<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Lidya Nasman &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/lidyanasman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Mon, 10 Jan 2022 08:27:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Lidya Nasman &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kafa</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kafa/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kafa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lidya Nasman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Jan 2022 08:27:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10331</guid>

					<description><![CDATA[Size biraz geldiğim yeri anlatarak başlamalıyım. Belki o zaman beni yargılamak yerine anlamaya çalışırsınız. Ülkemin adı ‘İki kafa’ anlamına gelen Harmone ve bu ülkede herkesin iki kafası var. Biri hep iyilik düşünür diğeri ise hep kötülük. İşte bu yüzden herkesin savaşı kendisiyledir. İçimizdeki dengeyi sağlamakla o kadar meşgulüzdür ki, hiçbirimizin başkasıyla uğraşacak vakti olmaz. Bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Size biraz geldiğim yeri anlatarak başlamalıyım. Belki o zaman beni yargılamak yerine anlamaya çalışırsınız. Ülkemin adı ‘İki kafa’ anlamına gelen Harmone ve bu ülkede herkesin iki kafası var. Biri hep iyilik düşünür diğeri ise hep kötülük. İşte bu yüzden herkesin savaşı kendisiyledir. İçimizdeki dengeyi sağlamakla o kadar meşgulüzdür ki, hiçbirimizin başkasıyla uğraşacak vakti olmaz. Bir de Tanrılarımız çok meşhurdur bizim. Mesela aşk tanrısı Preya! Aşkla filan işi yoktur. Varsa yoksa nefret! Çünkü Preya der ki: Âşık olmak kolaydır. Mühim olan nefret duygusunu bastırmaktır. Ona göre aşka en yakın duygu nefrettir ve tüm tanrılara göre denge, zıtlıkların uyumundan ibarettir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bolluk Tanrısı Jarn’ı arayanlar kıtlığın ortasına bakmalıdır mesela. Jarn ya çöllerdedir ya da kutuplarda.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben kim miyim? İşte orası biraz karışık. İyisi mi doğduğum günden buraya gelişime kadar başımdan geçen olayları biraz anlatayım da, kim olduğuma siz karar verin.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Harmone’de tek kafayla doğan ilk insan benim, işte bu yüzden de çok değerliyim. Çünkü dış görünüşümle Tanrılara benzerim. Ancak Tanrılar gibi mucize değilim; yoktan var olmadığım için kimse bana tapmayı aklından bile geçirmez. Hayatım diğer herkesten farklıdır benim. Seçimlerimde cesur olmak ve kendi kendime danışmadan karar vermek zorundayım. &nbsp;Uzun uzadıya düşünmeden, iyi mi kötü mü olduğunu bilmeden kararlar alırım. Önce biraz çocukluğumdan bahsedeyim. Akranlarım benden korktukları için pek arkadaş edinemedim. Bana bakınca iyilikle kötülüğü ayırt edemedikleri, zıtlığın uyumunu göremedikleri için korktular. Haklıydılar. Başlarda çok yalnızlık hissettim. Ama sonra fark ettim ki korktukları aslında ben değildim. Kendinden olmayanla yüzleşmek istemiyorlardı. Kendilerinden farklı olanı kabul edemiyorlardı. Çünkü onlara göre sadece Tanrılar farklı olabilirdi, tüm ölümlüler birbirine benzemeliydi. Ben de onları sevemiyordum. İyilikle kötülüğün savaşını izlemekten yoruluyordum. Genelde vaktimi evde boş boş oturarak geçiriyordum. Tek kafanız olduğunda yapacak pek bir işiniz olmuyor. Diğer insanlar başlarına gelenleri kendi kendileriyle uzun uzun tartıştıkları, bir tarafları iyiye yorarken, bir tarafları her olaydan bir kötülük çıkardıkları için işleri bir türlü bitmiyordu. Benimse tek kafayla karar vermem oldukça kolaydı. O yüzden zamanımın çoğu sıkılarak geçiyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dışlanmama çok üzülen babam bir gün benim yarı tanrı olduğumu iddia etti. İşte o günden sonra her şey değişti. Başlarda birkaç çocuk benimle arkadaş olmak istediklerini söyledi. Birkaçı ise hepimizi dışladı. Dedim ya iki kafalı olunca karar verene kadar kendi iç çatışmaları bitmiyordu. Fikrini son cümlesine kadar yorulmadan savunan ve diğer kafanın her dediğine cevap bulan taraf kazanıyordu. İki kafadan daima bir taraf son kararı veriyordu. Bazen bu durum günlerce sürebiliyordu. Benim yarı tanrı olduğuma karar verip inananlar bahçemize gelip adak adamaya başladı. Ancak inanmayanlar Tanrıların gazabından korktukları için beni kurban etmeye karar verdiler. Bu kararı hangi kafalarıyla aldıklarını bugün bile merak ediyorum biliyor musunuz? Bir insanı öldürmeye karar verirken iyilik düşünen kafa ile kötülük düşünen kafanın sohbetine şahit olmayı çok isterdim. Birbirlerine ne diyorlardı acaba? Neyse lafı fazla uzatmayayım. Öldürülmemden korkan annem ve babam ne yapacaklarını o kadar şaşırmışlardı ve o kadar korkuyorlardı ki durmadan dua ediyorlardı. “Dilek Tanrısı Miya, lütfen oğlumu kurtar; dışlanmayacağı bir yerde mutlu olsun” diyordu annem hep. Benden uzak olmaya bile razıydı. Mutlu olduğumu bilmek dışında hiçbir dileği yoktu. Annemin iyi kafası, kötü kafasından daha büyüktü. Bizim ülkemizde bu durum da çok nadir görülürdü. Çünkü insanların kendi menfaatini gözeterek aldığı her karar bir başkasının kötülüğüne sebep olabiliyor, menfaat işin içine girdiğinde genelde kararı kötü kafa veriyordu. &nbsp;Kendi iyiliğin, bazen başkalarının kötülüğüne sebep olmadan olmuyordu. Annem ise çok farklıydı. O kadar iyi kafalıydı ki… Aaa siz burada iyi kalpli diyordunuz değil mi? Kalbin iyisi kötüsü mü olur Tanrılar aşkına? Tamam tek tanrılı olduğunuzu da biliyorum. Ama kan pompalama görevini üstlenen ve kararlarla hiç ilgisi olmayan bir kalbe bu kadar anlam yüklemenizi hala anlayamıyorum. Heyecanlanınca hızlı atıyor diye iyiyi kötüyü ayırt ettiğini düşünüyorsanız, midenizle âşık oluyorsunuz demektir. Çünkü âşık olunca midenizde kelebekler uçuştuğuna dair edebiyat yapan da sizlersiniz. Neyse konuyu dağıtmayalım. Annem o kadar iyiydi ki Tanrılar dileğini kabul etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir sabah uyandığımda kendimi sizin dünyanızda buldum. Sokağın ortasında çırılçıplak olduğum için herkes bana bakıyordu. İnsanların giyinmesi gerektiğine ilk defa o gün şahit olmuştum. Rengarenk, birbirinden bambaşka kıyafetlerin arasında o kadar komik gözüküyordunuz ki herkesin tek kafalı olmasına bile bu kadar şaşırmamıştım. Çıplak olduğum için polisler tarafından apar topar arabaya bindirildiğimde kafamı kıyafetlerinizden kaldırıp yüzlerinize bakmak aklıma gelmişti. Halbuki ben tek kafalı olduğum için kurban edileceğimi düşünüyor, üzerinizdekileri de ayine özel bir çeşit sembol sanıyordum. Çünkü bizim dünyamızda yalnızca Tanrılar için süslenilirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Araba ilerlerken sağıma soluma baktım. Herkes tek kafalıydı, müthiş heyecanlanmıştım. Bu dünyada sizden tek farkım çıplak olmamdı sanmıştım, yanılmışım.&nbsp; Kendim gibi sandığım tek kafalı insanlara dünyalar kadar uzakmışım. Sözlerime beni dinledikten sonra yargılayın diye başlamıştım ya vazgeçtim. Çünkü dünyaya geldiğim ilk günü düşününce fikrinizi değiştiremeyeceğim gerçeğiyle yüzleştim. Dedim ya ben bu dünyaya da ait değilim. Ne sizler gibiyim ne de Harmone’deki insanlara benzerim. Ben sizinle uyum sağlayabilmek için o deli saçması kumaşları bedenime geçirdiğim gün sizi anlamaktan vazgeçtim. Çünkü hiçbirinizin kendi mutluluğu için bir adım bile atmadığını, mutluluğu başkalarının size karşı olan duygularında aradığınızı gördüğümde Harmone’de olduğumdan bile daha yalnız hissettim. Kıyafetleriniz bile kendinizi kabul ettirme, beğenilme çabanızın ürünüydü. Sizin medeniyet dediğiniz; dünyanızı patlamaya hazır bir balona çevirmişti de, bunu görmesi gereken gözlerinize uygun güneş gözlüğü henüz icat edilmemişti. Herkesin hayatına dört gözle bakabiliyordunuz da bir kendi kendinize kördünüz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Galiba babam haklıydı, ben yarı tanrı olmalıydım. Hiçbirinizle uyuşmamamın bir sebebi olmalıydı. Ya siz deliydiniz ya da ben! Ya siz fazlaydınız ya da ben! Şimdi artık dilek tanrısı Miya’ya haykırsam da beni duymazdı biliyorum. Ama dedim ya annem iyi kafalıydı benim, Miya onu yarı yolda bırakmazdı. O yüzden ya siz değişeceksiniz ya da ben!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kafa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Buz Beyazı Gölgeler</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/buz-beyazi-golgeler/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/buz-beyazi-golgeler/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lidya Nasman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Dec 2020 06:09:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9427</guid>

					<description><![CDATA[Topraktan gelip toprağa döneceğimizi bilmemize rağmen, denizlerin ve gökyüzünün mavisine, ağacın yeşiline özeniriz de hiçbirimiz bize hayat verenin rengine bürünmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz. Beyaz bir sayfa aldım önüme, suluboyalarımı çekmeceden çıkardım. Derin bir nefes aldım, kafamı beyaz sayfadan kaldırıp yeni boyattığım buz beyazı duvarlara baktım. Bu rengi öneren boyacının dediklerini düşündüm. “Buz beyazı diğer renklerle [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Topraktan gelip toprağa döneceğimizi bilmemize rağmen, denizlerin ve gökyüzünün mavisine, ağacın yeşiline özeniriz de hiçbirimiz bize hayat verenin rengine bürünmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Beyaz bir sayfa aldım önüme, suluboyalarımı çekmeceden çıkardım. Derin bir nefes aldım, kafamı beyaz sayfadan kaldırıp yeni boyattığım buz beyazı duvarlara baktım. Bu rengi öneren boyacının dediklerini düşündüm.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Buz beyazı diğer renklerle ve tüm aksesuarlarınızla harika uyum sağlar”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Her şey birbiriyle uyum sağlayabiliyordu da ben kendimle bile uyuşamıyordum. O nasıl olacak Boyacı Bey?” demek istemiştim, diyemedim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayatta birçok şeyi beceremedim ben. Mesela üniversiteyi bitiremedim, hiçbir işte uzun süreli barınamadım. Ne sığınacak bir liman bulabildim kendime, ne de buz beyazı duvarlarımla uyum sağladım. Bir tek resim yaparken içimdeki boşluğu doldurmayı başardım. Ama eserim bittiğinde çizdiklerime bile yabancılaştım; çoğunu yırtıp attım. Arkadaşlarım tablolarımı satsam çok para kazanacağımı iddia ederlerdi hep. Bense eserlerimi tanımadığım insanların duvarında hayal bile edemedim. Buz beyazı duvarlarımla uyum sağlamalarını istemedim. Olur da biri çöpte bulmasın diye küvette yakıp küllerini camdan aşağı serptim. Sakladığım birkaç resim var tabii; çekmecenin en ücra köşesinde durur yıllardır. Ne ben açıp bakarım tekrar ne de duvarlarıma asarım. Onları neden yakmadığımı iyi bilirim de sergilemekten neden çekindiğime bir türlü cevap veremem. Eski kız arkadaşım “Delisin sen!” derdi. Bunu öyle içten söylerdi ki hoşuma giderdi. İyi bir sanatçının aklı başında olmamalı değil mi? Sonunda deliliğim yüzünden beni terk etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her şeye rağmen yine buradayım. Masanın başında, kağıdım, boyalarımla baş başa. Fırçamı elime almadan ne çizeceğimi bile bilmem ben. Ama gelişi güzel bir yol da izlemem. Kağıda ellerimi koyarım önce, gözlerimi kapar, kafamdan tüm düşüncelerin akmasını beklerim. Ailem gelir aklıma, kavga ettiğim arkadaşım, ekonominin boktanlığından satın alamadığım boyalarım, Yeşilçam’ın unutulan ve evinde ölü bulunan sanatçısı, havanın serinlediği, sonra onu düşünürüm. Sıra bir türlü bana gelmez. Kendi duygularımla yüzleşmem. Herkes için beynimde bir yer, bir kimlik vardır da kendime yabancı kalmayı tercih ederim. Aslında düşüncelerim bir film şeridi olsa; sahne değişirken, saniyenin binde biri kadar bir süreliğine insanın gözünün fark etmediği, bilinçaltının algılayabildiği o şerit araları gibi olduğumu bilirim. Görünmeden fark edilenim. Aklımdan geçen her düşüncenin arasındayım da ortasında bir türlü yer bulamam kendime. Bulmak da istemem zaten. Gözümüzün görmeyip içimizin en derinine işleyen, sevdiğimiz renkleri düşününce aklımıza bile gelmeyen bir renk gibi… Topraktan gelip toprağa döneceğimizi bilmemize rağmen, denizlerin ve gökyüzünün mavisine, ağacın yeşiline özeniriz de hiçbirimiz bize hayat verenin rengine bürünmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz. İşte tam da bu yüzden fırçayı ilk kahverengiye batırırım. Ne çizersem çizeyim ilk fırça darbesine kahverengi ile başlarım. Ağacın gövdesini çizmek için beni terk eden sevgilimin saçının tonuna en yakın rengi bulana kadar çabalarım. Gözlerinin yeşiliyle yaprakları boyarım. Sonra dudaklarını hayal ederim. İşte o an gitmeden önce son söyledikleri gelir aklıma.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Doğru dürüst arkadaşın bile yok. Bana öylesine bağlısın ki, anan mıyım baban mıyım dostun muyum kardeşin miyim ayırt edemiyorum. Ben sadece birinin sevgilisi olmak istiyorum anlıyor musun? Kimseye analık babalık yapmak istemiyorum! Anlasana seni aldatıyorum” diye haykırmıştı gül kurusu dudakları.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Susmuştum. Arkadaşlarını düşünmüştüm. Etrafına topladığı onca işe yaramaz, boş kalabalığı… Öldüğü zaman cenazesinde bolca seyircisi olacağı kesindi. Bir sürü tanıdığı olacaktı da kendine yabancı ölecekti. Herkes gibi bunun farkında değildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ağacın yanına bir mezar taşı çizdim. Üzerine sevgilimin adını, kendi soyadımı yazdım. Ressamların çizmekten neden vaz geçemediğini bir kez daha anladım. Mezar taşına uzun uzun baktım. Sonra topraktan ufka doğru uzanan elini çizdim. Uzun tırnaklarını, hiç çıkarmadığı gümüş yüzüğünü, yıllar önce bana sinirlenip cama vurduğunda açılan yara izlerini bile yaptım. Hatta yaradan biraz kan bile sızdırdım. Doğrulup çizdiklerime bakınca kağıdı yırtıp attım. Masadan kalkıp karşıma bir ayna aldım. En son ne zaman aksimle karşılaştığımı hatırlamaya çalıştım. Bu sefer başkalarını düşünmeyecektim çizerken. Film şeridinin arasına gizlenen kendi kimliğimi resmedecektim. Kim olduğumu, ne olduğumu, nerden geldiğimi, nereye gitmek istediğimi, kendimle ilgili ne varsa çizecektim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Korkularımı düşündüm önce. Çocukken hata yaptığımda ya da yalan söylediğimde beni cehennem ateşiyle korkutan dedem geldi aklıma. Sırf cezalandırılmaktan hoşlanmadığım için çocuk aklımla Allah’ı hiç sevememiştim. Üniversiteyi bitiremedim dedim ya, felsefe öğrencisiydim. Uygarlıklar, çok tanrılı dinler derken Allah’ı tam olarak nereye koyacağımı keşfettim. Ama bunu birilerine anlatıp kafasını karıştıracak değilim. Hayatın bir sınav olmadığını, kimsenin kimseyle sınanmadığını anladığımda rahatlayacağıma daha çok içime kapandım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu içime kapanıklığı nasıl resmedebileceğimi düşündüğümde derin bir mağara hayal ettim. İlkel benliğimle yüzleşmem için insanlığımın da en ilkel halini çizmeliydim. Bu sefer kahverengi yerine ilk darbeyi siyahla vurdum. Bembeyaz sayfayı tamamen siyaha boyadım. Tam ortasına yaktığım ateşten sızan ışığı, bu ışık sayesinde oluşan gölgemi çizdim. Milyonlarca yıl önce, Paleolitik çağda yaşamış, ateşi ilk defa kullanan homo erectus olduğumu hayal ettim. Bir hayvandan çok da farkımız olmadığı, avlanmak ve üremek dışında hayatı şimdiki gibi abartmadığımız zamanların tam ortasında durdum. Mağaranın içinde olduğuma göre vahşi hayvanlar tarafından parçalanmaktan korkmuyordum. Ateşim vardı, ısınıyordum. Karnımı doyuracak kadar da avlanmışsam ne derdim olabilirdi? Hem ilkel insan mağara duvarlarına hayvan figürlerinden başka bir şey çizmemişti ki. Üstelik bu resimler daha rahat avlanabilmek için bir çeşit büyü ritüeliydi. Sanat yapmak, gelecek nesillere bir şeyler aktarmak gibi bir dertleri yoktu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki ben şimdiki aklımla duvarlara neler çizerdim? Bu mağara benim beynimin tam içindeki karanlığı yansıtsaydı, nelerle yüzleşirdim? Tırnaklarım kopana kadar, ellerimi kanata kanata neyi resmederdim?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ortada ateşin yandığı ve duvara gölgemin yansıdığı çizimime uzun uzun baktım. Işık kaynağı ile cisim arasındaki mesafe azaldıkça gölge büyür. Bu bir fizik kuralıdır. Karanlık tarafımla yüzleşebilmek için ateşe yaklaştığımı hayal ederek mağara duvarındaki gölgemi iyice büyüttüm. O kadar büyük bir gölge çizdim ki duvarda boşluk kalmadı. Psikologların içimizdeki çatışmadan söz etmek için kullandığı gölge; ruhumun karanlık tarafı tam karşımdaydı. Bir mağara duvarına yansımış karartı ruhumun ta kendisiydi. Bildiğim ama reddettiğim ne varsa duvara çizebilir, gölgemin içini doldurabilirdim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynaya tekrar baktım. Kendimle göz göze geldim. Bu hayatta ne istesem yarım bırakmıştım, hayallerimin asla peşinden koşmamıştım. Yorgun olduğumu düşünüyordum, ama sadece tembeldim. İnsanları yeteri kadar sevmemiş, kimseye değer vermemiştim. Aslında kendimi sevememenin yükünü başkalarına yüklemiştim. Sıklıkla yalan söylerdim. Kendime bile… Şimdi hangi birini nasıl resmedecektim?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gölgemin tam ortasına, kalbe denk gelecek şekilde kapalı göz çizdim. Kendimle yüzleşmeyi gerçekten istiyor muydum? Gözlerimi açıp da karanlık tarafıma baksam daha mı mutlu olacaktım? Ya da karanlık tarafım aklıma gelenlerden mi ibaretti? Yoksa insan kendi gerçeğine yabancı mıydı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gölgemi küçülttüm, hatta o kadar küçülttüm ki mağara duvarında bir çift kapalı gözden başka hiçbir şey bırakmadım. Aynadaki yansımama tekrar baktım, masamdan kalktım ve bir resmimi ilk defa buz beyazı duvarıma astım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/buz-beyazi-golgeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yalnızlık Değil, Merdümgiriz</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yalnizlik-degil-merdumgiriz/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yalnizlik-degil-merdumgiriz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lidya Nasman]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2020 09:42:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9085</guid>

					<description><![CDATA[Merdümgiriz Farsça kökenli bir kelime olmakla birlikte, insanlardan kaçan, kalabalıktan hoşlanmayan kimse olarak açıklanır. Benim için insanlardan kaçmak yalnızlıkla eş anlamlıyken, birçoğumuzun ise korkulu rüyasıdır. Peki bu dünyaya yalnız geldik ve yalnız göçecekken bu korkunun sebebi nedir? “İnsanları tanıdıkça hayvanları daha çok seviyorum” demiş Goethe. Sahi kaçımız insanları tanıdıkça onlardan vazgeçebilmeyi ve yalnızlığı göze alabiliyoruz? [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Merdümgiriz Farsça kökenli bir kelime olmakla birlikte, insanlardan kaçan, kalabalıktan hoşlanmayan kimse olarak açıklanır. Benim için insanlardan kaçmak yalnızlıkla eş anlamlıyken, birçoğumuzun ise korkulu rüyasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki bu dünyaya yalnız geldik ve yalnız göçecekken bu korkunun sebebi nedir?</p>



<p class="wp-block-paragraph">“İnsanları tanıdıkça hayvanları daha çok seviyorum” demiş Goethe. Sahi kaçımız insanları tanıdıkça onlardan vazgeçebilmeyi ve yalnızlığı göze alabiliyoruz? Ya da Goethe haklı mı? Gerçekten insanları tanıdıkça hayvanları daha mı çok seviyoruz, yoksa insanlara beslediğimiz sevgi karşılıksız kalınca, beklentimizi karşılamadıklarında hayal kırıklığına mı uğruyoruz? Sakın yanlış anlamayın, ben de sizler gibiyim. Yalnızlığı sevdiğimi iddia etsem de birkaç gün kendimle baş başa kaldığımda delirenlerdenim. Burada kimseyi savunacak değilim. Ben yalnızca duygulara yüklenen anlamların insan üzerindeki etkisinden bahsediyorum. Her şeyi çabucak tüketmeye programlı olduğumuzu düşünüyor, beklentilerimizi tatmin etmek için yüksek doza ihtiyaç duyduğumuzu gözlemliyorum. Hâlbuki her şeyin fazlası zarar değil mi? Ya da bizim hissettiğimiz duyguyu herkes aynı şekilde mi anlamlandırıyor? Mesela sevgi. Sokağa çıkıp bir anket yapsanız ve dünyanın kurtuluşu için ne gerektiğini sorsanız, çoğunluk sevginin gücünden, insanlığı kurtarabilecek tek duygu olduğundan bahseder. Tamamen safsata! Bir kere sevgi iç güdüsel değildir, acıkınca yemek yemek, susayınca su içmek gibi düşünülemez. Her duygu gibi sevgi de öğrenilir ve eğer sevgiyi yanlış kişilerden öğrenirseniz yapıcı değil, yıkıcı olur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aklınızdan geçenleri tahmin edebiliyorum. Bu da ne saçmalıyor şimdi diyorsunuz değil mi? Demeyin. &nbsp;Size daha anlaşılabilir olmak için birkaç örnek vereyim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ya benimsin ya kara toprağın” sözü kaçımıza göre içinde sevgi barındırıyor hiç düşündünüz mü? Kaç kişi sevgisini ispat etmek için bu sözü kullanıyor ve kaç kişinin hoşuna gidiyor? Şimdi sevginin herkes için aynı olduğunu savunabilir misiniz? Ya da bu tür bir sevgiyi asla kabul etmeyenlerden misiniz? O zaman yanlış öğrenilmiş sevginin yıkıcı olduğu konusunda artık hemfikiriz. Peki kaçınız gece size “iyi geceler” demeden uyuyan sevgilinizi sizi eskisi kadar sevmemekle suçladınız? &nbsp;Beklentileriniz karşılanmadığında hemen kalbinizi yokladınız? Konumuz yalnızlıktı, bu sevgi işini de amma uzattım değil mi? Ama inanın anlamaya çalışıyorum. Başta da dediğim gibi tek başımıza geldiğimiz şu dünyada neden tek başına kalmaya bu kadar korkar olduk çözmeye çalışıyorum. İşin derinine inince de yanlış anlamlandırılmış sevgiden başka bir şey bulamıyorum. Zaten ne zaman ki sevgiye yüklediğimiz anlamlar değişecek ve sevgimizin beklentilerimizle doğru orantılı ilerlemesi gerekmeyecek işte o zaman yalnızlıktan da korkmayacağız. İçinde beklenti barındıran her türlü sevgi yıkıcıdır ve sizi kendinizden bir adım uzaklaştırır. Yalnızlık korkusu da tam olarak budur. Hâlbuki hepimiz biraz merdümgiriz olmalıyız üstadım. Üstelik yalnızlığın, ana rahmine düştüğümüz andan itibaren deneyimlediğimiz ilk duygu olduğunu düşünürsek öğrenmemiz gerekmeyecek, bilgilerimizi tazelememiz yetecek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ah yok ben asla yalnız yapamam” diyorsanız size bir teklifim var. Hadi sizi çok sevenlere, onlarsız yapamadığınız ailenize ve arkadaşlarınıza bir sorun: Kaçı sizinle birlikte ölüme gelecek? Hepsi ya sizi yolunuzdan döndürecek ya daa delirdiğinizi düşünecek. Cevap konusunda hem fikirsek yalnız geldiğimiz bu dünyadan yalnız gideceğimiz için bir an önce alıştırmalara başlasak iyi olur. Hem kim bilir belki kendimizi daha çok sevmeyi öğreniriz.  </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yalnizlik-degil-merdumgiriz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruh Molekülü</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ruh-molekulu/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ruh-molekulu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lidya Nasman]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 May 2020 19:27:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=8909</guid>

					<description><![CDATA[Benim adım DMT, bazılarınız bana “Ruh Molekülü” der. Aslında basit bir hormonum. Ama size yapabileceklerimi hayal bile edemezsiniz. O yüzden hayal gücünüzü zorlamak yerine aranızdan birini seçeceğim ve kendisini Mesih ilan edişini zevkle izleyeceğim. Önce kısaca sizlere kendimden bahsedeyim; DMT yani dimethyltryptamine, ismimden pek hoşnut değilim. Bana Ruh Molekülü derseniz sevinirim. Çünkü bazı filozoflara göre [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Benim adım DMT, bazılarınız bana “Ruh Molekülü” der. Aslında basit bir hormonum. Ama size yapabileceklerimi hayal bile edemezsiniz. O yüzden hayal gücünüzü zorlamak yerine aranızdan birini seçeceğim ve kendisini Mesih ilan edişini zevkle izleyeceğim. Önce kısaca sizlere kendimden bahsedeyim; DMT yani dimethyltryptamine, ismimden pek hoşnut değilim. Bana Ruh Molekülü derseniz sevinirim. Çünkü bazı filozoflara göre ben, beyninizin ruhunuzla birleştiği yerdeyim. Bana ulaşmak isterseniz uykunuzda ve doğumunuzda sizinleyim. Ölümü göze alabilirseniz o anı da birlikte unutulmaz kılabiliriz. Benimle buluştuğunuzda zaman algınızı kaybedebilir, tüm evrenle birleşebilir ve hatta kendinizi Tanrı bile zannedebilirsiniz. Neyse kendimi çok övmeden biraz daha bilgi vereyim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tabii ki bu kadar eşsiz ve ulaşılmaz değilim. Beni bazı bitkilerden elde edip uyuşturucu olarak kullanan insanların varlığını da bilirim. Daha çok bilgi isterseniz Şamanları incelemenizi tavsiye ederim. Bitkilerden elde edilen psikedelik bir maddeye “Kutsal İksir” denmesinden de aslında pek hoşnut sayılmam. Uyuşturucu sadece iksir olabilir; ama kutsal olan kesinlikle benim! Siz bana ulaşmak için halüsinojen maddeler kullanmak zorundayken hayvanların çoğu bana uyanıkken bile sahiptir. Bu yüzden sizden daha fazla psişik güçleri olabilir. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Artık asıl konumuza gelelim; temporal lob epilepsisi ile bayağı haşır neşirim. Tıbbi terim yerine burada da “Peygamber Hastalığı” denmesini tercih edeceğim. Övülmeye bağımlı olmamı mazur göreceğinize eminim. Bu hastalıktan mustarip olanların beyni, DMT salgılayabildiği için hepinizden farklı dünyaların kapısını aralayabildiklerini ve farklı âlemlere yolculuk edebildiklerini düşünürler. Artık beni tanıdığınıza göre Peygamber hastalığına tutulmuş, bu sayede epeyce DMT salgılamaya başlayarak kendini Mesih ilan etmiş bir adamın hikâyesine geçelim. Şimdi sizin için rastgele birinin içine gireceğim. Hazırsanız neler olacağını hep birlikte görelim. Ben artık susayım. Hislerini ve düşüncelerini kendi ağzından dinleyelim:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Beyaz bir ışığın içinden gelen ses beni kendine çağırıyordu. Bedenimi geride bırakarak sesin geldiği yöne doğru yükseldim. Işık o kadar parlaktı ki görmemi engelliyordu. Ben de sadece sese kulak verdim. Yaklaşmamı istiyordu, oysa ki ben o ışığın parlaklığında hiç olacağımı adım gibi biliyordum; ama korkmadım. Çünkü bu sesin beni yenileyeceğine, her şeyle bütünleşmemi sağlayacağına emindim. Boşlukta süzülerek ışığın içine girdiğimde sesle de bütünleşmiştim. Artık ben de saf ışıktım. “Hazır mısın?” diye sordu. Hazırdım. Çivisi çıkmış dünyanın marangozu, ruhunu kaybetmişlerin pusulası, demode olmuş insanlığın tasarımcısı olacaktım. Kutsal kitabı yeniden yazacak, şeytanla imzalanan sözleşmeleri feshedecek, cennetin kapılarını yeniden aralayacaktım. Işık bana emretmişti: “Git ve dünyayı kurtar!” Ben artık bir elçiydim. Zamanın ötesinden gönderilmiştim. Işık bana görevimi vermiş ve ne yapacağımı görmek için beklemeye başlamıştı. Artık dünyanın bir kurtarıcıya ihtiyacı vardı; çünkü iyice hastalanmıştı. Ve ben hazırdım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Işıktan geri döndüğümde arkadaşlarımın endişeli bakışlarıyla karşılaştım. Bana neler olduğunu sordular, kendimden geçtiğimi anlattılar. “Dalmışım,” deyiverdim. Ben hazırdım, ama onlar henüz benimle tanışmaya hazır değildi, bekledim. O ışıkla yeniden kavuşana kadar sabırlı olmalı, kendime bir yol belirlemeliydim. Artık ben eski ben değildim. Anima Mundi ile karşılaşmıştım, onunla bir olduğumu fark etmiştim. Evrenin nefes alışverişini duymuş, kirlenen ciğerlerindeki hırıltılara şahit olmuştum. Onun iyileşmesi ve unutulan Tanrı’nın yeniden hatırlanması için buradaydım. Herkesin bir görevi vardı. Benimkisiyse insanlığın uyanışını sağlamaktı. Yeni başlangıçlar için önce eski inanışların sonunu hazırlamalıydım. Çünkü kutsal kitaplar işe yaramamıştı. Çünkü korku insanları dizginlemeye yetmemiş, arzular korkunun önüne geçmiş ve inanç sistemlerini yerle bir etmişti. Şimdi değişim zamanıydı. Cehennemden korkmayan insanlara cenneti vadetmenin de bir anlamı yoktu. Devrim kaos yaratmadan yapılamazdı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Işıkla ikinci buluşmamızda yalnızdım. Bu sefer görevimi tamamen anlamıştım. Artık kimseye inanmayacağı bir kitapla kurallar koymayacaktım. Bana inanmaları için mucizeler yaratmayacaktım. Çünkü biliyordum ki sırtımda melek kanatlarıyla gökyüzünden yeryüzüne insem bile birileri benim illüzyonist olduğumu iddia edecek ve beni şarlatanlıkla suçlayacaktı. Zaman değişmişti; artık herkes bencildi. Hayatta kalmak için herkes önceliği kendine vermişti. Haksız da sayılmazdı; ama bütünden kopup tek olmanın, kendi sonunu hazırlayacağı gerçeğini atlamıştı. Çünkü insan sosyal varlıktı ve bu sosyalleşme sanallaştıkça kendi karanlığında boğuluyor, bunun farkında bile olmuyordu. Sanal kahramanlıkla dünyayı kurtaracağına inandıkça kendi hayal dünyasında kayboluyordu. Devrim lazımdı ve bu devrim ancak kaosla sağlanabilirdi. Anima Mundi işini bilirdi. İnsanlık kendi sonunu getirdiğinden habersiz, başına gelenler için başkalarını suçlamaya, doğanın kendinden intikam aldığı yalanına inanmaya meyilliydi. İntikam öyle bir şey değildi ki! İntikam insani bir cehennemdi, Anima Mundi ise cennetin ta kendisiydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözle görülmeyecek kadar ufak, canlı bile sayılmayacak bir virüs, bir peygamberden çok daha büyük bir kaosun habercisiydi. Çünkü insanlığı harekete geçiren mucizeler değildi; korkuydu. Kendini o kadar değerli görüyordu ki tek derdi hayatta kalabilmekti. Çünkü dünyanın ona ihtiyacı vardı. Çünkü dünya onsuz dönemezdi. Ben yetişmesem, Anima Mundi beni seçmese, insanlığın kibri bir gün kendi sonunu getirecekti. Tek yapmam gereken virüsün ağzından bir mektup yazmak, internette yayılmasını ve her dile çevrilmesini sağlamaktı. Bir sosyal medya hesabı açmak üzere bilgisayarın başına oturdum. Bana kullanmak istediğim adı sordu. “İnsanlar bana nasıl hitap etmek istiyorsa adım o,” diye düşündüm. Ama bilgisayar beni tanıtmak için illa bir adım olsun istiyordu. Başkalarıyla paylaşabileceği bir isim, benle sosyalleşeceklerin bir fikir sahibi olması için bir unvan. “İsimler yalnızca etikettir ve seni bir kalıba sokmaya meyillidir. Ben, kim ne görmek istiyorsa ondan ibaret olacaktım. Sosyal medya komplo teorileriyle kaynarken arada kaybolacağımı anladım. Bu iyi bir fikir değildi. Sonra aklıma başka bir şey geldi. Bilgisayar mühendisi ve iyi bir hacker olmanın avantajlarından faydalanacaktım. Kimseye mesaj göndermeyecek, herkesin kendi kendine mesaj göndermesini sağlayacaktım. Bunun için yapmam gereken çok basitti. Mobil şirketlerin veri tabanına ulaşacak ve aynı saatte herkesin telefonuna aynı mesajı atacaktım. Onlarca dile çevrilmiş, onlarca ülkenin vatandaşına aynı saatte aynı mesaj gidecekti. Ondan sonra da adım “Kaos” olacaktı. Tüm komplo teorilerini geride bırakacaktı. Virüsün laboratuvarda yaratıldığı, herkese çip takılmak üzere planlandığı, teknolojinin bu virüse sebep olduğu, bir tür ojeni yapıldığı ve artık güçsüzlerin elenmesi gerektiği, dünyanın daha yaşanılabilir olması için biyolojik silah geliştirildiği ve daha onlarca teori bir anda unutulacaktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mesaj basitti: Ruhuna sahip çık!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünyadaki milyonlarca insana aynı saate bu mesaj gitti. İnsanlar sosyal medyayı birbirine katarken yapmam gereken çok basitti. Mesajı ciddiye alanların arasında rastgele seçtiğim birkaç kişiye başka bir mesaj daha yollayacaktım ve bu seferki mesaj tamamen kişisel olacaktı. İnsanların özel hayatına ulaşmak artık çok kolaydı; yalnızca bir mesajla seçilmiş kişi olduklarına inanacak kadar kendilerini önemli görüyorlardı. İlk müritlerim böylece bana ulaşmanın yollarını arayacak, Amina Mundi’nin onlara ihtiyacı olduğuna inanacaklardı. Attığım mesaja adımı da ekleyecektim. “Kaos!” ve herkese bir link göndererek manifesto yayınlayacaktım. Yeni Dünya düzeninde hepsine görevlerini verecek, ruhuna sahip çıkmak isteyenlere dünyayı kurtarma şansı verecektim. İnsanların çaresiz kaldığında bir şeylere inanma ihtiyacının bu kadar fazlalaştığını tahmin bile edemezdim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yalnızca üç gün içinde herkes benden bahsediyordu. Manifesto tüm dillere çevrilip dünyayı dolaşıyor, insanlar uyanışa geçiyordu. Herkes ruhuna sahip çıkmanın yollarını arıyordu. Ama o kadar kolay değildi. Yakıp yıktıklarını ucu kendine dokununca düzeltmeye çalışan insanlığa güvenemezdim. Ben ışığı görsem de aslında hala onlardan biriydim. Tüm dünya haberleri benden bahsederken kenara çekilip izlemeli, sabretmeliydim. Anima Mundi ile yeniden görüşmeli, nasıl ilerleyeceğimi ondan öğrenmeliydim. Çünkü en büyük hatalar herkesin sana inandığını düşünüp egonu şişirdiğin ve bu yüzden acele karar verdiğin anlarda yapılırdı. Benim acelem yoktu. Hatta bir süre ortadan kaybolmam korkmalarına sebep olurdu. Korkuyu hatırlamalılar, arzularını bir kenara bırakmalılardı. Arzuları yüzünden cehennem ateşini unutan insanlar, ruhları için korkuyu hatırlamalılar ve artık bir şeyler yapmalılardı. &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birkaç gün bekledim. Anima Mundi’nin ışığıyla bütünleşemedim. Beni yalnız bıraktığından endişelenmeye başlamıştım. Hâlbuki neredeyse tüm dünyaya ulaşmıştım. Tam ümidimi kaybetmişken ışık geri geldi. Öyle bir parladı ki sanırım gözlerimi kör etti. Sonsuz bir karanlığın içine gömülmeme sebep bu sefer Anima Mundi değildi. Dünya iyi insanlar hatırına değil, onu yönetenler tarafından döndürülüyordu. Eğer izlerini silmeyi akıl edemezsen onlar gelip seni dünyadan siliyordu. Silahtan çıkan kurşun tam olarak epifiz bezimi hedef almıştı. Ya bunu içimdeki ışığı da öldürmek için bilerek yapmışlardı, ya da tamamen tesadüftü. Zaten dünya da tesadüfen var olmamış mıydı? &nbsp;Yaratıcısıyla karşılaşmayan herkes bunu söyleyebilirdi. Oysa ben ışığı görmüştüm ve dünyayı değiştirmiştim. Karanlıkta kaybolabilirdim. Bundan sonrası insanlığın neye inanmak istediğine bağlıydı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ruh-molekulu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adı Adalet Olsun</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/adi-adalet-olsun/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/adi-adalet-olsun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lidya Nasman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 12:16:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=8759</guid>

					<description><![CDATA[Adı Ahmet’ti. 82 milyon insanın yaşadığı bir ülkede 41 milyon 722 bin erkeğin arasında yaklaşık 1 milyon 735 bin kişinin sahip olduğu sıradan bir isme sahipti. Bu da her kırk erkekten birinin adı Ahmet demekti! Herkesin en az bir tane Ahmet diye tanıdığı vardı. Yüzüne bakıldığında “Ulan bunun ismi kesin Ahmet’tir” dedirtecek kadar sıradan bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Adı Ahmet’ti. 82 milyon insanın yaşadığı bir ülkede 41 milyon 722 bin erkeğin arasında yaklaşık 1 milyon 735 bin kişinin sahip olduğu sıradan bir isme sahipti. Bu da her kırk erkekten birinin adı Ahmet demekti! Herkesin en az bir tane Ahmet diye tanıdığı vardı. Yüzüne bakıldığında “Ulan bunun ismi kesin Ahmet’tir” dedirtecek kadar sıradan bir tipti. Şanslıydı. Çünkü insan denen mahlûkatın beyni her şeyi kategorize etmeye meyilliydi. O yüzden ismi Ahmet olan birinden kimse şüphelenmezdi. Hakkında kötü düşünmezdi. Ahmet’ler aileden biriydi. Bizim Ahmet de öyleydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra bir gün âşık oldu, evlendi. Sıradan hayatına kendince bir renk, bir heyecan geldi. Birkaç ay sonra karısının hamile olduğu haberiyle sevindi. Eşi “İsmi Ayşe olacak” diye tuttursa da bizim Ahmet kabul etmedi. Bir eve bir sıradan isimli insan yeterdi. Üstelik isimlerin bir insanın tüm hayatını etkilediğini gayet iyi bilirdi. Bunu bizzat deneyimlemişti. Hem aile büyüklerinin ismini yeni doğan çocuğa koymak adettendi. Kızının ismi Adalet olacaktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, ufak bir kız çocuğu için çok ağır bir isimdi. Ama ona çok sevdiği babaannesinden yadigâr kalan tek şeydi. Üstelik bir avukatın kızına bundan daha fazla yakışabilecek bir isim bulmak da mümkün değildi. Hem bir ağırlığı vardı. Ahmet gibi değildi. İnsan dediğin varlık, ismiyle şahsiyet kazanıyordu. Kendini düşündü. Mesela ismi Savaş olsaydı belki daha mücadeleci bir tip olacaktı. Ama daha doğmadan hepimizin kaderi ana babalarımız tarafından yazılıyordu. Bize yalnızca onların belirlediği sıfatlara uygun bir hayatı yaşamak kalıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aylar geçti Adalet dünyaya gözlerini açtı. Annesi bu isimden o kadar nefret etmişti ki kızına kısaltarak Ada diye hitap etti. Üstelik Ada epeyce moda bir isimdi. Gonca’nın kızına yakıştırdığı anlam tam olarak şöyleydi: Dört tarafı sularla çevrili bir kara parçası. Ya da armuttan yapılan pekmez. Sıfatsızdı. Hâlbuki insana ismi bir anlam katmalıydı. Güzel, akıllı, adil, hoşgörülü bu liste uzar giderdi. Ama Ada hiçbir sıfatı içinde barındırmayan bir kara parçasıydı. Hatta kara diye bahsedilen bir renk sıfatı bile değildi. İnsanların bu ismi neden sevdiğini anlayamıyordu. Her şeye rağmen Adalet ismini hiç sorun çıkarmadan kabul eden bir anneye müdahale etmek haksızlık olurdu. Hatta bazen ufak kızının sevimli yüzüne baktığında o da kızını Adalet yerine Adoş diye sevdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gel zaman git zaman Adalet büyüdü. Dört yaşına geldi. İsminin hakkını veren bir çocuk olmuştu. Mesela hayvanları çok severdi. Hem de kedi köpek, kuş böcek diye ayırt etmeksizin tümüne olabildiğince eşitti. Ama yumuşak tüylü olanları biraz daha fazla tercih sebebiydi. Oyuncaklarını paylaşırdı. Uyumluydu. Ama biri haksızlık yapmaya görsün mahalleyi ayağa kaldıracak bir ses tonuyla ortalığı inletirdi. Böyle durumlarda Ahmet’in kızının gözlerinin içine bakarak ve sesini azıcık yükselterek “Adalet” demesi yeterliydi. Bazı ebeveynler şanslıydı. Çocukları çok fazla eğitime gerek duymadan, doğuştan uyumlu ve akıllı olabiliyorlardı. Bazıları da ne kadar uğraşırsa uğraşsın, çocukları inadından vazgeçmiyor, ne ceza ne de ödülle söz dinliyorlardı. Belki de gerçekten çocuğa konulan isim ona hayat misyonunu da yüklüyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir gün kızı Ahmet’in karşısına dikildi. Suratı beş karıştı. Babası ne olduğunu sormaya vakit bulamadan lafları ardı ardına sıraladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bana bundan sonra Adalet demeni istemiyorum. Annem gibi Ada de bana! Adalet çok çirkin bir isim.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ahmet ne diyeceğini şaşırdı. Önce gülmek istedi. Ama yapmadı. Yalnızca hayır anlamında başını salladı. Kızı daha da sinirlendi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ne demek Adalet?” diye sordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşte buna cevap vermek çok zordu. Dört yaşındaki bir kıza adaletin anlamı nasıl anlatılabilirdi ki? Üstelik de ismi Adaletse ve bu isimden nefret ediyorsa! Hem insanoğlu bile adaleti tam olarak anlayamamışken, herkes adaleti işine geldiği gibi uyguluyorken, menfaatine uygun olanı adil sayıyorken küçücük çocuğa ne diyecekti? İnsan bazen kendi çocuğuna karşı bile adil değildi ki. Mesela bir annenin çocuğunun iyiliğini düşünerek safça ve art niyetsiz dualar ettiği, sadece çocuğunun hakkını gözettiği tek dönem bebekliğiydi. Ondan sonra beklentiler başlardı. “Seni ben büyüttüm. Ama şu yaptığına bak. Beni ne kadar üzüyorsun!” diye sitem ettiğin an adalet de son buluyordu. Birini büyüttün diye senin isteklerine boyun eğmesini beklemek en büyük adaletsizlikti ve her ebeveyn gibi bunu kendisi de bazen yapıyordu. Hem insan kelimesini hecelere ayırınca bile her şey apaçık ortadaydı. İn-san. İn: Mağara demekti. Kör bir derinlik. San: Sanmak, gibi gelmek. Yani insan: Derinliği olduğunu sanan, kendine kör mahlûkat.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Adalet ne demek!” diye tekrarladı kızı. Ahmet insan beyninin cevap vermekten kaçtığı zamanlarda yaptığı gibi alakasız konularda oradan oraya atlayarak kaçışı beyin fırtınasında bulduğu bir anda kızının sesini yükseltmesiyle kendine geldi. Dünyada hiçbir soru bu kadar cevapsız kalmamıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Adalet, mutluluktur.” deyiverdi. Kaçamak bir cevaptı. Ama en azından daha derin düşünmek için bir süreliğine yeterliydi. Ama kızı anlamamış gibi boş gözlerle bakmaya devam etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“O halde adımı Mutlu koysaydınız! Hem herkes anlardı anlamını. Kimse adaletin anlamını bilmiyor!” diye sitemlerine devam etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Doğru kızım, kimse adaletin anlamını bilmiyor”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neyse ki Adalet inadından vazgeçip içeri gitmişti. Çünkü daha mühim işleri vardı. Bebeklerine elbise dikecekti. Kış gelmişti. Yazlık kıyafetlerle üşürlerdi. Giderken aynen bunları söylemişti adaletli kızı. Ama Ahmet vazgeçmedi. Kızına ismini sevdirmenin bir yolunu bulmalıydı. Çünkü onu Ada diye çağırmaya hiç niyeti yoktu. Mutfağa gidip kendine bir kahve yaptı ve sigarasını içmek üzere balkona çıktı. Derin bir nefes çekti. Ciğerlerini zehirle doldurup vicdan azabı çekerken beyninin ödül ihtiyacını karşılayıp mutlu oluyordu. Kendi bedeninde bile adaleti sağlayamıyordu. Bir organına zarar veren sigara bir diğer organına haz sağlıyordu. O da anlık haz için ciğerlerini hiçe sayıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kafa gitti. Bunu bile adalete bağladım,” dedi kendi kendine. Elindeki sigarayı kül tablasında söndürdü. O sırada karısı geldi. Bir de adaletin anlamını ona sormak lazımdı. Karısının adı Gonca’ydı. İsminin hakkını verir, mis gibi kokardı. Yanağına bir öpücük kondurdu, kokusunu içine çekti. Gonca ise kaçmayı tercih etti. Çünkü sigara kokusundan nefret ederdi. Ahmet gülümsedi. Yine adaleti sağlayamamışlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bana adaletin anlamını söyler misin canım?” dedi. Gonca duraksadı. Onun için adalet kızının nefret ettiği adıydı. Şu adaleti aslında bu ailede kimse sevmiyordu. Avukat olan Ahmet davalarda adaleti sağlayamamaktan ölesiye korkuyordu. Adaletin toplumsal düzende herkese mutluluk getirmediğini gayet iyi biliyordu. Dünyanın adil bir yer olmadığını da…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Nasıl yani? Bir avukat bana adaletin anlamını mı soruyor?” dedi şakayla karışık. Ahmet de uzatmadı. Çünkü diyecekleri belliydi. O yüzden kendi fikrini söyledi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Adalet herkesin aradığı ama kimsenin tam anlamıyla sahip olamadığı hak dengesidir. Ve çoğu zaman dengesizdir,” dedi. Noktayı karısı koydu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kısacası adalet yoktur!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ahmet tam bu kadar basit olmadığını savunacaktı ki, karşı apartmanın balkonunda komşuları belirdi. Mahalledeki sokak hayvanlarını beslerken tanışmışlardı. Birbirlerine selam verdiler. Kadın bir anda terliğini çıkarıp yere fırlattı. Bir şeyleri ezdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Ay kocaman bir böcek vardı, eve girecekti neredeyse!&#8221; dedi gülümseyerek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Al sana adalet! Bu kadın öldürülen kedi köpekler için yürüyüşlere katılıp adalet arıyor. Ama konu hayvanı böcek olunca kafasını eziyor!&#8221; dedi Gonca. Komşu dediklerini anlamasın diye dudaklarını kapalı tutmaya özen göstermişti. Çünkü bir böcek için adaleti sağlayacağız diye komşusuyla ağız dalaşına giremezdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ahmet düşündü. Aslında bu kadar basitti. Adalet yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayvanseverler bile adaleti uygularken sevdiklerini kayırıyor, bir kuzunun başını okşadıktan sonra tabağındaki kokoreci afiyetle yiyordu. Ya da kediyi koruyup evini basan karıncalara toplu katliam yapıyordu. Hatta bu durum sadece hayvanlar için geçerli değildi. Mesela abisinin iki çocuğu olmuştu. Bir erkek ve bir kız. Maalesef ataerkillikte inat eden her toplumda olduğu gibi çocuklar babalarından duyduğu basit bir küfrü dillendirse erkek olana herkes gülüp cesaret veriyor, kız olan ise ayıplanarak tenkite maruz kalıyordu. Çocuklar arasında bile adalet sağlanamıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;İyi ki tek çocuk yapmışız,&#8221; diye düşünürken içeriden kızının sesi geldi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Baba? Baba?” diye bıkmadan sesleniyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Efendim Ada!” deyiverdi. Gonca kahkaha attı. Adalet gururla balkona çıktı. Babası ona istediği isimle hitap etmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Saklambaç oynayalım mı?” diye sordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Sen yumarsan oynarız”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ama bu haksızlık!” diye sitem etti Adalet.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Evet kızım haksızlık” dedi ve kızına yakın olabilmek için iyice çömeldi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bir öpücük verirsen ben yumarım, sen saklanırsın” dedi. Adalet babasına sarılarak öptü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ahmet duvara dönüp gözlerini kapadı ve saymaya başladı. Birazdan kızını perdenin arkasında görecek; ama yine de uzun bir süre boyunca onu bulamıyormuş gibi davranacaktı. Çünkü kızını ancak böyle mutlu edebileceğini biliyordu. Birkaç seferden sonra ise arama ve bulma süresi kısalacaktı. Ahmet numara yapmayı bırakacak; ama yine de kızının sobelemesine izin verecekti. Sonra ondan da vazgeçecekti. Kızı da saklambaç oynamaktan sıkılacaktı ve babası sırasını savdığına göre biraz da annesini rahatsız edecekti. Böylece adaletin çarkları yer değiştirecek biraz da Ahmet’i mutlu etmek için dönecekti. Dünya ancak bu kadar adil bir yerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Senin özgürlüğünün bittiği yerde benimki başlar sözü buna en iyi örnekti.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/adi-adalet-olsun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
