günlerden saati bin gün ömürlü Pazar çarşısıydı. Yine herkes oradaydı, fakat hiçbir malın ve düşüncenin alıcısı yoktu, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">“Günlerden, günü bin yıl ömürlü bir Pazar günü akşamıydı.
İn-cin herkes dışarıdaydı. Yok hükmünde serseri bir zaman diliminde Bilge Ay
Dede ve Güneşin Çocukları, önüne gelen ile çarpıp, oradan oraya yok olan
yıldızlar ile gökyüzü tarlalarında cirit atıyorlardı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Günlerden saati bin gün ömürlü Pazar çarşısıydı. Yine herkes
oradaydı, fakat hiçbir malın ve düşüncenin alıcısı yoktu, ölü fiyatındaydı
özgürlük. Birden hüzün bulutlarına doğru yol alan yanık bir türkü yayıldı
zamana. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Tek mülküm bedenim kaldı</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gel artık</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gel de al beni </p>



<p class="wp-block-paragraph">Ey yazgı</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bin yıllar hükmündeki saniyeler hemen oracıkta dakikalara
yaşlandı ve zaman dondu. Çok geçmedi, bir elinde asası, bir elinde kamçısıyla
süzülüp geldi yaşlı büyücü. Oturdu hüzün yüklü bulutların üstüne, kamçılamaya
başladı rüzgârı. Hüzün isyana dönüştü. Çözüldü zaman, suya dönüştü. İnce, uzun
ve derindi tiz ve tez sesli yaşlı büyücünün kamçı sesleri.”&nbsp; </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yanında bir damla zaman harcadığım yaşlı teyze ile sanki
ufuk çizgisinde aynı noktaya bakıp zaman pazarında farklı şeylerin
pazarlığındaydık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dikkatimi çeken tek şey, önündeki eşarba iğne, iplik,
tahtadan taraklar vs. serilmiş görüntüye aldırmadan, bulunduğu konum ve
zamandan kopmuş bir şekilde gökyüzü derinliklerine uzunca bakan teyzenin
durumuydu. Bir eli toprak ile temastaydı, sanki avuçladığı toprağı sıkı sıkı
yakalayıp hapsetmişti. Modası geçmişti pazarladıklarının, soran eden de yoktu
zaten. Yine de ve inadına hala zamana direnen teyze kadar umutla direnemedim
ufuk çizgisinde kalmaya. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Pazarda boş boş dolanırken hem gökyüzündeki mavi dünyayı görüyordum
hem de yeryüzündeki pazar tezgâhlarında sergilenmiş envaı çeşit yiyecek, içecek
ve giyecekleri. Sanki ruhum ortadan ikiye bölünmüştü ve ruhumun duru olan
yarısı beni terk etmişti. Çöplüğüme geri dönmüştüm. Hormonlu, hileli
dünyaya!&nbsp; </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşlı teyze de eskiciler diyarına göçmüştü, ruhu bir bütün
olarak gitmişti. Oradaydı, çömelmiş bir şekilde bulutların üstünde. Bir asaya
bezeyen elinden yağmur yağıyordu, topraktan bir yağmur. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yağmur yağıyordu mülksüzlerin yüzü hürmetine. Sanki gökten
yağmur adına tek mülkü bedeni olan mülksüzler yağıyordu. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bomboştu pazar, herkes birden kaybolmuştu. Ortalıkta ayağa
kalkmaya mecali kalmamış yaşlı teyze kalmıştı, bir de ben…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşlı teyze ile birbirimize bakarken bakışları sessizdi,
insan hiçbir anlam elde edemiyordu. Pazarlığımız devam ediyordu. O
kalkamıyordu, ben gitmek istemiyordum. Gidip elinden tuttum, elimi sıkıca tuttu
ve ayağa kalkmaya çalıştı. Boşaltılmış yanı başımızdaki bir çadırı mesken
edindik.&nbsp; Yaşlı teyze bir kere bile olsa
tezgâhına dönüp bakmadı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bayram arifesiydi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir damla zaman ne çok uzun sürmüştü. Herkesin mutlak
türküsü olacak olan o hazan türkü zamansız gidişler dışında ne de çok yaşlıydı.
</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/zaman-pazari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sen Üzülme Gevrek Ömrüm</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/sen-uzulme-gevrek-omrum/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/sen-uzulme-gevrek-omrum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jul 2019 08:33:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=7586</guid>

					<description><![CDATA[Sığındığın ve dokunulmaz sandığın Anlamsızlığın boşluğuyla dolu tapınaklar Bir bir yıkıldı ömrüm Unutulmasın diye altınlarla kaplayıp Bin bir umutla sakladığın serüvenler Tek tek eridi ömrüm Toprak kokulu çocuklar doğursun diye Seviştiğin o kadınla belki Çocuk sevincinle Yaşlı yoldaşınla Ya da gül yüzlü sırdaşınla Ama zamana göçtü olan Suya &#160;düşlere geçmişe Sen üzülme gevrek ömrüm Olanın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Sığındığın ve dokunulmaz sandığın</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anlamsızlığın boşluğuyla dolu tapınaklar</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir bir yıkıldı ömrüm</p>



<p class="wp-block-paragraph">Unutulmasın diye altınlarla kaplayıp </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bin bir umutla sakladığın serüvenler</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tek tek eridi ömrüm </p>



<p class="wp-block-paragraph">Toprak kokulu çocuklar doğursun diye</p>



<p class="wp-block-paragraph">Seviştiğin o kadınla belki</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocuk sevincinle</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşlı yoldaşınla</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ya da gül yüzlü sırdaşınla</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama zamana göçtü olan</p>



<p class="wp-block-paragraph">Suya &nbsp;düşlere geçmişe</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen üzülme gevrek ömrüm</p>



<p class="wp-block-paragraph">Olanın tersi kayıtlıdır tarihte çünkü</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve yıkılacak son tapınakta</p>



<p class="wp-block-paragraph">Büyüsü de bozulacak</p>



<p class="wp-block-paragraph">Herkesi ve her şeyi aldatmaya and içmiş</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gümüş asalı o yaşlı büyücünün</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen üzülme gevrek ömrüm</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarılardaki kervanların izini sürüp</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dağlara taşınacağız bu yaz</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güneşin doğduğu yere</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonrasında</p>



<p class="wp-block-paragraph">Süzülerek varacağız okyanuslara</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen üzülme yoldaş ömrüm</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kentlere taşınacağız bu bahar</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rüzgârın seçtiği yöne</p>



<p class="wp-block-paragraph">Koynundaki elmas damarı o haritanın </p>



<p class="wp-block-paragraph">Aslını alacağız son tapınaktan</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeter ki zaman fahişelerine kanma artık</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yorgun ve hala azgın ömrüm</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kum mevsimlerine dönüştüğün gün</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şarabın şiir payından &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Damla damla ölümsüz dizeleler sunacaklar</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ölümün sahralarına</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üzülme ömrüm</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kelebek ve güvercinler uğurlayacak seni</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/sen-uzulme-gevrek-omrum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yuvarlak Bir Dünyanın Yetim Köşeleri</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yuvarlak-bir-dunyanin-yetim-koseleri/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yuvarlak-bir-dunyanin-yetim-koseleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 11:22:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=7341</guid>

					<description><![CDATA[Kahvaltı veren bir kafede sabah öğünümü henüz bitirmiş, çayımı içip kitabımı okuyordum. Böyle yerlerde insan haliyle bazen kafasını kaldırıp çevreye göz gezdiriyor, böylece hem kafadaki yoğunluk nefeslenebiliyor hem de çevredeki dış uyaranlar gözlemlenebiliyor. Kahvaltımı beklerken, elindeki günlük gazeteyi sürekli evirip çeviren altmış yaşlarında bir adam dikkatimi çekmişti. Bir yandan sabah kahvesini yudumlarken diğer yandan aldığı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Kahvaltı veren bir kafede sabah
öğünümü henüz bitirmiş, çayımı içip kitabımı okuyordum. Böyle yerlerde insan
haliyle bazen kafasını kaldırıp çevreye göz gezdiriyor, böylece hem kafadaki
yoğunluk nefeslenebiliyor hem de çevredeki dış uyaranlar gözlemlenebiliyor. Kahvaltımı
beklerken, elindeki günlük gazeteyi sürekli evirip çeviren altmış yaşlarında bir
adam dikkatimi çekmişti. Bir yandan sabah kahvesini yudumlarken diğer yandan aldığı
gazeteyi önündeki masanın zeminine serpmece açmış, sayfalarına öylece boş boş
bakıyordu. Arada bir sayfa çevirip, tekrar ilk baktığı sayfaya geri dönüyordu. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Gazeteyi okumadığı, sadece
karıştırdığı her halinden belliydi. Kahve fincanını eline her aldığında
yudumlamadan önce kendi çevresinde şöyle bir döndürüyor, içinde kahve dışında başka
şeyler arar gibi fincana uzunca baktıktan sonra kahvesini yudumluyordu. Her
yudumun ardından gözlerini kapatıp birkaç dakika öylece duruyordu. Sanki önce
fincanın içinde kayboluyor, sonra da içtiği kahveyle beraber fincandan çıkıp
kendi yudumuna karışarak sindirim yolunda uzun bir yolculuğa çıkıyordu. Adamın
bu ruh halini fark edince ben de önümdeki çay ile birkaç defa iletişim kurmaya
çalıştım, ama beceremedim. Ben çayı içime alıyordum, ama çay fincanı beni içine
kabul etmiyordu. Belki de fincan beni ciddiye almıyordu. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Okuduğum Erich FROMM’un <em>Özgürlükten Kaçış</em> kitabını kapatıp,
altmış yaşlarında olduğunu düşündüğüm adamı aralıksız gözlemeye başladım. Adam
sanki elindeki gazete ile durmadan kavga, küfür ediyordu. Sanırım çevremizde
olup bitenler hariç kahvaltı etme, bir şeyler düşünme ve hayal etme gibi ikimizin
ortak noktaları bizden habersiz birleşmişler gibiydi.&nbsp; İkimizin de düşün dünyasıyla ilgili bir
şeyleri sorgularken eşlikçileri vardı. Çayımız ve kahvemiz&#8230; Uyku dünyasından
bu dünyaya uyanırken bir şekilde yarası olanın, hayat ile bir derdi olanın hali
ne ise o haldeydik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan, her uyandığında sessiz,
zifiri karanlık bir yalnızlıktan çıkmış gibi olur. Günün başlangıcıdır, birçok
beklenmedik umut ve korku da uyanmıştır insanda. İnsan her yeni güne başlarken
yine bir şekilde kendini aramaya çıkacaktır. Hayat bu! Kahvesini bitirenin
yanında çayını bile içemeyen çaresizlikler de var. Dörtnala umuda koşar çoğu
insan, yalnız koşar aslında, kör ve sağır kalabalıklar içinde.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Karşı masada oturmuş gazete
okumaya çalışan adamın dikkatini çektiğimi anladım, çünkü onu sözde fark
ettirmeden nasıl gözlemlemeye çalıştıysam o da yaptığım hareketleri yapmaya
başladı. “Beni gözlediğini anladım” der gibi bazen meraklı gözlerle bazen de sorgulayıcı
sert bakışlarla beni yoklamaya başladığını hissettim. Ben de yanlış anlaşılma
korkusu baş göstermeye başlayınca hemen kalkıp masasına gittim ve “Oturabilir miyim?”
dedim. Öyle ya zaman tuhaf, olur da birileri yüzünden bir derdi, bir kini
olmuşsa ve bir anlık bir niyetle beni yanlış anlayıp bu durumunun acısını
benden çıkarmaya kalkışırsa… </p>



<p class="wp-block-paragraph">Korktuğum başıma gelmedi,
gülümsedi ve oturmam için yer gösterdi. Adamı yumuşatma adına okuduğum kitabımı
da göstere göstere yanıma almıştım. Sanırım işe de yaradı, çünkü adam hemen
konuşmaya başladı: </p>



<p class="wp-block-paragraph">“Yetim bir dünya… Kimi yolcuların
yolculuk bedeli Allah’ına kadar ödenmiştir, sual etmek günahtır artık
karıncanın emeğinden, cırcır böceğinin düttürü hayallerinden. Bizim kuşak mayınlı
yol ve hanlarda kendini aradı durdu. Yetim bir dünyayı savunuyorduk oysa, o
dünyanın haberi bile olmadan, belki de kördü devran. Gazeteler o dünyaya
duyarlıydı o zamanlar, şimdi ise gazetelerde hiç tat kalmamış, okunabilecek
hiçbir şey yok. Durmadan baktığım resimler bile saçma sapan konular ile ilgili,
beni kendime ya da başkasını bana hatırlatacak tek bir satır bulamadım sabahtan
beri. Gazeteler ölmüş ve sanki herkesin ruhu ölü. Kendimi kâğıttan inşa edilmiş
bir mezarlık bekçisi olarak hissediyorum çoğu zaman. Eskiden gazeteler
canlıydı, can taşırdı, ruhu vardı sayfalarının. Zaman, ne de katıksız bir katil
olmuş, hemen öğütüp durmadan değiştirip dönüştüren&#8230; Kimselerin vakti kalmamış
devranın çarklarına direnme çırpınışlarına, belki de mecali…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı masada dakikalar gibi kısa
bir zaman diliminde ikimiz de sadece çay ve kahvemize odaklanmıştık. Nasıl
olduysa rollerimiz değişmişti, kitabımın sayfalarını o karıştırıyordu. Ben de
gazetesini önüme çekmiş sayfalarını aynen onun gibi sallayıp duruyordum. Tekrar
göz göze geldik, devam etti:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kendinde ol o yüzden, ama kendin
olmamışsan henüz kendinmişsin gibi davranma, çünkü henüz yoksun, yokuz… Ne
zaman Paris sokaklarında başkasını hissettin, işte o zaman kendini arayan, belki
de bulan olursun; yoksa her gün o zifiri yalnızlıklardan sadece bir böcek gibi,
sürüngen bir solucan gibi uyanırsın sonraki çember döngüsüne. Her gün böyle boş
boş bakarsın kâğıttan mezarlıklara. Şimdilik yapabileceğim başka da bir şey yok
ki. Elindeki kitap güzel, kitap okuma alışkanlığı çok kutsaldır gözümde. Kaçma
özgürlükten ama, kokusu cennettir.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ne işle meşgulsünüz?” diye
yönelttiğim soruya kayıtsız kalmıştı. İkinci defa sormaya cesaret edemedim. Aklımda
bu soruyu başka bir şekilde sorma ihtimallerini kurcalarken susmayı tercih ettim,
bu da ona konuşmaya devam etme hakkını verdi. Konuşmak için çok cümle biriktirdiğini
ve bunları kusmak istediğini hissettim. O yüzden seni dinliyorum, dinlemek
istiyorum dercesine her iki elimi avuçlarım gökyüzüne bakar bir şekilde açıp
ona doğru tuttum. Gözlerimin içine bakıp uzun bir nefes alınca isteğimi kabul
ettiğini anladım. Ellerimi şükran duyar bir şekilde birleştirip geri çektim ve
dinleme pozisyonuna geçtim. Acı, ihanet, zulüm, cürüm nedir bilmeyen benim gibi
birinin dinleyici olmaktan başka bir şansı da yoktu zaten. “Nedir yetim bir
dünya?” diye bana bir soru sorsa, hırkamda birikmiş zavallı azınlık kelimeler
ağzımda kekeme bir çocuğun eziyet çeken bakışlarına, yutkunmalarına dönüşür
sadece. O yüzden devam etti:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Akıl edinmek akıl vermeye
kalkışmaktan iyidir; senden çıkan, senden olanın dışında da sesler vardır
Marakeş’te. Bir bak, bir dinle; ne de güzel, kadim ve özeldir civik böcek
sesleri, var olma hevesleri. Bak! Dağlar ve dalgalar geliyor dikine, paralel…
Denizi kucakla, rüzgâra sarıl. Korkma! Zamana haykır. Belki kötü gölgelerin
kirlettiği, yıprattığı bir incisin ve kumsala vuran, koynunda kendini arayan
insanın anlam arayışı sırlarıyla dolu bir midye çıkagelir zamansız, koynuna, kucağına
alır seni. Sırrını paylaşır senle ve sonrasında gerçekten var olursun kuytu bir
köşesinde yetim dünyanın. O zifiri uyanışlar parçalanmış, yok olmuş çemberlerin
aydınlık dönüşlerine umut olmuştur artık. Ne de çokmuşuz dersin belki, bir
kişinin yalnızlığı içinde…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bazen bir cennette sen kendini
ararken bir cehennemdeymişsin gibi anlatılır, algılatılır hikâye. Küldür zaman
ve aslında ne sen yoksun, ne de o var. Orası sadece Araf… Sonrasıdır yetim bir
dünyanın çember köşeleri. Her köşede bir duygu, her duyguda bir mevsim…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Mevsimlerin gözleri vardı, ama gözleri
olmayan yıllar çok daha iyi görüyordu çemberî dünyanın hem içini hem de dışını.”
dedi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Soluksuz dinlemiştim. Sanki
boğulmak üzere olan birinin dakikalar sonra su yüzeyine çıkıp tekrar oksijene
kavuşması gibi bir sevinçle derin bir nefes aldım, fakat bana tek nefes yetmemişti,
art arda birkaç defa soluklandım. Adam her iki elini ritmik bir şekilde
dizlerine vurup “ Bir şey diyeceksen dinliyorum” der gibi bakıyordu bana. Ben,
ne işle meşgulsünüz sorusunu tekrarlamaya cesaret edemediğim için sadece “
Yazar mısınız?” diyebildim. O da “İbn Arabi der ki; kâinat bir kitap, kitap ise
bir kâinattır” deyip, “Hayır, iyi bir okurum, çok kitap okudum. Yapacak başka
bir şey de yoktu. O yüzden kendimde, beynimde çok birikmişim, ne işe
yarayacağını da bilmiyorum. Kafamdaki birikmişlik bu aralar bir tuhaflıktan
öteye geçmiyor. Elindeki kitabı görünce dışarıda yalnız olmadığımı anladım,
sevindim. Daha geçmişimden kopmadım, dışarısı çok değişmiş, dışarının içi
boşalmış. Hey gidi on beş yıl! Sadece düşündüklerimize, doğrularımıza sahip
çıkmak istemiştik. Eşitlik, adalet istemek ne de insan düşmanı tehlikelermiş de
biz anlamadık! Meğerse insanın en büyük düşmanı insanmış…” dedi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Meğerse adamın kahve fincanı adam
için geçmişinden kalan öykülerini, yaşanmışlıklarını anlattığı Marakeş
meydanıymış, adam da masalcı. Vardığım sonuç buydu işte, o yüzden sorduğum
soruyu bir daha sorma ihtiyacı duymadım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir annenin çocuğunu en özel
şefkatiyle koklayıp kucaklaması gibi bir baktım ki masaya bıraktığım kitabım
kucağımdadır, sımsıkı… </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yuvarlak-bir-dunyanin-yetim-koseleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Sonbahar Yaprağının Düştüğü Yerdeyim</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/bir-sonbahar-yapraginin-dustugu-yerdeyim/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/bir-sonbahar-yapraginin-dustugu-yerdeyim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Mar 2019 19:22:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=6713</guid>

					<description><![CDATA[Bize kaldı yüreği sökülmüş çağı yeniden yaratmak… Buyruk en ağır yükün altına soktu, kaçacak onuncu köy arıyoruz her gün kocaman yetmişliklerin son demlerinde…&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; Özlem durur, parçalar kendini. Kendisinden bihaber, o kayıp sevgililer yüzünden. Beynim kahkahalar içinde! Görmüyor hiçbir şeyi! Görmek istemiyor. Oysa görerek dövüşüyor herkes; bir benim körlüğüm tutmuş. Ne desem ki! Mülksüzüm işte, mülkün [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Bize kaldı yüreği sökülmüş çağı yeniden
yaratmak…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Buyruk en ağır yükün altına soktu,
kaçacak onuncu köy arıyoruz her gün kocaman yetmişliklerin son demlerinde…&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </p>



<p class="wp-block-paragraph">Özlem durur, parçalar kendini. Kendisinden
bihaber, o kayıp sevgililer yüzünden.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Beynim kahkahalar içinde!</em></strong> Görmüyor hiçbir şeyi! Görmek istemiyor. Oysa görerek
dövüşüyor herkes; bir benim körlüğüm tutmuş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne desem ki! Mülksüzüm işte, mülkün
sefaletindeyim, sefaletin felsefesinde, felsefenin kimliksizliğindeyim. Her gün
kahkahalarla gülüyorum kendime, birileri gülerse hissetmeyeyim diye!</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Zaman
aldattı</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Zamane
ile yattı</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Onursuz
veledi-zinalara gebe</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne zaman sigara içmeye yeltensem, kendi
bedenime dönüşür dumanı, tekrar çizerim resmini ve Abidin DİNO halt eder, &nbsp;<strong><em>çünkü yüzünün sahralarıyla karşılaşırım</em></strong><em>. <strong>Uzak
ve uzun çöller yetmez hasretliğine! Kim demiş çizilir mutluluğun resmi, dört
parça yüreğin, her dört odacığın olmadan asla!</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bakışın</p>



<p class="wp-block-paragraph">Duruşun</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gülüşün ve Abidin DİNO</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve haritan</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve hayalindeki resim</p>



<p class="wp-block-paragraph">Düşlerindeki dünya</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yüreğinin hançer yarası</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fırat, Dicle ve cennetin ötesi</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babil’in Asma Bahçeleri</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gılgameş’ten Anahita’ya, Venüs’e, Afrodit’e,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dağların şeyhine</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kartal kalesine</p>



<p class="wp-block-paragraph">Moğol marifetine</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rüstem’in Tulgasına kahkahalar içindeyim
işte</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beynim yangınlar içinde</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eyyûbi aşkına doğal ödemlerdeyim.
Beynim affet-i devran! Patlasa Hiroşima halt eder, Hitler pişman olur, İbrahim
gül(l)e oynaya gider ölüme, Galileo iftiraya dönüşür, Bruno bin parçaya böler
kendini, bin defa kendi yakar bedenini. Ben Sîmurg’a dönüşürüm Kaf Dağı’na
varmadan. Tsunamilere yakalanır, milyon zerrelere dağılırım. Fırtınala, kaçağından
çay içmeye gelir beynimin dergâhında! Çöller cevap olmaz aşkıma, dağılan dağlar
yol olmaz düşlerime, Cemşid’in mahzeninde Emer ibn Hayyam’a mayalanırım, tüm
mayalıların serseri iknasına bırakırım kendimi. Kimse avutamaz beni, tatmin edemez
beynimin ödeminde.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Ancak
bir Tufan toplar beni bir tesadüf ihtimalinde.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Afet-i Devran beynim alevler içinde,
ses içerden geliyor! “Kimse söndürmesin!” Bu ateş bir şeyler diyor! İbrahim’i
getirin, firavunu! Toplayın küllerimi, ırmaklara dönüşeceğim, ama kimse söndürmesin
ateşi, mum alevinde yansın her şey ve herkes! Tekrar tekrar aslına dönsün. Kimse
söndürmesin ateşi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dinleyin! </p>



<p class="wp-block-paragraph">Cervantes geri dönecek, İsa geri
dönecek. Deccal yaşıyor hâlâ, Mehdi pimi çekmek üzere, bir atom bombası her an.
Tatminim yakamoz vakitleri… </p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Kader
dedikleri bir saniyedir, en az bir ömür kadar uzun…&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Düşen bir sonbahar yaprağının düştüğü
yerdeyim!</em></strong><em> Ben,ben değilim artık, bir de başka yerlerdeyim, başka
boyutlarda. </em>Beynim her sonbaharda kahkahalar içinde
olacak, aynı yerde, ceviz ve çınar ağaçlarının gölgeleri daimi adreslerim kalacak.
Kim sorarsa oralardayım, oralarda olacağım. Ve kalacağım. Yüreğim her korkudan
acı duyacak. &nbsp;Çöllerime yağmur düşemeyecek,
düşürmeyecekler bilirim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve Afeti-Devran ödemli beynim, taşan
sellerde şimşekleşen günahlı beynim, katığı acı ve kayıp olan zavallı beynim,
her daim kahkahalarda olacak. </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/bir-sonbahar-yapraginin-dustugu-yerdeyim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ah Yüreğim, Kıskacındasın Akrebin</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ah-yuregim-kiskacindasin-akrebin/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ah-yuregim-kiskacindasin-akrebin/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Mar 2019 16:48:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=6544</guid>

					<description><![CDATA[Zaman eşkıya olmuş. Tüm sevincimi, hayat hakkımı bir teraziye koymuş göndermiş sıratın köprüsüne, bir cehennem vaktine. Zaman bu; ne mal takmış ne mülk ne mevki ne ilim ne de bilim. Binmiş bir fırtınanın sırtına, inmiş bir şimşek gibi beynimin en derin kuytularına; keskin bir hançer gibi kalbimin en orta yerine, tam şuraya: Yüreğime… Bir sele [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Zaman
eşkıya olmuş. Tüm sevincimi, hayat hakkımı bir teraziye koymuş göndermiş
sıratın köprüsüne, bir cehennem vaktine. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Zaman bu; ne mal takmış ne mülk ne mevki ne ilim ne de bilim. Binmiş bir fırtınanın sırtına, inmiş bir şimşek gibi beynimin en derin kuytularına; keskin bir hançer gibi kalbimin en orta yerine, tam şuraya: Yüreğime… Bir sele dönüşmüş. &nbsp;Akar, gürler, delirir; savunmasız, masum, güzelim düşlerimin şah damarlarında.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne desem ki? Yüreğim akrep kıskacında; ne yâra yaradı ne yere ne de zara… Ne yâr gördüm inadına kar çiçeğine dönüşen ne zar gördüm bir kere bile düşeşine zorlayan ne de dost gördüm ay vakitlerinde suya hasretliğimi gideren. Kent de görmedim, dağların kucağında üşüyen ellerimi ve yüreğimi alıp koynuna doyasıya ısıtan.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ne kin ya Rab! Ne şiddet ne sefalet? Bir gün de insafa gel hayatın hırçın, yakamoz çocuklarına! Güzelliğindir onlar, gücün, heybetindir. Anlamındır her şeye dair. Birer çocukturlar kentlerinin sokaklarında; kimliğe ihtiyaç duymadan, elleri yan ceplerine gitmeden, kaygısız ve umarsızca her yerde kimliksiz ve hukuksuz dolaşmalara cüret eden. Ama insana dair insanî ne varsa kaygısızca birer fedaisi olan. Ay vaktiydim, kalbim çocuktu.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ah yüreğim! Akrep yuvasındasın çekilsen düşlerin ağlar, tarumar olur kar beyaz umutların. Kalsan zehirli yağmurlara kurban gidersin, bir sürü çıyan üşüşür başına, ihanet yüklenmiş rüzgârlar kavgandan vazgeçirtir, çöllere sürükler küllerini.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bana anlam yarat ey hayat! Anlam ver, cüret ver, vicdan ver ve derman ve mekân ki cennetin bahçeleri yetmesin suskunluğuma.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ah yüreğim! Arı kovanındasın; gitmezsin, kaçmazsın, susmazsın bilirim. İbrahim inancındasın; alır küllerini rüzgârlara sunar, sulara iz düşersin. Kim demiş İbrahim yanmamış diye, yürekten yanmış hem de. </p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Geç kalma ey sevgili! Açık olsun penceren. Kekik ve reyhan kokusuyla karşıla beni gecenin bir yarısında. Bembeyaz geleceğim, dudağına konup çekip gideceğim. Kaf dağlarına varıp Zümrüdü Anka’ya dönüşeceğim. Çocuktur hâlâ kalbim, ilk günkü kadar suyun azizliğinde.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Beni arama, sorma ve düşünme; çünkü dağlara sığınıp mevsim döndüğünde zamana dönüşeceğim, vicdanına, bir soğanlık katığına anne… </p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir rüya göreceğim</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Uyanamayacağım bir uykuda</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Beni bil sevgili, unutma</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Beni bil anne, üzülme</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kerem olup biterim</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mecnun olup giderim</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hallac-ı
Mansur olup </p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Enel Hak derim</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ömer- i Hayyam olup </p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şaraplarda yüzerim</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hassan-ı Sabah deyip </p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Semahlarda gezerim</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ben ben olup </p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sen olmaktan çıkarım</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ben seni artık sevgili(m) anne</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sensiz yaşarım. Ay vaktiyim, kalbim çocuk ve elbet bir gün arı kovanları çürür, akrep kıskaçları çözülür. İşte o gün sevgili(m) anne kalbim kavgayı bırakır; beynim bütün zamanları hırkasına yükleyip halaylarla, semahlarla gelir kapına dayanır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ah-yuregim-kiskacindasin-akrebin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Şair Gibi Öleceğim O Gün</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/bir-sair-gibi-olecegim-o-gun-gani-turk/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/bir-sair-gibi-olecegim-o-gun-gani-turk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Feb 2019 09:15:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[sevgili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=5467</guid>

					<description><![CDATA[Bir kural mı olmalıydı her sevgilinin ilk gönül yarasını unutmak için sarhoş aşklar deryasına yelken açması? Neden bir kural olmadı her sevgilinin ilk göz ağrısıyla bir ömrün son nefesini birlikte uğurlaması? Toprağın çorak bedenine düşecek Gevrek ay parçaları var hâlâ Yağmur yağmalı sevdiğim Aşkın resmini çizmeliyim Yüzünün sahralarına Akrep yuvalarını biçecek Kızıl şimşekler var hâlâ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kural mı olmalıydı her sevgilinin ilk gönül yarasını unutmak için sarhoş aşklar deryasına yelken açması? Neden bir kural olmadı her sevgilinin ilk göz ağrısıyla bir ömrün son nefesini birlikte uğurlaması?</p>
<p>Toprağın çorak bedenine düşecek</p>
<p>Gevrek ay parçaları var hâlâ</p>
<p>Yağmur yağmalı sevdiğim</p>
<p>Aşkın resmini çizmeliyim</p>
<p>Yüzünün sahralarına</p>
<p>Akrep yuvalarını biçecek</p>
<p>Kızıl şimşekler var hâlâ</p>
<p>Gök gürlemeli sevdiğim</p>
<p>Yıldızlar sığmalı</p>
<p>Uyanacak çocukların güvercin avuçlarına</p>
<p>Zaman tünelinden çıngırak sesleriyle</p>
<p>Dörtnala fırlayacak atlılar var hala</p>
<p>Rüzgârlar kusup fırtınalara dönüşmeli sevdiğim</p>
<p>Atlar susamıştır mutlaka</p>
<p>Yağmuru avuçlayıp</p>
<p>İlk nal seslerine uyanmalı…</p>
<p>Kül rengi siyah bulutlar, delirmiş şimşek sesleri, toprak kokulu yağmurlar ve çığlıklarla ilerleyen nal sesleri eşliğinde koşuyorum aşkın deryasına doğru.Seni ve özgürlüğü arıyorum; biliyorum ki yokluk, keder ve zorluktur ikisini kutsayan, kıymetlendiren.</p>
<p>Yakıcı bir misafirdir aşk/Her kalbin içine/Serseri bir kıvılcımla girer.</p>
<p>Gösteri istedin ve ben, “O dünyadan değilim!” dedim. Kızdın, küstün, çekip gittin. “Seni hakikat adına kandırıyorlar.” dedim, anlamak istemedin, gidip kutsallık adı altında kutsal olmayan o bulaşıcı, hileli yalanlar üzerine kurulu hayat oyununun pasif rolünü kabul ettin. Evet, gittin ve hemen girdin gösteri dünyasının sözü yok, özü yok oyununa.  Sana herkesin orada olduğunu söylemişlerdi, bu da yalandı. Sadece maske seviciler ve ölüm kutsayıcılar oradaydı.Bana inanmadın ama darılmadım gidişine, ağıtlar da yakmadım. Biliyordum çünkü ustaca yalanlara kahkahalarla inanır akılsız ve çaresiz dünyalar. Seni onlardan asla bilmedim, onlar gibi asla kabullenmedim. Onlar gibi değildin zaten, olmamalıydın. Yine de çekip gittin, şase yollara savruldun. Ve ben, gittiğinden beri yokluğunun yoksunluğundan kıyamet kadar acı çektim. Hala hüzün pazarlarında bir umut simyacısıyım.</p>
<p>Gittin!İntihar edip kendini öldürdü bütün hayallerim. Yüreğim yokluğa aktı. Bir yanardağ gibi kustum, çıldırdım…</p>
<p>Aşk acısı benzerdir/Sırdır söylenmez/Gittiğinde aşk/Avaredir beyin/Sonu bilinmez.</p>
<p>Ömrü bir kelebek ömrü kadar kısa, özü acınası bir anlamsızlıkla süslenmiş o imaj hayranı zavallılar benden kopardılar seni. Ne acı ki önü alınamayan ve kesilemeyen ölümcül bir kanamaya dönüştüm. Kuru bir ekmek dilimi gibi boğazımda takılı kaldı bütün hayallerim.  Zamansız ve sınırsız yağmurlarda aheste aheste üzerime bir rahmet gibi yağmadı dileklerim. Lâl kaldım, şaş kaldım. Kekemeyim şimdi…</p>
<p>Esmeri bir sonbahardı/Aldın çadır ve hırkanı/Serin rüzgârlara yükledin /Ve gittin…</p>
<p>Birleşemedik özgürce ve birleşik kalamadık. Birleşebilmeyi; aynı kapta, farklı tonda bir olmayı beceremeyen halklar gibi savrulduk zamana. Dağıldık, darmadağın olduk. Bir bıçak darbesiyle ikiye bölünen ve bir daha asla eskisi gibi birleşemeyecek karpuz misali yarıldı ve bölündü hayatımız. Kısa ömürlü apansız bir fırtınaya dönüştün, aldın kendini ve gittin. Korkunç seller eşliğinde uzun bir kışa dönüştü hayallerim. Sahipsiz ve sonsuz bir çölde gidişinin izleri kaldı sadece. Oysa kusurlarımızla birbirimizi sevebilmeliydik. Çözüm ve kurtuluş, mutluluk ve anlam buydu. Olmadı, tersini yaptık. Çeşit çeşit maske ve elbiselerle örtünmeyi tercih ettik ve hedefi doruk olan bir dağcının başına gelen gibi en olmadık yerde yorulduk. Yorulmamamız gereken en düşman zamanda terk ettik mevzilerimizi.</p>
<p>Çocukken de aşk nedir bilirdik/Annelerimizin sıcak tandır ekmeğine/Sürülen salçaydı aşk/Bölüşürdük.</p>
<p>Yoksun şimdi ve şizofrenik sayıklamalardayım. Ne de çok özlemiş istemişim sıcak nefesini, upuzun derin bakışlarını.</p>
<p>Bir bakıştı/Bir hayaldi/Aşk hırsızlığıydı/Geldi ve geçti/Ne tatlı bir gülümseme /Ne nazlı bir bakış/Ne de özgürce bir şarkı kaldı/Hepsi gidişinle yok oldu.</p>
<p>Biliyorum, o gösteri ve imaj belası dünya seni geri dönüşümsüz olarak benden aldı. Bir daha asla olmayacaksın ve bu aşk ömrümce beni suçlayacak. Duymayacak, duyamayacaksın! Söz hakkım olmayacak “Bir daha gelip pencerene konabilir miyim?” diye. O umut ve aşk penceresi bir daha açılmamak üzere kapandı, bir mum misali eriyip yok oldu.</p>
<p>Ben, ruhunu sevmiştim suretinde. Sen ise sadece görüntümü… Biliyorum, sen de acı çekiyorsun ama ne olduğunu, nasıl ve neden olduğunu bilmeden. Oysa hayat asıl beni sınıyordu, ne acı ki sen üzerine alındın ve ikimiz kaybettik.</p>
<p>Belki de ikimiz birbirimizden habersiz belki de birbirimizden gizlediğimiz beklentilerle aşkta iktidar olmak istiyorduk, fakat kim yenilmemişti ki iktidar denilen o meymenetsiz beklentilerin hırslarına.</p>
<p>Bütün duraklar nefes alıp vermeye devam etti. Her durak bir ukde idi. Her aşk bir parçasını o duraklarda bıraktı. Bütün benzerler öldü.</p>
<p>Sen benim eşgâlime âşık olmuşken ben senin aslını sevmiştim. Günahım değildi maskelerim. Maske nedir bilmezdim ki! Orta yerinde öğrendim ömrümün, öğrettiler. Senden sonraydı…</p>
<p>Aslında hiçbir maskem yoktu fakat kime rast gelsem bana bir maske takmıştı ve ben seni kaybettikten sonra özgürsüzlüğe esir düştüğümü anladım. Senin esaretin gibi değildi tutsaklığım.</p>
<p>Asıl olan özgür olmaktı, olabilmekti. Aşk özgürlüktü ve özgürlük bir slogana kurban edilecek bir manifesto değildi. Manifesto; zamanı geçmiş, mühleti bitmiş, işe yaramaz bir şekilde zekâ kusan aklın ortaçağ mantığıydı “Devrim aşk kokmuyorsa özgürlük kimsesiz ve yetimdir” diyordu birileri. Biz evrim oluvermiştik farkına bile varmadan.</p>
<p>Aşka özgürlük hakkını tanıyanlar hücreden insan ve hayvan yarattılar ama hasat zamanı gelen buğdayı, mercimeği, nohudu tanrıların eğlencesi fırtınalardan koruyamadılar. Tek atom parçacığını ikiye bölüp iki yerde gösterebilenler türdeşlerine sadece zulüm, yokluk ve ölüm yağdırdılar. Hala yağdırıyorlar. Kutsal bütün metin ve kitapları pazarlayanlar hala aşk ve özgürlüğün soykırımına imza atıyorlar; hemen burada, yanı başımızda. Atomu bilmiyorlar, nohudu tanımıyorlar, yanlış fırtınalardan bahsediyorlar.  Ve sen beni suçlarken hala kendini haklı zannediyorsun. Evet, sen haklısın ve ben özgür değilim bu koşullarda. Özgürlük dediğin o bela bu şekil ise sana kalsın, kaldı da zaten. Şimdi özgürlüğü karın tokluğu olarak kabullenmişsin, öyle zannediyorsun, öyle öğrettiler. Bilmediğimi düşünme…</p>
<p>Yalana sığınmadan yine söyleyeyim: Özgürlük susuşlarındı, damla damla gözyaşlarındı, kaçışımdı… Evet, kaçtım! Neden ve kimden kaçtığımı bilmeden, hesap etmeden. Aslında kaostan kaçıyordum ama sana kavratamadım. Sonrasında senin varlığında ben yoktum, ben var olduğumda artık sen yoktun. Aşk ve özgürlük bir fiskeye kurban gitti. Çölü Mecnun’a pazarladık, dağı Ferhat’a.</p>
<p>Evet, aşk herkesindi, herkesin hakkıydı, herkesti, fakat beceremedik işte.</p>
<p>En güzel sevgili benimdir diye kavga ederdik/Küserdik /Alırdık sırtımıza telden kablodan oyuncaklarımızı/Çeker giderdik/Özgürdük… O sevgili telden oyuncaklarımızdı.</p>
<p>Çekip gitme özgürlüğünü kullandın, bana da geride kalıp belki de başka aşklar, özgürlükleri düşlemek kaldı. Sen, özünde sözünde durmadın. Bilmem! Ya kendince ya da herkesçe haklıydın. Ama bende haklı değildin çevrenin şekline dönüşmemi isterken benden.</p>
<p>Özgürlük ölmek ise hepimiz öldük işte! Kimimiz aşktan, kimimiz aşksızlıktan, kimimiz kimliksizlikten, kimimiz yokluktan, kimimiz aptalca, anlamsız kavgalardan.</p>
<p>Başka neydi ki özgürlük? İhanet mi? Var olan bütün insani değerlere… Evet, aşklarımıza bile, “Yasal ve töresel değildir.” dendi. Uyduk ve kandık “Statüko, algı yönetimi, çıkar şebekeleri ” denen o hileli sefil hayat oyunlarına.</p>
<p>Üç günlük zamandı dünya, bak geçti işte! Herkes bir yerlerde şimdi, birileriyle… Benim midem aklıma ihanet etmedi. Sen de bir sor kendine, belki aklın midene yenilmiştir.</p>
<p>Hangi zehri verdin de bana/Alıp götürdün kalbimi/Yoksun şimdi/Umudum kanıyor şah damarlarımdan/Hangi zehir ile Sarhoş ettin de beni/Talan oldum /Avuçlarımda kaldı beynim.</p>
<p>Hani aşk uzun bir bahardı. Ne de çabuk geldi sonbahar. Hırkamda hüzün ve yoksunlukla gidiyorum işte! Nereye mi? Bilmediğim her yere.</p>
<p>Her kent sen şimdi ve hepsi hazan/Her gece kederin sahillerine vuruyor cesedim/Kekeme bir saatin tik taklarına dönüşüyorum/Nelere katlanmadım ki/Son bir kez rastlamak için izine.</p>
<p>Evet, ülkem gibiydin. Kalbin vatanımdı, vatanın yüreğimdi ve ne çok ortak zevklerimiz vardı. Her şeyi dibi yok kuyulara yollayıp çekip gittin.  Şimdi hangi dipsiz kuyudan başlayacağım?</p>
<p>Şimdi mezar çeşmelerinden gideriyorum susuzluğumu/Yokluğunun tavafındayım her gece, her dakika/Tininde yok olup semahlara duruyorum/Çünkü yoksun/Ve ben sana açım/Yıllardır yağmur yüzü görmemiş/Çöl toprakları kadar/Çekip gittin sebep bendim/Şimdi yoksun/Biliyorum ağlasam nafile/Utansam da / Suyun akışının tersinedir çırpınışlarım/ biçare/Bir sırra dönüşmüş olsan da hayatımda/Ebede kadar yanacak bir dağ var yüreğimde/Unutmadım unutamadım/ Ela kaldın mavi kaldın&#8230;</p>
<p>Yüreğimin mührünü sana adayıp kalbime dağlamış iken sana ruhumun kanatlarını ve gölgesini vermiştim. Nedense giderken hırkan bomboştu. Unuttun saydım. Belki de gurur yapmıştın. Sonradan öğrendim ki ruhlar kanatsız ve hırkasız dönebilir, kanatlı gölgeler ise geri dönemez. Yine de girmiştik tehlikeli, ateşli gölgeler oyununa ve önce sen girdin.</p>
<p>Yine de “Belki!” diyorum, bir güvercinin gagasında bir gül ile, ruhunun elinde bir güvercin ile, belki bir gün bir gül konar her daim açık olan pencereme. Ben geldim bile demeden, nadasa bırakılmış kalbimin kupkuru gül bahçelerinde konaklarsın hesabıyla. Sahi! Bir cinayet işlemeye ya da bir günahı kutsamaya, belki de bir vefayı ödemeye ben yok iken geldin mi hiç! Zaman boyunca açıktı pencerem.</p>
<p>Unutamadım/Seni bir ibadet bildim/Bela kaldın başımda.</p>
<p>Ne zaman dara düşsen kendimi sende buluyordum. En güzel zaman o zamanlardı ya! Şimdi eminim darda da değilsin ve umarım&#8230; Dolayısıyla kendimi de bulamıyorum. En kötüsü de bu hal ya! Bir bilsen ne yürektendi o günler, ne içten…</p>
<p>Bir de şair oldum ve şerh düştüm yokluğuna. Ömrümce bir şair gibi şiirce yaşayacağım. Dağlara vuracağım kendimi, yollara, yerlere.  Ayinlere duracağım, dualara, semahlara… Ve diyeceğim ki “Düşlerim kayboldu sende. Sen artık getirme üstünü!” Ben dayanırım.</p>
<p>Ve ben, hayatın kıskandığı, kızdığı, şans vermediği şairler gibi kuytu mekânların birinde bir şair gibi öleceğim o gün.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/bir-sair-gibi-olecegim-o-gun-gani-turk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kahve Vaktiydi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/gani-turk/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/gani-turk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Jan 2019 16:01:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Gani Türk]]></category>
		<category><![CDATA[huzur]]></category>
		<category><![CDATA[kardeşlik]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[vicdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=4587</guid>

					<description><![CDATA[Hayatın kaç paragraf, günün kaç cümleden oluşabileceğine dair sorular ilk olarak o anda aklıma gelmişti, o anlam sancılarıyla kıvranan zifiri, kaotik zamanda ve nedense iki kelime gelmişti aklıma; ot ve et! Rüzgârlı bir havada sarhoşça bir danstır otun hikâyesi, güneşli bir havada süt deposu, bir bayram veya savaş ilanı ertesinde kan ve et kokusu. Evet, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Hayatın kaç paragraf, günün kaç cümleden oluşabileceğine dair sorular ilk olarak o anda aklıma gelmişti, o anlam sancılarıyla kıvranan zifiri, kaotik zamanda ve nedense iki kelime gelmişti aklıma; ot ve et!</em></p>
<p>Rüzgârlı bir havada sarhoşça bir danstır otun hikâyesi, güneşli bir havada süt deposu, bir bayram veya savaş ilanı ertesinde kan ve et kokusu.</p>
<p>Evet, ot ete dönüşür. Yani hayvana veyahut canlılığa&#8230; Süte, yoğurda da dönüşür mesela ve sonunda kendi aslına döner; toprağa, karbona, atoma…</p>
<p>En tehlikeli türev insandır. Et yer ot ister, ot yer et ister insan. O derece tutarsızca yani ve ikisini yiyince en kötüsü olur insanda. Karnı tam doyunca kudurur savaş ister. Savaşları en çok et yiyenler çıkarır fakat daha çok ot yemek zorunda kalanlar ölür.</p>
<p>Gecenin körüydü, yalnızlığım açlıktan kuduracak hale gelmiş bir köpek gibi beynimi kemiriyordu. Yalnızlığımı bana saldırtacak kadar yılan sinsiliğindeki karanlık kin ve öfke kusuyordu. Televizyon haberlerinin çoğu ölüm yağdırıyordu, ne hikmetse insanların çoğu da hissiz bakışlarla sadece seyrediyordu ölümü. Ölüm her köşe başını çoktan tutmuştu. Birileri birilerine köşe başlarında nefes alıp verdirtmemeye çalışıyordu. Sanki herkes ottan ete dönüşmüştü, ot bir bedene. Faili yoktu ölümün, ölüp giden fail sayılıyordu.</p>
<p>Özgürlük, huzur, vicdan, kardeşlik adı altında her köşe başında dağıtılan zarfları herkes almıştı ve güvenden mi, korkudan mı bilinmez ama ne hikmetse çok azı dışında zarfları açıp bakan olmamıştı. O çok azı da gittikçe eriyip azalan yalnızlardı, yalnızlıklarıyla boğuşan suskunlardı. Korkuydu zaman…</p>
<p>Bütün zarflarda aynı yazı vardı, “Bir gün sizler de zengin olabilirsiniz, o yüzden susun!” kaderin cilvesi olsa gerek ki zenginlik susmaya ait bir özellik değildi. Bütün savaşları susanlar ve fakirler kaybetmişti. Ete gücünü veren ot çaresiz olduğuna inanıyordu artık. Oysa yağmura muhtaç olan ot, yağmursuz bir zamanda etin bir hiç olduğunu hatta olmadığını ve olamayacağına inanmaktan vazgeçmişti.</p>
<p>Zehir zemberekti gece, akordu bozuk bir saz gafletindeydi beynim. Yalnızlığıma verdiğim bütün sözlerim yüzümde zehirli buharlara dönüşüyordu. Boş bakışlarla baktığım karanlık, bir ışık huzmesine çarpıp düşen sivrisinekler misali duvarlara bembeyaz kelimelerle çarpıp çarpıp düşüp eriyordu.</p>
<p>Zarfların içindeki yazılanları biliyordum, çünkü benim de zarfım vardı, ben de herkestim. Zarfı tekrar açıp okuyormuş gibi yaptım ve “Aşk, özgürlük, paylaşım.” Yazıyor dedim. Aç bir karınca sürüsünün ortasında kalmış ve gittikçe küçülen bir şeker parçası gibi hissediyordum bedenimi, daralıyordum. “Yalan söylüyorsun!” diye bağırdı yalnızlığım. O zifiri karanlık sırıtıyordu, irkildim!</p>
<p>Uyanmıştım&#8230; İpek Yolunda tır, kamyon, ambulans ve sokak köpeklerinin havlamaları ses olarak birbiriyle yarışıyordu. Hayvanlarını baharın yemyeşil taze otlarının avına sabahın köründe çıkaran çobanın emir ve düzen komutlarının tekdüze sesleri de kıpırdamaya başlamıştı. Akşamı annelerinin memelerinden sahiplerinin gasbından kurtulacak süt haklarının hayaliyle geçirmeye çalışan kuzular mutluydu, çünkü kaderlerine razı olmak dışında hiçbir şansı olmayan taze otlar birazdan sahibi tarafından güdülen kuzuların istilasına uğrayacaktı.</p>
<p>Hayatın güne başlayış rutini yine kandırmıştı beni. En az kuzular kadar neşeli, geçen tır şoförleri kadar umutlu, uluyan köpekler kadar şaşkındım. Sütsüz ve şekersiz, katran kıvamlı bir kahve vaktiydi, vakit kahveydi. “ Bataklığı sularsan, sıtma olursun.” diyordu zaman.</p>
<p>Sıtmaya tutulmuştu beynim, tek sese iki nedendi kahvemi yarıda bıraktıran. Ölüm gibi soğuktu gittikçe çoğalan ambulansların siren sesleri, ölüm gibi sessiz ve sinsiydi. Karşıdan geçen egzozu bozuk kamyonların uyandırdığı alarmı bozuk, sesi siren sesine benzeyen kartal marka otomobilin iki de bir ötüp boğuk sesler çıkarması beynimin sıtmasını daha da azdırıyordu. Her uyukladığımda ölüyordum zannediyordum, uyandığımda rüyadır hissindeydim.</p>
<p>İki günlüğüne izin alıp ziyaretine gittiğim arkadaşımın kaldığı apartmandaki kiracılardan birinin arabasıydı o otomobil. Tahminimce vergiden düşürülmüş kadar yaşlı bir arabaydı. Arabanın alarmı kendi gibi yaşlı ve yorgundu, caddeden geçen her homurtuya ötüyordu.</p>
<p>Yaşları iyice ilerlemiş, büzülmüş, daralmış, tıkanmış akciğerlerin hırıltısı gibiydi yaşlı kamyon sesleri.  Nezleye yakalanmış bir insanın bir açılıp bir kapanan burun deliklerinin ritimsiz çırpınışları, zamansız patlayan öksürükleri gibiydi arada bir tur atan serseri motorların hırıltıları. İkide bir öğürüp hava boşaltırken insanı korkutan pısss sesleriyle tırlar sindirim bozukluğu olan insanları hatırlatıyordu. Özellikle trafik ışıklarının kırmızı halinde sıkça stop eden ölmek üzere olan LPG li pikaplar merdiven çıkarken her basamakta hissettikleri davul sesi çarpıntılardan dolayı arada bir durup dinlenmek zorunda kalan insanların halini hatırlatıyordu. Pırt pırt pırt ölüm korkusu sonrasında şoförlerinin sık sık gaza basma, stop ettirip yeniden çalıştırma yöntemleriyle kalp masajı sonrasında hayata dönen insanlar misali LPG li araçlar tekrar çalışıyordu.</p>
<p>Alarm bağırmaya başladığında irkilerek uyanıyordum, susmaya başladığında da sara nöbetinden yeni kurtulmuş bir hasta misali derin bir eziklik, çaresizlik duygusu içindeydim, ama umutlu. Hala hayatta olduğumu hatırladığım için de seviniyordum ama uyku artık çekip gitmiş, uzaklardan benimle dalga geçercesine sadece kendini hatırlatıyordu.</p>
<p>Havada ince bir iple asılı duran bir portakaldı güneş, doğumunu daha yeni tamamlamıştı. Ufuk çizgisinin arkasından gülümseyerek ve bir doğum anı gibi sızlaya sızlaya yükseldiğini görememiştim o sabah, çünkü her kaba sese duyarlı o alarm sistemi seslerinin bitmesini beklemiştim, kuşluk vaktiydi. En fazla iki saat sessizliği yakalayabilmiştim. Bir de insana savaşı hatırlatırcasına alışılmışın dışında ölüme meydan okumaya çalışan ambulansların siren sesleri vardı. Bir hekimdim ve ölüm vaktini hatırlatan siren sesleri en çok beni rahatsız ediyordu, çünkü bir hekim olarak ölümün en büyük düşmanıydım ve ölen her insanın yakını ölümün hesabını biz hekimlerden soruyordu. O hale getirilmişti insan.  Her yerde ve her daim tokluktan veya yokluktan savaşan insanlar, ahmaklıklarının hesabını bütün hayatlarını kendi türlerinin sağlığına adamış olan hekimlerden sormayı maharet biliyordu. İnsanlara bu mahareti tarih boyunca yalan ve dolan üzerine kurulu sözde siyaset bilimi öğretmişti. Oysa Hitler dünyasını saymazsak hekimlik kasasında siyasete göre binde birden daha az çürük elma vardı.</p>
<p>Ender olan hatalarımız dışında hiçbir sesin ve ölümün sorumlusu biz hekimler değildik. Herkes alışmıştı… Kartal marka o araba bir insan olsaydı hemen müdahale edip “Bir sağlık sorununuz var, ben doktorum” derdim, biraz da kendim için. Apartmanda oturan insanların hiç birisinin gittiğim güne kadar o arabanın alarm homurtularından şikâyet etmediğini öğrendim. Korkuya ilgisizliğe, sinmişliğe dair zaman ne çok şey öğretiyor insana.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/gani-turk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
