<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet A. Başkurt &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/mehmetabaskurt/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Jul 2026 19:39:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Mehmet A. Başkurt &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gamze Kartal&#8217;ın Sanat Pratiği Üzerine Bir Röportaj</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/gamze-kartalin-sanat-pratigi-uzerine-bir-roportaj/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/gamze-kartalin-sanat-pratigi-uzerine-bir-roportaj/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 19:39:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12002</guid>

					<description><![CDATA[1. Eserlerinizde ellerin, bedenin ve boşluğun dilini kullanarak adeta sessiz bir performans kurguluyorsunuz. Peki, bu monokrom ve gizemli görsel evrenin arkasındaki sanatçıyı kendi kelimelerinizle nasıl tanımlarsınız; kimdir kimlikleri ve formları yeniden inşa eden bu kişi? Kendimi öncelikle görüntü üreten değil, görüntünün nasıl anlam kazandığını araştıran bir sanatçı olarak tanımlıyorum. Üretim pratiğim beden, hafıza, algı ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1. Eserlerinizde ellerin, bedenin ve boşluğun dilini kullanarak adeta sessiz bir performans kurguluyorsunuz. Peki, bu monokrom ve gizemli görsel evrenin arkasındaki sanatçıyı kendi kelimelerinizle nasıl tanımlarsınız; kimdir kimlikleri ve formları yeniden inşa eden bu kişi?</strong></p>
<p>Kendimi öncelikle görüntü üreten değil, görüntünün nasıl anlam kazandığını araştıran bir sanatçı olarak tanımlıyorum. Üretim pratiğim beden, hafıza, algı ve kültürel belleğin kesişiminde şekilleniyor. Fotoğraf, dijital kolaj ve farklı görsel katmanları bir araya getirerek görünür olanın ardındaki deneyimleri sorguluyorum. Bu nedenle monokrom bir görsel dil kurmayı tercih ediyorum; çünkü görüntüyü zamandan, mekândan ve belirli kimlik tanımlarından uzaklaştırarak izleyiciye daha açık bir düşünme alanı sunuyor. Görsel dünyamdaki belirsizlik de anlamı gizlemek için değil, izleyicinin kendi belleği ve deneyimiyle ilişki kurabileceği bir karşılaşma yaratmak için var.</p>
<p>El ise üretim pratiğimde yalnızca estetik bir motif değil; düşünmenin, üretmenin ve hatırlamanın bedendeki karşılığı. Son dönem işlerimde bedeni yalnızca bireysel hafızanın değil, kültürel belleğin de taşıyıcısı olarak ele alıyorum. Kimlikleri yeniden inşa etmekten çok, onların ne kadar kırılgan, değişken ve sürekli dönüşen yapılar olduğunu görünür kılmaya çalışıyorum. Bu nedenle işlerimde kesin cevaplar vermekten ziyade, izleyicinin kendi belleği ve deneyimiyle ilişki kurabileceği açık bir düşünme alanı oluşturmayı önemsiyorum.</p>
<p><strong>2. Kompozisyonlarınızda &#8216;boşluk&#8217; ya da &#8216;negatif alan&#8217; sadece bir arka plan değil, neredeyse anlatıyı derinleştiren gizli bir karakter gibi çalışıyor. Sizin için kadrajda &#8216;görünmeyeni&#8217; veya &#8216;sessizliği&#8217; biçimlendirmek ne anlama geliyor?</strong></p>
<p>Boşluk benim işlerimde eksiklik değil; düşüncenin ve hatırlamanın alanıdır. Görüntü kadar görünmeyen de anlam üretir. Bazen izleyiciyi en çok düşündüren şey, fotoğrafın içinde bulunan değil, bilinçli olarak dışarıda bırakılan ayrıntıdır.</p>
<p>Minimal bir görsel dil kurmayı tercih ediyorum çünkü sessizlik, görüntünün gürültüsünü azaltıyor. Böylece beden, el ya da örtü çok daha güçlü bir biçimde görünür hâle geliyor. Negatif alan, izleyicinin kendi hafızasını ve deneyimini yerleştirebileceği açık bir alan oluşturuyor. Benim için boşluk estetik bir tercih olmanın ötesinde, anlatının aktif bir parçasıdır.</p>
<p><strong>3. Fotoğraflarınızda yüzlerin kumaşlarla, ellerle veya çiçeklerle gizlendiğini; kimliğin muğlaklaştırıldığını görüyoruz. Bedenin bu şekilde deforme edilmesi ya da gizlenmesi, çağdaş sanattaki &#8216;kimlik inşası ve toplumsal maskeler&#8217; tartışmasına nasıl bir eleştiri getiriyor?</strong></p>
<p>Yüz, bir insanı en hızlı tanımladığımız ve kategorize ettiğimiz bölgedir. Ben ise tam da bu refleksi askıya almak istiyorum. Yüz görünmediğinde izleyici artık hazır kimlik tanımlarına yaslanamıyor; bedenin diliyle, ellerin jestleriyle ve sessizlikle karşı karşıya kalıyor.</p>
<p>Örtü benim işlerimde saklayan bir unsur olmaktan çok, yeni bir görme biçimi öneriyor. Bu noktada beni etkileyen sanatçılardan biri olan René Magritte&#8217;in görünür olan ile görünmeyen arasındaki ilişkiyi sorgulayan yaklaşımıyla düşünsel bir yakınlık hissediyorum. Aynı şekilde Shirin Neshat&#8217;ın beden, kimlik ve örtü üzerinden geliştirdiği yaklaşımı ile Lorna Simpson&#8217;ın görünmeyen beden üzerine kurduğu anlatılar da üretim pratiğime temas ediyor. Ancak amacım bu yaklaşımları tekrar etmek değil; bedeni kültürel bellek, hafıza ve algı üzerinden yeniden düşünmeye açmak.</p>
<p><strong>4. Yüzlerin sustuğu yerde eller ya da elleriniz (model eli)konuşuyor. Bedenin en performatif parçası olan elleri birer sözcük olarak kabul edersek, bu serideki eller izleyiciye en çok hangi varoluşsal çığlığı ya da fısıltıyı aktarıyor?</strong></p>
<p>Elleri belirli bir mesajı ileten semboller olarak görmüyorum. Benim için el, bedenin düşünme, hatırlama ve ilişki kurma biçimlerinden biri. Bir elin duruşu, geri çekilişi ya da kurduğu temas, çoğu zaman sözcüklerin ifade edemediği deneyimlere işaret edebiliyor. Bu nedenle işlerimde eller tek bir anlamı ya da duyguyu temsil etmiyor; hafıza, kimlik ve beden arasındaki ilişkiyi düşündüren, her karşılaşmada yeniden okunabilecek açık bir anlatı alanı oluşturuyor.</p>
<p>İzleyiciye belirli bir varoluşsal çığlık ya da fısıltı sunmayı amaçlamıyorum. Daha çok bedenin konuşmadan hafızayı ve kimliği nasıl görünür kılabildiği üzerine düşünmeye davet ediyorum. Benim için önemli olan, ellerin neyi temsil ettiği değil; izleyicide nasıl bir düşünme ve yorumlama süreci başlattığı.</p>
<p><strong>5. İnsan bedenini sürrealist, monokrom ve bazen dışavurumcu bir estetikle ele alıyorsunuz. Klasik sanattan çağdaş sanata uzanan süreçte, bedeni bir ifade aracı olarak kullanan ve size en çok ilham veren tarihsel dönem veya sanat akımı hangisidir?</strong></p>
<p>Kendimi belirli bir akımın içinde tanımlamıyorum. Üretim pratiğim farklı dönemlerden ve sanatçılardan besleniyor. René Magritte, Shirin Neshat, Lorna Simpson, Hannah Höch ve Anselm Kiefer üretimimi farklı yönlerden besleyen önemli referanslar arasında yer alıyor.</p>
<p>Bununla birlikte benim aradığım şey bu etkilerin toplamı değil; onlarla kurduğum diyaloğun sonunda oluşan kendi görsel dilim. Dijital kolajı, fotoğrafı, örtülü yüzü, el imgesini, minimal boşluğu ve kültürel belleğe ait öğeleri bir araya getirerek bugünün insanına dair yeni bir beden anlatısı kurmaya çalışıyorum.</p>
<p><strong>6. Londra&#8217;daki Parallel Traces sergisine katılımınız ve uluslararası platformlarda yer almanız, farklı kültürlerden izleyicilerin sizin kurguladığınız bu evrensel &#8216;beden ve kimlik&#8217; dilini okuma biçimini nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Londra’daki Parallel Traces sergisi, işlerimin farklı kültürel arka planlardan gelen izleyiciler tarafından nasıl okunduğunu gözlemleme fırsatı sundu. En dikkat çekici nokta, izleyicilerin farklı referans noktalarından hareket etmelerine rağmen işlerimle güçlü duygusal ve düşünsel bağlar kurabilmeleriydi.</p>
<p>Bu deneyim, üretim pratiğimde ele aldığım beden, kimlik , hafıza ve algı gibi kavramların belirli bir coğrafyayla sınırlı olmadığını; farklı kültürel bağlamlarda da karşılık bulabildiğini gösterdi. Benim için önemli olan tek bir okuma biçimi önermek değil, izleyicinin kendi deneyimiyle ilişki kurabileceği çok katmanlı bir düşünme alanı açabilmek. Farklı coğrafyalardan gelen izleyicilerin işleri kendi yaşam deneyimleri üzerinden yeniden yorumlaması, üretim pratiğimin en değerli karşılıklarından biri oldu.</p>
<p><strong>7. Kırmızı boyalı eller veya çiçek detayları hariç, işlerinizde siyah ve beyazın keskin kontrastı hakim. Renklerin getireceği kimlik tanımlamalarından kaçınmak için mi bedeni bu monokrom, zamansız dünyaya hapsediyorsunuz?</strong></p>
<p>Siyah beyaz benim için nostaljik bir tercih değil; görüntüyü zamandan ve mekândan arındıran düşünsel bir alan. Renk ortadan kalktığında izleyici ten rengine, yaşa ya da belirli bir coğrafyaya odaklanmaktan çok bedenin kurduğu ilişkiyi okumaya başlıyor. Bu da görüntüyü daha evrensel bir zemine taşıyor.</p>
<p>Kırmızı ise bu sessiz ve monokrom yapının içinde bilinçli bir görsel kırılma oluşturuyor. Onu sabit bir sembol ya da tek bir anlamın taşıyıcısı olarak kullanmıyorum. Daha çok bakışı yönlendiren, görüntünün ritmini değiştiren ve izleyiciyi yeniden düşünmeye davet eden bir müdahale olarak görüyorum. Benim için önemli olan, rengin neyi temsil ettiğini belirlemekten çok, izleyicide nasıl bir karşılaşma ve düşünme alanı açtığıdır.</p>
<p><strong>8. Bir stüdyonuz var mı? Varsa, &#8216;Asla stüdyoma sokmam&#8217; dediğiniz bir nesne, renk ya da &#8216;Çalışırken bedensel/zihinsel dengemi bozar, kesinlikle katlanamam ‘ dediğiniz size özel bir sanatçı kaprisiniz var mı?</strong></p>
<p>Henüz kendime ait bir stüdyom yok; ancak elbette üretim pratiğimi uzun vadede kendi çalışma alanımda sürdürmeyi arzu ediyorum. Şimdilik bulunduğum mekânların imkânları içinde çalışıyor olmam ise üretim biçimimi sınırlamaktan çok, onu farklı koşullara uyum sağlayan esnek bir pratiğe dönüştürdü. Benim için önemli olan fiziksel mekândan çok, düşüncenin olgunlaşabileceği zihinsel alanı koruyabilmek.</p>
<p>Belirgin bir sanatçı kaprisim olduğunu söyleyemem. Ancak üretim sürecinin kendi zamanına ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Bir fikrin, görüntünün ya da kompozisyonun olgunlaşmadan tamamlanmasını istemem. Fotoğrafı çekmek çoğu zaman yalnızca başlangıçtır; asıl üretim, görüntünün zaman içinde yeniden düşünülmesi ve dijital müdahalelerle yeni anlam katmanları kazanmasıyla şekillenir. Benim için düşünmek de üretimin ayrılmaz bir parçasıdır.</p>
<p><strong>9. Sanat dünyasında bazen &#8220;Bedenin bu formunu ilk ben kullanmıştım&#8221; veya &#8220;Şu çalışma benimkine çok benziyor&#8221; gibi gizli rekabetler döner. Hiç çok popüler bir çağdaş sanatçının işini görüp &#8220;Bunu kesin benden esinlendi, fikrimi yürüttü&#8221; diye iç geçirdiğiniz bir an oldu mu?</strong></p>
<p>El pratiğini ya da bedeni merkeze alan sanatçılarla karşılaştığımda elbette üretimlerini merak ediyor ve kendi pratiğimle nasıl ayrıştıklarını düşünmeye başlıyorum. Bu tür karşılaşmalar bana rekabetten çok, aynı imgenin ne kadar farklı yaklaşımlarla yeniden ele alınabileceğini gösteriyor. Bu nedenle hiçbir zaman “Bu fikir benden alındı.” diye düşünmedim.</p>
<p>Benim için özgünlük, kullanılan motiften çok o motif etrafında geliştirilen düşünme biçiminde ortaya çıkıyor. Aynı imge, farklı sanatçıların pratiğinde bambaşka anlamlar ve sorular üretebilir. Beni asıl ilgilendiren de bu farklılıklar ve onların açtığı yeni düşünme alanları.</p>
<p><strong>10. Sanat tarihinde bedeni ve kimliği radikal biçimde ele almış (örneğin Frida Kahlo, Egon Schiele veya Marina Abramović gibi) ya da bir sinema dehasıyla magazin basınının ulaşamayacağı gizli bir akşam yemeği yiyecek olsanız bu kim olurdu ve masada konuşacağınız ilk sanat dünyası dedikodusu ne olurdu?</strong></p>
<p>Bu soruya aslında birkaç farklı cevabım olabilir. René Magritte ve Shirin Neshat, üretim pratiğimi farklı yönlerden düşündüren iki isim. Magritte’in görünen ile görünmeyen arasındaki ilişkiyi sorgulayan yaklaşımı, Neshat’ın ise beden, kimlik ve kültürel aidiyet üzerine kurduğu görsel dili, kendi pratiğimle farklı düzlemlerde kesişiyor.</p>
<p>Sanat dünyası dedikodusu yapmak yerine, ikisine de aynı şeyi sormak isterdim: Bir sanatçı, eserinin izleyici tarafından bambaşka biçimlerde okunmasına gerçekten ne kadar müdahale edebilir? Çünkü benim için bir yapıt, üretildiği anda tamamlanmıyor; her izleyiciyle yeniden anlam kazanan yaşayan bir yapı hâline geliyor.</p>
<p><strong>11. Eller ile ilgili çalışmalarınızda sadece estetik durabilen model seçimi yapıyor musunuz? Elleri tanımlamak için &#8216;beden kıyafetnamesi&#8217; gibi kadim tanımlamaları dikkate alıyor musunuz?</strong></p>
<p>Hayır. Benim için önemli olan estetik olarak kusursuz eller değil; kendi hikâyesini taşıyan eller. Model seçerken fiziksel bir ideal aramıyorum. Beni ilgilendiren, bedenin ve elin kurduğu ifade biçimi, taşıdığı deneyim ve izleyicide açabileceği düşünsel alandır.</p>
<p>‘Beden kıyafetnamesi’ gibi tarihsel yaklaşımları ise doğrudan referans aldığımı söyleyemem. Ben bedeni karakteri çözümlenecek bir gösterge olarak değil; hafızanın, temasın ve yaşanmışlığın izlerini taşıyan açık bir anlatı alanı olarak görüyorum. İşlerimde elin ya da bedenin anlamı önceden belirlenmiş değildir; izleyicinin kendi deneyimiyle yeniden kurulabilecek çok katmanlı bir okuma alanı oluşturmasını önemsiyorum.</p>
<p><strong>12. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Mârifetnâme’nin ünlü “Kıyâfetnâme” bölümünde insanın el, parmak ve beden yapısının onun karakterini, iç dünyasını ve gizli kimliğini ele verdiğini savunur. Sizin eserlerinizde de ellerin duruşu, parmakların bükülüşü ve bedenin formları adeta dışa vurulmayan gizli bir karakter analizini barındırıyor. İşlerinizi kurgularken, bedenin bu tür tarihsel/mistik şifreleme yöntemlerinden, insanın anatomik yapısının ruhunu ele verdiği düşüncesinden ilham alıyor musunuz? Yoksa siz bu anatomik kodları tamamen bozup yeni bir modern kıyâfetnâme mi yazıyorsunuz?</strong></p>
<p>Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Mârifetnâme’sindeki kıyâfetnâme geleneğiyle ilk kez Mehmet Ali Başkurt’un Vahşi Kent Ormanı romanı sayesinde tanıştım. Romanda kıyâfetnâmenin ele alındığı bölümde, Su karakteri üzerinden kurulan anlatı ve Gece Sözlüğü’ndeki “Gövdemizin hafızası, ruhumuzun cildidir.” anlayışıyla kurulan ilişki dikkatimi çekti. Bu yaklaşım, bedeni yalnızca fiziksel özellikleriyle değil; hafızayı, deneyimi ve anlam katmanlarını taşıyan bir alan olarak yeniden düşünmeme neden oldu.</p>
<p>Benim üretimlerimde ise beden, karakteri ele veren bir gösterge değildir. El motifi, parmakların duruşu ya da bedenin aldığı form; belirli kişilik özelliklerini temsil etmekten çok, hafızanın, kültürel belleğin, temasın ve yaşanmışlığın izlerini taşıyan görsel katmanlardır. Bu nedenle izleyiciye tek bir karakter ya da tek bir anlam sunmaktan ziyade, herkesin kendi belleği ve deneyimi üzerinden yeniden okuyabileceği açık bir anlatı kurmaya çalışıyorum.</p>
<p>Bu nedenle kıyâfetnâmeyi yeniden üretmiyorum. Ancak onun bedeni okunabilir bir alan olarak ele alan düşüncesini, çağdaş sanatın dili içinde yeniden yorumluyorum. Dijital kolaj, örtülü yüz, el motifi, minimal boşluk ve kültürel belleğe ait unsurları bir araya getirirken amacım beden üzerinden insanı tanımlamak değil; bedenin taşıdığı hafızayı, kimliği ve görünmeyen izleri görünür kılmak. Eğer yaptığım üretim kıyâfetnâme ile ilişkilendirilecekse, bu karakteri açıklayan değil; hafızayı, kültürel belleği ve insan deneyiminin katmanlarını görünür kılan çağdaş bir beden okumasıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/gamze-kartalin-sanat-pratigi-uzerine-bir-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yedinci Bianele Yedi Kelime ile</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yedinci-bianele-yedi-kelime-ile/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yedinci-bianele-yedi-kelime-ile/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2026 17:35:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11984</guid>

					<description><![CDATA[Temellük, Marka Müdürü, Prestij Mekanizması, Sembolik Hiyerarşi, Paris Salonu, Kolonyal, Algoritma Gitme zamanı! Ancak ortada duran tablo, iddia edilen hedeflere ulaşılamadığını açıkça gösteriyor. Yine de bu durum, kurumsal sanat pratiklerinin gelecekte, bu coğrafyaya üstten bakan kolonyal ve müdahaleci bir tutumu gözümüze sokan finansör ağlarıyla değil, çok daha güçlü ve sahici çalışmalarla kurulabilmesi adına bir deneyim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Temellük, Marka Müdürü, Prestij Mekanizması, Sembolik Hiyerarşi, Paris Salonu, Kolonyal, Algoritma</strong></p>
<p>Gitme zamanı! Ancak ortada duran tablo, iddia edilen hedeflere ulaşılamadığını açıkça gösteriyor. Yine de bu durum, kurumsal sanat pratiklerinin gelecekte, bu coğrafyaya üstten bakan kolonyal ve müdahaleci bir tutumu gözümüze sokan finansör ağlarıyla değil, çok daha güçlü ve sahici çalışmalarla kurulabilmesi adına bir deneyim alanı olarak okunabilir.</p>
<p><strong>Çaput</strong> ve minderlerin müze duvarlarına eklemlenmesi, bu coğrafyanın kültürüyle sahici bir ilişki kurmaktan çok, merkezî zihinlerdeki yerellik sembollerini çağdaş sanatın küresel dolaşımına sokan bir temsil pratiği gibi görünüyor. En azından eleştirel bir akılla yaklaşıldığında görünen manzara budur.</p>
<p>Yaşayan kültürel nesneler burada toplumsal bağlamından koparılarak sergilenen birer nesneye ve imgeye dönüşür. Böylece sanat ile hayatı birleştirme iddiası, hayatı estetikleştiren bir gösteriye dönüşme tehlikesi taşıyor. Bu noktada, <strong>Joseph Beuys</strong>&#8216;un sanatın elit bir zümrenin tekelinden çıkarılması ve herkesin yaratıcı potansiyelinin tanınması gerektiği yönündeki yaklaşımı hatırlanmalıdır. Ne yazık ki bu organizasyon, o elit zümrenin konumunu bu coğrafyada yeniden üretmekten öteye geçemedi.</p>
<p>Pratiğe bakıldığında, coğrafyanın hafızası ile eşit bir ilişki kurmak yerine onu yalnızca bir araştırma nesnesine dönüştüren, yerel kültürel deneyimleri sergilenebilir malzemeler olarak kullanan bir tavırla karşılaşılıyor. Bu durum; sanatın demokratikleşmesi, kapsayıcılığı, besleyiciliği, anlam ve kavram üzerine kurulduğu iddiasıyla ortaya çıkan söylemin, coğrafyanın kültürünü anlamaya çalışmaktan ziyade coğrafyayı yorumlama ve temsil etme ayrıcalığını kendinde gören entelektüel bir kolonyal akla dönüştüğünü gördük, sezinledik.</p>
<p><strong>Franz Marc</strong> bir zamanlar “kurumsal güçlere karşı birer vahşi gibi savaşıyoruz” diyerek sanatı onun ham, evcilleşmemiş doğasına geri çağırmıştı. Bugün ise o vahşi ruhu şık müze binalarına, küratöryel dilin steril vitrinlerine ve kontrollü sergi düzeneklerine hapsederek aslanı evcilleştirebileceğini sanan bir anlayışla karşı karşıyayız. Oysa soru hâlâ aynı yerden yakıcıdır: Gerçekten doğayı mı koruyorsunuz, yoksa onun yalnızca <strong>temsiline mi hükmediyorsunuz?</strong> Çünkü artık o “vahşi” olan içeride değil; üretilen ve yönetilen imgesiyle baş başa kalınmış durumda ve kurumsal yapı, eleştirinin dışında değil, bizzat içinde yeniden kurulmuş vaziyette.</p>
<p><strong>Marcel Broodthaers’ın</strong> hatırlattığı gibi, “Sanat ne kadar muhalif, ne kadar sistem karşıtı olursa olsun, müze ve galeri duvarlarının içine düştüğü an ehlileşir.” Tam da bu noktada, ikna kabiliyetinin kaynağı da sorgulanmadan edilemiyor: Bu söylem gerçekten kendi entelektüel iddiasından mı besleniyor, yoksa onu mümkün kılan küresel sponsor ağlarının sunduğu finansal ve kurumsal konforun ürettiği steril bir otoriteden mi güç alıyor?</p>
<p>&#8220;Günün sonunda bu organizasyon, tarihin o köhne aristokratik <strong>Paris Salonu</strong> statükosuna geri dönmüş gibidir; dışarıda bırakılan bağımsız sanatçılar ise belki de asıl tarih yazımını üstlenecek olan, görmezden gelinmiş o<strong> “Reddedilenler Salonu”</strong>nun gururlu mirasçılarıdır<strong>. Zira unutulmamalıdır ki o salon; kurumsal mekanizmalara yaranmayı ve sermayenin estetik kalıplarına boyun eğmeyi peşinen reddedenlerin, sanatın haysiyetini koruyanların gerçek sığınağıdır.&#8221;</strong></p>
<p>Nitekim mevcut organizasyonu yetersiz bulduğunu iddia eden eleştirmenlerinde; Mardin’de ikamet eden belirli sanatçıların isimlerini vererek &#8216;onların da bu bienalde olması gerektiğini&#8217; savunan eleştirmen tavrı da tam olarak bu kurumsal körlüğün bir parçası olarak görülebilir. Bu yaklaşım, ortadaki yapısal ve sistemsel çürümeyi görmezden gelip meseleyi basit bir <strong>&#8216;isim listesi&#8217;</strong> pazarlığına indirgemektedir. Bizim itirazımız, pastadan kimin ne kadar pay alacağına ya da vitrinde hangi isimlerin boy göstereceğine dair konjonktürel bir yer kapma yarışı değildir. Sahici bir kurumsal eleştiri; dışarıda bırakılanların listesini revize etmekle veya sisteme yeni <strong>aktörler</strong> <strong>sufle</strong> etmekle ilgilenmez; bizzat o listeleri yapan, onaylayan ve sanatı isim hiyerarşilerine sıkıştıran mekanizmanın kendisini hedefe koyar.</p>
<p>Instagram akışlarından, TikTok videolarından ve Pinterest panolarından devşirilmiş, daha önce sayısız kez tekrar edilmiş o mekanik heykelleri ve kitap katlama pratiklerini<strong> “avangard”</strong> adı altında sunmak, artık anlaşılabilir bir anlam üretmiyor. Çünkü avangard, piyasada dolaşan estetik kalıpların taklidine ve seri üretime dönüştüğü anda kendi tarihsel iddiasını da fiilen tüketmiş olur. Bugün karşımıza çıkan şey, yeni bir kırılma değil; algoritmaların yeniden paketlediği tanıdık görüntülerin kurumsal mekânda yeniden sergilenmesinden ibarettir.</p>
<p>Bu çelişki, organizasyonun bir vitrin süsü olarak sunduğu “okuma listelerinde” daha da berraklaşmaktadır. Listelere <strong>Gılgamış Destanı’nı, Mantıku’t-Tayr’ı, Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’ini, Edward Said’in Şarkiyatçılık’ını</strong> ya da Mezopotamya’nın kadim tarihini yerleştirerek yaratılan o derin, entelektüel hafıza illüzyonu, ne yazık ki sergi alanındaki gerçeklikle hiçbir sahici bağ kuramıyor. Kitap listeleriyle vaat edilen o kadim derinlik, bilgelik ve Doğu-Batı Helenliği, hesaplaşması; sergi salonlarında Instagram estetiğine kurban edilmiş mekanik düzeneklerin, içi boşaltılmış nesnelerin ve derin felsefi anlatılarla perdelenmeye çalışılan rüküş pratiklerin sığlığında eriyip gitmektedir. Coğrafyanın hakiki hafızasını yansıtan bu devasa edebi ve tarihi külliyat, günün sonunda yalnızca küratoryal birer reklam malzemesine ve kurumsal vicdan rahatlatma etiketine indirgendiğini gösteriyor.</p>
<p>Sanat ise giderek, narsist üretimlerin tarihî mekânlarda oluşturduğu iğreti bir vitrine, zanaatın yerini alan yüzeysel jestlere ve arkasına sığınılan içi boş kavramsal kutulara indirgenmektedir. Öyle ki bienal sanatçıları içerisinde; başka ellerin, zanaatkârların ya da adsız emekçilerin ürettiği çalışmaları bir araya getirip, bunları zorlama <strong>kolajlarla</strong> ‘kendi anlatısı’ gibi sunan kavramsal yama; emeği taşeronlaştırırken fikri tekelleştiren <strong>marka müdürü</strong> sanatçı profiliyle karşı karşıyayız. Başkasına yaptırılan işleri kurumsal bir etiketle kendi sanatıymış gibi sergilemek, sanatsal bir deha değil, düpedüz bir üretim ve anlam <strong>temellüküdür</strong>. Ancak tüm bu söylemsel şişkinliğe rağmen sanat, er ya da geç bu yapaylık katmanlarını aşacak; kendisini meşrulaştırmak için üretilen teorik sis perdesinden ve kurumsal dekorlardan sıyrılarak zamanla baş başa kalacaktır.</p>
<p>Pahalı burjuva sanatına meydan okuyan <strong>Arte Povera’nın</strong> (Yoksul Sanat) samimi, gündelik ve sokaktan beslenen tavrına öykünüp, günün sonunda Sabancı gibi burjuva müzelerinin taş sütunlarına yerleşme nizamınız, yöneldiğiniz şeyin sanat değil, doğrudan <strong>lüks edinme hastalığı</strong> olduğu algısının yanı sıra <strong>sermaye</strong> <strong>estetiği</strong> olduğunu açıkça ele veriyor.</p>
<p>Ortaya gerçek bir estetik değer koymak yerine, kavramları birbiri içine yığarak bir tür<strong> “kavram kaosu”</strong> üretmeyi başarı saymak ise dikkat çekici; oysa rasyonel akla, mantığa ve estetik tutarlılığa karşıtlık, entelektüel bir derinlik değil, çoğu zaman ciddi bir düşünsel iflasın işaretidir.</p>
<p>Sanat; süslü küratoryal katalogların, şifreli ve elitist dilin ya da vicdan rahatlatmaya yarayan konforlu bir iç huzur reklam panolarının ve afişlerinin arkasına saklanacak bir yapı değildir. Ne var ki, şehre bavullarla taşınmış basit, hatta yer yer rüküş kitsch nesnelerle gelip, bu nesnelerin estetik zayıflığını ağır felsefi anlatılar ve kurumsal dil oyunlarıyla perdeleyerek izleyiciyi bir tür söylemsel demagojiye sürüklemek, giderek yerleşik bir illüzyona dönüşmektedir.&#8221;</p>
<p>Bu olgusal tespitlerin ve yapısal eleştirilerin, şahıslara yöneltilmiş kişisel saldırılar olarak algılanmaması gerektiğini düşünüyorum. Zira kurumsal bir eleştiri karşısında hemen savunma pozisyonuna geçmek, sanatsal bir refleks olamaz. Oysa sahici bir sanat eleştirisi üretmek için o mekânları çıplak gözle görmek, o yapaylığı yerinde deneyimlemek gerekir. Entelektüel kapanmayı bir kenara bırakıp, samimi bir özeleştiri alanı açabilmek, &#8216;bu kez olmadı&#8217; diyebilme cesaretini göstermek gerekir. Elbette bunca yapısal eleştiriyi göğüslemek de kolay bir yük değildir.</p>
<p>Elbette bu satırlar da eleştiriden muaf değildir. Hatta metni okuyanların bir kısmının bizi güncel sanatın kavramsal araçlarını yeterince dikkate almamakla, eserleri kendi bağlamlarından koparmakla, teorik dili peşinen değersizleştirmekle ya da karmaşıklığı anlamsızlıkla karıştırmakla eleştireceğini öngörebiliyoruz. Kimileri ise bienalin araştırma süreçlerini, küratöryel emeği ve uluslararası sanat dolaşımının dinamiklerini yeterince hesaba katmadığımızı söyleyecektir. Bu itirazların tamamı meşrudur ve tartışmaya dahildir. Ancak tam da bu nedenle, bienalin ürettiği söylem kadar bienalin kendisinin; küratöryel tercihlerin, <strong>prestij mekanizmalarının</strong> ve sanat alanında oluşan <strong>sembolik hiyerarşilerin</strong> de aynı açıklıkla eleştiriye açılması gerektiğini düşünüyoruz.</p>
<p>Sistem karşıtı, sömürgecilik karşıtı veya mülksüzleşmeyi anlatan kitapları (örneğin Şarkiyatçılık, veya İnce Mehmet) listeleyip, bizzat o sömürü ve sermaye çarklarının tam göbeğinde konumlanmak;<strong> &#8220;anlam&#8221;</strong> üretmek ile <strong>&#8220;anlam-mış&#8221; </strong>gibi yapmak algılanır şeylerdir. Oysa sanat yapıtının bizzat kendi diliyle konuşması gerekirken, edebiyatın ve felsefenin dilini kısmen kurnazca ama yine de kurumsal ihtiyarın yani egemenin dayandığı bir baston gibi kullanması, ancak düşünsel bir yetersizliğin itirafı olabilir. Bu durum coğrafyanın entelektüel mirasını sahici bir dert olarak değil, sadece projenin “künyesini” süsleyecek egzotik birer dekor olarak görmektir.</p>
<p>Ayrıca bu coğrafyada Bienal&#8217;in paydaşı olan bileşenler, gelecek bienallerde küratöryel yaklaşımı sıkıştıran ve daha nitelikli işler üretmeye zorlayan bir tutum geliştirmelidir. Aynı şekilde, Bienal&#8217;e dahil olmayı neredeyse başlı başına bir sanatsal değer ölçütü olarak gören sanatçılar da bu ilişkiyi yeniden düşünmelidir. Bir sanatçının eleştirel kapasitesi, yalnızca sistem tarafından davet edildiğinde değil, gerektiğinde o sistemi sorgulayabildiğinde ortaya çıkar. Bienal&#8217;e katılma arzusunun, sanatsal üretimin önüne geçtiği yerde eleştiri yerini kariyer hesaplarına bırakma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.</p>
<p>Her şeye rağmen insanın o sarsılmaz anlam arayışı sürecektir; dünya giderek yalnızlaşsa, hızlansa ve distopikleşse de insan ruhu eninde sonunda bugünün parlak ama içi boş yanılgılarından sıyrılıp kendi zamansız doğrularını yeniden kuracaktır. Tıpkı bir zamanlar modern ve avangard sanatın yıktığını iddia ettiği şeyin, bugün çağdaş aktörlerin eliyle yavaş yavaş yeni bir statükoya, yeni bir &#8216;kurumsal gelenek&#8217; biçimine dönüşmesi gibi.</p>
<p>Elbette sanat, hızlanan zaman ritmine ayak uydurarak dönüşmeye devam edecektir; yapay zekâ ve dijital dünyanın akışkan imgeleriyle birlikte biçim değiştirecek, başka bir estetik rejime evrilecektir.</p>
<p>Nihayetinde sanat, bu yapay hızdan ve kurumsal gürültüden kurtulup sakinleşecek; belki de en ilksel hâline, insanlığın o korunaklı, saf ve zamansız huzur alanına geri dönecektir. Ve asıl büyük kırılma, zamanın o acımasız ve ayıltıcı süzgeci devreye girdiğinde yaşanacaktır. Geleceğin insanı, bugünün o steril müze duvarlarına dönüp baktığında muhtemelen ironik bir gülümsemeyle şu tespiti yapacaktır:<strong> &#8216;Bir zamanlar sahneye taşınmış böyle rüküş, kitsch nesneler de vardı ve o dönemin insanları büyük bir ciddiyetle, ağır felsefi teoriler eşliğinde bunların üzerine konuşup duruyorlardı.&#8217;</strong> İşte bugün büyük bir iddiayla &#8216;avangard&#8217; diye sunulan birçok pratik, yarının en sıradan kurumsal estetiğine ya da geçmişin o rüküş yanılgılarına dönüşmekten kurtulamayacaktır.&#8221;</p>
<p>Sözün özü ise açıktır: Burada yapılan eleştiri hiçbir şekilde kişisel değildir; kişi değil, yapı konuşulmaktadır. Ama tam da bu yüzden rahatsız edicidir. Derdimiz olgularladır. O olguların iddia edilen iyiliği, kötülüğü, estetik iddiası ve bu kadim topraklar üzerinde bıraktığı o eğreti, yer yer de fazlasıyla rüküş izleriyle kalacaktır.</p>
<p>Gayet uzun bir metin oldu. İyi ya da kötü, sığ ya da derin; sonuçta büyük bir organizasyonun ve ciddi bir emeğin ürünüyle karşı karşıyayız. Eleştirilerim saklı kalmak kaydıyla, Bienal&#8217;i ve temsilcilerini bu çalışmadan dolayı tebrik ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yedinci-bianele-yedi-kelime-ile/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>7. Mardin Bienali Üzerine  </title>
		<link>https://zamansizdergi.com/7-mardin-bienali-uzerine/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/7-mardin-bienali-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2026 18:42:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11965</guid>

					<description><![CDATA[Mardin Bienali düzenleyicileri Kurumsal Kibir ve &#8220;Sistematik&#8221; Savunma Refleksi olarak sosyal medya hesaplarından şöyle bir metin servis ettiler:    “16 yıldır &#8216;ısrarla&#8217; düzenlenen Mardin Bienali, bölgenin tüm imkansızlıklarına rağmen pek çok üreticinin inancını besliyor. Yıllarca sistematik bir şekilde eleştirilere maruz kalan ve bu coğrafyada öyle ya da böyle oldukça iyi yol kat eden Mardin Bienali [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mardin Bienali düzenleyicileri Kurumsal Kibir ve &#8220;Sistematik&#8221; Savunma Refleksi olarak sosyal medya hesaplarından şöyle bir metin servis ettiler: </strong></p>
<p> </p>
<p><strong>“16 yıldır &#8216;ısrarla&#8217; düzenlenen Mardin Bienali, bölgenin tüm imkansızlıklarına rağmen pek çok üreticinin inancını besliyor. Yıllarca sistematik bir şekilde eleştirilere maruz kalan ve bu coğrafyada öyle ya da böyle oldukça iyi yol kat eden Mardin Bienali ekibi kendini büyüttüğü gibi Mardin&#8217;in kültür sana hayatını da büyüttü.”</strong></p>
<p> </p>
<p>Gelen metindeki satır arası kodları okurken;</p>
<p><strong>&#8220;16 yıldır ısrarla düzenlenen&#8230;&#8221; ve &#8220;bölgenin tüm imkansızlıklarına rağmen&#8230;&#8221; vurgusu</strong>: </p>
<p>Kurumsal savunma refleksinde okumamız şunu gösteriyor: Burada açıkça duygu sömürüsü ve bir fedakarlık anlatısı (mağduriyet anlatısı) kuruluyor. &#8220;Biz buraya zor şartlarda lütfedip sanat getirdik, dolayısıyla bizi eleştiremezsiniz&#8221; demeye getiriyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>Bize göre</strong>: Mardin kimsenin sanatsal hayır işleyeceği, imkansızlıklar üzerinden acınarak sömürüleceği bir taşra laboratuvarı değildir. &#8220;Israrla&#8221; buradasınız, çünkü Mardin’in bin yıllık aurası, taş duvarları ve mistisizmi olmasaydı, bavulunuzda getirdiğiniz o köksüz işleri New York’ta ya da İstanbul’da kimse dönüp izlemezdi. İmkansızlıkları bir zırh gibi kuşanıp sanatsal niteliksizliği ve sponsor dayatmalarını meşrulaştıramazsınız. Size tavsiyem bir dahaki Mardin Bienali’ni Tarihi Mardin sokaklarında yapmayın. Onun ruhu sizi aşar. Mardin Yenişehir Nur mahallesinde yapın. Ya da illa yukarı Mardin olmalı diyorsanız Kotek ve Saraçoğlu mahallelerine inin. Orada melodram satabilirsiniz. Hatta getirdiğiniz minderleri günlük yaşamda kullanıldığını göreceksiniz. Dezavantajlı bölgelerin göç, yoksulluk ve trajedisini ve gerçeğini sanat adı altında müzede sattığınızı fark edeceksiniz. </p>
<p> </p>
<p><strong>&#8220;Sistematik bir şekilde eleştirilere maruz kalan&#8230;&#8221; ifadesi:</strong></p>
<p><em>Evet biliyoruz Kurumsal titizlikle ve itinayla kelime yerleştiriyorsunuz</em>. Getirilen somut hafıza, mekân ve kapitalizm eleştirilerini tek bir kelimeyle &#8220;sistematik karalama&#8221; veya &#8220;çekememezlik&#8221; torbasına atıp değersizleştiriyorsunuz. Argümanlara felsefi bir yanıt vermek yerine, kendinizi mağdur ilan ediyorsunuz.</p>
<p> </p>
<p><strong>Bizce</strong>: Ortada sistematik bir saldırı yok; tam aksine, sizin sahaya yaptığınız <strong>sistematik bir hafıza gaspı veya egosu mu diyelim. War, var, hepsi var.</strong> Dara’nın nekropolünün ortasına fırlatılan o frapan, kitsch beyaz bankın, demirler sapladığınız sarnıç sütunların, Sabancı Müzesi&#8217;nin tonozları altına atılan o oryantalist minderlerin ya da Peugeot’nun reklam panosuna çevrilen taş duvarların eleştirilmesinden daha doğal ne olabilir? Bu eleştirilere &#8220;sistematik maruz kalma&#8221; demek, coğrafyanın entelektüel aklı ve sanatsal eleştiri disiplinini tamamen yok saymaktır.</p>
<p> </p>
<p><strong>&#8220;Oldukça iyi yol kat eden&#8230;&#8221; ve &#8220;Kültür sanat hayatını büyüttü&#8221; iddiası da var tabi. </strong></p>
<p><strong>Bu şu anlama geliyor</strong>: Niceliksel (rakamsal) bir büyümeyi niteliksel bir başarı gibi satıyorsunuz. Gelen turist sayısı, açılan sergi mekânı sayısı üzerinden bir başarı simülasyonu kuruyorsunuz. Hiç de kötü yok. En kadim mitlerde bile kötü var. Ama sizde sadece iyi yol var. Bir tür cemaat zihni bu. Ayrıca herkes sizin gibi düşünmek zorunda değil. Ama beni sevindiren tarafı şu oldu; Tik-Tok ve Instagram Reels videolarında bol bol gördük çalışmalarınızı. Yansımalarınız sadece bu tartışmalı sosyal medya hesapları oldu. </p>
<p><strong>Bizce</strong>: Doğru, büyüttünüz; ama neyi büyüttünüz? Mardin’in sanatsal bilincini ve üreticisini değil; <strong>Mardin üzerinden beslenen kendi kurumsal egonuzu, uluslararası PR ağınızı ve turistik tüketim pazarınızı büyüttünüz.</strong> Coğrafyanın mistik ve ezoterik donanımı olan sanatçısını ve buranın insanını projenin merkezine almak yerine, onları sadece sergi açılışlarında arka planda duracak yerel figüranlar olarak konumlandırdınız. </p>
<p>Ne var ki bu kültürel mülksüzleştirme çarkı, sadece dışarıdan gelen aktörlerin eliyle dönmüyor; asıl kırılma, yerel iş birlikçiler ya da organizasyonun yerel ayakları ile daha da güçleniyor. Yıllarca kendi atölyelerinde veya dost meclislerinde bu bienalin oryantalist dilini ve taşra sömürgeciliğini en ağır sözlerle eleştirenlerin, ilk kuratöryel davette ya da küçüklü büyüklü &#8220;görünürlük&#8221; vaatlerinde saf değiştirmesi, bu hafıza gaspına coğrafyanın içinden bir meşruiyet zemini sunuyor. Dünün keskin eleştirmenleri bienalin bölgedeki lojistik işçiliğini ve halkla ilişkiler danışmanlığını üstlenerek içeride birer Truva atına dönüşüyorlar. Bu uysallaşma ve entelektüel taviz, bienal yönetiminin sahada sergilediği felsefi açıkları coğrafi birer kalkanla perdelemesine olanak tanırken, Mardin’in özgün sanat damarına da içeriden vurulan en sessiz ama en hırpalayıcı darbe haline geliyor.</p>
<p><strong>Kurumsal Kibir ve &#8220;İmkânsızlık&#8221; Zırhı: Bienalin Eleştiri Kabul Etmez Defans Mekanizması:</strong></p>
<p>Bienal çevrelerinin ve savunucularının, sahadaki bu felsefi iflas karşısında sığındıkları dil tam bir kurumsal kibir ve hedef saptırma örneğidir. <em>&#8220;16 yıldır ısrarla, bölgenin tüm imkansızlıklarına rağmen&#8221;</em> diye başlayan<em>, &#8220;sistematik eleştirilere maruz kalan&#8221;</em> diyerek mağduriyet devşiren ve <em>&#8220;Mardin’in kültür sanat hayatını büyüttük&#8221;</em> kibirlenmesiyle biten steril cümleler, sahada çiğnenen kültürel belleğin üstünü örtme çabasından ibarettir.</p>
<p>Buradan, o süslü cümleleri özenle seçen kurumsal akla açıkça sesleniyoruz: Mardin, sizin her sıkıştığınızda arkasına saklanabileceğiniz bir &#8220;imkansızlıklar ve fedakarlıklar&#8221; kalkanı değildir. &#8220;Israrla&#8221; buradasınız; çünkü çok iyi biliyorsunuz ki, Mardin’in bin yıllık anıtsal ve mistik aurası olmasaydı, yanınızda getirdiğiniz o köksüz, portatif ve &#8220;taşınabilir&#8221; işlerin hiçbir sanatsal karşılığı olmayacaktı. Mardin Hafızasının ekmeğini yiyip sonra da buraya sanatsal bir lütufta bulunmuş gibi üstenci bir dille <em>&#8220;Kültür sanat hayatını büyüttük&#8221;</em> diyemezsiniz.</p>
<p>Sizin büyüttüğünüz şey Mardin’in sanatsal derinliği değil; küresel sermayenin sponsorluk PR’ı, turistik tüketim pazarı ve kendi kurumsal egonuzdur. Somut felsefi eleştirileri, mekân uyuşmazlıklarını ve Peugeot arabasını Mardin Cumhuriyet Meydanı’na indirip<em> &#8220;sistematik eleştiriye maruz kalıyoruz&#8221;</em> diyerek tek kalemde silip atmak; bu şehrin kendisini, mekan hassasiyetini, sanatçılarını, düşünürlerini ve kendi insanını düpedüz kauçuk kokusunda bırakmaktır. </p>
<p><strong>Biz Buradayız, Siz Veni ve Vidi…siniz. </strong></p>
<p>Mardin bir dekor, sahne ya da kurumsal aklama (artwashing) alanı değildir. Taş sustuğunda, sizin kurumsal sloganlarınız ve steril savunma metniniz sadece havada asılı kalan komik bir gürültü niceliksel gürültü gibi geldi.</p>
<p>7. Mardin Bienali, &#8220;Gökzemin&#8221; vaatlerinin altında ezilmiş; Dara’ya fırlatılan o kitsch bankla, müzelere atılan o oryantalist minderlerle, Dara Sütunlarını deldiğiniz demirle ve kapitalizmin hizmetkârlığıyla hafızamıza hakaret etmiştir. Siz bienal bittiğinde vidalarınızı söküp, sponsor logolarınızı toplayıp gideceksiniz; ama biz, bu taşın ve hafızanın asıl sahipleri olarak buradayım diyen o mağrur duvarlarla baş başa kalacağız. </p>
<p><strong>Dokuma Simülasyonları ve Floransa Eşiği: Coğrafyanın Stendhal Sendromu Beklentisi:</strong></p>
<p>Son günlerde bienalin sosyal medya hesaplarında parlatılan ve ekranlarımıza düşen o dokuma ile resim sanatının melezlendiği işler de ne yazık ki bu yüzeysellik dalgasının coğrafyadaki bir diğer yansımasıdır. Dokumayı ve resmi yalnızca teknik birer yüzey oyunu, pikselleri ipliğe dönüştüren dijital bir trend egzersizi olarak algılayan bu akıl, Mezopotamya’nın dikey ve yatay tüm tarihsel katmanlarını ıskalamaktadır. Bizim derdimiz körü körüne bir reddediş ya da kapıları dış dünyaya kapatmak değil; biz bu coğrafyaya &#8220;gelmeyin&#8221; demiyoruz. Bilakis, bu kadim topraklara adım atan çağdaş sanatın, Floransa’ya giden bir seyyahın o deha ve estetik ihtişam karşısında yaşadığı o sarsıcı <strong>Stendhal Sendromu</strong>’nu bize burada, kendi evimizde yaşatmasını talep ediyoruz. Baktığımızda kalbimizi sıkıştıracak, bizi kendi taşımızla, zamanımızla ve varoluşumuzla yüzleştirerek başımızı döndürecek bir sanatsal deha beklerken; karşımıza hafızanın üzerinde hafifçe gezinen dokuma simülasyonlarının, antik nekropolün ortasına fırlatılmış kitsch bahçe mobilyalarının ve müzeleri dekorlaştıran oryantalist minderlerin konulması bu toprakların estetik hafızasına haksızlıktır.</p>


<pre class="wp-block-preformatted"></pre>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/7-mardin-bienali-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>III.IV. Mektup</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/iii-iv-mektup/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/iii-iv-mektup/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 May 2026 15:57:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Mektuplar]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11932</guid>

					<description><![CDATA[4 Kapı Gümüş aynanın çocukları; ölü yılların definesidir. Gömüsü güneş kehanetinin büyüsündedir. Dicle’ye okuduğum ilahi, rüyasını görmeye gelen yeşil gözlü kadınların örgüsü. Sonsuzluğun içindeki ilk eksik bilgiye teyr û baz. Fırat’ın gölgesinde dinlenen kızıl saçlı tanrı; adaleti değil anlamı sever. Her şeyi bilen zaman gibi varlığın sisli izi. Vatanım, cennet kapısındaki insanın darüşşifası; hâl ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>4 Kapı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gümüş aynanın çocukları; ölü yılların definesidir. Gömüsü güneş kehanetinin büyüsündedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dicle’ye okuduğum ilahi, rüyasını görmeye gelen yeşil gözlü kadınların örgüsü. Sonsuzluğun içindeki ilk eksik bilgiye teyr û baz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fırat’ın gölgesinde dinlenen kızıl saçlı tanrı; adaleti değil anlamı sever. Her şeyi bilen zaman gibi varlığın sisli izi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Vatanım, cennet kapısındaki insanın darüşşifası; hâl ve bilgi arasında kalan hat. Çünkü toprak kokusu çiçeğin ruhuna şem.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dört kapı, birbirine seslenen harflerin çamuru. Bu ses, eski anlamın yasını tutar. Söyledikçe har û ar olur makama.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dört kapı, tek lisanın kalbi. Şarkı söyleyen çocukların; selama, kelama ve halaya açılan neşesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dört kapı derki; susmak, dünyanın en garip hapishanesi. Bu küçük şeyler, insanın cahil bir gaddarla şiddetli geçimsizliği.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><br><strong>1 Makam</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen, Arap gıdısına düşmüş şehvet cümbüşü. Ve mağaranın karanlık kabuğundaki kîl û kâl vaizi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen, dağılmış kökün kurdu. Fitnesi büyük gövdenin nemi, küfü ve hastalığı. Acem ve Rum’un eli, dili ve hizmetkarı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen, taht sandığın plastik taburedeki makam sahibi. Duvara sırtını dayamış lafazan. Macellan’ın Gökalp’a döndüğü Rota Virüsü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevgili Zin! Kokusu Zagros Dağları’nın çiçeği. O, gürültülü boş bir kap. Sevgili Zin! Saçları Mezopotamya Ovası’nın başağı. O, sözü bol boş bir lakırdı. <br><br>Çünkü; insanla yaşayan toprağımız, Med şiirinin derinliği, kalbi ve aklı. Hazır olmamızı bekleyen perde. Kendi varlığını hatırlayacak sır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sesin ördüğü hikâyeyi ruhumuz giyindiğinde; herkes halkının dünya misafirdir. Belki bir yolcu, belki bir anıt, belki de bir köpek.</p>



<details class="wp-block-details is-layout-flow wp-block-details-is-layout-flow"><summary>Görsel: Mehmet A. Başkurt</summary>
<p class="wp-block-paragraph">Biz, nabzını satanları, sessiz yaşlı uşakları ve kan satan deyuzların ihanetini gördük. Sözün son zuhuru; güzel insanlar gittikçe sular da çekildi. </p>
</details>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/iii-iv-mektup/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>And Kitabesi III. III</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/and-kitabesi-iii-iii/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/and-kitabesi-iii-iii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Oct 2025 16:22:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Mektuplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11847</guid>

					<description><![CDATA[Hiciv Kapısı Gerçek, insanın uyutulduğu toplum. Toplum, şahıs iştahında insan kurgusu. Kurgu, yorganın ağır rüyası. İktidar, uşağın kulağına çalınan sır. Ahlaksız ve ayrıca zeki adamın gaddar aklı. Bu akıl, epik bir şiir ve kanın aktığı çanak. Tarih, külli zamanın isi. Küf kokulu ihtiyarın zehri. Belki de ayyaş bir dervişin çektiği duman. Bellek, zihinsel hendeğin üzerine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>	Hiciv Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gerçek, insanın uyutulduğu toplum. Toplum, şahıs iştahında insan kurgusu. Kurgu, yorganın ağır rüyası.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İktidar, uşağın kulağına çalınan sır. Ahlaksız ve ayrıca zeki adamın gaddar aklı. Bu akıl, epik bir şiir ve kanın aktığı çanak. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarih, külli zamanın isi. Küf kokulu ihtiyarın zehri. Belki de ayyaş bir dervişin çektiği duman.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bellek, zihinsel hendeğin üzerine serili geçici desen. Kel adamın ömrü kadar süren harita.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mekân, kent kahvesinde ömür çürüten oyunlar. Dar bir insanın sığ ufku kadar büyük bir gürültü. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Mitler, zeytin ve incir adına bize söylenen sözler. Lezzetin diğer dünya kıyası. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Beden; gerçeğin, iktidarın, tarihin, belleğin, mekânın ve mitlerin üzerinde tepindiği kale kapısı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong> Övgü Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Övgü, hicvin çarıklı ikizi. Dilencinin kandıran görkemi. Rom üzümünün maya hali.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zaman, tarihin politik inşasında eriyen saatler. Düzenin çarkında hak ve hukuk tabiri olarak kalmış saat kurmacası.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Duygu, mesneviden beslenmiş yalanlar. Gül ve umudu heba eden sıcak kan torbası.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dil, düşüncenin yamalı çizgisi. Hatıraların üzerini çizen dolma kalemin sivri ucu. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Düşünce, serabın su hali. Bir var bir yok. Aklın bilmediği kalbin yolu yordamı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilgi, cehaletin en sevdiği ağaç. Meyvesine taş atıp doyar sonra hikmeti kusar. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Adalet, kul adamın perdesi. Ne görür, ne işitir, ne söyler, ne bilir. Çünkü terazi gaddar adamın malı ve mülkü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi söyle: Otun et tokluğunu, duman üzeri hayalleri, geceyi ve bilmeceyi kim bilir? Var olmak ılık bir can havli. Kavli yalan olan kitaplardan ne öğrenebiliriz?</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/and-kitabesi-iii-iii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Belsa Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/belsa-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/belsa-kitabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Jun 2025 12:08:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mektuplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11709</guid>

					<description><![CDATA[Tapınak Kapısı Gülüşün, cennet kapısındaki insanın darüşşifası ve kokusu ilk çiçeğin ruhu. Gözlerin, nazik bir kalbin zamanda kaybolmuş kalıcı sözleri. Okuduğum ilahileri kalbine taşıyan yük. Parmakların, kışın ortasında toprağı uyandırmaya çalışan sıcak elin ucu, bucağı ve izi. Bu iz, ruhun aldığı yolun derin çizgisi. Kalbin, hatırlanamayacak kadar eski bir bahçe. Tanrının kendi izini sürdüğü izbe [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Tapınak Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gülüşün, cennet kapısındaki insanın darüşşifası ve kokusu ilk çiçeğin ruhu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözlerin, nazik bir kalbin zamanda kaybolmuş kalıcı sözleri. Okuduğum ilahileri kalbine taşıyan yük. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Parmakların, kışın ortasında toprağı uyandırmaya çalışan sıcak elin ucu, bucağı ve izi. Bu iz, ruhun aldığı yolun derin çizgisi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Kalbin, hatırlanamayacak kadar eski bir bahçe. Tanrının kendi izini sürdüğü izbe bir cennet.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">İnancın, soluğunu bağladığın ulu kayın ağacındaki kırmızı çaput. Sen burada büyük bir ev sahibisin. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Sesin, cümlenin altın nakışlı duvarları. Tapınak ilahisindeki yankı, yangın ve derin huşu. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Kulakların, tanrı sesinin pençesi. Yalnız bir rahibin okuduğu fısıltıların çehresi; kabile kalbinin gömüldüğü eski bir kitap. </p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Rahle Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İbadet, dini bir zanaat. Çünkü alimler yanlışı pazarlayan minberdeki ulu hatipler. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Korku, rüyasını görmeye gelen kadının kalbi. Saçlarını sakladığı duvarın kimsesizliği. İnin cinin top oynadığı evin köşe bucak karanlık gölgesi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayat, eski bir tanrının çilesi. Zamandan düşmüş dağın, insan suretindeki kayaları. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarih, hakkın küçük bir bölümü. Adaletin sığ sesi ve sessiz sedasız göçenlerin isimsiz mezarı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Cesaret, doğanın en büyük öğretisi; yaşamak ve devam etmek. Hayatı ve insanı dengede tutan yegâne dilek. </p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan, doğanın dişi tarafı; iyinin ve kötünü terazisi. Zamanın belleğindeki rüya alemi ve her şeyin anlam tezahürü. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Anlam, doğanın insan belleğine yatırdığı tohum. Kök ve gövdenin yapraklara ulaştırdığı lezzettin tadı. </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/belsa-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kürtçe Pop Müziğinin Kraliçesi Ecem Ra İle Yaptığımız Röportaj:</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kurtce-pop-muziginin-kralicesi-ecem-ra-ile-yaptigimiz-roportaj/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kurtce-pop-muziginin-kralicesi-ecem-ra-ile-yaptigimiz-roportaj/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Feb 2025 18:58:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11589</guid>

					<description><![CDATA[Sanatınızı ve kendinizi bize biraz anlatabilir misiniz? 1998 Diyarbakır doğumluyum. 6 yaşındayken piyano eğitimi aldım. Kısa bir süre sonra liseyi Denizli’de okurken belediye konservatuvarında devam ettim piyano eğitimine. Şarkı dinlemeyi de çok büyük bir tutku ile yapıyordum ve günün bir kısmını müzik dinleyip söylemeye ayırırdım. Yaptığım müzikte aslında çok dinlediğim şarkıların etkisi ve bunların sonucunda [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sanatınızı ve kendinizi bize biraz anlatabilir misiniz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">1998 Diyarbakır doğumluyum. 6 yaşındayken piyano eğitimi aldım. Kısa bir süre sonra liseyi Denizli’de okurken belediye konservatuvarında devam ettim piyano eğitimine. Şarkı dinlemeyi de çok büyük bir tutku ile yapıyordum ve günün bir kısmını müzik dinleyip söylemeye ayırırdım. Yaptığım müzikte aslında çok dinlediğim şarkıların etkisi ve bunların sonucunda da yaptığım müzik ile insanlara dokunmak benim amacım.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bir ses sanatçısı olarak size en çok ilham veren şey nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Beni inanılmaz etkileyen her şey bende melankolik bir şekilde kâğıda dökülür. Gözyaşı ile beraber. Sonra piyano başında bunu melodileştiriyorum çoğu zaman. Hal böyleyken mutlu şarkılar yazmak için ilham gelmesini beklemiyorum çünkü gelmiyor hiçbir zaman. Kendimi yazmaya zorluyorum. Böyle başardığım majör şarkılarımda var. Hatta yakın zamanda bir tanesini paylaşacağız.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sanata başlamaya nasıl karar verdiniz? Doğuştan gelen bir zorlama mıydı?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğuştandı evet. Yani şarkı sözleri yazan arkadaşlarımla dans ederdim ve onları hep yönlendirirdim. Ayna karşısında şarkı söylemek bir yana dursun nasıl daha güzel ağlayabilirim diye farklı farklı sesler çıkarır mimikler yapardım. Sonra o sıralar abimin yetenek sınavlarına hazırlandığı kursa beni de yazdırdılar çok iyi duyuyormuşum hocaların dediklerine göre. Böylece daha sağlam bir zeminde devam etti müzik hayatımda.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bir eserinizi üretirken en çok hangi aşamada zorlanıyorsunuz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Genelde iyi bir nakarat bulma konusunda. Sürekli nakarat değiştiriyorum. Daha akılda kalıcı ve basit olsun istediğim için. E tabii bu değişiklik bir noktadan sonra sözleri de etkiliyor. Melodi ve sözleri uyumlu yapmak zahmetli bir hale geliyor. Bu çok yorucu olduğu için genelde bir kerede yapıp bitirmek istiyorum. Ama pek mümkün olmuyor. Bu noktada&nbsp; Prodüktörüm Olcay olduğu için ona danışmak ve bazen beraber değişiklik yapmamız gerektiği durumlar oluyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bir eseri tamamladığınızı nasıl anlıyorsunuz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Öncelikle tamamen içime sinmişse bitmiş oluyor benim için ve tabii teknik olarak eserin verse, pre-chorus, chorus, Bridge gibi formları tamamsa bitmiş sayabiliriz.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Dinlemeyi sevdiğiniz sanatçılar kimler?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Adele’in büyük hayranıydım bir dönem. Şimdi üretim yapmadığı için küstüm. Çalışkan sanatçılar dinliyorum Taylor swift, The Weekend gibi çocukkende şebnem ferah ve hepsi dinlerdim. Evde ise annemi dinlerden Dengbejlik yapardı babamla beraber.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Xeyro Abbas ve Ciwan Haco parçalarını tekrar yorumladınız? Bu sanatçıların sizdeki yeri nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kürtçe müziğin öncüleri iyi ki varlar. Küçükken hatırlıyorum evde çaldığını. Civan Haco Kürtçe müzikte pop girişiminde bulunmuş kıymetli bir sanatçımız.&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Kürt müziği için üretim aşamasına geçmek için Planlarınız var mı?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Elbette, başladık. İlk olarak benim daha önce bestelediğim eğlenceli olduğunu düşündüğüm funk, reggi tarzında bir bestemi çıkaracağız. Daha sonra aklımızda olan ve yapmak istediğimiz Kürt şairlerin yazdığı şiirleri melodileştirip bestelemek.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Kürt müziğinde Yeni teknikler deniyorsunuz? Bunun öncülüğünü devam ettirecek kadar yaptıklarınıza inanıyor musunuz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çok yeniyiz bu işte. Aslında bu işin mimarı Olcay B. &nbsp;İle geçen sene bu zamanlarda tanıştık. Ve hızlı bir şekilde işe başladık. Proje Olcay’ın yıllardır kafasına olan bir şeymiş meğer benimle hayat buldu. &nbsp;Çok büyük bir öncülük yapıyoruz gerçekten çünkü Her ulusun kendi müziğinin birçok türü vardır. İngilizce pop, Türkçe pop gibi, ama Kürtçe çok bakir bu konu da yani pop müziği yoktu. Bizde bu işin öncüsü olmak için adımımızı attık. 2024 yılının haziran ayında ilk Cover şarkımızı yayınladık ve gerçekten güzel bir başarı yakaladığını düşünüyoruz. İnsanların dikkatini çekiyoruz. Konserlerimizde dans etmek yerine durup dinliyorlar bu bize tuhaf geliyor ama sanırım onlara da yepyeni ve yapılmamış bir şey olduğu için durup dinlemek istiyorlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Devam ettireceğim tabii ki. Çünkü ben pop müzik dinleyerek büyüdüm. Ve bu müzik türünü İngilizce yapardım. Fakat Kürtçe ile yapmak beni İngilizce yapmaktan bir farkını olmadığını gösterdi. Hatta daha güzel çünkü kendi dilim ve daha hakimim. Ve Kürtçenin dil fonetiğinin pop müziğe ne kadar müsait olduğu keşfettiğimizi söyleyebilirim.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sanatın toplum üzerindeki etkisine inanıyor musunuz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kesinlikle. Bir kitap okumuştum oradaki bir cümle bana çok tehlikeli bir iş yaptığımı düşündürdü. Cümle aynen şöyle: Müzisyenler din adamlarının siyasetçilerin ve ebeveynlerin ulaşamayacağı kitlelere ulaşma gücüne sahiptir. Düşününce kesinlikle öyle. Üniversite de Müzik literatürü dersimizi Aytaç Hoca verirdi. Biz müzisyenleri büyücülere benzetirdi o da çok haklı. Bence de büyücüyüz. İnsanları etkileyebiliyoruz çok derinden.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sanatınızı politik ya da sosyal mesajlar vermek için kullanıyor musunuz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Politika pek beni içine çekmiyor. Merak ettiğim bir konudan ziyade çok karmaşık ve gerçek gelmiyor. Ben sadece müzik yapıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>En gurur duyduğunuz eseriniz hangisi?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Diyarbekir. Yaptığım ilk Kürtçe şarkım. Çünkü ilk defa kendi dilimde şarkı yaptım bu çok kıymetli benim için. İnsanların beğenisine sunduğumda çok güzel yorumlar geldi ve devamı böylelikle gelmiş oldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Kariyeriniz boyunca sizi en çok etkileyen olay ne oldu?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kariyeri inşa ettiğim çok farkında değildim. Ama ne zaman ki Diyarbakır’da kahve içmek için gittiğim bir mekânda tanımadığım insanların gelip benimle tanışması çok şaşırtmış ve gerçekten yaptığımız işlerin çalıştığını, karşılığını bulmaya başladığını görmek beni çok etkiliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Gelecekte hangi projeler üzerinde çalışmayı düşünüyorsunuz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Zaman gösterecek. Bu yolda ilerliyorum ve karşıma çıkan her şeyi en güzel şekilde değerlendirip yapabildiğim en iyisini yapmaya çalışıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bonus soru: Sizi bir gün Diyarbakır Newroz alanında görmek isteriz. Siz böyle bir şeyi</strong> <strong>ister misiniz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Elbette, küçükken gittiğim anısı hiçbir zaman aklımdan silinmeyen, hayran kaldığım bir şeydi Newroz. Yüzyıllardır süre gelen kültürümü, derinden hissedeceğim ve geleneklerimi yansıtabileceğim böyle bir etkinlikte yer almayı asla kaçırmak istemem</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kurtce-pop-muziginin-kralicesi-ecem-ra-ile-yaptigimiz-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şin Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/sin-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/sin-kitabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Nov 2024 13:50:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[sevgili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11523</guid>

					<description><![CDATA[Bu Kapısı Anlamak, hayatın gözleridir. Çünkü insan bir uyku halidir. Ve isminin sesi bir anlam dağıdır bende. Zihin, ruhun yoludur. Tanrının yorulduğu bu yolda; sağır bir kaya gibi bekledim seni. Gülüşün; ruhumun kaygıları, ümidin gördüğü dilek, neşeli bir övgü ve insanı insan eden aşk çağlayanı. Geçmiş, döllenmiş bir zaman. Ve şimdi şu an bir hiç, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bu Kapısı</strong>    </p>



<p class="wp-block-paragraph">Anlamak, hayatın gözleridir. Çünkü insan bir uyku halidir. Ve isminin sesi bir anlam dağıdır bende.   </p>



<p class="wp-block-paragraph">Zihin, ruhun yoludur. Tanrının yorulduğu bu yolda; sağır bir kaya gibi bekledim seni.   </p>



<p class="wp-block-paragraph">Gülüşün; ruhumun kaygıları, ümidin gördüğü dilek, neşeli bir övgü ve insanı insan eden aşk çağlayanı.   </p>



<p class="wp-block-paragraph">Geçmiş, döllenmiş bir zaman. Ve şimdi şu an bir hiç, orada kendi başına kalan mekan yada belki meyveli bir ağacın kokusu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gövde, toprak ve ruh arasındaki Su damlası. Ve sen yedi sonsuz vadinin üzerinde yükselen cennet dağının çiçeği.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Sana sarılmak, hayatın elbisesini, sonsuzluğun kabuğunu giyinmek ve bu kitabeye gömülmektir.   </p>



<p class="wp-block-paragraph">Söz, ruhun ve sesin birbirine karıştığı maden yatağı. Çünkü yalnızlık heybetlidir. Kudreti kendi başına insan dağıdır. 	</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ra Kapısı</strong>  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Can, ruhun tanrısı. Çiy, bulutların gerçek hazinesi. Mekânlar, insanlar ve acılar zekânın gerçek kusuru.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Şuur, An’ın hayat akışı ve toprağın ruhunu bilen tohumun mekânı. Tohum, zamanın uyuduğu evrenin külü.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">An, iyi gelen yağmurlar gibi, annemin resmine gömdüğüm yüzüm gibi, tenhada unuttuğum başak ve güneş gibi&#8230;  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Tesadüf, uyandığımız doğru zaman. İnsan, zamanın oyuncağı ve hayat, hilekar bir serap.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen; deftere yazdığım iyilik öğüdü, güzel kadınların ağzındaki rica ve burnumda tüten kan şekeri.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen; sabahı karşıladığım kış güneşi, gün içinde zamanın kırdığı küçük hikayeler ve sigaraya sardığım sözler.   </p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen; kulağımdaki güvercin küpesi, dünya telaşındaki ses ve bir şeylerin her sureti.  </p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/sin-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>III. XVII. Mektup (Kürt Kitabesi)</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/iii-xvii-mektup-kurt-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/iii-xvii-mektup-kurt-kitabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2024 08:49:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11374</guid>

					<description><![CDATA[IX. Methiye Gözlerin, Kudüs Fatihi Belek Gazinin kalbi. El Halil kapısındaki rahmet. Ela, asi ve Kürdî. Göğüsün, Medya Sofrası. Mesture Hanımın ayak izleri; zorbaya direnç ve Golgota Tepesindeki peygamber katline havari. Kavgan, korkunç Pers ordusunun dizginleri; aziz ve muzaffer Yunan Helen yenilgisi. Sesin, yaban kuşlarının göçü. Bir bulutun orman gürültüsü. Tuva Vadisine dökülen yağmurun nefesi. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"> <strong>IX. Methiye  </strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">  Gözlerin, Kudüs Fatihi Belek Gazinin kalbi. El Halil kapısındaki rahmet. Ela, asi ve Kürdî.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Göğüsün, Medya Sofrası. Mesture Hanımın ayak izleri; zorbaya direnç ve Golgota Tepesindeki peygamber katline havari.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Kavgan, korkunç Pers ordusunun dizginleri; aziz ve muzaffer Yunan Helen yenilgisi.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Sesin, yaban kuşlarının göçü. Bir bulutun orman gürültüsü. Tuva Vadisine dökülen yağmurun nefesi. Su, toprak ve ağaç kokusundaki hayata çağrı.   </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Koynun, şu bahsedilen emin belde. Göğü kuranın evi, kalbi ve ruhu.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">Dudakların, sessizliğin ve sisin gömüsü. Doğanın en dingin hali; yorgun, sessiz ve örtülü. Orada sevginin ve sırdaşın ruhu yatar.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">  İşte bunların hepsi sanrı; sırların gizlendiği gerçekler. Bir kargaşanın tam ortasındaki ben, sen, bizler ve sizler.       </p>



<p class="wp-block-paragraph">   <strong>X. Methiye</strong>    </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yanakların, narın kız kardeşi ateş kırmızısı. Gölgenin sakladığı elma kokusu.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Yürüyüşün, bir kısrağın nal izleri; derin, hızlı ve ümit dolu. Ve ayrıca elbisen yelkenli bir geminin soluğu; uzun, mavi ve nemli.    </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Bileklerin, Yunan epigramlarındaki eleji; sarhoş bir kadeh ve gönül üzeri ateş.      </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Güzelliğin, nefsin en güzel tadı. Şeytanın tatlı kahkahası ve Lilith annenin mar rengi. Bir kölenin alaycı ve küskün hükümranlığı.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Endamın, ruhu olan uzun bir hikâye. Köşeyi dönen zaman. Kaybolup giden tüm her şeyin sığındığı mekân.   </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Sen, beklemenin büyük yalnızlığı. Göğsümdeki tenhada uykunun derin karanlığı ve Bulgar kehanetindeki beyaz inci. Rüyanın, hayalin ve düşün kaynağı.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Hayata dair; tanrı ve dilenci yan yana. Zaman ve hileli mutluluk yan yana. Gece ve gün yan yana. </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Hepimiz zaman değirmenindeki kuyulara düşen gece sesleriyiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/iii-xvii-mektup-kurt-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gül Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/gul-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/gul-kitabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Jul 2023 06:45:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11171</guid>

					<description><![CDATA[El Şedday Kapısı Avuçların, bir avuç. Bu avuç; kuytunun mühür kapısı, gür ormanın kalbi ve arındığım buhurun dumanı. Bu avuç, dervişin terk ettiği topraklar. Gerdanın, duvar ustasının elindeki sihirli taş. Cömerdin sarraf eli ve beyanı, bir keşfin ulu orta rüyası. Yürüyüşün, incinen tozun topraktaki mührü. Anlamın bilindiği bu yer geç kalmanın taştaki sureti gibi. Gövden, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>El Şedday Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Avuçların, bir avuç. Bu avuç; kuytunun mühür kapısı, gür ormanın kalbi ve arındığım buhurun dumanı. Bu avuç, dervişin terk ettiği topraklar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gerdanın, duvar ustasının elindeki sihirli taş. Cömerdin sarraf eli ve beyanı, bir keşfin ulu orta rüyası.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yürüyüşün, incinen tozun topraktaki mührü. Anlamın bilindiği bu yer geç kalmanın taştaki sureti gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gövden, et gömüsü; kokusu içimdeki yamyamı diri tutan dağ kekiği ve soğuyan yalnızlığın yaşlı ağaca söyledikleri.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sensizlik, hiçliğin ortasına dikilmiş yokluk anıtı. Bu aldanış yükünde içimdekiler, bir zamanın içindeki bin zamanın kül sessizliği.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ölüm, hiçliği besleyen boşluk. Çünkü kalan son yarın hayatın tek kusuru. Seni seviyorum ve sanki insanlar hiç buraya gelmedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü hayat, ölümden ölüme yaşamdır ve ölüm, hayattan hayata yaşamdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Timat Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözlerin, ruhu inşa eden güneş. Orada sanki bir kent düşkünüyüm ve etrafımdaki kalabalık oyalandığım bir oyun.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Göğsündeki süt, sonsuz hayatın ilk gıdası; yaşam, güç ve kuvvet veren bir bozkır çiçeğinin aşk kandili.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beklemek, dağın dayanağı. Eteklerde unutulmuş bir kaya divanı; otun, böceğin ve ıssızlığın mesken tuttuğu hüküm defteri. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Özlemek, hüzünle beslenen umut. Bilmediği yolları, dokunmadığı rüzgârları, görmediği vahaları merak eden dar avludaki incir ağacı gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yollar, yola revan bir yabancının ocağı. Bükülmüş kaderlerin yazgısı. Nihayeti, Beka kapısına bıraktığın yaprak süsü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kelimeler, gizli geçitlerin rehberi. Ruhunuza bir bahar şarkısı fısıldayan çengi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayat, unuttuğumuz eski ve dilediğimiz hatıralar. Perdeyi açalım. Ummanın kenarında zamanı bekleyen kör bir nöbetçiyiz orada.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/gul-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Göl Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/gol-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/gol-kitabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Mar 2023 11:06:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11109</guid>

					<description><![CDATA[Bekleme Kapısı An, ruhumuzun her şeyi sıkıştırdığı ve gövdemizin hiçbir şey yaşayamadığı zaman. Medeniyet, gerçeğin üzerine kurulmuş bir tuzak. Kentler, ruhumuzun uyuştuğu rahatlık. Hastalık, insana gebe şişkinlik ve anıları bozan yara. Susunuz lütfen! Çünkü mantık, anlamsız denge. Gerçek, sonsuzluktan ibaret bir meydan; dağların, denizlerin, ormanların ve ateşin tembihli hikâyesi. İnsan, dağılan ışığın ortak zamanı ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Bekleme Kapısı       </p>



<p class="wp-block-paragraph">  An, ruhumuzun her şeyi sıkıştırdığı ve gövdemizin hiçbir şey yaşayamadığı zaman.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">Medeniyet, gerçeğin üzerine kurulmuş bir tuzak. Kentler, ruhumuzun uyuştuğu rahatlık.   </p>



<p class="wp-block-paragraph"> Hastalık, insana gebe şişkinlik ve anıları bozan yara. Susunuz lütfen! Çünkü mantık, anlamsız denge.   </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Gerçek, sonsuzluktan ibaret bir meydan; dağların, denizlerin, ormanların ve ateşin tembihli hikâyesi.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">   İnsan, dağılan ışığın ortak zamanı ve geceye yayılıp güne felek Kadir olan Melik.    </p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben, raflardaki yatır kitap ve derin uykudaki Kebikeç. Sen, içimde gezinen hayalet; büyülü bir nefes dalgasındaki zerre. </p>



<p class="wp-block-paragraph">     Kalbim, kâinatın şaşkın tayfası; acemi, cesur ve korkak. Sen, kahvedeki esrar ve türküsü yol olan sır.            </p>



<p class="wp-block-paragraph">               Giriş kapısı   </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Duvar; insanın derin şüphesi, içimizdeki telaşsız kuyu ve unutulmuş en yakın tenha.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">Defter; kalp hisarındaki kusur, avcumuzun kız kardeşi ve dargın bir mezar öğüdü.    </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Kitap; kafamdaki özet, söylediğim ekmek kokusu ve tırnak arası unuttuğum siyah kir pasak. </p>



<p class="wp-block-paragraph">   Ben, babamın yola düşen vasiyeti ve şuurun yanan ocağı. Sen, annemin duvara asılı duası ve biz kulları yetiştiren irşadın hayratı.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">   Ben, sanrının yedi geçidi ve aynanın karşı sureti. Sen, unuttuğum iki kelimenin uğultusu ve göz rengi.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">  Biz, heykelin izlediği kalabalık ve çarşının umum gürültüsü. Biraz azık, biraz açlık ve biraz yokluğa dayanmış şer kölesi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">     Kentlere alışan şiir dünyaya alışan şiirdir. Çünkü zamanın ahengi biri, hepsi, hiçbiri belki de bir ömür tanrıdır.   </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/gol-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gök Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/gok-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/gok-kitabesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Sep 2022 09:19:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10876</guid>

					<description><![CDATA[I. Kapı Ayrılık, sahipsiz bir eşya. Kaçmak, en büyük kavga ve bunlar baş edemediğim ben. Yalnızlık, bir şehir oyunu. Toplum, ortak aklın cezası ve çocuklar, insanın ölümsüzlük meyvesi. Eski, hileli bir zaman. Zaman, ömrün bizi terk edişi ve dudağın sonbahardaki bağbozumu. Nesneler, insana anlam veren ruh. Pir, toprağa bulanmış fani ve sen bulutların gölgede sakladığı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>I. Kapı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrılık, sahipsiz bir eşya. Kaçmak, en büyük kavga ve bunlar baş edemediğim ben.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yalnızlık, bir şehir oyunu. Toplum, ortak aklın cezası ve çocuklar, insanın ölümsüzlük meyvesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eski, hileli bir zaman. Zaman, ömrün bizi terk edişi ve dudağın sonbahardaki bağbozumu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nesneler, insana anlam veren ruh. Pir, toprağa bulanmış fani ve sen bulutların gölgede sakladığı peygamber.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fikir, ruhun yaşayan sureti. Düşünce, düşlerin gövde hali ve saçların ormanın kestane dökümü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Filiz, tohumun gizli hali. İhtiyarlık birikmiş gövde ve hayat sesindeki tatlı çalgı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sarılmak, kolların lirik acısı. Çember, cebircinin tekrarı ve kâinat kadının döl yatağı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>II. Kapı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Duman, nefesin sarhoş bulutu. Gülüşün, çoğalan ruh ve gelenekler omuzlarının kambur askısı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Haz, acıya dönüşen şehvet. Zorba, kılıcın ucundaki hükümdar ve barış ateşin suda kırılan sesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gürültü, Süleyman’ın söyledikleri. İçimdekiler ölü deniz kokusu ve uyku arının acı iğnesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ceylan, Aslanın ağzındaki nezaket. Ot, ceylanın ağzındaki çaresizlik ve gerçekler gecenin yüzyıllık yolu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Avuçlar, içimdeki kan ve kar. Gözlerin Kürt dağındaki gazel ve yürüyüşün Havvas’ın kalem ehli.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Umut, ekmeğin odun ateşi. Besmele, hayrın bülbül sesi. Dua, kalbin çatısı ve iyi niyeti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sis, dağların derin uykusu. Tek bir defa! Tek bir defa cenge uyanın. Ben binlerce defa uyandım. Sen, harabenin nazlı anıtıydın.</p>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2022/09/gok-kitabesi.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/gok-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2022/09/gok-kitabesi.mp3" length="2882304" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Mağara Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/magara-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/magara-kitabesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jun 2022 21:39:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10518</guid>

					<description><![CDATA[Botan Kapısı Göl, kör bir ırmak. Ben, büyülü orman ozanı. Sen, hayallerin doğurduğu rüya. Rüzgâr, ruhu hatırlatan ses. Ben, kâinatın kalbindeki tef. Sen, nar bayramındaki ilahi. Kaya, canı çekilmiş maden. Ben, koynundaki süt. Sen, suya hayat veren yosun. Gece, boyu uzun anılar. Ben, mağarada dinlenen yorgun süvari. Sen, dağda gezinen yel. Göz, kalbin karanlık kuytusu. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Botan Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Göl, kör bir ırmak. Ben, büyülü orman ozanı. Sen, hayallerin doğurduğu rüya.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rüzgâr, ruhu hatırlatan ses. Ben, kâinatın kalbindeki tef. Sen, nar bayramındaki ilahi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kaya, canı çekilmiş maden. Ben, koynundaki süt. Sen, suya hayat veren yosun.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gece, boyu uzun anılar. Ben, mağarada dinlenen yorgun süvari. Sen, dağda gezinen yel.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Göz, kalbin karanlık kuytusu. Ben, kandilin dibinde salınan gölge. Sen, Ay uykusunun tatlı yüzü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hafıza, zamanın ömrü. Ben, gülüşünde saklı gömü. Sen, kalbimdeki tütsülü tortu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan, tanrının sırları üzerine kurulu zaman. Ben, rüyalardan uzak apaçık gerçek. Sen, neşeli bir eğlence.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mardin Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Mardin, üç kapı bin zaman. Ben, Diyarbakır burcunun heybeti. Sen, yedi renk içerisinde gizlenen Güneş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Atalar, cehaletin bağlanmış çaputu. Ben, düşüncenin karnındaki yangın. Sen, yangındaki su sesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiir, yakılmış cennetin kokusu. Ben, Âdem. Âdem’in kaburga sancısı. Sen Havva. Havva’nın süslü mirası.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Can, insandaki tanrı damarı. Ben, aydınlığın karanlıkta dinlendiği gölge. Sen, ruhun yaşayan sureti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mağara, yaşlı dağın homurtusu. Ben, uçurumun kenarındaki sessizlik. Sen, yüzüme düşen kar tanesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yara, hatıraların dikili anıtları. Ben, hanın geçip giden yolcusu. Sen, kervanın kaybolmuş acı izi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İfade, anlamın iadesi. Ben, aklın kötü durmuş kamburu. Sen, kalbin tahtı, tacı ve ayrıca ibadeti.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/magara-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ay Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ay-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ay-kitabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Nov 2021 11:59:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10195</guid>

					<description><![CDATA[Muğ Kapısı Ağzımda güneş, omuzlarımda gece; ben ihtiyar bir balıkçıyım. Anılar, zamanın isi. Saçların, dağılmış bulutlar. Gece, derin çağların yıkıntısındaki zaman. Ben, ormana danışan Zen dervişi. Sen, tarçın kokusundaki yasemin. Ses, gövdenin kuvveti. Söz, kalbin kuvveti. Ben, esrar külündeki ateş. Sen, bağrımdaki bahar. Tarih, burç dibinde kalan masal. Ben, lekeli bir zihin. Sen, dinlediğim müjde. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Muğ Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ağzımda güneş, omuzlarımda gece; ben ihtiyar bir balıkçıyım. Anılar, zamanın isi. Saçların, dağılmış bulutlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gece, derin çağların yıkıntısındaki zaman. Ben, ormana danışan Zen dervişi. Sen, tarçın kokusundaki yasemin.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ses, gövdenin kuvveti. Söz, kalbin kuvveti. Ben, esrar külündeki ateş. Sen, bağrımdaki bahar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarih, burç dibinde kalan masal. Ben, lekeli bir zihin. Sen, dinlediğim müjde.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Felek, cilveli keder. Ben yoluna düşmüş kâşif. Sen, Tanrı vadisindeki Hızır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nağmeler, kalbin dağlanmış perdeleri. Ben, rüzgârın peşindeki süvari. Sen, düğüme üfleyen gam çengisi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayat, yeşeren tohum tadı. Ben, kuyunun dibindeki karanlık. Sen, mahzende bekleyen dem.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Yeruşalim Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayaller, gerçeklerin hurafeleri. Sırtım, yüzünü döndüğün kaya. Gözlerin, su sesindeki boşluk.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapılar, asrın ve insanın kuyumcusu. Ben, tuğradaki divit. Sen, boncuktaki nazar mavisi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eşya, hüzünlü bir yalnızlık. Ben, duvardaki kimsesiz resim. Sen, dağın gerdanındaki seyyah.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evler, bıçak ağzındaki kan. Ben, buz kesmiş adam. Sen, hayatın güzel uykusu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yalnızlık, uykusuz şehir oyunu. Ben, caddenin dibindeki esmer. Sen, göğün bulut nefesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aydınlık, karanlığı kurcalayan tan yeli. Ben, iki yanlış arasındaki kırık çoğul. Sen, gül akşamındaki rayiha.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hüseyin, paramparça bir kitabe. Ben, yazgısı çöle adanmış Ali. Sen, kilit altındaki hazine.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ay-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üç Karanlık Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/uc-karanlik-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/uc-karanlik-kitabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Sep 2021 08:49:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10043</guid>

					<description><![CDATA[XI. Methiye (Sub) Gözlerin; rüyanın dokusundaki gerçek, masal dağındaki hayal, mavi bir çöl ve çiçek açmış bulutsu bir gök. Gövden; Elif’in omurgasındaki kavis, Aşur’un önünde salınan Dicle ve ruhun tanrıya karıştığı mekân. Gülüşün; müjdelenmiş bahar, cennetin kapısındaki bin rüya ve kalbimde sır tutmuş çengi. Göğüslerin; taze kış havası, yalnız bir bozkırın sırtı ve Sara’nın rahmindeki [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>XI. Methiye (Sub)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözlerin; rüyanın dokusundaki gerçek, masal dağındaki hayal, mavi bir çöl ve çiçek açmış bulutsu bir gök.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gövden; Elif’in omurgasındaki kavis, Aşur’un önünde salınan Dicle ve ruhun tanrıya karıştığı mekân.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gülüşün; müjdelenmiş bahar, cennetin kapısındaki bin rüya ve kalbimde sır tutmuş çengi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Göğüslerin; taze kış havası, yalnız bir bozkırın sırtı ve Sara’nın rahmindeki sevinç.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Avuçların; insan elinin değmediği iklim, Akmelek kilinde gizlenen yaşam ve tohumun gövde ektiği dokunuş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sözlerin; kalbi saran korku damarı, aşkın saçak kökleri ve ayrıca yüreğin kuvveti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rahmin; Yafa rıhtımındaki tüccarın elindeki kök. O kök, tarlada güneşin uyuduğu gece ve rengimizi bulduğumuz hayat.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>XII. Methiye ( Rosa)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bağrın; denizin, ormanın, rüzgârın ve dağın uğultusu dolu. Burası kalbim, burası sesim, burası nefesim, burası boşluğun aynası sonsuzluk.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bakışın; gecenin içindeki kış kokusu ve ayrıca gündüzün içindeki güneş kavruğu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yürüyüşün; eski çarşılarda anlatılan masal, tanrının mülküne giden yoldaki tören anıtı ve zafer takı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Parmak uçların; hayal kuyularını aralayan söz, bütün kötü hikâyeleri unutturan sanat.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ey sevgili Havva kızı! Sen kaç gecesin, sen kaç gündüzsün? Çünkü zaman sonsuzun ötesi. Ve çünkü zaman anladığımız an biten bir hat.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben üç karanlıktan doğan Âdem. Ben üç krallar savaşının galibi Selahaddin. Ben Lamelif Ali. Ben ruhu dağınık zaman.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen Atlasın yedi güzeli Ülker’in yeryüzündeki ışığı. Sen Şi’ra’nın gece ruhu. Sen Sin şehrindeki Şin kitabesi. Sen zamanın mekân tutmuş hali.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/uc-karanlik-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayat Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/hayat-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/hayat-kitabesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Jun 2021 07:39:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9951</guid>

					<description><![CDATA[Öğretmenim Zerrin Boratav Bağçivan’a; bu mektup sizindir. Sevgilerimle. Niyayeş Marifet kelamının aldığı on dört menzil yol; Ayn, Min ve Sin kavşağında düğümlenir. Bu düğüm insanın itaat damarıdır. Hadi, üfle avuçlarıma! Dua, Mutlu ruhların kefaretidir. Bu Doğu’nun minberidir. Sinemdeki dağ; Aşk. Aşk, ruhun lekesi. Gecenin ruhunu muhafaza eden Güneş kavruğu. Yaranın zarafeti; susmak. Susmak, rindin oturduğu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Öğretmenim Zerrin Boratav Bağçivan’a; bu mektup sizindir. Sevgilerimle.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Niyayeş</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Marifet kelamının aldığı on dört menzil yol; Ayn, Min ve Sin kavşağında düğümlenir. Bu düğüm insanın itaat damarıdır. Hadi, üfle avuçlarıma! Dua, Mutlu ruhların kefaretidir. Bu Doğu’nun minberidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sinemdeki dağ; Aşk. Aşk, ruhun lekesi. Gecenin ruhunu muhafaza eden Güneş kavruğu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaranın zarafeti; susmak. Susmak, rindin oturduğu sessiz toprak. Yaş odunun közdeki su ilahisi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kökün toprakla muhabbeti yaşamdır. Yaşam, zamanın ömrü ve anıların tortusu. Suresi insan olan söz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bağrımdaki bu ses, tutku. Tutku, içimizdeki şarkı ve ıssız ruhların çekildiği harabeler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben hayatın üstündeki meddah. Sahra tozundaki Hürmüz. Hind aktarındaki âttar. Kır havasındaki bahar. Ve gelip en son Çinwad Köprüsü’nde biten ömür.<br>Çünkü insan, zamanın ölümlü halidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Tewt</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevgi, hayata can veren su gibidir. Aşk, Dünya Ağacındaki on güneş ve Latin Masalı’ndaki Venüs. Sevgi ve Aşk; gece yüzü olan Batı’nın kalesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her ibadet tanrıya raks. Raks, ruhun gövdedeki sarhoş hali. Çünkü aslında anlam; gördüğümüz kendimiz. Ve sen kendine gizlenen dağ.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kabul kapısında gömdüğümüz boşluk anlarımız Mevlana sancısındaki altın nilüfer; durgun, duru, sessiz ve bin yıllık uykunun sersemliği.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babil Kilimindeki gözlerin; tanrı ve insan arasında akan yeşil nehir. Emaresi güçlü kalplerin kaynak olduğu cümleler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gövden; kentlerin ilahı Lidya tacirlerinin giyindiği çul ve anıların hayat bulduğu koku ve sessiz höyüklerin en dibindeki gömü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sözlerin Şam kılıcındaki fikre siper tutmuş Cayy Köyü’ndeki Salman. Barışın beyaz iliği ve nefesten can bulan ruh.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kâinat; zamanın mekân tutmuş hali ve zamanın bitmeyen sonsuzluğu. Ancak zaman, insanın ölümlü halidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/hayat-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yankı Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yanki-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yanki-kitabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 May 2021 05:47:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9914</guid>

					<description><![CDATA[Mem Gece ve zindandır. Deli ve derviştir. Çerçi ve bedevidir. Aslan ve vahşidir. Kudret ve şandır. Yürüyüş ve cengtir. Dağ ve taştır. Avare ve başıboştur. Bunlar Mem’dir. Bunlar Âdem’dir. Zîn Gündüz ve buluttur, heva ve rüzgârdır. Ceylan ve narindir. Peri ve masaldır. Naif ve nurdur. Latif ve ateş tir. Can ve kandır. Bunlar Zîn’dir. Bunlar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mem</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gece ve zindandır. Deli ve derviştir. Çerçi ve bedevidir. Aslan ve vahşidir. Kudret ve şandır. Yürüyüş ve cengtir. Dağ ve taştır. Avare ve başıboştur. Bunlar Mem’dir. Bunlar Âdem’dir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Zîn</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gündüz ve buluttur, heva ve rüzgârdır. Ceylan ve narindir. Peri ve masaldır. Naif ve nurdur. Latif ve ateş</p>



<p class="wp-block-paragraph">tir. Can ve kandır. Bunlar Zîn’dir. Bunlar Havva’dır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mem</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İsrafil ve surdur. Kıyamet ve cellattır. Uçurum ve kaledir. Hükümran ve güçtür. Kudret ve celaldir. Celil ve Mikail’dir. Bunlar Mem’in nefesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Zîn</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kar ve kelebektir. Taht ve seyrandır. İpek ve nazdır. Nefes ve arzudur. Büyü ve yıldızdır. Nehir ve topraktır. Yar ve yardır. Bunlar Zîn’in nefesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mem</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Mem sevgi gibidir. Huzur gibidir. İhtiyar gibidir. Kalem gibidir. Toprak ve iyilik gibidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Zîn</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Zîn aşk gibidir. Mutluluk gibidir. Genç gibidir. Söz gibidir. Rüzgâr ve kötülük gibidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mem</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen öyle ela, sen öyle kumral, sen öyle kurdî; mey içelim bu gece. Sözlerin zamana yayılır. Zaman gölge olur.&nbsp; Bilir misin? Düşlerin de kalbin de bir mesafesi yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Zîn</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ela bir zaman; şaşırtıcı bir anlamsın sen. Sen geldiğinde bütün sessizlikler, büyüler ve ıssızlıklar harabelere çekilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mem</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gülüşün, sarılsam tüm dünyayı tanıyacağım. Çünkü gülümsedin, bu evrenin ilk genişlediği andır. Saçların avuçlarımda karanlık. Gözlerin yıldız kuşağı ve yedi iklimin rengi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Zîn</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sana sarhoşluğumu saklayamam. Sen benim kibrimsin. İki gövdem var benim; biri Zuhal bir diğeri Zühre Yıldızı’nda.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mem</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Tanrının rengi aşktır. Sır, efsun, şarap ve afyon Zühre’dir. Eğlence, keyf ve lal delal Zühal’dir. Burası; iki dudak, iki gövde, iki zaman. Softa burası için, ‘’zaman yaşam, dudak mühür ve gövde kehribar sütun’’ der. i</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Zîn</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünya mevsiminde süvari bir yalnızlıktır sana koşmak.&nbsp; Bu rüzgârın nefesinde ağır kalmaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mem</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Meleklerin kanatları dağların sırtlarıdır. Gece çok sessiz. Rüzgâr bizim şarkımızdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mem ve Zîn (Koro)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Zamanın taciriyiz biz. Bulutları rüzgâra yükleyip giden.<br>Rüzgâr ve zaman yan yana.<br>Gövdemizdeki kan nurdaki nardır.<br>Şuurun mirası vicdanımızın anladıklarıdır<br>Cennet ve cehennem; vicdan ve nefse benzer. İkisi de aynı sofra. Bu<br>Sofrada biri ben, biri sen, biri biz ve diğerleri siz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yanki-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edip Kapısı</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/edip-kapisi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/edip-kapisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Apr 2021 11:12:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9832</guid>

					<description><![CDATA[&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; Yol &#160; Öğle gölgesindeki güneş, ay ışığındaki buğday başağı ve akşam kandili, şölenin tam ortasındaki mum,&#160; biz biliyoruz ki rüyanın perdesi uykudur. &#160; Üzerimde beyaz rida. Bu göğsümdeki dünya yalan; yılan bir yol. Oysa öyle kâinatın üç sırrını taşımışsın yüzüğünde; on dört bapta Edip sözü okumuşsun. Su ruhunu avuçlamışsın. &#160; Kalp ocağındaki ateşi görmüşsün. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yol</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; Öğle gölgesindeki güneş, ay ışığındaki buğday başağı ve akşam kandili, şölenin tam ortasındaki mum,&nbsp; biz biliyoruz ki rüyanın perdesi uykudur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; Üzerimde beyaz rida. Bu göğsümdeki dünya yalan; yılan bir yol. Oysa öyle kâinatın üç sırrını taşımışsın yüzüğünde; on dört bapta Edip sözü okumuşsun. Su ruhunu avuçlamışsın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; Kalp ocağındaki ateşi görmüşsün. Kuran’ın yedi manasını bilmişsin. Aman kapısına yedebildi bilgisini saymışsın. Bin il dolaşmışsın.&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ot, öd ve kûbar kokusunda Hekim Senaî neşterinde uyumuşsun. Züleyha’nın tırnaklarındaki çiziğe gömülmüşsün. Yusuf’un gömleğindeki izi dikmişsin. Ruhun lekesine aşk hüneri olmuşsun.</p>



<p class="wp-block-paragraph">On Beşinci Nefes ve On Beşinci Sesleniş ( Tohum )</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; Geceyi kadehe döküyorum. Su gibi akıyor zaman. En dibinde anılar. Avuçlarımızda düşler. Hepsi sen. Sen gerçeklere karışacak dua; afsunlu, sessiz bir yol risalesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yolcu</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp; Üzerimde beyaz izâr. Bileklerimde izzet, nefis, güç ve bahar başıboşluğu. Bunlar eski bahçedeki genç.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; Hara Dağı Rahiplerine dağın lisanını okumuşum. Tay yelesinde rüzgâr süvarisi esmişim. Soğuk ayaz yıldızlarına seslenen köpek olmuşum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; Hafızın kalbini dinlemişim. Hırsızın el becerisinde kaybolmuşum. Şiir divanında susmuşum. Kalbindeki gövdemi defnetmişim. Zamanı uyutan şarapta demlenmişim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; Yedi Endam kitabesine yüzümü sürmüşüm. Gönül madenindeki cevheri bulmuşum. Üç büyük âzerde yanmışım. Korku perdesinde ümidin doğuşunu görmüşüm.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; On Altıncı Nefes ve On Altıncı Sesleniş ( Kök )</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; En son fani bir konağa geldim. Taş sütunları reyhan ve safran suyunda yıkanmıştı. Fena Vadisinde yazılmış Gece Kitabesinin başına oturdum. &nbsp;&nbsp;Sözün özü dâhil her şey bir noktaydı. Bu nokta kalemin kemali idi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/edip-kapisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SEN</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/sen/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/sen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Mar 2021 09:21:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9727</guid>

					<description><![CDATA[Sen! öte tarafa giden geminin dağınıkTuzlu ve nemli havası Sen! acıların kırdığı çocuk bakışınrüzgara toka,bir şiirin telleri, okyanusa açılan kapıyağmur elbisen. sen! aşkın ve baharın kiraz rengikokusu bir dalın yeni yırtılmış kabuğuaçılmış ve bitmeyecek. Sen! olmadığında değilSevmediğinde yalnızlığım.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Sen! öte tarafa giden geminin dağınık<br>Tuzlu ve nemli havası</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen! acıların kırdığı çocuk bakışın<br>rüzgara toka,<br>bir şiirin telleri, okyanusa açılan kapı<br>yağmur elbisen.</p>



<p class="wp-block-paragraph">sen! aşkın ve baharın kiraz rengi<br>kokusu bir dalın yeni yırtılmış kabuğu<br>açılmış ve bitmeyecek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen! olmadığında değil<br>Sevmediğinde yalnızlığım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/sen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orman Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/orman-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/orman-kitabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2021 08:27:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9599</guid>

					<description><![CDATA[Çöl Kapısı Sen, Mithat Paşa’nın kızı; Arabi, Nusayri ve çölün gece neşesi Şahı Merdan Osmanî. Göğsündeki kuş; Kays’ın sevgili kalbi. Buhurun dumanındaki rüya; Orpheus’un dövmeli orman çengisi, havvası ve emanet dünyanın hevesi. Kalbindeki ay ışığı; Yır Betiği’nde yedi telli çalgıyla okunan şiir. Gövdeye ekilen tanrı ruhu. Hasadı düş ve hayal olan hayat. Oturup tükettiğimiz hayat; [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Çöl Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen, Mithat Paşa’nın kızı; Arabi, Nusayri ve çölün gece neşesi Şahı Merdan Osmanî.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Göğsündeki kuş; Kays’ın sevgili kalbi. Buhurun dumanındaki rüya; Orpheus’un dövmeli orman çengisi, havvası ve emanet dünyanın hevesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kalbindeki ay ışığı; Yır Betiği’nde yedi telli çalgıyla okunan şiir. Gövdeye ekilen tanrı ruhu. Hasadı düş ve hayal olan hayat.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oturup tükettiğimiz hayat; kaderin arzusuyla ölmüş adamlar gibidir. Uykudaki o uzun zamana sesleniyorum. Hayat, savaşa gitmeden önce süründüğümüz kokudur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Karşı karşıya iki burç gibidir hayat ve ölüm. Ben ve siz gibi, siz ve onlar gibi. Hayat, zaman seyyahı ve ayrıca acıya dönüşen mutluluk.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen, haziran sümbülü. Gün doğumundaki Güneş, tayf kokusu ve düşe yelken olmuş anı; sarı, kızıl ve mavi bir sessizlik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen, yol ağzındaki Nisange; Mazgirt Dağı’ındaki taş, Rıza Şehri’ndeki kelebek, göz karasındaki kırk melek, kalbim ve ibadetim.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Dağ Kapısı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben Perihan Hanım’ın torunu; Kürdî, Sünni, dağın çilesi ve tarikatı Geylani Ali nefesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kalbimdeki aslan; Zin’in sevgili kalbi. Odun közündeki ateş; ruhun büyülü nişanı, hareli ve vahşi doğa kabilesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Avuçlarımda Aya Yani yortusu’ndan kalma Dilsiz Su; Ninova düzlüklerinde gömleği yırtık Gılgameş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ebul İz’in zaman dairesindeki gök; ölüleri anlatan kederli yıldızlara seslenir. Yıldızlar, tanrının izlediği tozlu yol. Bu yol; dört parçası özenle saklanan eski bir kitap.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İki ayrı vatan gibidir hayat ve ölüm. Kalanlar ve gidenler gibi. Köy ve göç gibi. Evet, anlatmak gözü kapatmaktır. Ölüm, gövdemize sürdüğümüz yalnızlık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben, ılgın ağacı. Toprağın ruhundaki gövde, kök salmış yaban ve çorak coğrafyadaki toprak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben, Urdu dilindeki Galip gazeli; Annemin toprak, babamın su ve benim ateş olduğum bin bilcümle. Ben, maiyetimdeki Yedi Ulu Ozanın ezgisi ile sana gelen ulak; kör, dilenci ve ebedi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/orman-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
