<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Lokman Aktürk &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/lokmanakturk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Fri, 25 Jul 2025 20:11:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2019/03/cropped-zamansiz_editor_100x100-1-32x32.jpg</url>
	<title>Lokman Aktürk &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Zihinsel Denemeler-4: Algoritmaların İmparatorluğu</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler-4-algoritmalarin-imparatorlugu/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler-4-algoritmalarin-imparatorlugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lokman Aktürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Jul 2025 20:06:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11756</guid>

					<description><![CDATA[“Adaletin ilk tohumu, aç bir insanın payına düşen lokmada gizlidir.” İnsanlık, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren yalnızca varlığını sürdürmekle yetinmedi; adaletin, paylaşımın ve düzenin ne olduğu sorularıyla da yüzleşti. Ekonomi, o dönemde bugünkü gibi karmaşık finansal sistemler değildi; avın nasıl bölüşüleceği, toplanan meyvenin kimin hakkı olduğu ya da hangi kaynağın kime ait sayılacağı gibi hayati [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Adaletin ilk tohumu, aç bir insanın payına düşen lokmada gizlidir.”</em></p><p>İnsanlık, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren yalnızca varlığını sürdürmekle yetinmedi; adaletin, paylaşımın ve düzenin ne olduğu sorularıyla da yüzleşti. Ekonomi, o dönemde bugünkü gibi karmaşık finansal sistemler değildi; avın nasıl bölüşüleceği, toplanan meyvenin kimin hakkı olduğu ya da hangi kaynağın kime ait sayılacağı gibi hayati sorulardan doğdu. Bir av hayvanının eti kadar, bir avuç buğdayın paylaşımı da insan ruhunu sınayan bir adalet terazisiydi. Bu ilk kararlar, insan ruhunun derinlerinde saklı hırs, merhamet, açgözlülük ve dayanışma duygularıyla yoğruldu.</p><p>İlk çağlardan itibaren insanlar, “kim hak eder?”, “adil olan nedir?”, “zenginliğin doğası nedir?” diye sordular. Zenginlik bazen bir avuç ekmekti, bazen bir damla su. Bu soruların yanıtı, bin yıllar boyunca dinlerin, öğretilerinin ve filozofların omuzlarında şekillendi.</p><p><strong>Platon ve Aristo’nun Ekonomik Mirası:</strong></p><p>“Bilge kral yoksa, adaletin yükünü ya bir yasa ya da bir makine taşır.”</p><p>Platon, toplumu büyük bir organizmaya benzetti. Ona göre, bir organizmanın ruhu üç parçadan oluşur; aynı şekilde, toplum da üç sınıfa ayrılmalıydı. Yöneten filozoflar, koruyan askerler ve üreten halk. Platon için adalet, her parçanın kendi görevini en iyi şekilde yerine getirmesiydi. Adalet, yerini bilmekti; kim olduğunla yetinmekti.</p><p>Platon, zenginliğin ve özel mülkiyetin sınırsız bir biçimde çoğalmasını toplumsal uyum için tehdit sayıyordu. Onun ideal devletinde yöneticiler mal-mülk sahibi olamaz, yalnızca kamusal yarar için var olurdu. “Gerçek lider,sadece halkın huzuru için vardır,” diyordu Platon. Bugün dönüp baktığımızda, Platon’un bu adalet arayışı, blokzincir felsefesiyle şaşırtıcı bir paralellik kurar. Çünkü blokzincir, bir kralın keyfine, bir yöneticinin hırsına ihtiyaç duymadan işleyen, merkeziyetsiz ve şeffaf bir adalet mekanizmasıdır.</p><p>Aristo ise hocası Platon’dan farklı bir yoldan yürüdü. Paranın ve mübadele araçlarının pratik değerini öne çıkardı. Parayı, insanlığın gelişimi için kaçınılmaz bir araç olarak gördü. Ancak “paradan para kazanma” yani faizcilik ve spekülasyonu ahlaki bir sapma olarak eleştirdi. “Para, değer değildir, değeri taşıyan bir gemidir,” der gibiydi.</p><p><strong>İnançların Ekonomiye Yaklaşımı:</strong></p><p><em>“Tanrının adaleti, altının bile terazide tartıldığı andır.”</em></p><p>Dinler, ekonomiyi ahlaki ve ilahi bir çerçevede ele aldı.</p><p>İslam, zekat, sadaka ve faiz yasağıyla sermayenin toplumsal sorumluluğunu vurguladı. Mal, toplumun bir emaneti olarak görüldü.</p><p>Hristiyanlık, “para sevgisi”ni bir sapma olarak tanımladı. Paylaşılmayan zenginlik, ruhsal yozlaşmanın kaynağı sayıldı.</p><p>Musevilik, ticareti ve kazancı Tanrı’nın adaletiyle sınar; haksız kazancı ise manevi bir suç olarak görürdü.</p><p>Tüm bu öğretiler, bir hakikate işaret ediyordu: Para, insanın aynasıdır. Onu nasıl kullanıyorsak, kim olduğumuzu da o gösterir.</p><p><strong>Modern Ekonomi Öncesi Düşünceler:</strong></p><p><em>“Bazen bir filozofun sözü, bir kralın ordusundan daha ağırdır.”</em></p><p>Orta Çağ Avrupa’sında kilise, ticareti ve parayı sıkı ahlaki kurallar ile yönetiyordu. Thomas Aquinas, Aristo’nun mirasını Hristiyan ahlakıyla harmanlayarak “adil fiyat” kavramını geliştirdi. Ona göre ticaretin amacı yalnızca kar etmek olamazdı; toplumsal dengenin korunması da bir hedefti.</p><p>Rönesans’la birlikte, insan aklı ve bireysel özgürlük yavaş yavaş öne çıktı. Machiavelli gücün, iktidarın ve insan doğasının karanlık yönlerini ahlaktan bağımsız bir şekilde tartıştı. Locke, mülkiyetin insan emeğinin doğal bir uzantısı olduğunu savundu. David Hume, ticaretin toplumlar arasındaki barışı mümkün kılacağını yazdı.</p><p>Adam Smith, modern kapitalizmin teorik temelini attı. Onun ünlü “görünmez el” metaforu, bireylerin kendi çıkarları için çalışırken bile farkında olmadan toplumsal refaha hizmet edebileceği fikrine dayanıyordu. Smith’in görünmez eli, aslında insanın bencilliğini bile faydaya dönüştüren bir yazgı gibiydi. Bugün ise blokzincir, bu görünmez eli matematiksel bir doğrulukla görünür hale getiriyor.</p><p><strong>Sanayi Devrimi ve Marx’ın Eleştirisi:</strong></p><p><em>“Demirin gürültüsü arasında insanın sesi kayboldu.”</em></p><p>Sanayi devrimi, dünyayı kökünden sarstı. Buhar makineleri, fabrikalar, dev üretim hatlarıyla dolu şehirler. İşçi sınıfı ortaya çıktı ve sınıfsal çatışmalar büyüdü. Marx, bu yeni çağın yarattığı adaletsizliği keskin bir dille eleştirdi. Üretim araçlarını elinde tutan sermaye sınıfının işçileri sömürdüğünü, artı değeri gasp ettiğini ve eninde sonunda bir devrimle bu düzenin yıkılacağını ilan etti.</p><p>Marx’ın sesi, çarkların arasında ezilen işçinin çığlığıydı. Onun en çarpıcı tespiti, “üretim araçları” kavramında gizliydi: Kim üretim araçlarını kontrol ederse, toplumu da o yönetecekti.</p><p><strong>Marx ve Blokzincir: Dijital Devrimin Yankısı:</strong></p><p><em>“Bugünün çekiçleri, kod satırlarının vuruşlarıdır.”</em></p><p>Bugün üretim araçları değişti. Fabrikaların yerini, kod satırları, protokoller ve algoritmalar aldı. Artık çekiç seslerinin yerini klavye vuruşları aldı. Bir blokzincir ağına katılan herkes, hem bu ağın kullanıcısı hem de ortağıdır.</p><p>Marx’ın sınıf mücadelesi artık dijital protokoller ve yazılım altyapıları üzerinde yaşanıyor. Emek, yalnızca kas gücü olmaktan çıktı. Veriyi işleyen algoritmalar, geliştirilen yazılımlar ve toplulukların yönettiği protokoller haline geldi. Sermaye, beton binalardan çok kod satırlarında saklı bir kudret oldu.</p><p><strong>Yapay Zeka: Ekonominin Yeni Beyni:</strong></p><p><em>“Zeka, artık insanın alnında terin veri satırlarında ışık olmasıdır.”</em></p><p>Yapay zeka, ekonominin düşünsel damarlarını baştan sona değiştiriyor. Eskiden ekonomistler verileri toplar, aylarca analiz eder ve tahminlerde bulunurdu. Bugün yapay zeka, trilyonlarca veriyi saniyeler içinde işliyor, geleceği matematiksel bir kesinlikle şekillendiriyor.</p><p>Yapay zeka, tıpkı Soğukkanlı filozof gibi tutkudan arınmış, soğukkanlı bir akılla hareket ediyor. Smith’in görünmez elini, Marx’ın sınıf savaşını bile aşan bir güç haline geliyor.</p><p><strong>Kodun Felsefesi ve Algoritmik Adalet:</strong></p><p>“Kod, çağımızın yeni anayasasıdır; ne tartışılır ne affeder.”</p><p>Blokzincir, adalet kavramına yeni bir boyut getiriyor. Platon’un filozof krallarına gerek yok; kodların tarafsızlığı kendi başına bir düzen sağlıyor. Kod, bir anlamda çağımızın yeni yasasıdır; ne yalvarılır ne de ikna edilir, yalnızca çalışır.</p><p>Ama bu güç yeni sorular doğuruyor:</p><p>Algoritmalar gerçekten tarafsız olabilir mi? Kodu yazanların niyeti, sistemin ruhunu şekillendirmez mi? Geleceğin elit sınıfı, kodu elinde tutan geliştiriciler mi olacak?</p><p>Tarih, bir kez daha sessiz bir devrim seyrediyor: Roma’nın çöküşünü izleyen halk, yeni krallıkların doğuşuna tanık oluyor. Bugün de klasik bankacılık çöküyor, yerini merkeziyetsiz protokollerle örülen dijital imparatorluklar alıyor.</p><p><strong>Geleceğin Algoritmik Uygarlığı:</strong></p><p><em>“Yarın, kodun diliyle konuşacak.”</em></p><p>Gelecekte dünya ekonomisi belki de tamamen kodların sessiz elleriyle yönetilecek. Para, blokzincir üzerinde dolaşan akıllı kontratlarla var olacak. Devletler, vergi ve denetim için bu altyapıya entegre olmak zorunda kalacak. Yapay zeka, ulusların ekonomik stratejilerini belirleyecek; çünkü insan zihni bu veri seli karşısında yetersiz kalacak ve eski sorular yeniden sorulacak:</p><p>Adalet nedir? Mülkiyet kime aittir? Üretim araçlarını kim kontrol eder?&nbsp; Krizleri kim yönetecek?</p><p>Bu soruların cevabı çoktan yazıldı: Kod.</p><p><strong>Kodun Çağı:</strong></p><p><em>“Geleceğin kralları taç giymeyecek; kod yazacak.”</em></p><p>Geçmişe dönelim. Platon’un Atina’sında, Aristo’nun Lykeion’unda, Aquinas’ın manastırında ya da İbn Haldun’un satırlarında dolaşalım. Onların tartıştığı adalet, erdem, mülkiyet ve güç soruları hala bizim kanımızda dolaşıyor.</p><p>Ama sahneye yeni bir oyuncu çıktı: Algoritmalar.</p><p>Onlar ne filozof gibi düşünen ne de hükümdar gibi hükmeden varlıklar. Onlar, insan aklının doğurduğu ama insana hükmeden yeni bir uygarlığın gölgeleri.</p><p>Marx’ın devrim düşü, blokzincir ağlarının soğuk kodlarında dijital bir gerçekliğe dönüştü. Smith’in görünmez eli, akıllı kontratların görünür mantığında vücut buldu. Keynes’in devlet müdahalesi, DeFi’nin şeffaf akışında eridi. Schumpeter’in yaratıcı yıkımı, yapay zekanın hızında yeniden tanımlandı.</p><p>Belki bir gün, tarihçiler şöyle yazacak:</p><p>“21. yüzyılın başında insanlık, binlerce yıllık felsefi ve ekonomik mirasını kodun ellerine teslim etti. Platon’un adalet düşü, blokzincirde ete kemiğe büründü. Marx’ın devrim hayali, algoritmaların eşitlikçi düzeninde yeniden doğdu. Eski dünya sessizce çökerken, yeni dünya dijital ağların ve yapay zekanın omuzlarında yükseldi.”</p><p>Artık ekonomi yalnızca paranın ya da ticaretin değil, veri ve algoritmaların krallığıdır. İnsanlık, Platon’dan Marx’a uzanan binlerce yıllık entelektüel serüvenini ardında bırakıyor.</p><p>Güç, kodun satırlarında saklıdır.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler-4-algoritmalarin-imparatorlugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zihinsel Denemeler-3: Akıllı İradesizlik</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler-3-akilli-iradesizlik/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler-3-akilli-iradesizlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lokman Aktürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 May 2025 15:41:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11647</guid>

					<description><![CDATA[Çağrı: Eğer yeryüzündeki her varlığın işleyişini akıllı kontratlara tanımlayabilirsek, blokzincir sisteminde kendi kendini yöneten bir evren inşa edebiliriz. Bu evren, kusursuzluk içinde ve hiçbir müdahaleye ihtiyaç duymaksızın işleyebilir. Teknoloji, artık sadece insanın isteklerini karşıladığı bir aracın ötesindedir. İnsanın düşünüş biçimini ve varoluş anlayışını dönüştüren bir varlık moduna geçmiştir. Teknolojinin alfabesi olan kodlar, hakikatin, düzenin ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çağrı:</strong></p><p>Eğer yeryüzündeki her varlığın işleyişini akıllı kontratlara tanımlayabilirsek, blokzincir sisteminde kendi kendini yöneten bir evren inşa edebiliriz. Bu evren, kusursuzluk içinde ve hiçbir müdahaleye ihtiyaç duymaksızın işleyebilir.</p><p>Teknoloji, artık sadece insanın isteklerini karşıladığı bir aracın ötesindedir. İnsanın düşünüş biçimini ve varoluş anlayışını dönüştüren bir varlık moduna geçmiştir. Teknolojinin alfabesi olan kodlar, hakikatin, düzenin ve varoluşun yeniden tanımlandığı bir dildir. Nesnelerin interneti, yapay zekâ, blokzincir ve akıllı kontratlar, bu yeni dilin harfleridir. Metafizik bir dönüşüm söz konusudur. Kodun ontolojisi, insanın tanrısallık arzusuyla kurduğu ilişkiyi ve bu yeni evrenin hem vaadini hem de tehdidini tartışacaktır.</p><p><strong>Ontolojinin Grameri</strong>:</p><p>Tarih, olaylar ile kurulan iletişimin dilidir. Söz, yazı, sayı ve nihayet kod. Her biri, dünyanın anlaşılması ve şekillendirilmesi için bir araç olmuştur. Ancak kod, yalnızca açıklamakla kalmaz, aynı zamanda düzenler, işler ve hatta işlerlik kazandırır. Bu özelliğiyle kod, ontolojik bir varlığa sahiptir. Kod, dünyayı temsil etmez; onu yeniden inşa eder.</p><p>Modern çağda nesnelerin dijital izdüşümü, kodlar aracılığıyla gerçekleşti. Kod, nesnenin ne olduğu ile ilgilenmez ne yapacağı ile ilgilenir. Bu yönüyle kod, Aristoteles’in “form” kavramına benzer. Maddeye biçim veren, işlev kazandıran ilkedir. Fakat burada ilginç olan, bu formun artık insani dilde yazılmamasıdır. Makinelerin anlayacağı bir dille yazılmasıdır. Kodun ontolojisi, insanın Tanrı gibi yaratma arzusunu teknolojiyle buluşturduğu bir eşiktir.</p><p><strong>Akıllı İradesizlik</strong>:</p><p>Akıllı kontratlar, blokzincir teknolojisinin kalbinde yer alan, belirli koşullar gerçekleştiğinde otomatik olarak çalışan kod yığınları yani yazılımlardır. Onları “akıllı” yapan, bir iradeye ihtiyaç duymalarından ziyade, iradeye gerek bırakmamalarıdır. Bu durum, iradeden arınmış bir düzen fikrini doğurur. Artık davranışlar önceden belirlenmiş koşullara bağlanmıştır. Böyle bir dünyada ahlak, özgür irade, tesadüf gibi kavramlar yerini deterministik bir düzene bırakır.</p><p>Bu yönüyle akıllı kontratlar, Leibniz’in “önceden kurulmuş düzen” anlayışını andırır. Leibniz, Tanrı’nın evreni bu şekilde yarattığını söylemişti ve ona göre her şey saat gibi işler. Blokzincir tabanlı akıllı kontratlar da benzer şekilde işler; dış müdahale olmaksızın, içsel bir yasaya göre. Fakat burada Tanrı artık bir aşkın varlık değil, kodu yazan insandır. Ya da daha doğrusu, kodu yazan kolektif oluşumdur.</p><p><strong>Blokzincir: Tanrısal Olanın Dağıtılmış Versiyonu</strong>:<br><br>Tanrısallık, üç temel nitelikle tanımlanabilir. Her şeyi bilmek, her yerde olmak ve mutlak kudrete sahip olmak. Bu niteliklerin her biri, dijital çağın idealleriyle örtüşmektedir. Büyük veri (her şeyi bilmek), bulut teknolojileri (her yerde olmak), algoritmalar ve yapay zekâ (kudret). Blokzincir, bu özellikleri merkezi olmayan bir yapıda sunarak, Tanrı imgesinin modern bir izdüşümünü oluşturur: Dağıtılmış Tanrı. Artık mutlak otorite, merkezi bir güce bağlı değildir. Bütün ağın kolektif mutabakatına aittir ve herkes Tanrı&#8217;nın bir parçasıdır.</p><p><strong>Dijital Kader</strong>:</p><p>Her yaratım süreci, yaratıcıyı sorumluluğa davet eder. Kodla evren kuran insan, bu evrende etik bir fail olma kapasitesini de üstlenmiş olur. Ancak bu yaratım, özgürlük mü getirir, yoksa zincir mi? Eğer her şey önceden kodlanmışsa, insanın karar verme yetisi nerede kalır sorusu hala cevap bulamayacaktır.</p><p>Kodlarla örülü bir dünyada, birey özgür görünür ama seçimleri sınırlıdır. Sistem, görünmeyen ama işleyen bir otoritedir. George Orwell’in “1984”ünde telescreen varsa, burada “akıllı kontratlar” vardır.</p><p><strong>Ontolojinin Sorgusu</strong>:</p><p>Kodun bir dil olduğu fikri, onun aynı zamanda sınırları olduğunu da beraberinde getirir. Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” sözü, burada yeni bir anlam kazanır: Kodların sınırları, evrenin sınırlarıdır. Kodla tanımlanamayan şey, varlık kazanamaz. Bu durum, varlığı kodla sınırlı hale getirir. Böylece aşk, rastlantı, sezgi, anlam gibi kavramlar kod-dışı kalır. Ontolojik dışlanma yaşanır. Teknolojik felsefe doğum sancısı çekmektedir.</p><p><strong>Yeni Evrenin Eşiğinde</strong>:</p><p>Blokzincir, kod ve akıllı kontratlar, insanın tanrısal yaratım gücüne dair tarihsel anlatının dijital çağdaki yeniden yazımıdır. Bu, bir yandan muazzam bir potansiyel içerir: Adil, şeffaf, müdahalesiz sistemler&#8230; Ama aynı zamanda büyük bir tehlike barındırır: Total kontrol, algoritmik kader, insani olanın kaybı&#8230;</p><p>İnsanın kendi tanrısını yaratma arzusu, nihayet kodla ete kemiğe bürünüyor. Ama bu tanrı merhametli mi olacak, yoksa mekanik mi? Belki de en büyük soru bu. Bu sorunun yanıtı, yalnızca teknolojide değil; felsefede, sanatta, etik düşüncede ve en önemlisi insanın kendisiyle kurduğu ilişkide saklıdır. Çözümleyemeyeceğiz bir şey daha var: “Duygu” Belki de, kodun asla erişemeyeceği yer, tam da burasıdır.</p><p></p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler-3-akilli-iradesizlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zihinsel Denemeler- 2: Yaratılışın Sessizliği</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler-2-yaratilisin-sessizligi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler-2-yaratilisin-sessizligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lokman Aktürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jan 2025 11:54:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11572</guid>

					<description><![CDATA[Başlangıçta, gökler ve sular arasında derin bir sessizlik vardı. Ne zaman vardı ne de biçim. Karanlık, henüz aydınlıkla tanışmamıştı. Sessizlik, varoluşun ilk nefesiydi. Boşluğun içinde yankılanan bir nefes, hiçliği yarıp geçti. Bu nefes, yazgısı yazılmamış bir dünyanın ilk harfiydi. Sonra, Bilgeliğin Tanrısı Enki sessizliğini bozdu ve şöyle dedi: &#8220;Toprak, su ve rüzgâr bir bütündür. İnsan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başlangıçta, gökler ve sular arasında derin bir sessizlik vardı. Ne zaman vardı ne de biçim. Karanlık, henüz aydınlıkla tanışmamıştı. Sessizlik, varoluşun ilk nefesiydi. Boşluğun içinde yankılanan bir nefes, hiçliği yarıp geçti. Bu nefes, yazgısı yazılmamış bir dünyanın ilk harfiydi.</p><p>Sonra, Bilgeliğin Tanrısı Enki sessizliğini bozdu ve şöyle dedi:</p><p>&#8220;Toprak, su ve rüzgâr bir bütündür. İnsan da bu bütünden doğacak. Ona özümüzü katacağız, düşünmeyi, öğrenmeyi ve yaratmayı bahşedeceğiz. Ama unutmamalı, bilgi sadece aydınlatmaz; bazen yolu daha da bilinmez kılar.&#8221;</p><p>Böylece Enki, toprağı kendi özüyle yoğurdu ve insana biçim verdi. İnsan, kum taneleri gibi zamana savrulmadan önce, sonsuz bir bilinmezliğin içinde uyuyordu. Ancak Enki, bu uykunun sürmesine izin vermedi.</p><p>Enlil, fırtınaların ve göklerin efendisi, insana nefes verdi ve fısıldadı:</p><p>&#8220;Bu nefes sadece hayat vermeyecek, aynı zamanda bir yazgıdır. Yazgısını taşıyacak, gökyüzünün enginliğini, toprağın bereketini ve suyun sonsuz akışını veriyoruz. Unutma, her armağan, bir sınavı da beraberinde getirir.&#8221;</p><p>İnsan gözlerini açtığında, omuzlarında yazgısının ağırlığını hissetti. Tanrıların eliyle şekillenen bu varlık, armağanlar ve sorumluluklar arasında sıkışıp kalmıştı. Enki, ona bilgeliği sundu; yazıyı, tarımı ve sanatı öğretti fakat her bilgi, insanı daha büyük bir bilinmeze sürükledi.</p><p>Bilgisi arttıkça yalnızlığı büyüdü; anlayışı derinleştikçe soruları çoğaldı. Her şeyin bir düzen içinde yaratıldığını düşünse de, aslında düzenin ardında bilinmez bir kaos vardı. Enki, su gibi akışkan, gizli bilgilerin efendisi olarak insanı eğitti. Ancak Enlil, yazgının kaçınılmazlığıyla onu sınadı. İnsan, her öğrendiğinde, her inşa ettiğinde bir başka şey gelip emeklerini silip süpürdü. Tufanlar, kuraklıklar, savaşlar… Zamanın çarkları döndükçe insan, tanrıların oyunlarındaki bir taş gibi savruldu.</p><p>Ancak insanın gerçek sınavı, tanrılardan değil, kendi içinden yükseldi. Yeryüzü ve gökyüzü arasındaki bu varlık, hangi yöne yürümesi gerektiğini bilemez hale geldi. Enki’nin hediyeleri ona yeni ufuklar açarken, Enlil’in sınavları bu yolları sürekli karartıyordu. İnsan, kendini tanrıların büyük hikayesinde küçük bir detay gibi görse de, aslında büyük bir bilmeceye dönüşmüştü.</p><p>Enki dedi ki: &#8220;İnsan, bilgeliği aradığı ölçüde tanrıların gözünden kaybolur.&#8221;</p><p>Ancak bu, bir kurtuluş değil, aksine daha büyük bir bilinmezliğe adım atmaktı. Bilgelik, yol gösteren bir ışık gibi görünse de bazen en ağır yük olabiliyordu. İnsan, ne kadar çok öğrendiyse o kadar ağırlaştı. Ne kadar çok bildiyse, o kadar yalnızlaştı. Çünkü gerçeğe yaklaşmak, eski yanılsamaları yıkmak demekti. İnsan, tanrıların gözünden kayboldukça kendi gölgeleriyle yüzleşmek zorunda kalıyordu. Bütün öğrendiklerini sorguladığında, geçmişten miras aldığı bilgilerin, aslında başka bir bilinmeze açılan kapılar olduğunu fark etti. Oysa her bilgelik, yeni bir sorumluluk demekti. Bilginin yükü bir taç gibi başına konmuştu, ama bu taç ağır ve keskin kenarlara sahipti.</p><p>Enlil bir gün şöyle fısıldadı: &#8220;Acı, insanın kaderidir. Onu reddetmek, kendini reddetmektir.&#8221;</p><p>İnsan için acı, yalnızca bedensel bir ıstırap değildi; içsel bir çatışmaydı, varoluşun kaçınılmaz ağırlığıydı. Acı, insanın geçmişiyle ve geleceğiyle yüzleşmesini sağlayan, onun sınırlarını belirleyen bir mühürdü. Onu reddetmek, insanın kendi varlığını inkâr etmesi demekti. Fakat insan, kaderinin kaçınılmazlığını kabullenirken onu değiştirme arzusunu da içinde taşıyordu. Tanrıların yazdığı bu hikâyede yalnızca bir satır mı olacaktı, yoksa kendi dizelerini yazabilecek miydi? Enki ona bilgeliği sunduysa, Enlil de ona karşı duracak gücü vermiş miydi?</p><p>Belki de insanın gerçek sınavı buydu: Bilgelikle sınanmak mı, yoksa cehaletin huzuruna sığınmak mı? Bilginin sorumluluğunu taşımak mı, yoksa farkındalıktan kaçmak mı?</p><p>Böylece insan, bilginin ağırlığını taşıdığı ölçüde yükselirken, yalnızlığının derinliğinde kayboldu. Gerçeğe yaklaştıkça uzaklaştı, bilgiyi kavradıkça her şey anlamını yitirdi. Tanrıların ona sunduğu bu çelişkili armağan, bir lütuf muydu, yoksa yalnızca bir yanılsama mıydı? Bilginin onu kurtaracağına inandıkça daha büyük bir bilinmeze gömüldüğünü hissetti. Çünkü bilgi, bir kapı gibi görünse de o kapının ardında her zaman yeni bir bilmece saklıydı. İnsan, kendi yolunu çizdiğini sandıkça tanrıların kadim gölgeleriyle yüzleşiyordu.</p><p>İnsan gerçekten özgürlüğe mi ilerliyordu, yoksa hiç çıkamayacağı bir labirentin içinde sonsuza dek dolanmasına mı izin verilmişti?</p><p>Belki de gökyüzündeki tanrıların savaşının bedeli, yeryüzünde ödeniyordu. Ya da Enki ve Enlil’in bitimsiz mücadelesi, yeryüzünde yankılanan bir fısıltı; denizlerin öfkesi, toprağın sessizliği ve insanın yazgısıydı.</p><p>Dipnot:</p><p class="has-small-font-size">Bu metinde, Sümer mitolojisinin kadim temalarını modern bir bakış açısıyla yeniden yorumladım. Amacım, Sümer efsanelerini birebir aktarmak değil, bu efsanelerden ilham alarak insanın varoluş, bilgi ve yazgı mücadelesini felsefi bir çerçevede sunmaktır.</p><p class="has-small-font-size">Enki ve Enlil&#8217;den alıntıları, Sümer tabletlerinden doğrudan almadım; ancak tanrıların mitolojik kimliklerini ve Mezopotamya düşünce yapısını temel alarak yeniden kurguladım. Bu nedenle metin, Sümer anlatılarından esinlenen, çağdaş ve felsefi bir yorum olarak değerlendirilmelidir.</p><p class="has-small-font-size"></p><p></p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler-2-yaratilisin-sessizligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zihinsel Denemeler-1 &#8211; Sessiz Yankılar</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lokman Aktürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Nov 2024 06:58:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11534</guid>

					<description><![CDATA[Her yeni sorun, eski bir sorunun başka bir kılığa bürünmüş hâlidir; her çözüm ise yalnızca bir yankının yeni bir adla çağrılmasıdır. Tarih maskelerle oynar; fakat derinlerde hep aynı sessizlik yankılanır. Zihin, varoluşun sonsuz yankıları arasında bir anlam bulmaya çalışırken kendini sürekli yeniden inşa eder. Ancak her denemede, derinlerde yatan o sarsılmaz ve erişilmez öz, sessiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her yeni sorun, eski bir sorunun başka bir kılığa bürünmüş hâlidir; her çözüm ise yalnızca bir yankının yeni bir adla çağrılmasıdır. Tarih maskelerle oynar; fakat derinlerde hep aynı sessizlik yankılanır. Zihin, varoluşun sonsuz yankıları arasında bir anlam bulmaya çalışırken kendini sürekli yeniden inşa eder. Ancak her denemede, derinlerde yatan o sarsılmaz ve erişilmez öz, sessiz bir muhafız gibi yolunu keser. Bu, bir bilmecenin farklı yüzlerle karşılanması gibidir. İnsan, bu sessizlik içinde acıya farklı isimler vererek onu evcilleştirmeye çalışır; çünkü bilinir ki hiçbir sıfat, o değişmez yarayı örtmeye yetmez. Acı her zaman aynı kalır; fakat her çağ, onu yeniden anlamlandırarak farklı bir ışıkta sunar.</p><p>Acının değişmeyen doğasına rağmen birey, kendi ıstırabının eşsiz olduğunu düşünerek avunur. Bu avuntu, acının bir tür armağan gibi sahiplenilmesini sağlar. Böylece acı hem bir yük hem de bir bağlılık hâline gelir. Her yara benzersiz görünür; ancak bu, kelimelerin büyüsünden başka bir şey değildir. Zihin, acıyı tanımlamak ve ona anlam yüklemek için titizlikle sıfatlar yaratır. Fakat bu sıfatların ardında hep aynı derin boşluk vardır. O boşluk, yalnızca sessizlikle örtülmüş bir hakikattir.</p><p>Sıfatlar, ilk başta büyüleyici bir dünyanın kapılarını aralar gibi görünür. Ancak zamanla çözülür, incelikle parçalanır ve insan, onların ne kadar sınırlı olduğunu fark eder. Mekânın, zamanın ve ıstırabın sonsuz olduğunu söyleyebiliriz; fakat bu sonsuzluğu tanımlamak için elimizde yalnızca birkaç kelime vardır. Sonsuzluk bile düşüncenin dar kalıplarında bir şekle bürünmek zorundadır. Zihin, bu kelimelerin temelini kazdığında orada yalnızca bir boşlukla karşılaşır. Bu boşluk hem korkutucu hem de kaçınılmazdır.</p><p>Peki, ya sıfatlar ortadan kalksaydı? İnsan, kelimelerin gölgesinde var olur; ancak bu gölgenin yetersizliğini hissettiğinde sessizlikle yüzleşmek zorunda kalır. Tanrı bile insan zihninde yalnızca ona yüklenen sıfatlarla varlık kazanır. Bu sıfatlar her döngüde yeniden üretilir ve değişir. İnsan ise kendi düşüncelerini haklı çıkarmak için mutsuzluğunu sıfatlarla süsler. Ancak sıfatlar da tükenir. Bu tükenişle yüzleşen kişi, ardında yalnızca sessizliğin boşluğunu bulur.</p><p>Zihin, bu boşluğu doldurmak için sürekli anlam üretir. Kelimeleri yeniden canlandırmaya, parlatmaya çalışır. Bu çaba, varoluşu bir düzene sokma girişimidir. Ancak bu düzen bir yanılsamadan ibarettir. İnsan, kurduğu sistemin cazibesine kapılır; fakat bu düzen, ardındaki derin sessizliği gizleyemez. Nihayetinde her çaba tükenir. Her anlam, sessizliğin kaçınılmaz kucağında yok olur.</p><p>Düşünceler kelimelerle sınırına ulaştığında, hislere ve anlamlara yüklenen değerler yavaş yavaş yıpranır. Bir zamanlar parıldayan ifadeler artık yorgun ve anlamsız birer kabuğa dönüşür. Bu kelimeler, bir zamanlar canlılık taşıyan; ama şimdi yalnızca geçmişin solgun yankısını yayan izler gibidir. İnsan, bu solgunluğu gizlemek için kelimeleri süsler, yeniler; fakat her süsleme çabası, kelimelerin yetersizliğini daha da belirgin kılar. Sonunda birey, kendi yarattığı anlamlar içinde kaybolur. Ne geçmişin yankıları ne de kelimelerin süsü onu sessizlikten kurtarabilir.</p><p>Sonunda, zihin kendi boşluğuyla yüzleşir. Bu boşluk, kelimelerin ötesinde karşılaşılan en saf hakikattir: Sonsuz bir huzursuzluk ve sessizlik.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/zihinsel-denemeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruhu Olan Et Yığını</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ruhu-olan-et-yigini/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ruhu-olan-et-yigini/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lokman Aktürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Dec 2020 08:57:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9430</guid>

					<description><![CDATA[Sümer tabletlerinde köle, efendisinin malıydı. Özgürlüğünün bedeli, ona biçilen değerin iki katıydı. Akatlarda hür birisi cinayet işlediğinde failin kölesi öldürüldü. İşledikleri cinayetlerin diyeti köleleriydi. Antik Mısır’da köle sayısı kralların ve asillerin gösteriş biçimiydi. İbraniler köleliğe dini ve hukuki kitaplar ile zenginleştirip kutsallık katmaya çalışmışlardı. Antik Yunanın en bilge adamları bile köleliği hayatın olağan akışının içinde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sümer tabletlerinde köle, efendisinin malıydı. Özgürlüğünün bedeli, ona biçilen değerin iki katıydı.</p><p>Akatlarda hür birisi cinayet işlediğinde failin kölesi öldürüldü. İşledikleri cinayetlerin diyeti köleleriydi.</p><p>Antik Mısır’da köle sayısı kralların ve asillerin gösteriş biçimiydi.</p><p>İbraniler köleliğe dini ve hukuki kitaplar ile zenginleştirip kutsallık katmaya çalışmışlardı.</p><p>Antik Yunanın en bilge adamları bile köleliği hayatın olağan akışının içinde görüyordu. Bilge Eflatun, kölesiz cumhuriyet rejimini düşünemiyordu. Aristo köleliğin çok doğal olduğunun ispatı peşine düşüp; köleyi ruhu olan eşya olarak tanımlamıştı.</p><p>Göktürkler hiç çekinmeden yazılı kaynaklarına köleden kul diye bahsetmişti.</p><p>Osmanlılar köleliği tolerasyon sınırlarının ötesine geçirip hadım edilmiş köle ithal etmişlerdi.</p><p>Avrupa, üçgen ticareti adını verdiği bir sistem ile köle ile gıda ürünlerini takas etmişlerdi.</p><p>Amerika, Afrika kıtası ile siyah Irk üzerine kurumsal bir köle sistemi kurmuştu. &nbsp;</p><p>Romalı şair Luvenalis; yergilerinde, kölesini çarmıha germek isteyen gözü dönmüş bir kadının verdiği cevabı şöyle aktarır:</p><p>“O demens! ita servus homo est” / “Ahmak! Köle bir insan mı ki?”</p><p>Ve Şimdi!</p><p>Göz açıp kapayıncaya kadar geçen binlerce sene ve güneşin altında leş kokan bir bahar havasında ayılan sersem bir zihnin içindeyiz. Sonuçlarına nedenler üreten kısmi felç geçirmiş bir bilinç ile teselli olduğumuz bir andayız.</p><p>Zamanın sözcüklerinin üstü süs perdeleri ile gizlenmiş ama reflekslerimiz; gerçeklerimizi seyrettirip bilincimize fısıldıyor. Süs perdeleri aralanınca, olağan bir tiksinti ve sonsuz bir çelişki ile zihnimiz ayılır.</p><p>Dehşete kapılarak zamanı seyrederiz; doğunun soluk hilali ve batının cılız çan sesiyle.</p><p>Gözler artık kamaşmaz, kulaklar ise içten içe bir ağaçkakan gibi kemirilir.</p><p>Geçmişten beri sırtımızda taşıdığımız ön yargılar yorgunluğunu hissettirir,</p><p>Soluk benizli hilalin yasak aşkı, çan sesleri ile bastırılamaz,</p><p>Tanrılar, mitoslar tükenmeye yüz tutar…</p><p>Karanlıklara ve zincirlere alışmaya bir nefret doğar,</p><p>Erkeğin içindeki gözü dönmüş sersemlik terbiye edilip, zafer ve iştahından bıkılır,</p><p>Kadının özgürleşmesi için ne siyahlar içinde gizlenmesi, ne de ışıklar altında parlaması gerektiği anlaşılır.</p><p>Kelimelere, renklere, sessizliğe ve gürültüye özgürlük istenir… Istıraplara mübarek cevap almanın yerine; yüküne ortak olunmak istenir ve işte o zaman her şey zihinlerde netleşir ve anlar zamandan kaçamaz artık; nedenler sonuçları izah edemez! İnsan, canlı olmaktan utanır. Yeteneksiz bir et yığını olduğunu anlar. Tarihin içinde bulunduğu laneti kaldırmak yeteneksiz et yığını kahramanların elindendir…</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ruhu-olan-et-yigini/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Hayatın Salgın Hastalığı Kronik Yalnızlık</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/modern-hayatin-salgin-hastaligi-kronik-yalnizlik/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/modern-hayatin-salgin-hastaligi-kronik-yalnizlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lokman Aktürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Oct 2020 08:19:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9295</guid>

					<description><![CDATA[Hayatın keşmekeşi, hepimizi görünürde çok yoğun ve meşgul olarak tanımlamasına rağmen daha fazla para kazanmak için ikili ilişkilerimizden feragat etmek zorunda bırakmaktadır. Tüm bunlar görünürde daha refah bir hayat yaşamayı amaçlasa da aslında insanı derin bir yalnızlığa itmektedir. Oysa insan tek başına yaşayamaz. Belli bir zümre veya bir topluluk içinde daha sağlıklı ve mutlu bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatın keşmekeşi, hepimizi görünürde çok yoğun ve meşgul olarak tanımlamasına rağmen daha fazla para kazanmak için ikili ilişkilerimizden feragat etmek zorunda bırakmaktadır. Tüm bunlar görünürde daha refah bir hayat yaşamayı amaçlasa da aslında insanı derin bir yalnızlığa itmektedir. Oysa insan tek başına yaşayamaz. Belli bir zümre veya bir topluluk içinde daha sağlıklı ve mutlu bir hayat yaşayabiliriz. Bunun sebebi ise hepimizin belli bir noktada paylaşmaya ve anlaşılmaya duyduğumuz ihtiyaçtır.</p><p>Yalnızlık hissi kişiyi dört taraftan sarmaya başladığında insan içgüdüsel olarak etrafında daha fazla insan görme ihtiyacı duyar ya da tamamen içe kapanıp psikolojik rahatsızlıklara maruz kalır. Bunu aşmak için de daha fazla sosyalleşmeye çalışır. Aslında daha fazla sosyalleşme ihtiyacı, insanın gerçekten yalnızlık çektiğinin bir göstergesidir.</p><p><strong>Yalnızlık Hissi Etrafımızda İnsanlar Olduğu Zaman Bile Oluşabilir</strong></p><p>İnsanın yalnız hissetmesi sadece fiziksel olarak etrafında kimsenin olmadığı durumlar değildir. Kalabalık bir ortamda olduğunuzu varsayın. Herkes belli konular üzerinde konuşuyor, tartışıyor fakat siz bir türlü kendinize bir yer bulamıyorsunuz. Konuya ve insanlara odaklayamıyorsunuz. Bariz bir şekilde kalabalıklarda yalnızsınız. İşte bu ve buna benzer durumlar asıl yalnızlık, bireyin iç dünyasındaki yalnızlığı karşımıza çıkarmaktadır. &nbsp;Sosyal medya ile çok fazla vakit harcayan insanlar da bu durum ile karşı karşıyadır. Birçok arkadaşı olmasına rağmen kişi sosyal hayatta kendisini yalnız hisseder ve sosyal medya üzerinde daha fazla vakit harcamaya başlar. Kısır bir döngü içerisine girdiğinin bile farkına varmayan kişi, zamanla dış dünyadan tamamen soyutlanmış bir duruma gelir. Bu durum bilimsel olarak biyopsikososyal olarak tanımlanan insanın iflas etme durumudur.</p><p><strong>İnsanlarla İletişim Kurmak Kolay, Bu İletişimi Derinleştirmek ise Zordur</strong></p><p>Yeni insanlarla tanışma isteği, kişinin içerisinde bulunduğu boşluk duygusunu doldurma çabası olarak görülmektedir. Şayet kişi diğer insanlar ile derin ilişkiler kuramazsa bu boşluğu sosyal medyada yeni arkadaşlar edinerek giderebileceğini düşünür.</p><p>Sosyal medya sitelerine her giriş yaptığınızda binlerce kişi ile karşılaşabilirsiniz. Fakat bu karşılaşma hepsini gerçekten yakından tanıyorsunuz anlamına gelmez. Zaten bir insan ile sağlıklı ve güçlü bir tanışıklığınız varsa sanal bir paylaşıma ihtiyaç duymazsınız genelde. Bundan dolayı sanal âlemde çok aktif görünen insanların aslında derinlerde çok daha fazla bir yalnızlık hissi yaşadıklarını anlarsınız.</p><p><strong>Herkesle İletişim Kurmaya Çalışmak, Yalnız İnsanların Uyuşturucusudur</strong></p><p>Her ne kadar yeni ilişkiler kurmak görünürde insanı daha az yalnız gösterse de yeni ilişkiler sizin daha güçlü ilişkiler kurduğunuz anlamına gelmez. Daha fazla sığ ve yüzeysel ilişkiler sizin daha fazla yalnızlık duymanıza sebep olabilir. &nbsp;Evde ve çok aç bir durumda olduğunuzu düşünün. Bu durumda buzdolabını açar ve önünüze gelen ilk yiyeceği alıp yersiniz. Amacınız sadece o anki açlık duygunuzun bir an önce son bulmasıdır. İşte sığ arkadaşlıklar kurmak da böyle bir durumdur. Sadece vaktinizi yalnız geçirmemek adına arkadaşlıklar kurarsınız ve bu arkadaşlıklar size daha büyük bir yalnızlığa itmekten öteye götürmez.</p><p>Derin ilişkiler kişinin insanlar ile olan samimiyetinin artmasına yardımcı olur. Bir insan ile gerçekten derin bir bağ kurduğunuz zaman o kişiye güvenirsiniz. Bu güven sayesinde duygularınızı ve düşüncelerinizi daha rahat bir şekilde paylaşabilirsiniz. Bununla beraber yalnızlık hissiniz de azalmaya başlar. Sığ ve yüzeysel ilişkilerde ise bu durum söz konusu değildir. Etrafınız kalabalık gözükmesine rağmen giderek daha fazla yalnızlığa itilirsiniz. Çünkü gerçek duygu ve düşüncelerinizi paylaşacak bir ortama sahip olamazsınız. Sığ ilişkiler sizi yıpratacağından dolayı da zamanla tek başına kalma hissi sizde daha ağır basmaya başlayacaktır; böylesi bir durum da başka ruhsal sorunların başlangıcı olabilir.</p><p>Unutmayın! Sığ ilişkiler kurmak sizi kör bir döngünün içerisine sokmaktan başka hiçbir işe yaramaz.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/modern-hayatin-salgin-hastaligi-kronik-yalnizlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ötekilerin Kefareti</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/otekilerin-kefareti/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/otekilerin-kefareti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lokman Aktürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jul 2019 08:42:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=7712</guid>

					<description><![CDATA[Yaşamın içindeki sevinç ve keder, insanın anne karnında hayat bulduğu andan mezara duhul olunan ana kadar verilen bir hükümdür derler. Adı yazgıdır. Ne bir fazla ne bir eksik. İnsan ne bir adım ileri ne de geri gidebilir. Senin için ölçülür ve biçilir Yine derler ki aslında bu yazgı değil de ötekiler denilen bir güruhun vurdum [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaşamın içindeki sevinç ve keder, insanın anne karnında
hayat bulduğu andan mezara duhul olunan ana kadar verilen bir hükümdür derler.
Adı yazgıdır. Ne bir fazla ne bir eksik. İnsan ne bir adım ileri ne de geri
gidebilir. Senin için ölçülür ve biçilir</p><p>Yine derler ki aslında bu yazgı değil de ötekiler denilen
bir güruhun vurdum duymazlığının diğer tarafa adaletsiz, eşit olmayan ve garip
bir paylaşımının sonucudur. </p><p>Ötekiler yağmalayan, sömüren, güçlükten dehşete kapılan ve
şanslarına göre bir yerlere yerleşenlerdir.</p><p>Gökyüzü ile konuşan, sabır eden, umut etme saflığı gösteren
ve yer gösterilerek bir yerlere yerleştirilen, kimsesizlik içinde terkedilen ve
çıldırttırıcı bir garipliğin sonucu ise kalanlardır.&nbsp;&nbsp; </p><p>Keder, ötekilerin kalanlara yüklediği kefaret idi. Kefaret, her iki tarafın dengedeymişler gibi gözlerimizi yanıltarak görünmesini sağladı. Dehşet bir illüzyon ve gösterisi. Hiçbir şey gerçek değildi. Sadece gerçekçiydi.</p><p>Öyle olmamalıydı. Bütün insanlar birbirine hemşehri, doğduğu yerin tutkunu değil, görmediği ve daha sarılamadığı insanların hasreti dolmalıydı yüreklere. Gittiği her yerin nefret tohumlarını kısırlaştırmalıydı. </p><p>Kalanların kederden, gelecekten, yaşamdan en içten duygulu
ses tonu ile “Biz, bizler” diyerek haykırdığını, ötekiler hangi kulak tıkacı
ile duymaz. Sağırlıkları kalanlara ağır bedeller ödettirirken, ötekiler
duymaz/duymak istemez. Görmekte istemez. Ötekiler, sadece kendi yarattıkları karanlığa
bakar. Bu karanlık kirli bir çarşaftır ve bütün günahlarını sadece örter. </p><p>Tek bir gülümseme için bile ötekiler kalanlara borçlu değil
midir? Kurban, birilerini teselli etmek için canından olmuyor mu? Emek,
birilerinin hazırı değil midir? Kralların, padişahların saltanatını birileri
omuzlamamış mıdır? Tarih olanlara şahit değil midir? Ötekiler tarihe yalancı
şahitlik yaptırmamış mıdır?</p><p>Tarih; mitosların, inançların ve ideolojilerin
imalathanesidir. Kalanlar bu evrensel imalatın kurbanıdır, her şey ötekilerin
yıkıntıları, yağmaları ve bıraktıkları kederler üzerinde yükselip ilerler. </p><p>Etrafınıza bakın! Ötekiler, hayatı yaşanmaz kılan yeryüzüne
yabancıdır. Tek bıraktıkları şey mutlaklar ve ondan beslenen gücün
doğrularıdır. Gücün doğruları kalan tarafa yabancı ve uyumsuzdur. Ruhsuzdur,
çare olmanın aksine ötekilerin sığınağıdır.</p><p>Bunun böyle olmasına karar verenlere karşı kimi nasıl
kışkırtmalı? Ötekilerin kulak tıkacını nasıl çıkarmalı? Tarihin derin
çöplüğünde daha ne kadar çare aranmalı? </p><p>Kokuşmuşluğun içindeki bakteri yuvalarından taze etin var olabilme
ihtimali nasıl düşünülebilir? Düşünenlerin sonu tarihin tozlu sayfalarında gömülü
değil mi! Şimdiye kadar hangi fikir insanoğlunun yarasına ilaç olabildi ki? </p><p>Bu kadar anlamsızlığın bir arada olduğu yeryüzünde yaşamak
ölmekten daha korkunç bir hal alıyor. Ötekilere karşı atalarından kalan ödlek
cesaret mirasının etkisiz olduğunu diğerlerine nasıl anlatmalı. </p><p>Geçmiş, toprağın altına gömülmüş sır küpleridir. Gelecek, ötekilerin ve kalanların küplerinden taşanların yansımasıdır. Ötekilerin içinde bulunduğu en korkunç durum, aksini bile bile gücünün devam edeceğine inanmasıdır. Artık kefareti ötekilere ödetmenin ve gözlerimizin bizi yanıltmadan yeryüzünü seyretme zamanıdır; kalben, aklen…&nbsp;Ancak, bugünün kalanları yarının ötekisi olmasın. </p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/otekilerin-kefareti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arpa Boyu İnsanlık</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/arpa-boyu-insanlik/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/arpa-boyu-insanlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lokman Aktürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Jun 2019 09:10:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=7522</guid>

					<description><![CDATA[Mitolojiye göre Tanrı insanı &#8220;Erkek Âdem ve Dişi Lilith&#8221; olarak çift yaratmıştır. Tanrı onlara cennette huzur içinde yaşamaları için gerekli imkânları verir. Lilith Âdem’i, cennet bahçesinin bakımı ile yeteri kadar ilgilenmediği, tembellik ve sorumsuzluk ile itham eder. Böylece ikisi arasında anlaşmazlıklar baş göstermeye başlar. Lilith “İkimizde topraktan yaratıldık sen benden neden üstünsün?” diye bir tez [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mitolojiye göre Tanrı insanı &#8220;Erkek Âdem ve
Dişi Lilith&#8221; olarak çift yaratmıştır. Tanrı onlara cennette huzur içinde
yaşamaları için gerekli imkânları verir.</p><p>Lilith Âdem’i, cennet bahçesinin bakımı ile
yeteri kadar ilgilenmediği, tembellik ve sorumsuzluk ile itham eder. Böylece
ikisi arasında anlaşmazlıklar baş göstermeye başlar.</p><p>Lilith “İkimizde topraktan yaratıldık sen benden
neden üstünsün?” diye bir tez ortaya atar. Lilith bu tezini evlilik ilişkilerindeki
biyolojik pozisyonlarına dayandırır. Uzun süren münakaşa neticesinde artık
birlikte yaşamayacaklarına karar veren çift şiddetli geçimsizlik nedeni ile
Tanrının huzuruna çıkarlar. Tanrı Âdem ile Lilith&#8217;e düşünmeleri ve tekrar
görüşmeleri için süre verir. Lilith ayrılmayı kafasına koyduğu için
söylendiğinde kovulma nedeni olan kutsal sözleri söyleyerek Tanrının emrine de
karşı çıkar. Lilith aniden kendisini Dünya&#8217;da Kızıl Deniz taraflarında bulur.
Bir mağaraya sığınır. Mağarada cinler ve kralları&nbsp;Şamael yaşamaktadır.
Şamael yolda kalmış birine yardım etmek sevaptır hesabı Lilith&#8217;i himayesine
alır. Bu himayeden yüzlerce cin çocuk sahibi olurlar.</p><p>Cennette tek başına sıkılan Âdem, Lilith&#8217;in
tantanalarını bile özlemiştir. Ayrılık hasretine daha fazla dayanamayan Âdem
Tanrının huzuruna çıkar ve Lilith&#8217;i geri getirmesi için Tanrıya yalvarır. Tanrı
bir kaç meleğe Lilith ile konuşmaları için emir verir. Melekler Lilith&#8217;e
giderek &#8220;Evine dön&#8221; çağrısı yapar. Lilith Şamael ile mutlu olduğunu
söyleyerek teklifi red eder. Melekler Lilith&#8217;in cevabını Âdem’e iletir. Âdem,
Lilith&#8217;in beklenmedik
cevabı karşısında çok şaşırır.</p><p>Âdem tekrar Tanrının huzuruna çıkar. Tanrı, Âdem’e
melekleri tahsis ederek konuyu kendisinin çözmesini emreder. Âdem, son çare
olarak meleklerden gidip Lilith&#8217;i tehdit etmelerini ister. </p><p>Melekler Lilith&#8217;e gidip şayet eve dönmezse cin
çocuklarını öldürmekle tehdit eder. Lilith tehditlere boğun eğmez. Melekler ise
tehdidi yerine getirir ve Lilith&#8217;in yüzlerce çocuğunu öldürür. Lilith çılgına
döner ve intikam yeminleri eder.</p><p>Cennette tek başına sıkılan Âdem daha fazla
dayanamayarak tekrar Tanrının huzuruna çıkar. Tanrı Âdem’in yalnızlığı
karşısında Adem uykudayken kaburga kemiklerinden Havva&#8217;yı yaratır. </p><p>Âdem uykudan uyandığında yanında bir kadın görür
ve çok sevinir ve
meselenin Lilith değil yalnızlık ve karşı cins meselesi olduğunu anlar. Tabi,
Âdem daha sonra Havva yüzünden cennetten kovulacaktır. &nbsp;</p><p>Cinler bir süre sonra Lilith&#8217;e Tanrının Âdem’e
Havva adında bir kadın yaratığı haberini uçurur. İntikam yeminleri eden Lilith Âdem’in
soyundan doğacak bütün çocuklara musallat olacağına dair tekrar ant içer. </p><p>Lilith&#8217;in şöhreti günümüze kadar gelir. Haksız ve
kötü bir şöhret! Bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, bilinçaltımızda hala bin
yıllar öncesinden gelen korkuların, inanışların kalıntılarını taşıyoruz. Günümüzde
giderek azalmış da olsa en okumuş ve kültürlü geçinen insanların bir kısmı hala
yeni doğan çocuklarını Lilith&#8217;in intikam yemininden korumak için 40 gün dışarı
çıkarmazlar. Evde bebek olduğunu gizlemek için bebek bezlerini gizli gizli çöpe
atıp bebeğin yıkanmış elbiselerini kuruması için dışarı asmazlar.</p><p>Lilith fevri ve ani kararları yüzünden insanlığın
Annesi olma şöhretini Havva&#8217;ya kaptırır. Lanet ve kötülük timsali olarak
anılıyor. Havva ise insanlığın annesi olarak anılıyor. Oysa ilk önce terk eden Lilith idi, Âdem değil.
</p><p>Çekip gitmek, dönüp vurmak, hayatın nimetlerini hakça, eşitçe paylaşmaya katlanamamak hala insanlığın baş edemediği en yakıcı sorunlarıdır. Tanrısını bile öldürmeye (Nietsche: Tanrı öldü!) kalkışan, günümüzde yapay zekâ sayesinde uzayın efendisi olmaya hazırlanan insanlık yüzbin yıllardır hala zihnindeki, bedenindeki bu tür sorunların, hastalıkların üstesinden gelebilmiş değil. Mitoloji insanın yaratısı, hatta kendisi olduğuna göre demek ki milyarlarca yıldır insanoğlunun kat ettiği yol sadece bir arpa boyudur.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/arpa-boyu-insanlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
