<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zeynep Çelik &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/zeynepcelik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Thu, 03 Sep 2026 14:16:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Zeynep Çelik &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>VARMANIN EŞİĞİ</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/varmanin-esigi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/varmanin-esigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Sep 2026 14:16:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12661</guid>

					<description><![CDATA[Başımın döndüğünü hatırlıyorum. İyi gelebileceğinin aklımdan geçtiğini bir de. Sendeleyerek yürüdüm. Elimi sana doğru uzattım. Havayı yakalıyordum. Bir türlü seni değil. Boşluğu tutup durdum. Yılmadım. Orada öylece duran sen, eksiğimi bir an önce gidermeliydin. Düşeceğimi de biliyordum. Zarar görmemek için nereye düşeceğimi hesaplayabilir, gövdemi bir yere bırakabilirdim. Bunu bir yerden öğrenmiştim. I look inside myself [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Başımın döndüğünü hatırlıyorum. İyi gelebileceğinin aklımdan geçtiğini bir de. Sendeleyerek yürüdüm. Elimi sana doğru uzattım. Havayı yakalıyordum. Bir türlü seni değil. Boşluğu tutup durdum. Yılmadım. Orada öylece duran sen, eksiğimi bir an önce gidermeliydin. Düşeceğimi de biliyordum. Zarar görmemek için nereye düşeceğimi hesaplayabilir, gövdemi bir yere bırakabilirdim. Bunu bir yerden öğrenmiştim. <em>I look inside myself and see my heart is black.</em> Doğru düşmeyi. Daha az evvel dans ediyordum. Yoksunluğunun zirvesindeydim. <em>Maybe then I’ll fade away… </em>Üşenmeseydim… <em>And not have to face the facts.</em> Bir yakınlaşıyor, bir uzaklaşıyordun.Ya uyanmazsam. Ya bu yok olmaya düşüşse. Yine de sen. En son sen. Bir yandan sen diye havayı yakalarken ses kayboldu. Havayı yakalamayan diğer elimle sandalyeye tutundum. Dansa başlamadan telefon elimdeydi. Şarkının sesini açmadan önce mesaj kutuma girmiştim. Orada öylece duran son mesajına bakmıştım. Tık tık tık… “Bu ses seviyesi kulağınıza zarar verebilir.” Telefonu koltuğa attım. Daha ne kadar zarar görebilirdim? Sen her şeyi siyaha boyamadan, tüm dünya siyah olmadan önce… Sapağı olmayan o uzun yolda, kararı orada vermiştim. Şimdi yine yüksek sesle eşlik ettiğim şarkıyla o zaman arabanın içinde dans ederken. Hızlandın. Başa sardım. Adını <em>uzun yol</em> koyduğumuz uzun yolda durabileceğimiz hiçbir yer bulamamıştık. Altımıza işeyecektik. Hayatımızın içine ettikten sonra. Normalde önce olur. Nihayet durduğunda, aniden. Araba, biz, müzik… Gündüz uykusundan televizyonun sesiyle uyanmış gibiydim. Bazen sadece gerçeklikten kopmak için yapılan uykunun tadının kaçması hali. Önce ben indim. Derme çatma tesisin, ki tesis denilemeyecek kadar bakkal, bakkal denilemeyecek kadar kulübe olan yerin kendi yapısından bağımsız tuvaletine gittim. Uyum sağlama konusunda tuvaletin içindeki ibrik kadar olamadığım ilişkimizi; kancayla tutturduğum, tahtaların birbirine çakılarak yapıldığı kapıdan sızan ışık eşliğinde düşündüm. Yaklaşan birinin içeriyi rahatça görebileceği gerçeğiyle gözümü tahtaların aralığına diktim. Işık körlüğü. Sana bu kadar mahremiyet açığını hangi ara verdim? Tuvaletten çıktığımda az ileride bekliyordun. Lavabo aradı gözüm. Parmağınla sağ tarafımda bir yeri işaret ettin. Hayratı görünce elimi yıkamak için yürürken çeşmenin buraya değil de bu yapının çeşmeye ait olduğuna kanaat getirdim. Taşın üzerine konmuş, kullanıla kullanıla bitmemiş ama artık canı da kalmamış sabuna baktım. Sadece suyu kullanmak daha iyiydi. Hem elimi neye bulaştırmıştım ki. Seni öldürmeyi defalarca düşünmüş olsam da neticede yapmadım. Suyun serinliği güzeldi. Yüzümü de yıkadım. Doğrulup döndüğümde arkamdaydın. Yüzümden boynuma akan suyu izledin. Ellerimi silkeledim. Önce avuç içlerim, sonra tam tersi. Üzerinde kuruladım. Öldürmeyeceksem sevmediğin şeyler yapmalıydım. Başını eğip göğsüne baktın. Aldığın derin nefesle burun deliklerin genişledi. Dudaklarını sıktın. Hiçbir şey söylemedin. Zaten fırsat da bırakmayacaktım. Elinden anahtarı aldım. Arabada bekleyeceğimi söylerken sevmeyeceğin bir şey daha yapmaya hazırlanıyordum. Ben uzaklaştım. Sen tuvalete girdin. Tahta parçalarından sızan ışık sırtına vururken seni tekerlerin toprakta çıkardığı sesle orada yalnız bıraktım. Şarkı kaldığı yerden çalmaya devam etti. Tuvaletten fırlarcasına çıkıp sadece birkaç adım koştun. <em>It&#8217;s not easy facing up when your whole world is black.</em> Durdun, çünkü manasız bir eyleme geçtiğini çabuk fark ettin. Daha az evvel son mesajına bakmıştım. Eve gelene kadar elime almadığım telefona bırakılmış onca arama ve mesajların arasındaki son mesaja. Üstünden saatler geçen, yalnız bırakılmışlığıma karşılık yalnız bırakmışlığıma dair yaptığım kutlama dansının ortasındaydım. <em>I could not foresee this thing… If I look hard enough&#8230;</em> Bana daha iyi baksaydın. Düşmeyebilirdim. Son kez sana. Uzanmayabilirdim. Önce ses kayboldu. Sessizliğin uğultusu kulağımı sağır etti. Sonra ışık… Her gün gördüğüm eşyalar tuzağım oldu. Her gün gördüğüm… Tutunduğum sandalyeyle birlikte ben… Çarptığımız masanın üzerindeki uzanmaya çalıştığım yarısına kadar su dolu bardak… Başımın döndüğünü… Artık hiçbir şey hatırlamıyorum. Tuvalete sızan ışığın gözüme girip görünürlüğü yok etmesi gibi değil. Şimdi gözümde patlayan bir ışık yok. Her şey siyaha boyandı. Ne zil sesini duyuyorum ne de kapıyı yumruklamanı. Oysa umut vadeden bir mesajdı. Umudun umut verdiği zamanı geçmemiş olsaydım eğer. Yaz elbisesi giymiş bir kız çocuğuyum şimdi. Yeşil bir denize açılan kırmızı kapıdan geçiyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/varmanin-esigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSMİNİ SEVMEYEN ADAMIN HİKÂYESİ</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ismini-sevmeyen-adamin-hikayesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ismini-sevmeyen-adamin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jul 2024 18:36:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11408</guid>

					<description><![CDATA[Sokak lambalarının kaldırıma yansıttığı ağaç gölgelerinden bahsetmek isterdim ben de. Akşam serinliğinin ince ince dokunmaya başlamış olduğundan. Durakta elleri cebinde bekleyen adamın, dümdüz baktığı caddeye doğru bir öne bir arkaya sallanışından. Kulaklık takıp yürüyüşe çıkmış iki kadının arasındaki fiziksel mesafenin anlamından. Caddeden geçen tek tük aracın bir yere yetişmeme hızına şaşkınlığımdan. Köşeyi dönüp uzaklaşan araçlardan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sokak lambalarının kaldırıma yansıttığı ağaç gölgelerinden bahsetmek isterdim ben de. Akşam serinliğinin ince ince dokunmaya başlamış olduğundan. Durakta elleri cebinde bekleyen adamın, dümdüz baktığı caddeye doğru bir öne bir arkaya sallanışından. Kulaklık takıp yürüyüşe çıkmış iki kadının arasındaki fiziksel mesafenin anlamından. Caddeden geçen tek tük aracın bir yere yetişmeme hızına şaşkınlığımdan. Köşeyi dönüp uzaklaşan araçlardan birinin varacağı evde çıkacak olan kavgadan, bir diğerini kullanan adamın kapıda, “Baba,” diye sevinç çığlığıyla karşılanacağından. Yok. Bunlar değil derdim. Derdim tüm bunların içinden geçen kendim. Aracıyla geçenlerin, kaldırımdaki bu kadını görüp görmediği. Derdim, sokak lambalarının ağaç gölgelerini düşürdüğü bir kaldırımdan diğerine beni geçiren adımlar. Serinliğin ürperttiği bedenimden geçen adamlar. Duraktaki adamın, yanından geçen kadının ayak seslerini duyup duymadığı. Yürüyüşe çıkan kadınların bakışlarının üzerimde olup olmadığı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sırtımı döndüğüm duvarın önündeki bankta oturuyorum. Bir sigara çıkarıyorum çantamdan. Bir sigara. Paket değil. Çakmağı elbette. Sigaranın ucuna tuttuğum ateşin rengi sokağın rengiyle örtüşüyor. Sonra seninle örtüşüp örtüşmediğimiz düşüyor aklıma. Derdim, biz oluyor. Bizi bulmak için geri sarıyorum. -Kendi ânının içinde gerçekleşirken yavaş, yaşanmışlığa dönüşünce hızlı.- Yaşarken sancısını çektiğim ne varsa geriye sararken gülüyorum. Tuhaf ve sinir bozucu bir gülme hali bu. Az sonra kendi cinayetimi işleyecekmişim gibi. “Dur yahu,” diyorum kendime, “yine olumsuz, yine karamsar, bir ölümler kalımlar. Bu senin öykün değil. Bu; derdin ‘ben’ olduğu, bir ‘ben’ olma derdini onun üzerinden anlattığın, ismini sevmeyen adamın hikâyesi.” Geri sarmaya devam ederken niye baştan beri kendimden ve kendi yolumdan bahsettiğimi sorguluyorum. Yemyeşil bahçesi olan, bahçesinin aksine küf kokan yere giriyorum birkaç basamaktan geri geri çıkıp. Tersim sola dönüyor, bir daha sola. Sonra yavaşlıyor her şey. Geri dönüşün yorgunluğuyla oturduğum yerde arkama yaslanıyorum. Zamanın akışının doğrultusunda giriyor içeri. Tam karşıdan, önümden geçerken&#8230; Benim kaldırdığım, onun çevirdiği başlarımız&#8230; Her gün. Daha sonra konuşmak üzere yükleniyor tüm konu başlıkları. Fark ediyoruz. Anlaşılabilirlik hali büyüyerek bir çember oluyor. Sınırı nerede, hatırlamıyorum. Küçücük bir çemberden eğile büküle geçip ilk ne zaman, neyi konuştuk, hatırlamıyorum. Zamanla tüm şakaları ciddiyetle karşılayıp tüm ciddiyetlere güldüğümüz bir hâl alıyoruz. Küfrettiğim yerden çekilip kahkaha atıyor olarak buluyorum bazen kendimi. Onu olumlu, ılımlı bakış açısından küfreder hale getiriyorum bazen de. En çok da şaşırıyoruz, “Şaşırmayacağız bir dahaki sefere,” diye bir öncekinde söz verdiğimizin aksine. Nasıl açılıp da nereye vardığına yetişemediğimiz sohbetlerden sonra, “Hadi bakalım al buyur, yine dünya,” diyeceğimizi biliyoruz. Proust’un tanımı görüyorum öyle anlarda tam karşımda. <em>Bakışları bir an derinlere dalıyor, sonra derhal, dibe varmış bir dalgıç gibi yüzeye çıkıyor. </em>Bir vedada tek sarılmayanım oluyor, bir otobüste dur düğmesine ilk basanı oluyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir var oluşun yokluğunu sorguluyoruz elimizdeki logolu kahvelerle. Biraz Sartre, biraz cortado. Çarpıklığın ve eleştirdiğine düşüşün fotoğrafını verirken, “Az önce şurada sarıldık, hatırlıyor musun?” diyor. “Ben,” diyorum, “Ben,” diyor. “Ben,” diyor, “Ben,” diyorum. Yine gülüyoruz. Coşkulu ve gerçek bir gülüşe sığan yığılmışlık hissiyle, “Hadi kalkalım,” oluyor son cümle, “bir dahakine&#8230;”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dönüş yolunun bana kalan kısmında, neyi kaybettiğimi düşünüyorum. Biriyle yaptığın sohbetin sonunda dünyaya gözlerini yeniden açmak gibi hissetmenin sebebini. Aslında gözlerimi açtığım yerde her şeyin bir miktar anlamsız olduğunu. Hâlbuki bu bir anlamsızlık çağı değil. Aksine her şey fazla anlamlı. Anlamaların arasında kayboluşun öyküsü bu savruluş öyküleri de. Bu tutunamama halleri. Anlam, arandığı dönemde anlamını bulandı ve anlamına oturan anlam kendini var ederken bulunuşunun sancısıyla girdi her bedene. Çekilen her ruhsal acı, anlamı biraz daha çökertti. Anlam, sıvılaşmış hayatların dibindeki tortu oldu. “Bunları konuşmalıyız bir dahakine,” diye geçirdim aklımdan. Anlamsızlaşmanın yolu buydu. Anlamsızlaşmazsak anlam kazanırdık. Kazanmamalıydık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu defa kendim için bastığım düğmenin uyarısıyla duran otobüsten indim. Sağıma soluma bakmadan karşıya geçtim. O an öylesi gerekliydi. Caddeden geçen tek tük aracın bir yere yetişmeme hızına şaşkınlığımdan bahsetmeyeceğimi yazacaktım az sonra. Bazen bakmamak, bazen boşlukta çarpılmak gerekirdi. Karşıya geçip banka oturdum. Bir sigara çıkardım çantamdan. Bir sigara. Paket değil. Çakmağı elbette. Sigaranın ucuna tuttuğum ateş sokağın rengiyle örtüştü. Bir ürperti hissettim. Küçük bir titreme. Ceketi önde sıkıca kavuşturma. “Kavuşturma Feryal,” dedim. Bazı şeyler anlamsız olmalı, bazı kişiler&nbsp;kavuşmamalı. Kavuşmak kavurucu bir gerçeklik getirirdi beraberinde. En tükenmez sandığın şeyler gerçekleşmişliğin kurbanı olurdu. Bir öncesindeki evrede verilen sözler unutmak içindi. Bir ayıbın içinde fırtınaya tutulmuş kayıplardık çünkü. ‘Lütfen tutunmayınız’ diyen bir uyarının treninde tutunmadan yol alanlardık. Sarı çizgiyi hiç geçmedik. Belki geçsek&#8230; Yıllardır aradığımız kayıp kendimizi bulacaktık. Belki geçsek&#8230; Kendimizle çarpışacak ve kendi küçük evrenimizin big bang’i olacaktık. Yapmadık. Geçmedik. Geçmedim ben de. Trenin gelmesine hep dakikalar kala. Ben hep sarı çizginin gerisinde. Kör adımlarımın aldırmadığı yolda bir meczup. Var gibi ama yok. Trenin geldiğini haber veren hava akımı. Önümde açılan vagon kapısı. İçeride içinde onlarca kişiyi barındıran birkaç kişi. Kiminin başı cama yaslı, kiminin başı elindeki telefondan akanlara. Herkesin kaçış yolu kendi bildiğince. Kimse mutlu değil. Zaten mutluluk yakalanabilir bir şey değil. Mutluluk aranması en yanlış olan. En kaybedilmemiş olan mutluluk. En rastlantısal. Mutluluk bir iğne, yanlışlıkla ele batan. Küçük delik. Hızlı acı. Bir miktar kan. Mutsuzluğun bekâreti. Ben mi? Zamanın içindeki ayıp, aslında olmak istediğim kişinin bir yöntemi. Bu ise hâlâ ismini sevmeyen adamın hikâyesi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ismini-sevmeyen-adamin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Escherian Merdiveni</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/escherian-merdiveni/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/escherian-merdiveni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Apr 2022 09:02:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10473</guid>

					<description><![CDATA[Yalnızca kendimi umursayarak devam etmeye çalıştım. Olan tüm o şeylerin içinde sadece kendimi. Bir direniş bayrağı astım zirveme. Yerin binlerce kat dibindeymiş salınışım. Bayrağı tersine dikmişim. Önemsediğim ne varsa veda ettiğim onlar değilmiş. Onca zaman kendimi kandırdım zannettiğim kandırmak değilmiş. En büyük yalanı şimdi söylüyorum kendime. Ve en büyük doğruyu. Umursadığım benmişim gibi davranmak kendime [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Yalnızca kendimi umursayarak devam etmeye çalıştım. Olan tüm o şeylerin içinde sadece kendimi. Bir direniş bayrağı astım zirveme. Yerin binlerce kat dibindeymiş salınışım. Bayrağı tersine dikmişim. Önemsediğim ne varsa veda ettiğim onlar değilmiş. Onca zaman kendimi kandırdım zannettiğim kandırmak değilmiş. En büyük yalanı şimdi söylüyorum kendime. Ve en büyük doğruyu. Umursadığım benmişim gibi davranmak kendime sahnelediğim tek perdelikmiş. Bitmeyen bir tek perde. Perde kendimle aramdaymış. Umursadığım senmişsin. Umursadığımı sandığım kendimle seni de kandırmışım umursamıyor gibi. Seni umursuyorum. Bir umursananın çok bilinmeyenli bir umursanmayanı bölüşünü izliyorum. Olasılığımızın hiçbir formülün ortaya çıkaramayacağı kadar yokluğunu&#8230; İnanmadığım günahla günah oluşuna gülüyorum bir de. Öyle işte. Öylece olan gibi. Kalamadığım. İnsanın kalbi acır mı? Dirseğini sivri yere çarptığın zaman kadar gerçek bir acıyla? Yaşamak tutkusunu yenebilecek kadar. Önüne geçip, “Arzunu şimdi daha derinden hisset, hisset ki daha da acısın,” dercesine duvar olmuş kalp. “Aş beni,” diyor. Küçükken bir ağaca hiç tırmanmamışsın, bir duvarı aşabilir misin şimdi? Sen kucağına düşen erikleri yedin. Pencereye yakın olan daldan alabildiğin kirazla yetindin. Sana sunulanın aksinin riskine girmedin. Girmedikçe biriktirdin. İçinde. İçinde büyüdü tırmanışların. Bilmediğin şeyin inişini düşünmedin. Karşında bir duvar. Yenmeyi bilemediğin. Tırmansan inemeyeceğin. Sen baş aşağı düşmeyi hak eden birikmiş yığını. Bayrağın olduğu yer senin yerin. Yedi kat göğün olabilecekken yedi kat yerin&#8230; Yerin kendi yanın değil. Değil mi ki hep kendin? Eriği tuza ban sen. Tekila limon tuz sana göre değil. Hayal kırıklığına iyi gelen şeyler harcın değil. Hiçbir şeyi umursamama vakti. Sen dâhil. Ellerini aç. Kendi elini avcunun içinde sıktığın yetti. Dokun bir yere. Dokuyu hisset. Kendini ara. Peşine düştüğün izi unut. Çocukluk totemi. İşaretler yoktur. Mucizeler de. Gerçek de yoktur. Yalan şeffaf bir kılıf olarak geçmiştir hepsine. Bazen çilek kokulu, bazen hazzı uzatıcı. İnandırıcı. Gerçeğinden ayırt edilemeyen. Yalan kusar kendini kendi içine. Sana bulaşmaz. Hissetmeyince görmezsin de. Bulmak adına yırtık bağlarınla yürümeyi deneme. Sen kendini yarı yolda bırakırsın. Dinle beni. Başa dön. Ağaca tırman. İnmeyi öğren. Kılıfı çıkar. Bir şeyler yap işte. Gidiyorum ben.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Var olan izleri kabullenip katladım kâğıdı. Önce ortadan, ortanın ortasından&#8230; İçine kapadım yazılmış ne varsa. Taşıyacak yeni izler ekleyip katlasam küçülecek ama kalınlaşacak bir yandan. İçime sığamayacak hale gelecek. Küçük ama büyük. Sığabilir ama ağır. İçine&#8230; İçine&#8230; Kendi içine&#8230; Hapsettim. Bıraktım kitabı banka. Mektubu kitabın içine. Kendimi yola. Anlaşılmaktan çok anlamak için yazılmış. Cevabını alamayacağını bile bile sormak, “Ben inandım,” demek belli ki. “İnandığımı ver,” bencilliği. Sende ben buna inandım. Dönüştürülemez bir tutunmuşluk bağnazıyım. İnsanın kalbi acır mı? Bunu ben kendime soruyorum. Kalbin tüm duygulara verdiği tepkilerin betimlemeleriyle inandırılmış düzlemden sıyrıldım. Soyut değildi. Okuduğum an bir şey&#8230; Okudum… Bir şey&#8230; Hissettim… İğneli eldiven giymişsin. Dokunuldukça kanadım ve dokunulmadım. Eline ulaşamadım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nerede kaldığımı düşünüyordum mektubu açmadan önce. Nerede ve nasıl? Son hissimin ne olduğunu çıkarmaya çalışıyordum. Bölünmüşlüğümü hatırlıyorum sadece. Evet, bölünmüşlüğüm. Hiçbirine tam olamayışımın yarımlığıyla eksildikçe eksilmişlik yitikliğinde tammış gibi davranma zorunluluğum. Yaşam bunu gerektirir. Kimse senin içindeki patırtıyı duymaz. Senin başkalarındakini duymadığın gibi. Duymazlıktan geldiklerin var bir de. Seni duymazlıktan geldikleri gibi. İnancının eksiliği de eklenir üstüne. Tanrı’ya değil. Birine&#8230; En çok kendine. Esas inanç. Kendine inanırsan her şeye inanırsın. Tüm olabilirlere. İhtimaller dönüşür. Dönüşen her şey seni dönüştürür. Büyümeyi öğrenirsin. Birine tutunmak tutulmakla eşdeğer midir? Değerdir. Düşmeyi öğrenmek istiyorsan değer. Düşmekten kaçmanın sürükleyeceği telaş kırılan bacaktan kötüdür. Nerede kaldım? Mektubu içine koyduğum kitabı bıraktığım bankın sabitlendiği yolun dönüşünde. Yalnızca kendimi… Olmaz. Ayağım taşıma takılır. Kendime tuzak kurarım. Hep döner o kitabı alırım. Banktan daha sabitim. Israrcıyım. Ben çözülmem. Yazamam böyle bağırarak. Söyleyemem de hiç. Ben, kitabın içindeki dörde katlanmış mektup. Ben, gerçeğe geçmiş kılıf. Yol yok gidebileceğim. Gitmeyi seçtiğim falan da yok. Bile isteye bırakıyorum kendimi bin bir işkenceli inilmez çıkılmaza. İllüzyondan ibaretliğini bile, kanmayı isteye. Geliyorum ben. Hep.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/escherian-merdiveni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bin Kere Yüzün Bin Kere Hüzün</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/bin-kere-yuzun-bin-kere-huzun/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/bin-kere-yuzun-bin-kere-huzun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Jul 2021 08:27:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9975</guid>

					<description><![CDATA[Birkaç damla kandı duvara sıçrayan. Pütürlü doku. Kekremsi koku. Dünya avuç içlerimdeydi. Dünya duvardı. Eksen sen. Döndükçe gündüz oldu, döndükçe gece. Üşüyüp titredik, bunalıp serpildik. Aklında bin haz, teninde bin yara. İnce ince, kabarık. Kabuk bağladıkça yolduğun. Elimde, bildiğin iğne iplik. Bilmediğin dikiş yeteneğim. Yanlış müdahale canını acıtır korkusu. Ben bilirim yaralarını. İğne tutmayı. Acını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Birkaç damla kandı duvara sıçrayan. Pütürlü doku. Kekremsi koku. Dünya avuç içlerimdeydi. Dünya duvardı. Eksen sen. Döndükçe gündüz oldu, döndükçe gece. Üşüyüp titredik, bunalıp serpildik. Aklında bin haz, teninde bin yara. İnce ince, kabarık. Kabuk bağladıkça yolduğun. Elimde, bildiğin iğne iplik. Bilmediğin dikiş yeteneğim. Yanlış müdahale canını acıtır korkusu. Ben bilirim yaralarını. İğne tutmayı. Acını dindirerek batırmayı. Temiz dikiş. Bin kere hüzünlü yüzün. Bin yüzün bir kere. Bir kere… Bir kere… Her şey yarım kalır, bazı şeyler daha yarım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zamanın yavaşladığına şahit oldum. Yanımızdan geçen arabanın yetişmezliği, otların arasındaki sürüngenin hışırtısızlığı, uzak insanların adımsızlığı, bulutun akıtmazlığı. Az sonra hızlanacak her şey. Sen yüzüyormuşsun gibi hissedeceksin. Ben isyan edeceğim dünyanın dürttüğüne. “Bundandır çırpındıkça silinmişliğimiz,” diyeceğim. Eskisi gibi olmayacak. Bir tür kişisel çağ atlaması. Kalktığımız masayı toplayacak biri. Bizi kolumuzdan tutup kirliye atacak. Masayı silecek en son, izimizi… Bir bez geçecek üstümüzden biz kalmayana kadar. Öyle silineceğiz. Yürüdüğümüz yola yağmur yağacak. Adımlarımızı yıkayacak asfalttan. Yolsuz kalacağız. Biz, bir saniye dursa dengenin alt üst olacağı dünyanın merkezinde. Alt üst oluşun fark edilmez sarmalında. Sarılarak devleşeceğiz. “Gerçek bir tanedir,” sözünün sağlaması. Bir kere gerçek olmak. Öncesi muamma. Sonrası hoş geldin dünya.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Her şeyi böyle önce rüyamda mı göreceğim?” dediğimi görüyorum devken. Dev bir binanın dev kapısından giriyorum. Tozlar üzerime yapışıyor. Yürüyorum. Merdiven. Sonu yok. Bir iki basamak çıkıp sırtımı duvara yaslıyorum. Elimde bir kitap. İçinde eskimiş fotoğraflar. Nereye ait olduklarına kafa yoruyorum. Kitabın sayfalarına düşülmüş el yazıları. Anlatıyorum. Bu sana cesaret verir biliyorum. Herhangi bir konuda o güne kadar aldığın en iyi cevabı veriyorum. Sorun yavaşlasın istiyorum. Sorun acele etsin. Bir terk ediş, bir varış hepsi. Posa kokusu doluyor sonra genzime. Ardından tuz. “Suçluluk duymak için çok,” diyorum. Çok suçluluk duymak için. Lekeme bakıyorsun başını eğip. Daha az önce işaret parmağımın boğumuna sıkıştırdığım cam bilye.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Düşüyor yere. Unutulmuş çocukluğum. Çocukken bile yitik. Büyüdükçe büyüyor içimde bir çocuk. Küçülerek. Bazen dilimden çıkıyor bazen tavrımdan. Oturmuyor üzerime. Başını eğip üzerime bakıyor çocuk. Uzanıyor bir damla. Öfke. Cam bilye. Kırılıyor. İçindeki renkler manasızca dağılıyor. Manasızlığım bilyenin iç dünyası. İç dünyam dünyanın imitasyonu. Dünya mı olamamış, ben mi olamamışım? Olamayışımda bir yığın insan. Bir yığın insanın hepsinde ben. Genzimde bir unutuş. Boğazımı tırmalıyor. Ciğerlerime iniyor. Ciğerlerim iltihaplanıyor. Bütün vücuduma ben yayılıyorum. İçimi çürütüyorum. Dışımdan kaçış. Dışıma düşman. Kendime bir varış. Kendimi bir terk ediş. Duvarın karşısına geçiyorum. Avuç içlerime bakıyorum. Koku kekremsi. İltihap akıyor. Ayak bileğimde görüyorum. Hangisi olduğu önemli. Geriye attığım adımlarla duvardan uzaklaşıyorum. Tökezleyip sırtüstü… Düşmüyorum. Arkamda sen. Biliyorum. Yüzüne bir kere bakıyorum. Bin kere hüzünleniyorum. İğneyi kendime bu defa. Kocaman bir dikişim. Atmayı bekliyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Avucumdan düşüyor dünya. Kırılıyor. İçindeki kimseler manasızca dağılıyor. Manasızlığı dünyanın karmaşası.(…) Dağıldıkça büyüyor. O büyüdükçe biz küçülüyoruz. Duvardaki kan kuruyor. Biz bir kere… Bir kere… Hemyüz olduğumuz salisede atomlarımızın zaten izin vermediği değememezlikten, değmemezliğe geçiyoruz. Bu ânı başlığını bilmediğimiz bir öyküye teslim ediyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Hoşça kal.”<br>“Hoşça kal.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/bin-kere-yuzun-bin-kere-huzun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ben Kusurlu Tanrı</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ben-kusurlu-tanri/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ben-kusurlu-tanri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2021 07:15:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9724</guid>

					<description><![CDATA[Bugün perşembe. Uygunsuz. Ben doğmuşum. Aç açına. On dört yaşıma gelmişim. Öylesine. Bir on dört sene daha. Üzerine dört. Dört kere doğurmuşlar beni. Rahimden, şehirden, benden, senden. Yeterli mi? Bir çokoprens kadarmış suratım. Gözler kayıp, gözkapakları baskın. Portakal yemiş annem. Yarım. Babam gelmemiş. İlk kez yalnız kalmışım. Şehirden koparmışlar sonra. Pis su kokusuna uzak kalmışım. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Bugün perşembe. Uygunsuz. Ben doğmuşum. Aç açına. On dört yaşıma gelmişim. Öylesine. Bir on dört sene daha. Üzerine dört. Dört kere doğurmuşlar beni. Rahimden, şehirden, benden, senden. Yeterli mi? Bir çokoprens kadarmış suratım. Gözler kayıp, gözkapakları baskın. Portakal yemiş annem. Yarım. Babam gelmemiş. İlk kez yalnız kalmışım. Şehirden koparmışlar sonra. Pis su kokusuna uzak kalmışım. Şeker fabrikasının mis kokusuna da. Babam çekmiş. İlk kez ayrılmışım. Ben olmuşum nihayet. Bulmuşum. Tanımamışım ama. Fark etmemişim de. Portakal severim hâlâ. İlk gün yemediğim şekliyle. Yarım. Doğmuşum. Şaşırmışım. Bu defa. Böyle. ‘Hayır’a uzak, ‘evet’e yakın. Muhtemel. Ne idüğü belirsiz. Hem de net. Kaos. İlk kez kalmışım. Kalasım gelmiş. Ait olmadan ait olunabileceğini öğrenmişim. Zorlanmamış, alışmamışım da. Karmaşa. İçime dönerken dışımda kalmışım, dışımdan bakarken içimde bulmuşum. Paradoks. Varmışsın gibi yokmuşsun. Yokmuşsun gibi varmışsın. İroni. Ve ben tuhaf. Dümeni sana bırakmışım. Ama arkandayım. Kollarım belinde. Çember. Dudağım sırtında. Teğet. Yeni bir geometrik şeklin keşfi, biz. Düşünmüşüm. Düşünmeye değer bulmuşum. Değeri silip düşe karmışım. “Düş kalsın,” demişim. Düş. Düşelim ya da birlikte. Dizlerimiz kanasın. Aksın o kan. Kaybolalım. Annemiz görmesin. Gündüz düşü içinde iki yarası yaralı olalım. Düşe düşerek. Düşten düşerek. Olalım. Çünkü ben olmadıklarımın yansımasıyım. Gördüklerim körlüklerimin yanılsaması. Ben kusurlu Tanrı. Dev bir kaplumbağaydım ben. Dev adımlar atan. Dev. Yavaş. Ağırdı aksanım. Dilim peltek. Herkesin mükemmel olduğu yeryüzünde vardım. Vardığım yerde toprak kaydı. Kayan yerde yıldızlar. Yerde yıldızlar. Benim gökyüzüm aşağıdaydı. Başım dik yürüyemedim hiç. Tercih de etmedim. Yeterdi. Orada bulutlar. Orada yıldızlar. Orada gökyüzü. Yer beni çekerdi. Devdim. Yavaştım. Sırtında taşıdığı eve bile sığamamış dört ayaklı. Ellerim yoktu benim. Tutunamayacağım baştan belliydi. Gerek duyulmamıştı. Dokunabilirdim ama. Dokunulabilirdim de. Parmak ucuyla. Parmak kenetiyle. Gövdem eğikti. Dört ayaklı olmak eğilmeyi gerektirirdi. Yüküm sırtımdaki evim&#8230; Değildi. Yüküm attığım dev adımların açtığı çukurlardı. Kendi ağırlığımca derin. Yüzümdeki iki boş çukur gibi derin. Ne kadar derinse o kadar kör. Ne kadar körse o kadar dev. Çukurlarım üstünde iki avuç. Avuç içinde koku.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kabuğun çatladığını duydum önce. Yarılıp iki yanıma düştüğünü bildim. İki ayağımın üzerine kalktım sonra. Öndekileri silkeledim. Yerden bağım koptuğu gibi temizlenmek istedim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Koku içimde soluk. Ne olduğum soluk. Adımların en devi. Avuç içlerinde gözlerim. Çukurlarım dolu. Ben kusurlu Tanrı. Kendini yaratıp kendine teslim etmiş inkârcı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sağ tarafımda şehir ve kustuğu asfalt. Sol tarafımda içi yarılmış toprağın gölü. Duru, soluk, biraz da uzak. Tuzaklarla dolu. Ellerim… Üzerinden çektiğim. Üzerimden.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yokuşlar hep bana dik. Soluk hep bana yitik. Derin nefes. Yok. Üzerimde yokmuşum gibi bir yokluk. Yetersem deniz derya. Yetmezsem başa dönüş. Tekrara düşüyorum. Düşüyorum. Düşüşüm düşüşüne karışıyor. Birlikte yuvarlanıyoruz. Az olmakla gururlanıyoruz. Yuvarlanış düşüyor zihnimizden. Unutuyoruz. Tepe taklak olmamışlık çizikler atıyor. Kanıyoruz. Çizik çizik kanıyoruz. Birbirimize kanıyoruz. Çiziklerimiz birbirine denk düşüyor. Bir kanışı, bir kanayış örtüyor. Yokuşu da unutuyoruz, yok oluşu da. Nefesi paylaşıyoruz. Kusurluyuz. Dünyadan el çekiyoruz bu defa. Elim elin üstünde. Elin tekrara düşüyor. Elimde bir kuvvet. Dünyayı kurtaracak kadar nefesimiz var şimdi. Senin kulağında, benim boynumda. Yokuşu çıkamamanın güzelliğine dalıyoruz. Başlamakta kalıyoruz hep. Başlamak düş. Düşümüze bir çelme. Düşün dizleri kanıyor. Tutuyoruz. “Gitme,” diyoruz, “başlayışta kalmak tutunmaktır bitmeyişe.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ben-kusurlu-tanri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sinekler</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/sinekler/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/sinekler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Aug 2020 10:56:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9159</guid>

					<description><![CDATA[Sinekler. En çok kulağımı seviyorlar. Kaç tanesi orada kayboldu saymadım. Elim elimin üzerinde. Sanki daha az önce şu fırçayla, önümdeki tabloya bir pencere çizmemişim gibi hareketsiz. Pencereden giren havanın hareketlendirdiği tül ara ara yüzüme vuruyor. Savuşturamıyorum. Duvak takmadım. Taksam savuştururdum. Hava karardıkça serinlik arttı. İçeri giren hava tülün hareketlerine hırçınlık kattı. Ah! O en sevdiğim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Sinekler. En çok kulağımı seviyorlar. Kaç tanesi orada kayboldu saymadım. Elim elimin üzerinde. Sanki daha az önce şu fırçayla, önümdeki tabloya bir pencere çizmemişim gibi hareketsiz. Pencereden giren havanın hareketlendirdiği tül ara ara yüzüme vuruyor. Savuşturamıyorum. Duvak takmadım. Taksam savuştururdum. Hava karardıkça serinlik arttı. İçeri giren hava tülün hareketlerine hırçınlık kattı. Ah! O en sevdiğim vazoydu. Rüzgâr yüzüme duvak, vazoya son. Vazonun içindeki kirli su, kırılan parçaları arasından ayaklarıma doğru geliyor. Ne garip! Mis gibi bir çiçek suyu kirletiyor. Güzel şeylerin çirkinleştirdikleri. Çirkinliğin güzelliğe baskın gelişi. Yok, gerçeklik bu. Yenilgi değil. Biri birinden daha güçlü değil. Sinekleri kovalamayan elim daha güçsüz değil. Amacını tamamlamak. Sona ermek. Sonuçsuz bir sonuçluluk hali.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğuya bakan penceremle güneş ilk bana vuruyor. Sağ tarafım daha erken yaşlandı bu yüzden. Elim elimin üzerinde. Sanki daha az önce şu pencerenin yanındaki sehpanın üzerine içi çiçeklerle dolu bir vazo çizmemiş gibi hareketsiz. Tablonun arkasında kaldığı için ekranının yarısını gördüğüm televizyon cızırdıyor. Anten yine çekmiyor belli. Haberlerin en güzel yerinde gitti. Haberlerin en güzel yeri başlangıcıdır. Güzel haber yoktur bana göre. Habere konu olduysa illa başka bir olumsuzluğun üzerine kuruludur. Çatıya da çıkılmıyor artık. Çıkışlar kapalı. Kapanın içinde sıkışıp kalınmamış hissettiren bir genişlik. Köşeli.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tek başıma&#8230; Sinekler var neyse ki. Sanıyorum yüzümdeki çizgiler tam da bacaklarına göre. Bu kadar itinalı oluşlarına şaşkınım. Onları bugüne kadar hep kovaladım. Fenalık etmişim. Bir zarafetten mahrum bırakmışım kendimi. Elim elimin üzerinde. Sanki daha az önce oraya bir televizyon çizmemiş gibi hareketsiz. Cızırtılı. Kapı kullanılmamak üzere yapılmış gibi. Gereksiz bir boşluk odanın içinde. Kullanılmayan yarık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pencere, televizyon, kapı, ben. Oluşturduğumuz karede bir sürü sinek. Oluşturduğumuz karenin köşeleri olarak başka bir karenin kenarlarının orta noktalarına sabitlenmek. Ortaya çıkan üçgenler. Üçgenlerin eşitliği. En sevmediğim dersi hatırlamam komik. Bir şeylerin birbirine teğet geçişini sevmek insafsızca. Elim elimin üzerinde. Sanki daha az önce şuraya beni çizmemiş gibi. Yüzüm tablodaki tabloya dönük. Sırtım kendime. Hareketsiz. Soğuk. Çürümeye yüz tutmuş. Sinekler. Onlar sadece burada. Tablonun dışında. Zaman çizgisinde atlayabilirliğimin eksikliği gibiler. Eksikler. Olmayışımın tablosunda. Olmayışımdan sonra gelen. Gerçek bana. Gerçek, kapı kadar gereksiz. Gerçek, içimde bir yarık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güneş doğuyor. Kulağımda sinekler. Düşen çenemden içeriye yol bulmuşlar. Dişlerimin arasında. Pencereden rüzgâr esiyor. Tablodaki pencerenin dışında bir duman. Kestaneci. Bu mevsimde hem de. Arkamdaki duvarın rengini isiyle bozan sobam kurulu değil. Bir yanlışlık olmalı. Üşümeyi dilediğimden. O yüzden böyle. Sıcak çürümemi hızlandırıyor. Kokuyorum. Oysa lavanta kokarım ben. Kokardım. Kapıda birileri. Beklerdim. Televizyon cızırdıyor. İzlerdim. Elim elimin üzerinde. Çizerdim. Çiçekler yerde solmazdı. Sinekler olmazdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Vazonun içindeki kirli su. Bana doğru aktı. Kurudu. Cızırtı kesildi. Siyaha döndü ekran. Güneş bir geldi bir gitti. Çokça. Suyun bıraktığı leke ayaklarımın ucunda. Ev bana eğimli. Eski. Ben şimdi. Ben karenin bir köşesini eksilten. Artık kare oluşturmayan diğer köşelerin içinde olduğu karenin içindeki ben ve üzerimde sinekler.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/sinekler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalan</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kalan/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kalan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2020 11:16:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=8955</guid>

					<description><![CDATA[Tıpkı bıraktığım gibi. Yıllar önce okuduğum yerde duruyor kitap. Öylece. Koltuğun yanındaki küçük sehpada. Açık şekilde, ters. İçimde bir çığlık. Nasıl çıktım bu odadan? Kitabı bırakıp. En heyecanlı yerinde. Hep en heyecanlı yerinde olur böyle şeyler. Filmin en heyecanlı yerinde tuvaletin gelir. Benim de çığlığım geldi. Çiş gibi. Aniden. Sıkıştırdı içimi. Tutamadım. İçim yandı. Bağırdım. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Tıpkı bıraktığım gibi. Yıllar önce okuduğum yerde duruyor kitap. Öylece. Koltuğun yanındaki küçük sehpada. Açık şekilde, ters. İçimde bir çığlık. Nasıl çıktım bu odadan? Kitabı bırakıp. En heyecanlı yerinde. Hep en heyecanlı yerinde olur böyle şeyler. Filmin en heyecanlı yerinde tuvaletin gelir. Benim de çığlığım geldi. Çiş gibi. Aniden. Sıkıştırdı içimi. Tutamadım. İçim yandı. Bağırdım. Saldım çığlığı. Sessizce. Koltuk toz içinde. Sehpa da öyle. Perdeyi açsam gün ışığıyla daha da belli olacak gitmişliğim. Perde kapalı olurdu hep. Işıksız. Zor okuma. Yaşamak gibi. Aydınlık dünyanın karanlık köşelerinde tutunmak. Savrulmak ya da. Bir şekilde ışıktan uzak. Gözlerini kapat. Fazla ışıkta yanar gözlerin. Alışık değilsin. Sağ ayağındaki leke. Bir damla su. Bulanık. Toprak karışmış gibi. Kitabın kapağındaki kurumuş ağacın zemininin yemyeşil oluşu gibi. Küf kokuyor yeşillenen her yer. Dökülmüş iç. Rutubet. Terk edilmişliğin en belirgin kokusu. En belirgin tortusu. Her şey yerli yerinde. Ben fazlalığım bu durumda. Buraya. Fazlayım. Kendi oluşunu var etmiş mekâna fazla bir eski sahip. Belki onlar bana sahip. Yerli yerinde duran onlar. Eşyalar. Köşeli kitaplık. Turuncu koltuk. Küçük sehpa. Sehpanın üzerindeki kitap. Kitabın sayfalarının kıvrıldığına eminim. Kalktığımı görüyorum. Ayracım yere düşmüştü. Kucağımdan. Metal. Çıkan ses kulağımda canlı. Ayaklarım çıplak. Parke gıcırdıyor. Kapıya vardığımda tutunuyorum. Dönüp bakıyorum. Orada oturuyorum. Öylece. Bir noktaya kilitlenmiş bakışım. Bir nokta. Daha büyük. Görüş alanım açık. Ufukta ben. Dönüp kendime bakan beni görüyor. Sonra. En sonunda. Koridor. Gidiyorum. Bacaklarım titriyor. Koridorun bitiminde duruyorum. Dönüyorum. İleride. Kapının orada yarım gövde. Yarımlığıma bakıyorum. O da koltukta kalmışlığıma bakıyor. Biliyorum. Çıkış kapısı önümde. Çıkmak yakın. Gitmek de. Bir kol. Bir kapanış. Kendi arkamdan kapıyı çarpıyorum. Hem de kendi suratıma. Kaos. İçimden dışıma. Merdivenden iniyorum. Sahanlık. Dönüyor. Tırabzana tutunuyorum. Aynı dünyanın karanlık kuytusunda olduğum gibi. Yukarıya bakıyorum. Kapının dışında kalan kendime. Az önce suratına kapanan kapıya bakıyor. Geri giremeyeceğiyle yüzleşiyor. İniyorum. Döne döne. Kaç kat? Katmanlığımdan az. Merdivenler benden ferah, ben onlardan sarmal. Sahanlıksız. Dur duraksız. Nefessiz. Yeni bir kapı daha. Bitmeyişleri. Çıkışların. Gitmek için ne çok geçiş. Kapının dışı. Cadde. Yağmur başlıyor. Adımımı atıyorum. Fren. Cansız varlık ciyaklaması. Karşıya geçiyorum. Kornalar. Kaldırıma vardığımda paçama su sıçratan küfür. Dönüp yukarıya bakıyorum. Kapalı pencerenin kapatılmış perdesinin arkasındaki koltukta oturup da bana bakan bana. Perdenin ince aralığından. Koltuk. Kapı. Koridor. Kapı. Merdiven. Kapı. Cadde. Ben. Bu eğik eksene dizilmiş benler. Küçük galaksi. Büyük patlama. Oluşuyorum. Tür tür. İçimde bitiyorum. Tek tek. Benmişim. Değilmişim. Ne fark eder?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kalan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öyle Değilmiş</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/oyle-degilmis/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/oyle-degilmis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Apr 2020 11:41:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=8714</guid>

					<description><![CDATA[Bir düş. Başlangıcını ve bitişini bilmezsin hani. İstediğin kısmını, istediğin biçimde görürsün. Uyanmamaya direnirsin. Hâlbuki gözlerin açıktır. Sesler gelir, kokular. Düşünü güçlendirecek her şey bir araya toplanır. İyi mi kötü mü bilemezsin. O an önemli olan yalnızca odur. Düşün. Düşün ki düşlerin içinde kaybolmuş bir gerçeğin peşine düşmüşsün. Buz gibi. Hiç böyle ummamıştın. Üzerinde hafif [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Bir düş. Başlangıcını ve bitişini bilmezsin hani. İstediğin kısmını, istediğin biçimde görürsün. Uyanmamaya direnirsin. Hâlbuki gözlerin açıktır. Sesler gelir, kokular. Düşünü güçlendirecek her şey bir araya toplanır. İyi mi kötü mü bilemezsin. O an önemli olan yalnızca odur. Düşün. Düşün ki düşlerin içinde kaybolmuş bir gerçeğin peşine düşmüşsün.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Buz gibi. Hiç böyle ummamıştın. Üzerinde hafif bir rüzgâr, başını kaldırdığında gözünü alan güneş, ayakların suyun içinde yürüyorsun. Kimseler yok. Bu senin zamanın. Her adımında kumdan, denize biraz daha yaklaşıyorsun. Her adımında eteklerin biraz daha ıslanıyor. Su saçlarına değene kadar devam ediyorsun. Kendini onun içine bırakana kadar. Denize ölmek. Her şeyin biteceği gün için tek düşlediğindi. Sırtın sert bir zeminde değildi. Küçücük, ruhsuz, gökyüzü yerine fayanslarla dolu bir odada olmamalıydı. Üzerine akıtılan sular plastik değil iyot kokmalıydı. Olmuş bitmişliği böylesine fütursuzca kabul etmiş kimseler tarafından ellenmemeliydi oran buran. Bilmiyorlar neler yaşadığını. Anılarına böylesine dokunulmamalıydı. Bu muydu? Çocukken aldığın yaralar, bedeninle birleşen bedenlerin izi, yaş aldıkça oluşan çizgiler bir maşrapaya doldurulan suyla gideriliyor. Zannediliyor. Teneşir paklayacak mı beni? Nereye döndürüleceğim peki? Geldiğim yere mi? Ben miydim bir kan pıhtısından yaratılan ve oku diye bana mı denilmişti?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oku! Yaratılmış ruhunun derin yaraları adına oku. Bence böyle. Ben, düşlerim, yaralarım, anılarım. Önemli olan daha başka bir şey yok. Gireceğim yer, başımda okunacak başka dilde dualar,&nbsp; inanmayacağım gözyaşları. Helva. En güzel tarafı. Tereyağının kokusuna bayılırım. İrmikleri kavur. Undan yapmayın. Onu en güzel annem yapardı. Siz karışmayın. İrmik yapın. Kavurun dedim. Şeker. Süt. Ne demek su? Bilmiyor musunuz nasıl sevdiğimi? İşte, yapmak olsun değil mi? Birazdan gider kıyafetlerimi de paylaşırsınız. Hepinizin gözü vardı hepsinde. İçinde nasıl göründüğüm konusunda ağza alınmayacak laflar ettiğinizden emin olduğum elbiselerimi almak için can atarsınız.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kurumaya bıraktılar beni. Beyaz gelinlik. Değil. Gelinlik giymek her genç kızın hayali değil. Ben hiç heveslenmedim. Zaten kırmızı kurdeleyi temsil edecek bekâretimi de korumadım. Bunların hepsini dinlersiniz birazdan. Bir Elham üç gıybet. Ruhuma el&#8230; El değdi. Aslında bir tane. Yalnız bir elin tenimden geçip ruhuma dokunmasına izin verdim. Ben de değdim. Ellerim daha önceden yok olmuşum gibi bedenini aşıp içeri girdi. O boşluğu yokladım. Avucumun içinde dolu dolu bir boşluk. Yokluk. Çok yokluk çektim ben. Annem küflenmiş ekmek yedirirdi bana. “Tadı kötü,” dedikçe bir şekilde kandırıp sokardı ağzıma. Boğazımdan bir şey geçsin yetermiş. Bazı yiyeceklerle çok sonra tanıştım. Tatmadığım ne çok şey varmış meğer. Tatmadığım ne çok duygu. Sonradan da yaşamaya korktuğum. Bilmediğinden korkuyormuş insan. Bu da böyle. Yine korkuyorum. Daha önce kaç defa öldüm sandımsa da böyle değilmiş. Bir şekilde yaşayıp gitmeye bile değermiş. Neye yaradı onca direnmelerim? Şu an insanlardan arınmamın boşa gitmişliği içindeyim. Tanımadığım ellere mahkûm kaldım. Kupkuruyum. Soluksuz. Tıkanmış. Kundakta. Karanlık. Boyumca açılan kara delikte. Sıkışmış. Yaşayamamak ölmek değilmiş.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/oyle-degilmis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
