<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Zeki Demir &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/mehmet-zeki-demir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Fri, 26 Dec 2025 13:32:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Mehmet Zeki Demir &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Etik ve Estetik Arasında Savrulan Benlik</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/etik-ve-estetik-arasinda-savrulan-benlik/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/etik-ve-estetik-arasinda-savrulan-benlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Zeki Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Dec 2025 13:26:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11883</guid>

					<description><![CDATA[Oscar Wilde, sanata olan estetik yaklaşımı ve Viktorya döneminin katı ahlaki normlarına başkaldıran bir isim olarak edebiyat dünyasında özel bir yere sahiptir. Oxford yıllarında özellikle John Ruskin ve Walter Pater’dan etkilenerek yarattığı estetik bakış açısı, Wilde’ın sanatının ahlaktan bağımsız olması gerektiğine dair düşüncelerinin dayanak noktası olmuştur. Viktorya dönemi, şekil ve kuralların toplumsal yapıyı belirlediği ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Oscar Wilde, sanata olan estetik yaklaşımı ve Viktorya döneminin katı ahlaki normlarına başkaldıran bir isim olarak edebiyat dünyasında özel bir yere sahiptir. Oxford yıllarında özellikle John Ruskin ve Walter Pater’dan etkilenerek yarattığı estetik bakış açısı, Wilde’ın sanatının ahlaktan bağımsız olması gerektiğine dair düşüncelerinin dayanak noktası olmuştur. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Viktorya dönemi, şekil ve kuralların toplumsal yapıyı belirlediği ve muhafazakâr diyebileceğimiz bir saygınlık kültürü içerisinde bireylerin bu hayata adapte olmaya çalıştığı ancak bastırılmış arzular ve gizli hayatların da yoğun olarak yaşandığı bir sosyal atmosferdi. Wilde’ın yaşamı bu ikircikli ortamın hem sonucu hem de bir eleştirisidir.Viktorya dönemi dış görünüşteki kusursuzluğu ahlaki yönden müspet kabul edilmeye yeterli gören bir anlayış üzerine kuruluydu. Saygınlık çoğu zaman sahip olunan karakter özelliklerinden çok toplumsal normlara ne derece uyum sağlandığıyla ölçülüyordu. Bu durum sanat ve ahlak arasında da bir gerilim yaratmış ve estetizm bu gerilime verilmiş en güçlü tepkilerden biri olmuştur. Dorian Gray’in Portresi bu sığ erdem kavrayışının eleştirisini estetik bir sembolizmle ortaya koyar, dışardan bakıldığında masum ve sevecen görünen bir hayatın ardında esrime, suç ve bastırılmış duygular bulunur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Roman genç ve olağanüstü güzelliğiyle dikkat çeken Dorian Gray’in Basil Hallward tarafından yapılan portresiyle başlar. Lord Henry’nin telkinleriyle hazcılığa yönelen Dorian zaman ilerledikçe kendisinin yaşlanıp da portresinin aynı gençlik ve güzellikte kalacağı düşüncesiyle sarsılır ve bunun tam tersi olmasını dileyerek ruhunun karanlıklara sürükleneceği bir sürece adım atar. Oscar Wilde’ın Kelt atalarına atfedilen bir söz şöyle der: Ne dilediğine dikkat et çünkü gerçekleşebilir. Bu dileğin ardından Dorian’ın işlediği her günahta portredeki yüz gittikçe solup çirkinleşirken kendi yüzü gençliği ve güzelliğinden hiçbir şey kaybetmez. Ta ki Dorian portrenin ressamı Basil’i öldürüp portreyi yok etmeye çalışırken de kendi sonunu getirip estetik ve ahlak arasındaki gerilim trajik bir sonla kapanana kadar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarıda sözü edilen toplumsal ve ahlaki arka plan içerisindeki estetik yönelim dekadanlık çerçevesinde gelişir. Roman dekadanlığın büyüsünü gösterirken aynı zamanda onun kaçınılmaz yalnızlık ve çöküşle noktalanan yanlarını da ortaya koyar. Dorian’ın yaşamı tam olarak bu estetize edilmiş devasa tükeniş ve yıkımdır. Dekadan estetik yapaylık, aşırılık ve doğal olana duyulan güvensizlik üzerine kurulu bir dünya görüşüdür. Dorian Gray bu anlayışın idealize edilmiş figürüdür. Yaşamını yüzeysel güzelliğe yönelim ve ahlakın yerine ikame edilmiş bir doyum arayışının deney alanına dönüştürür. Tıpkı kitapta Lord Henry’nin Dorian’a verdiği Joris-Karl Huysmans’ın Â rebours (Tersine) adlı romanında olduğu gibi doğal olana duyulan nefretin ve yapaylığın kutsandığı bir dekadan dünya kurulur. Wilde, Dorian’ın hayatını bu dekadan davranış motifleriyle örer: zevk nesnelerine düşkünlük, vicdani sayılabilecek her türlü tutumdan kaçınmak, kültürel egzotizme yöneliş ve yaşamı sanatsal bir laboratuvara dönüştürme arzusu. Zola’nın natüralizmine bir başkaldırı niteliğinde olan tutum Wilde’ın romanında güzelliğin yüceltildiği fakat beraberinde çürümeyi getiren ikili bir yapıya dönüşür. Estetik, ikiyüzlü toplumdan kaçmak için güçlü bir sığınakken aynı zamanda insanın yıkıntıları altında ezildiği bir enkaza dönüşür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Roman boyunca Dorian’ın en yakınında gördüğümüz iki karakter olan Basil Hallward ve Lord Henry Wotton hakkında Wilde şöyle der; ❝Basil Hallward, ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry, dünyanın beni sandığı kişidir;…❞ Bu iki karakterin Oscar Wilde’ın kişiliğinin farklı yönlerinin kitaba yansımış olması elbette oldukça doğaldır. Ancak Wilde’ın felsefi ve sanatsal anlamda beslendiği kaynaklar olan Ruskin ve Pater’ın görüşleri ışığında bu iki karakter incelendiğinde Basil, Ruskin’in sanatın ahlakla iç içe olması gerektiğini benimseyen yaklaşımını temsil eder. Onun gözünde sanat insanın hakikatlerini yücelten en nadide araçtır ve Dorian Gray’in portresini resmederken onu bu gözle idealize eder. Lord Henry ise Pater’cı haz estetiğinin vücut bulmuş halidir. Hayatı duyusal deneyimlerin sahnesi olarak görür ve Dorian’a sürekli bu yönde telkinlerde bulunur. Dorian, Basil’in vicdani ve manevi kişiliği ile Henry’nin tahrik edici estetik manipülasyonları arasında sıkışır. Dorian Gray’in bu iki nokta arasındaki konumu romanın felsefi derinliği ve gerilimini belirleyen temel eksendir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu felsefi gerilimin imgeleminde “portre” Dorian’ın bastırılmış benliğinin dışavurum aracı olarak yer almaktadır. İçsel çürüme bir nesneye aktarılırken asıl fail üzerinde herhangi bir etkiye rastlanmaz bu da hakikat ve görünüş arasındaki karşıtlığın somutlaştırılmasında çarpıcı bir anlatı tekniği olarak karşımıza çıkar. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Alegorik olarak portre imgesine hayat veren en güçlü dokunuş roman ile Narcissus miti arasındaki güçlü bağdır. Dorian Gray’in Portresi, edebiyatta Narcissus mitinin modern bir versiyonu olarak karşımıza çıkar. Narcissus suya bakıp kendi yansımasına hayran olurken, Dorian da portresi aracılığıyla kendi ideal benliğine tutulur. Wilde’ın André Gide’e anlattığı bir başka Narcissus öyküsünde Narcissus’un ölümüne üzülen suya bu üzüntüsünün nedeni sorulduğunda su şu cevabı verir: çünkü onun gözlerine her baktığımda kendimi görüyordum. Sevdiğimiz çoğu zaman karşımızdaki değil ondan bize yansıyan kendi benliğimizdir. Bu fikir romanın temelindeki psikolojik yapıyla birebir örtüşür. Narsisizm-Gerçek Benliğin İnkârı kitabında Alexander Lowen narsisistik yapıdaki bireylerin gerçek benliklerini terk ederek idealize edilmiş bir benliğe tutunma çabalarından bahseder. Dorian’da ideal benlik genç ve güzel bedenidir gerçek benlik ise portrede çürüyen suça bulanmış ruhtur. Roman bu iki benlik arasında gittikçe şiddetlenen ve en sonunda kişinin ideal benliğinden kurtulmaya çalışırken kendi sonunu getirmesinden söz eder. Psikolojik açıdan bakıldığında Dorian’ın ölümü sahte benliğinin çöküşünün kaçınılmaz sonucudur. Alexander Lowen aynı kitabında şu ifadelere yer verir: Ne var ki, bir dereceye kadar hepimiz Dorian Gray gibiyizdir. Aynada yüzümüzü incelediğimizde sık sık şaşırır, hatta şok oluruz. Yaşlanmanın getirdiği çizgilerle taş keser, onlara üzüntülü gözlerle ve acı dolu bir ifadeyle bakarız. Kendimizi bu şekilde görmeyi hiçbir zaman beklememiştik. Zihnin gözünde kendimizi hala cildinde kırışık olmayan, tasasız, genç bir insan olarak görürüz. Tıpkı Dorian Gray gibi hayatımızın gerçekliğiyle yüz yüze gelmek istemeyiz. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonuç olarak Dorian Gray’in Portresi hem estetizmin içinde barındırdığı çelişkileri hem de güzellik ve ahlak arasındaki kırılgan bağı anlayabilmek adına modern bir anlatı yaratır. Wilde yüzeyde yer alan güzelliğin altında yatan hakikatleri ortaya koyarken estetizm ve dekadanlığın efsunlu tehlikesini bize gösterir. Portre metaforu aracılığıyla görünüş veya imaj kültürünün çürüme potansiyelini ve bireyi sürükleyebileceği yıkımı gözler önüne seren roman günümüz bireyselleşmiş dünyasını anlamak adına da çarpıcı bir metin olma özelliği taşır. Dorian’ın trajedisi güzellikle yıkım arasındaki ince çizginin varlığını koruduğunu bize hatırlatır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/etik-ve-estetik-arasinda-savrulan-benlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gölgesizler Üzerine</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/golgesizler-uzerine/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/golgesizler-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Zeki Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Feb 2025 13:37:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11586</guid>

					<description><![CDATA[“Düş gecenin akvaryumudur.” Victor Hugo Rüya, içinde yaşadığımız sonsuz olasılıklar evreninden çok daha fazlasını içinde barındıran, uyku iksirinin tesirinde geçen saatlerde bilinç dışımızı katman katman önümüze seren o ketum büyücü. Rüya, onu bilebildiğimiz veya bilemediğimiz ölçüde hayatın, bilimin ve edebiyatın merak, araştırma ve tartışma konusu olmuştur. Bilinmeyeni, açıklanamayanı ve bazen de ifşa edilmemesi gereken bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"> “Düş gecenin akvaryumudur.” Victor Hugo </p>



<p class="wp-block-paragraph">Rüya, içinde yaşadığımız sonsuz olasılıklar evreninden çok daha fazlasını içinde barındıran, uyku iksirinin tesirinde geçen saatlerde bilinç dışımızı katman katman önümüze seren o ketum büyücü. Rüya, onu bilebildiğimiz veya bilemediğimiz ölçüde hayatın, bilimin ve edebiyatın merak, araştırma ve tartışma konusu olmuştur. Bilinmeyeni, açıklanamayanı ve bazen de ifşa edilmemesi gereken bir gerçeği roman sayfalarına gizlemek için rüya her zaman bir sığınak olmuştur. Efsunlu doğasıyla yazarların kalemine sızmış, anestezi etkisi yaratan sözcüklere dönüşerek ruhumuza zerk edilmiştir. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Büyülü gerçeklik akımıyla birlikte değerlendirebileceğimiz, edebiyatta rüya ya da rüyada edebiyat meselesine Yazınımızdan da Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler adlı, rüya ve gerçeğin tabakalar halinde sıralanıp adeta birbirine karıştığı ve bu esnada süren hayata şahit olduğumuz romanı örnek gösterilebilir. Anlatının ilk anından itibaren bireylerin, Sartre’ın dimağımıza nakşettiği An’da sıkışmışlık hissinden kurtulma arzusuna şahitlik ederiz. Kaçışın şehirden köye doğru olması ilk bakışta klasik bir tersine göç veya doğaya dönme isteği gibi görünse de kitabın ilerleyen bölümlerinde bunun tek yönlü bir hareket olmadığına şahit olunca aslında kaçışın bir arayış, arayışın da bir döngü olduğunu görürüz. Bu döngüsellik motifi romanda sık sık söz edilen tespih imgesiyle özdeşleştirilmiş, tespihin döngüsel yani her seferinde başa dönen yapısı eserin bu yönünü vurgulamakta güçlü bir metafor olarak kullanılmıştır. “Cennetin Oğlu’nun yılanı beline kemer gibi sarıp onun kuyruğunu ağzına yerleştirdiği sahne, Antik Yunan’ın ouroboros sembolünü anımsatır. Ouroboros, döngüsel zamanın, kendini tüketmenin ve aynı zamanda yeniden yaratılmanın güçlü bir simgesidir. Ancak Hasan Ali Toptaş, bu sembolü yalnızca bir varoluşsal döngü olarak değil, karakterin fiziksel ve ruhsal yok oluşunu anlatmak için kullanır. Cennetin Oğlu’nun bu döngü içinde sıkışıp ölmesi, bireyin kendi varoluşunun ağırlığı altında ezilmesini ve bu süreçte hiçbir çıkış yolu bulamayışını da sembolize eder. Bu sahne, romanın genel teması olan kayboluş ve varoluşsal arayış kavramlarına çarpıcı bir anlam katmaktadır. Ayrıca bir metafor olarak gölge de gayet anlamlı bir biçimde romanda işleniyor. Kişinin nereye giderse gitsin peşinden sürüklediği ondan kaçamadığı geçmişini hatırlatan gölge imgesi aynı zamanda kendinden kaçmanın mümkün olmadığını da bize gösterir. Bunu roman karakterlerinden Berber’in şehirdeyken köyü köydeyken şehri düşlemesinden fakat nerede olursa olsun peşini bırakmayan ait hissedememe sorununun gölgesi gibi onu takip etmesinden anlıyoruz. Tespihin sürekli çevrilen fakat tamamlanamayan bir döngüye işaret etmesi gibi gölge de insanın geçmişiyle arasındaki kopmaz bağı temsil ediyor. Bekçi karakteri de elinden hiç düşürmediği mavzeri ile birlikte bir başka imge olarak patriyarkal toplum ve gücü elinde bulundurma olgusuna bir gönderme olarak değerlendirilebilir. Bir başka güç ve otorite imgesi olarak Devlet de romanda sadece ismen yer alıyor ya da var olmayışıyla temsil ediliyor. “Vatandaşların dertlerine ilgisiz devlet” eleştirisi Muhtar’ın yaşanan her kayıp için ilçeye gidip bunu yetkililere bildirmesi fakat bir sonuç alamaması veya beklenen ama bir türlü gelmeyen milletvekillerinin varlığı yoluyla romanın toplumsal gerçekçi yönünü de öne çıkarıyor. Bu metaforlar esere varoluşsal anlamda felsefi derinlik kazandıran unsurlar olarak dikkat çekiyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Gölgesizler büyülü gerçeklik imgeleriyle bezeli yapısında varoluşsal bir arayışı işliyor ancak anlatının bütünlüğünü zayıflatan unsurlar da barındırıyor. Karakterlerin psikolojik derinliği, kurgudaki bazı seçimler romana güçlü anlamlar katmak yerine yer yer anlatının bütününü zedeliyor. Çoğunluğu köy realitesinde geçen romanda güç ve otorite simgesi olarak Bekçi karakteri her ne kadar köydeki görevini yerine getiriyor olsa da bana kendisine yüklenen sorumluluk altında ezilmiş bir karakter olarak göründü. Ayrıca köy gerçekliği bir kez daha göz önünde bulundurulduğunda erkin temsilinin Jandarma karakteriyle yapılması romanı gerçekliğe daha da yakınlaştırabilirdi. Bu eksiklik sonucu, romanda yaşanan biri intihar üç ölüm ve kaybolmalar gibi adli olaylara rağmen belki de devletin eksik temsilinin bir tezahürü olması gerekliliğinden hareketle, yaşananlara kolluk kuvveti olarak Jandarmanın dahil edilmemesi karakter kurgusu yönünden olumsuz bir eleştiri noktası olarak dikkat çekiyor ve gerçekliği büyüyle harmanlarken gerçeklikten kopmaya neden olacak düzeyde yapılan bu dozaj hataları anlatıyı gözümde bütünsel olarak eksik kılıyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Muhtar gibi seçim zaferini evinin damında tek başına içerek kutlayan, ölümünü bile herkesten gizleyecek nispette içe dönük bir karakterin eşiyle yaşadığı münasebetin “sevişme” olarak ifade edilmesi Muhtar’ın karakter olarak tutarlılığını zayıflatıyor. Çünkü Anadolu toplumu ve kadına yönelik toplumsal cinsiyet algısı bir arada düşünüldüğünde Muhtar ve karısı arasında yaşananların işteş bir fiilden ziyade Muhtar’ın tek taraflı tatmin arayışını öne çıkaran bir biçimde aktarılması bize muhtarımızı daha gerçekçi bir perspektiften okuma şansı sağlayabilirdi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Gölgesizler, büyülü gerçeklik unsurlarıyla zenginleştirilmiş, varoluşsal sorgulamalar içeren bir roman. Ancak, karakterlerin derinlik kazanamaması, anlatıyı gerçeklik yönüyle akamete uğratan noktaları ve gerçeklik ile büyü arasında kurulan dengenin zaman zaman bozulması, eserin etkisini zayıflatıyor. Yer yer başarılı metaforlar barındırsa da anlatı bütünlüğünü güçlendirmek yerine onu dağıtan tercihler romanın gücünü gölgeliyor. Kitaptaki dil işçiliğine rağmen, Gölgesizler, yarattığı atmosferin hakkını tam anlamıyla veremeyen, potansiyelini tam olarak gerçekleştiremeyen bir eser olarak kalıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/golgesizler-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aylak Adam, varoluşun, arayışın, bulamayışın, kaybedişin, tutunamayışın ve umudun kitabı.</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/aylak-adam-varolusun-arayisin-bulamayisin-kaybedisin-tutunamayisin-ve-umudun-kitabi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/aylak-adam-varolusun-arayisin-bulamayisin-kaybedisin-tutunamayisin-ve-umudun-kitabi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Zeki Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 17:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11476</guid>

					<description><![CDATA[Bir rüyanın başlangıcını nasıl bilemiyor sadece kendimizi içinde bulduğumuzu idrak edebiliyorsak romana da tıpkı böyle bir girişle C.’nin zihninde başlıyoruz ve o andan itibaren Aylak Adamın arayışına şahitlik ediyoruz. Tesadüfler sonucu geldiğimiz hayata yine aynı tesadüfler yön veriyor ve C. de kendini tamamen bu rastlantısallığa bırakmış durumda sürdürüyor arayışını. Arayış bir sevgi arayışı bir yoldaş [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Bir rüyanın başlangıcını nasıl bilemiyor sadece kendimizi içinde bulduğumuzu idrak edebiliyorsak romana da tıpkı böyle bir girişle C.’nin zihninde başlıyoruz ve o andan itibaren Aylak Adamın arayışına şahitlik ediyoruz. Tesadüfler sonucu geldiğimiz hayata yine aynı tesadüfler yön veriyor ve C. de kendini tamamen bu rastlantısallığa bırakmış durumda sürdürüyor arayışını. Arayış bir sevgi arayışı bir yoldaş arayışı… “Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!” sözleriyle de zaten dile getiriyor derdini C. O bir aykırı belki ayrıksı ama kendi deyimiyle tam bir aylak. Arayışı hiç bitmeyecek, bulacağına inanıyor ve karşısına çıkan her kadında B.’yi arıyor. Tesadüfler onları birbirlerine teğet geçirirken C. uğrunda kendinden ve her şeyden vazgeçebileceği tek kadını başka kadınlarda ve her yerinde aramaktadır yaşadığı şehrin. Annesi yoktur, onun yerine Zehra teyzesi vardır ve kahramanımızın çocukluğundaki bu Oidipal imgelemle açıklanabilecek psikanalitik durum neticesinde hayatına giren tüm kadınlara karşı mesafeli ve onlara bağlanmakta güçlük çekiyor olması teyzesine olan bu karmaşık duygularından ileri gelmektedir. Çocukken dizlerine yattığı teyzesi ona doğru eğildiğinde, kendisi daha büyük şeylerin gerçekleşeceğini umarken burnunun ucuna konan bir öpücükle hüsrana uğramış ve travmatik hallerle örselenmiş, hayal kırıklığına uğramış ruh, kendisini tamamlayacak ruhu arayışa koyulmuştur. C.’nin hayatına pek çok kadın girer ve hepsi yüzeyselliğin sığlığında boğulup giderler. C. için birer serap birer yanılsamadırlar. Teyzesine benzettiği şaşı kadını evine götürüp dizlerine yattığında kendisinden ona “Reçel kıvamına gelince indirirsin” demesini istemesi C.’nin aslında aradığının ne olduğuna dair önemli bir mesajdır. </p>



<p class="wp-block-paragraph">C. toplumdan ve onu saran çürümeden, yapaylığı ve sıradanlığından da kaçmaktadır. Bunu kitabın pek çok bölümünde insanlarla kurduğu aslında kurmadığı diyaloglardan anlayabiliyoruz. Arayışlarından biri de huzurdur. Modern insan gibi bulduğunu zannettiği huzuru değil iliklerine kadar hissedebileceği gerçek huzuru. Yusuf Atılgan anlatısında genel olarak günümüz insanının çektiği içsel sıkıntıyı ve onun toplumla ilişkisini yoğun olarak işlemiştir. “Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu.” cümlesi ile kişilerin toplumla ilişkileri hakkında varoluşsal sorgulamalar ve toplumsal bir eleştiri yapmakta. İşe yetişme telaşındaki insanları şu ifadelerle tasvir etmektedir “Pencerenin ötesindeki puslu yoldan geçen taşıtları tıklım tıklım dolduranlar, çelik takırtısının insan sesini boğduğu fabrikalara, derin, karanlık maden kuyularına gidiyor gibiydiler. Tıkanıktılar. Bezgindiler.” ve ardından C.’nin bir afişte gördüğü “Boş yere azap çekmeyin. Bir DERMAN için&#8221; cümlesi… Bu iki alıntı kitaptaki toplumsal eleştiriyi anlamamız adına önemlidir. Modern hayatın bireyleri nasıl birer makine dişlisi haline getirdiğini ve buna karşılık afişte yer alan DERMAN ifadesi bireyin içinde sıkıştığı hayata karşı dış dünyadan gelen bir slogan veya motivasyon gibi görünmesine rağmen romanın özündeki derin varoluşsal boşluk, sıkışmışlık ve huzursuzluk temalarına yönelik güçlü bir gönderme olarak öne çıkıyor. C. ve onun gibiler için hayatın anlamı ve huzur böyle basit reçetelerde bulunamaz ve bundan medet ummazlar. Onlara göre bunlar modern dünyanın insanları kandırabilmek ve sömürebilmek için uyguladığı basit numaralardır. Modern bir anlatım tekniğiyle aynı ifadenin kitapta birkaç kez tekrarlanması da imgelemi derinleştiriyor ve felsefi anlam bütünlüğünü tamamlıyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">C. toplumun yapısına ve ilişkilerine karşı duyduğu derin memnuniyetsizlikle yalnızlığı tercih ederken, toplumun yapay hoşgörüsü ve yüzeysel birlikteliğini eleştiriyor. Kişilerin sürdürdüğü birlikteliklerin çıkarlarına uygun düşen, bir arada olma durumundan ibaret olduğunu söylüyor bize. Bu yapay ve zoraki ilişkilere karşı ideal ilişkiyi “sevişen iki kişinin kurduğu toplum” olarak savunuyor C. Çünkü ilişkiler kendi dünyalarında toplumsal hiçbir dayatma olmadan yaşandığında saf ve anlamlı kalabiliyor. Toplumun sözde, şartlara bağlı, sınırlı hoşgörüsü ve sınıra ulaştığı noktada başlayan ahlaki dayatmalar C.’nin toplumdan ve bireylerden kaçışının en büyük nedeni olabilir. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında zaman ve mekân, C.&#8217;nin psikolojik durumu ile derin bir bağ içinde şekillenir. Romanın dört mevsime bölünmesi, C.&#8217;nin varoluşsal arayışındaki ruhsal değişimlerin simgesel bir yansımasıdır; mevsimlerin geçişi, onun içsel döngüsünde sıkışıp kalmışlığını gösterir. Zaman, lineer bir ilerleyişten ziyade, C.&#8217;nin sürekli aynı çıkmazda debelenen arayışını temsil eder. Mekânlar da, C.&#8217;nin topluma yabancılaşmasını ve yalnızlık hissini pekiştirir. Şehirde dolaştığı sokaklar, kafeler ve parklar, onun insanlarla dolu bir dünyada yalnız kalma durumunu somutlaştırır. C. için hiçbir yer gerçek bir sığınak olamaz, tıpkı hayali yerler gibi. Hem zaman hem de mekân, C.&#8217;nin içsel karmaşası ve tutunamayışını dışavurur; topluma uyum sağlamakta zorlanan C. bu dünyada kaybolmuş gibidir ve hiçbir zaman huzur bulamaz. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Tıpkı Sisifos&#8217;un sonsuz bir döngüde kayayı dağın tepesine taşıyıp her seferinde tekrar aşağı yuvarlanmasına rağmen bunu sürdürmesi gibi, C. de hayatta sürekli bir anlam arayışındadır, fakat asla aradığı şeye ulaşamaz. Bu arayış, bir yandan C.’yi yıpratıp umutsuzluğa sürüklese de, Sisifos’un kendi kaderine isyan etmeden yoluna devam etmesi gibi, C. de aramaktan vazgeçmez. Sisifos&#8217;un taşını her seferinde yukarı taşıması gibi, C.&#8217;nin arayışı da yaşamın anlamsızlığı içinde devam eder ve bu onun trajik ama dirençli varoluşunun temelini oluşturur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aylak Adam, Yusuf Atılgan’ın muhteşem bir şekilde uyguladığı bilinç akışı ve iç monologlarla, modern anlatım teknikleriyle, kurgusu ve karakterlerinin psikolojik derinliğiyle Modern Türk Edebiyatının mihenk taşı olmuş son derece özgün, üzerine söylenecek yazılacak çok fazla şeyin olduğu derin bir metin. Epifani Kitap Topluluğunda bu kitabı yeniden okumak bana çok farklı bir deneyim kazandırdı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Aylak Adam’da James JOYCE’a dair yapılan bazı saptamalar,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yusuf Atılgan – Aylak Adam&#8221;, Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">James Joyce &#8211; Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (İletişim &#8211; Çev. Murat Belge)&#8221;En fazla, kutsamasından kaçtıği dilenciye vereceği sadakayla kendine bir çeşit lütfu yorgunca kazanmayı umabilirdi.&#8221; </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu cümle, Joyce&#8217;un eserindeki estetik ve dışsal sorgulamaları yansıtan bir örnek. Hem Joyce&#8217;un hem de Atılgan&#8217;ın eserlerinde, karakterlerin toplumsal normlar ve kişisel tatmin arasındaki çatışmasıyla ilgili derin gözlemler görüyoruz. Joyce&#8217;un cümlesinde dilenciye verilen sadaka, kişinin kendine yönelik bir &#8220;lütfu&#8221; olarak görülüyor toplumu nasıl algıladığıyla ilgili bir eleştiri sunuyor. Bu durum, Joyce&#8217;un sanat ve estetik arayışını sorgulayan perspektifiyle uyumludur. Atılgan&#8217;ın cümlesindeki &#8220;ucuza huzur satın alma” temasıyla karşılaştırıldığında, her iki alıntı da elde edilecek içsel ve toplumsal huzuru arama motivasyonlarını inceliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yusuf Atılgan – Aylak Adam“</p>



<p class="wp-block-paragraph">Boş yere azap çekmeyin. Bir DERMAN için&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">James Joyce – Ulysses (Norgunk – Çev. Armağan Ekici)</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Plumtree marka ezme et girmeyen ev nedir? Eksiktir.&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aylak Adam&#8217;daki &#8220;Boşuna azap çekmeyin. Bir DERMAN için&#8221; sözünün, Joyce&#8217;un Ulysses&#8217;inde Leopold Bloom&#8217;un zihninde sürekli tekrarlayan &#8220;Plumtree marka ezme et girmeyen ev nedir? Eksiktir.&#8221; reklam sloganına çok benzer bir işlevi gördüğü çok açıktır. Her iki durumdaki reklam afişi, yüzeyde basit bir ticari mesaj gibi görünse de aslında karakterlerin varoluşsal sıkışmışlıklarına daha derin bir anlam katıyor. Ulysses&#8217;te &#8221; Plumtree marka ezme et girmeyen ev nedir? Eksiktir.&#8221; sloganı, tüketim kültürünün ve modern hayatın yüzeyselliğini vurgularken, Bloom&#8217;un kişisel deneyimleriyle iç içe ironik bir şekilde tekrar eder. Yusuf Atılgan&#8217;ın da benzer bir şekilde Aylak Adam&#8217;da &#8220;DERMAN&#8221; sloganını kullanarak, modern dünyanın bireylerin içsel dünyalarına getirdiği geçici ve yüzeysel çözümlerin eleştirildiğini gözlemlemek mümkündür. İki yazar da bu tür sloganlarla, toplumun bireylere sunduğu yüzeysel rahatlamaları ironiyle sorgular ve romanın genişliğini arttırır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yusuf Atılgan&#8217;ın Joyce gibi bir modernist yazardan etkilenmiş olabileceğini gösteren bu benzerlikler, iki yazarın da insanın doğası ve toplumsal paylaşımlar üzerine benzer sorular sorduğunu ve romanlarında modern bireyin içsel yolculuğuna dair derin analizler ortaya koyduğunu gösteriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Okuduğunuz için teşekkürler…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/aylak-adam-varolusun-arayisin-bulamayisin-kaybedisin-tutunamayisin-ve-umudun-kitabi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
