<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Kabakçı &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/mehmetkabakci/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Jun 2022 19:08:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2019/03/cropped-zamansiz_editor_100x100-1-32x32.jpg</url>
	<title>Mehmet Kabakçı &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bergen ve Diğer Arabesk Şeyler</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/bergen-ve-diger-arabesk-seyler/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/bergen-ve-diger-arabesk-seyler/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Kabakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jun 2022 19:08:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10512</guid>

					<description><![CDATA[Bergen&#8217;i toplamda 6 milyondan fazla kişi izledi. Kalkıp sinema salonlarına giderek izleyenlerin sayısı bu. Evlerinde, internette, telefonda izleyenleri de hesaba katabilseydik belki 10 &#8211; 15 milyon insan izledi Bergen filmini.&#160; Müslüm filmini de sinema salonlarında 7 milyon kişi izlemişti. Bir kıyas yapabilmek ve göstermeye çalıştığım resmi netleştirmek için söylüyorum: Türkiye&#8217;de her yaştan ve kategoriden kitleleri [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bergen&#8217;i toplamda 6 milyondan fazla kişi izledi. Kalkıp sinema salonlarına giderek izleyenlerin sayısı bu. Evlerinde, internette, telefonda izleyenleri de hesaba katabilseydik belki 10 &#8211; 15 milyon insan izledi Bergen filmini.&nbsp; Müslüm filmini de sinema salonlarında 7 milyon kişi izlemişti. Bir kıyas yapabilmek ve göstermeye çalıştığım resmi netleştirmek için söylüyorum: Türkiye&#8217;de her yaştan ve kategoriden kitleleri sinemaya çeken <strong>Recep İvedik</strong> serileri bile bu kadar büyük rakamlara ulaşamamıştı. Peki Nuri Bilge Ceylan&#8217;ın <strong>Bir Zamanlar Anadolu&#8217;da</strong> filmini kaç kişi izlemiş? 161 bin kişi! Evet sadece yüz altmış bir bin kişi!&nbsp;</p><p>Bugün Küçük Emrah&#8217;ın veya Münevver Karabulut cinayetinin filmi olsun yine milyonlarca insan akın akın sinema salonlarına koşacaktır. Neden, Bir Zamanlar Anadolu&#8217;da filmini sadece 161 bin kişi izliyor da Bergen&#8217;e milyonlar koşuyor? diye bir soruşturma yapabiliriz ama hayır, biz böyle bir şey sormayacağız. Ceylan&#8217;ın, Anadolu&#8217;yu tasvir eden filmleriyle Bergen&#8217;i, Müslüm&#8217;ü karşılaştırmayacağız. Gereksiz bir şey bu. Bizim sorumuz şu: Bergen gibi Müslüm gibi filmlerin bu kadar çok izleyici toplamasının nedeni nedir? Bu sorunun cevabı tabii ki çok basittir: Çünkü Türk halkı acıyı ve trajediyi izlemeyi sever. Evet, bu cevap doğru ama bize bir şey katmaz. Kupkuru bir bilgi sadece. Hemen başka ve asıl can alıcı soruyu sormamız gerekiyor: Bizim halkımız acıyı ve trajediyi izlemeyi neden bu kadar çok seviyor?</p><p>Bu soruya da kolay cevaplar verilebilir. Ama her cevap bizi başka bir soruya götürür. Çünkü amacımız kitle davranışlarının çekirdeğine inmek, onu meydana getiren atom altı parçacıkları görebilmek.</p><p>Belki biraz esprili ama kesinlikle düşündürücü olan şu yanıt, en doğrusu olabilir: Çünkü Türkler genel olarak <em>izlemeyi</em> sever. Ama hayır, sadece izlemeyi değil; biz başkalarının acılarını dinlemeyi de severiz. Başka insanların mesela komşumuzun, komşunun gelininin, aşağı mahalledeki Sümeyye ablanın, falanın filancanın yani o anda, orada olmayan herhangi bir insanın başına gelen bir işi, felaketi, acıyı konuşmak bizim toplumunun en sevdiği sohbetlerden biri değil midir? Ha kendi kendimize söylenmek de bize ayrı bir zevk verir.</p><p>Bergen&#8217;in ve Müslüm&#8217;ün bu kadar çok izlenmesinin nedenlerini sosyolojimizde aramalıyız. Teker teker bireysel özelliklerimizde, kişisel acılarımızda, yoksulluk veya duygusallığımızda değil, hayır; toplumsal kimliğimizde arayacağız. Nedir peki o sosyoloji? Bizi arabesk figürlere, arabesk ezgilere çeken şey nedir? Haksızlığa, zorbalığa, düşmüşlüğe karşı duyarlı oluşumuz mu? Niye bu kadar meraklıyız niye bu kadar duyarlıyız acı satıcılarına? Hepimizin kişisel hayatı Bergen&#8217;in, Müslüm&#8217;ün hatta Küçük Emrah&#8217;ın hikâyelerine benzediği için mi dersiniz? Bu insanların öyküleriyle bir kader ortaklığımız mı var? Yoksa böyle bol acılı, baharatlı öyküleri çok mu seviyoruz zaten? Hatta sanat müziğini de bir tür pre-arabesk müzik sayarsak bizim kendimizi bulduğumuz tek müzik: Arabesk müzik. Baksanıza bugün bile en batılı en avangart en yenilikçi sanatlarımızda bile arabesk motiflerden vazgeçemiyoruz. Niye?</p><p>Çünkü Türk toplumu sindirilmiş bir toplumdur. Evet, pek çok uygar ulustan çok daha önce bazı demokratik haklara ve medeni hukuk kanunlarına kavuşmuş olmamıza rağmen Anadolu halkı pasif, kaderci, korkmuş; karşı çıkmaktan çok boyun eğmeye, itaat etmeye, içine atmaya, iç çekmeye, efkâra ve hüzne alışmış, alıştırılmış adeta bir sirk hayvanı gibi terbiye edilmiş bir halktır. Anadolu insanı zorbalığa, horgörüye,&nbsp; haksızlığa, hakarete ve şiddete maruz kaldığında hakkını arayan bir insan türü değildir. Hukuk, Anadolu insanının aşina olduğu bir kavram değil ki. Mahkeme deyince ya miras davası ya da tapu işleri gelir bizim köylümüzün aklına. Hukuk soğuk, yabancı ve itici bir kavramdır.&nbsp; Canımızı yakan kişileri ve kurumları adaletin karşısına çıkarmak isteyen bir toplum değiliz ve hiçbir zaman da böyle bir ulus olmadık. Ya cinayet işleriz ya da boyun eğer ve ağlarız biz. En çok bir araya gelip vah vah vaah deriz. Bunu şimdi biz niye yaşadık ve sorumlusu kim diye sormayız.&nbsp; Sorgulamayız, kurcalamayız, karıştırmayız. Başımıza iş almaktan korkarız. Ya da, vardır bunda da bir hayır, der geçeriz.</p><p>Evet, biz hep korkarız. Haklı olsak bile korkarız. Kovuluruz, dayak yeriz, aldatılır, alay edilir, horlanır, tokatlanır, öldürülürüz de gidip konuşmak, sebep olanların yakasına yapışmak yerine oturur üzülürüz, ah vah ederiz, yumruğumuzu sıkar, “Kaderim buymuş,” der ağlarız. Arabesk müziğin yaygın olduğu yerlerde son derece katı ve farklı boyutlarda bir kadercilik inancının da yaygın olması tabii ki tesadüf değildir.</p><p>Bizim halkımız, zorbalığa, adaletsizliğe ve haksızlığa çok hayıflanır da bunları asla politik eyleme, devlet veya kanunlar önünde hesap sorma mücadelesine dönüştüremez, korkar. Bu bakımdan siniktir halkımız. Sinik, riyakâr ve hem agresif hem de pasif bir toplumuz. En yakınlarımıza karşı agresifizdir, yiğitizdir (!) ama dışarıya karşı kuzu gibi! Bu kabul edilmiş çaresizlikten, bu kadercilikten dolayı mutsuzluğu, acıyı, hileyi, yüreğimizi parçalayan en büyük haksızlıkları, zalimlikleri bile mazoşist bir zevke, patolojik bir hazza dönüştürmüşüz, çünkü korkmuşuz. Fabrika işçimiz korkmuş. Memurumuz korkmuş. Kadınımız korkmuş. Köylümüz korkmuş. Yoksulumuz korkmuş. Babalar korkmuş. Çocuklar korkmuş. Ve umut nedir hiç bilmemişiz. O kadar hiçe sayılmış, o kadar insan yerine konulmamışız ki neyin umudunu besleyeceğimizi dahi bilmiyoruz. Çünkü yapabileceğimiz bir şeyin olmadığına inanmışız ya da bizi böyle inandırmışlar. İnsan için ne acı verici, ne kahredici bir şey bu! Dünyanın belki de en basit, en kolay ama aynı zamanda en sofistike, en komplike araçlarıyla susturulmuş, doğasındaki isyan ve karşı koyma içgüdüsü yok edilmiş uluslarıdır bu toprakların halkları. Sözde inançlı, mukavemetli ve mücadeleci insanlarızdır ama öyle mi gerçekten? Aksine hiçbir şeye inancı ve umudu kalmamış insanlarız biz. Adalete inancımız yok. Geleceğe inancımız yok. Bir gün her şeyin daha güzel olacağına, iyi ve adaletli bir dünyaya uyanacağımıza inancımız yok. İşte arabeskin doğduğu yer tam buralar.</p><p>Asla bir yurttaş veya vatandaş olamamış, olmak için kavgalar vermemiş toplumların miskinliğini, çaresizliğini yine karaktersizce, kişiliksizce dışa vurur arabesk. İsyânı ya da öfkesi asla doğru adreslere değildir. Korkaktır arabesk. Başına gelenlerin asıl sorumlusunu bal gibi de bilir ama güç ve iktidar odaklarına bir şey diyemez. Suçu muğlak ve nereye çeksen oraya gidecek bir kavram olan kadere atar. Hayatın kendisinde arar. Hatta başına gelenleri kabul eder. Çilecidir arabesk. Çileciliği de sessizce, âlicenapça değildir; ağlaktır, çığırtkandır. Acısını herkese duyurmak ister. Acısıyla herkesi etkilemek acısıyla herkesi büyülemek ister&nbsp; ve arabesk, iğrenç bir şekilde en sonunda bir acı şovuna, acı gösterisine, acı şovu yaparak haz verme eğlencesine dönüşür.</p><p>Bu kaderci, yaşadığı olumsuzlukları ve kötü şeyleri, bilinmeyen güçler ya da akıl sır ermez dünya tarafından <strong><em>başına gelen bir şey</em></strong>miş gibi gören, haksızlıkları talihsizlik veya kadersizlik sanan toplumlarda işsizliğe, iş cinayetlerine, kötü hayat koşullarına, kendinden zayıfı ezmeye, çevre katliamına, her türlü şiddet eylemine, iktidar baskılarına, sansüre ve adamcılığa karşı bir irade ortaya koymasını bekleyemeyiz. Bu toplumlar zamanla tuhaf ve ürkütücü bir evreye geçerler: Artık sadece seyirci kalan, sadece sessizce temaşa eden, izleyen duyarsız kitleler değillerdir; artık her türlü insani trajedilerden, her türlü haksızlık ve zorbalıklardan zevk duymaya başlamış, yarı baygın, yarı sarhoş bir evreye geçmişlerdir. İşte arabeske olan bağımlıca merakın temelinde bu vardır. Arabeski doğuran en birinci neden katı dini dogmalardır. Kadı dini dogmaları kendisine zırh yapmış otoriter devletlerdir.</p><p>Toplumsal muhalefetin bile gelip kendini başlı başına bir vahşet ve yıkım olan kadın cinayetlerinde ya da zeytin ağaçlarının sökülmesinde ifade etmeye çalışması hazindir. Bergen&#8217;in bu kadar çok izlenmesi hazindir. Türkiye&#8217;deki kültür ve eğlence trafiğinin bile hep nostalji ve <em>eskiler fenomeni</em> üzerinde yürümesi hazindir. İnsanların, bu sistemi ayakta tutan asıl mekaniği, bütün problemlerin gerisindeki asıl düzeneği sorgulamak yerine <em>acılarına tutunması</em> hazindir. Zehirli, pis bir soluk gibi toplumun içine yozlaşma, acı ve miskinlik üfleyen o büyük bataklığı bulup kurutmaya çalışmak varken olup biteni izlemekle, şiirini yazmakla, ağlayıp ah vah etmekle yetinen halkımızın durumu hazindir.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/bergen-ve-diger-arabesk-seyler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edebiyatımızdaki Dalkavukluk ve Eleştiri Korkusu</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/edebiyatimizdaki-dalkavukluk-ve-elestiri-korkusu/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/edebiyatimizdaki-dalkavukluk-ve-elestiri-korkusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Kabakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Feb 2022 11:31:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10406</guid>

					<description><![CDATA[Bugün, Türk edebiyatında büyük bir problem var; eleştiri! Dergi desen tonla, öykü desen sürüsüne bereket. Her sene binden fazla yerli roman ve öykü kitabı çıkıyor. Dergilerde, gazetelerde, online mecralarda sürekli kitap değerlendirmeleri çıkıyor. İyi değil mi? İyi de bakıyorsun herkes utanç verici bir kişiliksizlikle hep birbirlerini övme, yüceltme, bir yolunu bulup, bir ucundan tutup muhatabını alkışlama [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün, Türk edebiyatında büyük bir problem var; eleştiri! Dergi desen tonla, öykü desen sürüsüne bereket. Her sene binden fazla yerli roman ve öykü kitabı çıkıyor. Dergilerde, gazetelerde, online mecralarda sürekli kitap değerlendirmeleri çıkıyor. İyi değil mi? İyi de bakıyorsun herkes utanç verici bir kişiliksizlikle hep birbirlerini övme, yüceltme, bir yolunu bulup, bir ucundan tutup muhatabını alkışlama yarışında. Kitap analizleri adeta bir reklam veya propaganda metinleri gibi. Kitabı çıkmış bir isimle yapılan söyleşileri, röportajları okuyorum, başkası adına utanma sendromu denilen o tuhaf, ikircikli duyguyu yaşıyorum. Öyle çanak sorular, öyle abartılı ve gereksiz methiyeler, öyle pışpışlayıcı ifadeler var ki şaşırıp kalıyorum. Büyük büyük, koca koca laflar havada uçuşuyor. <em>Filanca daha ilk kitabı olmasına rağmen sözcükleri büyük bir ustalıkla kullanıyor! Falanca atmosfer yaratma konusunda inanılmaz başarılı! M&#8217;nin su gibi akan, sürükleyici bir dili var! (Sanki bu çok matah bir şeymiş gibi) S, okuyucuyla çok özel bir bağ kuruyor! </em>Ve şu artık bıktıran klişe;<em> edebiyatımız yeni bir Sait Faik kazandı! Yeni bir Yaşar Kemal doğuyor!</em> Daha bir ton gürültü, şakşakçılık, bitip tükenmek bilmeyen methüsenalar, bir veliyullahtan, resûlden, bin yılda bir gelen mücedidden söz ediyormuş gibi ölçüsüzce ululamalar! </p><p>Biz niye böyleyiz? Bu yaltaklanma, göndere çekme, bu hamaset ve dalkavukluk niye?&nbsp;</p><p>Bir kere insan iki kitap çıkardı diye kendisine hemen <em>yazar</em> demekten utanmalı. Utanmasa bile sakınmalı bundan. Yazmak, eğer nadiren dünyamızı ziyarete gelen o yaratılış harikası dehalardan biri değilseniz, menzili uzun ve zahmetli bir yolculuktur. Bu yolculuğun sona erdiği bir varış noktası, zirvesi, son durağı da yoktur. Yazmak, neredeyse ömür boyu sürecek bir keşif gezisi, egzersiz ve maden işçiliğidir. Onlarca kitabınız da basılsa, yüzlerce yazı da yayımlamış olsanız her durumda ve koşulda yazmak, övünülmeyi gerektiren bir zafer, başarı değil; savunma veya defans siperlerinden kafanızı kaldırıp da saldırıya geçemediğiniz bir tür sinik çatışmadır. Yazmak esasen çoğu durumda insanın yazdıklarıyla yüzleşmekten kaçındığı, yazdıktan sonra anlatılanların önemsizleşiverdiği bir tür katarsistir. Yazmak benliği teşhir etmektir. Bana sorarsanız öyle onur duyulacak soylu bir şey de değildir.</p><p>Ayrıca yazıda orijinalliğe, belirli bir özgünlüğe ve lezzete ulaşabilmek bir dikiş iğnesiyle tünel açmaya çalışmak kadar zor ve deli işidir. Hal böyleyken bakıyorsun bazı kimseler sanki analarının rahminden beri bekledikleri an gelmiş gibi birkaç yazısı yayımlandı diye, bir iki kitabı basıldı diye hemen isminin yanına yöresine bir <em>yazar</em> çıkartması yapıştırıveriyorlar. Üstelik biz biliyoruz ki, herhangi bir yayınevi etiketiyle kitap çıkarmak Türkiye&#8217;de son derece netameli bir süreci de beraberinde getiriyor. Yalan mı? Ortada böyle bir gerçek de varken bakıyorsunuz falanca kişi bir öykü kitabı veya romanı çıktı diye sanki dünya edebiyatına mâl olmuş bir yazarmış gibi tuhaf triplere giriyor.&nbsp; Nedir bu bayağılık? Bu çocukça acele, bu şımarıklık nedir?&nbsp;</p><p>Çünkü bu balonları kimse ipinden tutup da şöyle bir aşağıya çekmiyor. Hele dur, öyle hemen havalanıp uçma demiyor. Bilakis şişirmek daha çok şişirmek için üfledikçe üflüyoruz. Sonunda edebiyat diye, kurmaca diye, şiir diye, birbirinden niteliksiz kitaplara, hiçbir heyecan ve ilham yaratamayan metinlere, artık bıkkınlık veren birbirinin aynısı cümlelere, bayat benzetmelere ve ancak çöp kutusuna atmak amacıyla bir günlük sayfasına gelişigüzel karalanmış gibi duran iç dökmelere, sızlanmalara, hayatın gündelik serzenişlerine maruz kalıyoruz. Bir stil yok, orijinallik yok, alışkanlıklarımızı dürten, beynimizi çimdikleyen zekice mimarisi olan hiçbir şey yok.</p><p>Eleştirmekten de korkuyoruz, eleştirel cümlelerden de korkuyoruz. Ödümüz kopuyor adeta. Edebiyatımız bu nedenle alabildiğince yavan, sığ ve sığıntı. <em>Peki bizde eleştiri bir tür ve mevzi olarak niye gelişmedi?</em>&nbsp; Sorulması gereken esas soru bu. Niye biliyor musunuz? Çünkü biz toplum olarak açık sözlülüğü sevmiyoruz. Hatta açık sözlülüğü kabalık ve hakaret sayıyoruz. Çünkü biz, bütün bir toplum olarak kompleksliyiz. Özgüven denilen o uygarca his hiçbirimizde yok. Her türlü köylülüğümüze ve kaba saba tavırlarımıza karşın tuhaf bir biçimde narin ve kırılgan insanlarız. Eleştiriyi alıp dinleyecek kültür metanet ve profesyonellik yok bizde. Birbirimizi iyi tanıdığımız ve hepimiz hemen hemen aynı kumaştan insanlar olduğumuz için de karşımızdakini eleştirmeye korkuyoruz. Eleştiri kişisel görülüyor, gerilim yaratıyor, tansiyonu yükseltiyor ve sinirlendiriyor. Eh böylesine kaprisli bir topluluğun içinde edebiyat gelişir mi? İyi edebiyat çıkar mı? Üflesen uçuyoruz, dokunsan kanıyoruz, koklasan soluyoruz!&nbsp;</p><p>Velhâsıl edebiyatımızda kimse kimseyi âşikar bir şekilde, profesyonelce eleştiremediği için bugün yazın dünyamız alabildiğine yoz, zevksiz, vasat ve umutsuz. Bu doğal olarak yarın eline kalem alacak okuru da yozlaştırıyor. İşte böyle fasit bir döngüye sıkışmış kalmış durumdayız. Okurlar vasatlığa mahkûm. Kitap yayımlayanlar her ortamda övülmek istiyor. Hiç sıkılmadan, utanmadan, öfkelenmeden ha babam o harcıâlem laflarla başlarının sıvazlanmasını istiyorlar. Kimse kimseyi uluorta incitmek istemiyor. Herkes herkesi şaklabanlar gibi övüyor. Kimsenin bizi bir adım öteye taşımak, bilinmez ufukları işaret etmek gibi bir derdi, çabası yok. <em>Herkes birbirinin yüzüne karşı abla, abi, hocam, üstad, canım, tatlım çekiyor. Az uzaklaşınca da başlıyorlar birbirlerine lümpence sallamaya. İşte edebiyat dünyamızın hâli pürmelali bu</em>.&nbsp;</p><p>Eleştiri hakaret etmek değildir. Küçük düşürmek değildir. Eleştiri ortaya çıkmış bir ürüne karşı kayıtsız kalmamaktır. Duyarlılıktır, ilgidir. Eleştiriden korkmak, eleştiriyi kişiselleştirmek, yazdıklarımızın değerine inanmadığımızı gösterir. Eleştiri getiren kişinin niyetini okumak; senin maksadın üzüm yemek değil, senin niyetin başka, sen yapmak değil yıkmak istiyorsun gibi tepkiler vermek küçüklüktür, özgüvensizliktir. Yapıcı eleştiri dedikleri şey tam bir saçmalıktır. Eleştiri yıkıcı da olabilir, sanatçının inşa ettiği yapıya merhametsizce saldırabilir. Eleştirenin argümanları ne kadar öznel olursa olsun şayet insanların kafasını karıştırabilecek kadar zekice ve çeldiriciligi sağlamsa bu yıkıcılık ilerlemeyi doğurur ve beğeni, takdir, zevk çıtalarını bir bar yükseğe taşır. Olması gereken de bu değil midir? </p><p>Eleştiri getiren kişiye, “çık sen daha iyisini yap da görelim,” demek de safsatadır, çiğliktir, amatörlüktür. Kimse eleştirdiği eserin daha iyisini, daha mükemmelini yapmak veya bilmek zorunda değildir. Eleştiri bir ifade özgürlüğüdür ve belirli süreçlerden geçilerek hak edilen bir mevki, statü, ayrıcalık değil; insanların doğar doğmaz beraberinde getirdikleri kendinden şeydir. Daha iyi, daha ünlü, daha kıdemli bir aşçı değil diye kimsenin bir yemeğin lezzeti hakkında görüş bildirmesi ayıplanabilir mi? O kişiye sen ne anlarsın yemekten diyebilir miyiz? Eleştiri haklı olmak zorunda değildir. Eleştiri haklı olduğu anlamına da gelmez. Eleştiri daha ileriye, farklıya, çeşitliliğe kapı aralar. Eleştiri bir sorumluluktur. Alkış yozlaştırır.</p><p>Kimse ama kimse eleştirilmez değildir. Her eser zayıftır. Truman Capote bir yerde: “Yazdıklarımı dönüp okumam, okuyamam, çünkü iyi yazdığıma ne kadar inanmış olursam olayım onları bir daha okuyunca bundan çok daha iyisini yapabilir mişim diyorum.” der. Hiç kimsenin eseri veya ürünü eleştirilemezlik mertebesinde değildir. Yeri gelir bir lise öğrencisi bile bir kitap veya roman hakkında son derece zekice, ezber bozucu bakış açısı gösterebilir bize. Eleştirmen kalelerde, şatolarda oturan herkesin saygı duyduğu kelli felli isimler olmak zorunda da değildir.&nbsp; Bu kurumsallaşma ve bürokrasi iyi edebiyatın en büyük düşmanıdır. Ülkemizde olan da ne yazık ki budur.</p><p>Başa dönüp bitirelim. Bugün Türk edebiyatında eleştiri diye bir şeyden söz etmek olanaksız. Edebiyatçılar, yazarlar, editörler, yayınevi yetkilileri, dostlar sağırlar, birbirini ağırlar, havasında kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. Maskeli balo! Okurların da bu niteliksiz, yavan ve bayat edebiyata maruz kalmaktan beğeni ölçütleri yerlerde sürünüyor. Hiçbir zekâ parıltısı göstermeyen kitaplar baş tacı ediliyor. Her yerde aynı isimlerin, aynı babaların, ablaların, ağabeylerin posterini görmekten bıktık! Edebiyat denilince belli başlı isimlerin birer tabu gibi, ayet gibi, peygamber gibi dillerde dolaşıp durmasından bıktık! Bu muhafazakâr, dogmatik düzen yıkılmalı. İnsanları ikiyüzlü ve sünepe birer şakşakçı olmaya zorlayan bu hiyerarşi, bürokrasi ve atalar, duayenler, üstadlar, hocalar, ağabeyler, ablalar saltanatı son bulmalı. Yoksa edebiyatımız daha yıllarca bir adım öteye gidemeyecek. Yoksa bu çürümüş ve hiçbir otantik ürünün yeşermediği bayık hava asla değişmeyecek. Yoksa yaratıcı yıkıcılığın o devrimci, özgürleştirici rüzgârı asla Türk edebiyatına uğramayacak.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/edebiyatimizdaki-dalkavukluk-ve-elestiri-korkusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
