<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zozan Aksan &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/author/zozan-aksan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Jul 2025 10:56:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2019/03/cropped-zamansiz_editor_100x100-1-32x32.jpg</url>
	<title>Zozan Aksan &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>YAŞAMIN DOĞASI</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yasamin-dogasi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yasamin-dogasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zozan Aksan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Jul 2025 10:56:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11761</guid>

					<description><![CDATA[Duvarda asılı, siyah plastikten yapılmış ucuz görünümlü saat öğleden sonra biri gösteriyordu. Kahverengi masa ve sandalyelerle dolu büyük odadaki kadınlı erkekli kalabalığın tümü yarım saattir konuşan; siyah takım elbiseli, uzun yüzlü, koca burunlu adama odaklanmıştı. Toplantı uzun sürecek gibiydi. Her zamanki konular olmasına rağmen bu mevzular ilk kez konuşuluyormuş gibi anlatan koca burunlu adamın bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Duvarda asılı, siyah plastikten yapılmış ucuz görünümlü saat öğleden sonra biri gösteriyordu. Kahverengi masa ve sandalyelerle dolu büyük odadaki kadınlı erkekli kalabalığın tümü yarım saattir konuşan; siyah takım elbiseli, uzun yüzlü, koca burunlu adama odaklanmıştı. Toplantı uzun sürecek gibiydi. Her zamanki konular olmasına rağmen bu mevzular ilk kez konuşuluyormuş gibi anlatan koca burunlu adamın bu işte yeni olduğu heyecanından belliydi.  Konuyu büyük bir iştahla anlatması da bu fırsatı uzun zamandır beklediğini gösteriyordu. Anlaşılan yine yeni kararlar alınmıştı ve bu kararların nasıl uygulanacağı anlatılıyordu. </p><p>Anlatılanları dinlemeye çalışan Roza’nın giydiği ayakkabı canını acıtıyordu. Kıyafetlerine uygun olsun diye seçtiği ve yılda ancak birkaç kez giydiği bu ayakkabılardan nefret etti. Eve gider gitmez ayakkabıları çıkarıp rahatlayacağı anı hayal etti. Hardal rengi gömleğine ve koyu kahverengi çantasına yakışması; ayrıca hakiki deriden yapılmış olması dışında pek bir önemi yoktu ayakkabının.      </p><p>Günümüzün en kötü hastalıklarından biri olduğunu düşünmesine rağmen tüketim hastalığına yakalanmış olduğunu bir kez daha fark etti. O eleştiriler, öyle insanlara üstten bakmalar falan kendi parasını kazanana kadar geçerli olacaktı. Çok az para kazandığı bir işe girmesiyle bile bu konudaki düşünceleri değişmişti. Eskiden savunduklarının tümünün hayatın gerçeğini yansıtmayan zırvalıklar olduğunu düşünmeye başlamıştı. İdealist ve romantik hevesleri son bulmuş, o da bu oyuna ayak uydurmuştu işte. Ama yine de içinde bir yerlerde hissettiği çelişkiler onun huzurlu olmasına engel oluyordu. Roza kalbini dinlediğinde başka, sıradan hayata baktığında başka hissediyordu. Bu çelişki onu bitirecekti, farkındaydı. ‘Çocukken her şey ne kadar kolaydı ama şimdiki halime bak, çok yorgunum. Yaşam neden bu kadar zor’ diye geçirdi içinden. Adam bu esnada küçük tahtaya birkaç grafik çiziyordu.        </p><p>Ayağındaki acıya odaklanınca tam karşısındaki anlatıcının sözcükleri dalgaların önüne gelen her şeyi sürükleyip götürdüğü gibi sürüklendi, dağıldı ve sonunda dalgalarla birlikte kaybolup duyulmaz oldu. Doğrusu sadece yaşadığı fiziksel acı değildi onu dinleme eyleminden koparan; ruhunda duyduğu ızdırap tarif ve telafi edilemez boyutlardaydı. Yaşama odaklanmaya çalışıyordu, çabalıyordu. Zihni hep böyle konuşup başının etini yemese belki de başaracaktı.         </p><p>Tam bu sırada koca burunlu adam imdadına yetişti. Adamın sorduğu soruyla kolaylıkla içinde bulunulan ana geri döndü. Halbuki az önce zihni kör kuyularda taşlara değe değe kurtulmaya çalışıyordu. Sorulan soru o anda bu kuyuya yukardan gönderilen bir halatmış gibi geldi. Bu halat yardımıyla rahatlıkla gün yüzüne çıkmış oldu. ‘Yeni eğitim anlayışına göre dersinizde neler uyguladınız? Karşılaştığınız zorluklar oldu mu? Doğru veya eksik bulduğunuz şeyler nelerdir?’ türünden sorulardan biri de Roza’ya denk gelmişti. Soruya ustalıkla doğru ama klişe bir cevap verdi. Böylece az önce ruhunun kaybolduğunu ve başka yerlerde gezindiğini kimse anlamadı. Zaten anlasalar da önemi yoktu; kararını vermişti Roza, bu iş burada bitecekti.        </p><p>Ruhundaki bu çelişkiyi sonlandırma kararını hemen bir günde vermemişti. Doğduğu günden beri sanki hayat onu bu yöne itiyormuş gibi hissediyordu. Kendince çabalıyor, deniyordu ama olmuyordu. Nerede yanlış yaptığını anlayamadan başka yanlışların içinde buluyordu kendini. Onca yıllık başarılı eğitim hayatı heba olmuştu, çünkü bir türlü öğretmen olamamıştı. Öğretmen olamayınca hayatındaki her şey yanlış gidiyormuş gibi geliyordu. Başarısızlık ve umutsuzluk yumağının çekirdeğinde hissediyor, kurtuluşu artık imkansız görüyordu.  </p><p>Toplantının en sıcak anında kadın da hayatının en can alıcı planını yapıyordu. Kafasında her şeyi o an kurdu, tüm hazırlıkları planladı. Saatler sonra toplantı nihayet bitti. Koca burunlu adam eşyalarını toplarken yüzü gülüyordu. Roza ‘ Adamın çok büyük bir şey başarmış gibi hissedip gururlandığına eminim ama ben de kendimle gurur duyuyorum ’ diye geçirdi içinden ve gülümsedi. </p><p>Kararını verdiği için çelişkiler sona ermiş gibi hissetti ve bu berrak anın tadını çıkararak odadan çıktı, eve doğru yol aldı.       </p><p>Perdeyi aralayınca havanın kararmış olduğunu gördü. Sokağın ucunda görünen, elinde içi dolu birkaç poşet taşıyan adam dışında sokakta kimse yoktu. Adamın evine varınca sevincinden ona doğru koşup sarılacak bir çocuğunun olduğunu hayal etti istemsiz. Hatta kıvır kıvır saçları olan bir kız çocuğu olması detayını da ekledi zihni çabucak. Herkesin evine çekildiği ve evlerden kaşık, çatal seslerinin geldiği saatlerdi. Artık zamanı geldiğini anladı. Önceden hazırladığı; içinde halat, fener gibi eşyaların olduğu çantayı sırtına alıp kapıyı açtı, son kez evin içine hüzünlü gözlerle bakıp bir daha açmamak üzere kapıyı kapattı.        </p><p>Ürkek adımlarla karanlık ormanda yürüyordu, öte yandan gündüz aldığı kararı içinden tekrar ediyordu. Çünkü ormanın korkutuculuğu aldığı karardan vazgeçmesine neden olabilirmiş gibi geldi. Kocaman ağaçların devasa gölgeleri, ormanın derinliklerinden gelen ürkütücü sesler onu bir hayli korkuttu. Bunları düşündüğü sırada karşısında bir çift parlak göz gördüğünü sandı ve korkudan koşmaya başladı. Arkasına bakacak cesareti de bulamıyordu kendinde. Koşarken ayağı bir yere takıldı ve çok sert bir şekilde yüz üstü yere düştü. Sonrası karanlık…      </p><p>Gözlerini bir rüyadan çıkar gibi yavaşça açtı. Nerede olduğunu çözebilmek için şöyle bir bakındı etrafına.  Rüyadan önce yaşadıklarını aklına getirmeye çalıştı. Her şey bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Sonra bir sırrı çözmek istercesine hepsini toparlamaya çalıştı. Yaşadıklarına, olayların buralara kadar geldiğine inanamıyordu.       </p><p>Vücudunu hareket ettirmeye çalıştı ama nafile. Bedenini kımıldatamıyordu bile. Her tarafı taş kesilmişti sanki. Beyni zonkluyor, eklemleri, kasları ağrıyordu. Geceden beri bu ormanda toprağın üstünde böylece yatıyor olmalıydı. Hatırladığı anılar silsilesi de bunu doğruluyordu. Bir daha denedi, doğrulmaya çalıştı. Bu sefer başarmıştı. Kemiklerinin çatırdadığını duydu. İçinden ‘hâlâ burada olabilmek güzelmiş’ dedi. Çünkü düşündüğünü gerçekleştirebilmiş olsaydı şimdi kim bilir hangi bilinmezliklerde olacaktı. Artık dayanamayacağını düşündüğü hayatı sonlanmış, tüm insanlar için muamma olan başka bir yaşama yol almış olacaktı. Bir bakıma tüm sorular yanıt bulmuş, sır perdesi aralanmış olacaktı ama nedense hâlâ burada olduğuna sevindi.      </p><p>Açlığını ve bedenindeki acıları hissetmesine rağmen önemsemedi bunu. Çevresindeki ağaçlara, otlara ve gökyüzüne baktı. Gözlerini kırpmadan baktı hem de. Daha önce göremediklerini görebilmek için baktı. Burada yeşilin her tonu mevcuttu; yaşam, canlılık, dirilik fışkırıyordu her taraftan. Baharın ortaları olduğu için ağaçlar en güzel dönemlerindeydi. Tabiattaki her şey kendi sırasını biliyordu ve şaşmıyordu sanki. Kimi çoktan açan, yeşillenen bitkiye rağmen kimi daha yeni yeni uykusundan uyanıyordu. Yerlerde otların arasından envai renkteki çiçeklere baktı, bunların hangi çiçek olduklarını tahmin etmeye çalıştı. Tebessüm ederek sadece papatyaları, hindibaları ve çiğdemleri tanıdığını fark etti. Daha önce merak etmemişti ki, aklına bile gelmemişti. ‘Oysa öğrenecek ne çok şey varmış ’ diye geçirdi içinden. Burası her şeyiyle bir bütün olabiliyorken, birlikte var olabiliyorken insanlar neden bu bütünlüğe dahil olmayı reddediyorlardı inatla.     </p><p>Önünde duran ve toprakta yiyecek bulmaya çalışan iki renkli kuşa takıldı gözleri. Kuşların güzelliği ve sevimliliğine hayran kaldı. Toprağı eşeleyip birkaç kez gagaladıktan sonra havalanıp özgürlüklerine doğru uçtular. Uzaklaşmalarını seyretmek için başını göğe kaldırınca gökyüzüne hayran kaldı. Bu kadar temiz bir mavilik hatırlamıyordu hayatında. Güneşin ışıkları ağaçların arasından yeryüzüne ulaşacak fırsatı yakalıyorlardı. Hafif esen ılık rüzgârla kıpırdayan yapraklar güzel bir duygu uyandırıyordu.       </p><p>Ruhuyla doğanın bütünleştiğini hissetti. ‘Kalkmalıyım artık’ diye düşündü. Tüm mevsimler insanlara örnek olsun diye vardı. İnsanın da mevsimleri vardı ve tıpkı mevsimlerin döngüsü gibi insan hayatının da döngüsü vardı. Yazları kuruduğunu, yorulduğunu ve tozlarla örtüldüğünü hisseder ama baharın getirdiği nimetleri tüketecek durumu vardır. Sonbaharda yağmurlarla tüm tozlardan arınır, soyunur tüm dertlerinden. Hiç tereddüt etmez yitireceklerinden. Bilir ki bunun daha baharı vardır. Arınma ve yağmur ne kadar bol olursa bahardaki bereket o kadar çok olacak, yitirilenler fazlasıyla geri dönecektir. Kışın köşesine çekilir, belki uykuya dalar, karlarla örtülür ama içindeki dönüşüm hızlıdır. İçinde yenilikleri üretir, kanlı canlıdır yüreği. Ve baharın gelişiyle tüm içindekileri çıkarır ortaya tabiat gibi. Kutlamaya başlar yeniden doğuşunu; neşelidir, umut taşır,  canlıdır, kıpır kıpırdır. Doğa gibi insan da FİLİZLENİR .      </p><p>Yüreği dolu dolu, umutlu kalktı. Hevesle yeni kendisine doğru yürümeye, koşmaya başladı…</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yasamin-dogasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşlı Adamın Hikayesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yasli-adamin-hikayesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yasli-adamin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zozan Aksan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jun 2025 13:12:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11721</guid>

					<description><![CDATA[Aralığın başıydı, dışarıda soğuk bir yağmur yağıyordu. Kışa girildiği doğanın suskunluğundan anlaşılıyordu. Kış, kızgın bir insan misali rüzgârı ve yağmuru yeryüzüne boca ediyordu. Kuşlar, böcekler, ağaçların yaprakları, inekler, tavuklar bile bu kızgınlıktan kaçar gibi saklanmışlardı. Rüzgârın uğultusu ve yağmur sesi dışında başka bir ses yok gibiydi. Herkes bu gazaptan kurtulmak için bir köşeye çekilmişti sanki. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aralığın başıydı, dışarıda soğuk bir yağmur yağıyordu. Kışa girildiği doğanın suskunluğundan anlaşılıyordu. Kış, kızgın bir insan misali rüzgârı ve yağmuru yeryüzüne boca ediyordu. Kuşlar, böcekler, ağaçların yaprakları, inekler, tavuklar bile bu kızgınlıktan kaçar gibi saklanmışlardı. Rüzgârın uğultusu ve yağmur sesi dışında başka bir ses yok gibiydi. Herkes bu gazaptan kurtulmak için bir köşeye çekilmişti sanki. Daha bir ay öncesindeki hareketlilik, canlılık ve yaşam nasıl da böyle solmuştu? Yaşlı adam bunları düşünürken, açılması çok zor olan eski kapıyı tüm gücüyle itti. Tahta kapı gıcırdayarak açıldı. Elindeki odunların bir tanesi yere düştü. Kapı açılır açılmaz tatlı bir sıcaklık yüzüne çarptı. Hemen içeri geçip kapıyı kapattı. </p><p>Yer yer odanın tüm yaşanmışlıkları sayısınca dökülmüş beyaz lekeleri olan çağla yeşilini andıran bir renge boyalı odanın ortasında bir soba vardı. Sobanın üstünde ise akşamüstü demlenip sadece birkaç bardağı içilen tavşan kanı çayın alüminyum çaydanlıkta can çekişir gibi fokurdayan sesi odada yaşam belirtisi olduğunu gösteren tek şeydi. Bu ses olmasa oda, fakir evlerinin eski püskü duvarlarına asılan alelade bir resimden farksız olurdu. Oda dediğime bakmayın, bu oda aynı zamanda bütün bir evdi. Odanın sobaya en yakın olan köşesinde bir divan; divanın hemen yanındaki köşede çiçekli basma kumaştan yapılmış iki küçük minder bir de minderlerin arkasına gelişigüzel yerleştirilmiş iki yastık vardı. Divan aynı zamanda yatak görevini de görmekteydi. Minderlerin solunda küçük bir tahta masa ve iki de tabure… Masanın üzerinde alışkanlık gereği dibinde birkaç yudum çay bırakılmış kulplu bir cam bardak, bir de kirli boş bir tabak ile kaşık vardı. Masanın önünde odaya göre küçük kalan, eve hüzün veren ama aynı zamanda dışarıyla ve yaşamla tek bağlantıyı oluşturduğu için akıllara Füruğ’un ‘Küçük Penceresini’ getiren bir pencere yer alıyordu. Sola doğru gidildikçe kısa aralıklarla Mardin işi ahşap kapı ve sonrasında mutfak olarak kullanılan küçük bir tezgâh vardı. Tezgâhın üzerinde mütevazı bir mutfakta olması gereken elzem şeyler ve tezgâhın üstüne sonradan çocukların zoruyla eklenen birkaç dolap dışında bir şey yoktu. Dolaplar da kapıyla uyumlu olsun diye klasik bir kahverengiye boyanmıştı. Yerde kırmızı, siyah, kahverengi karışımı desenli eski bir kilim vardı. Tezgâhın soluna gittiğimizde ise neredeyse her evde olan küçük bir büfe vardı. Bu büfeden her evde olmasına rağmen ne amaçla kullanıldığını kimse bilmiyor; genelde içine kullanılmayan özel eşyalar, fotoğraflar, biblolar gibi birbiriyle alakası olmayan eşyalar tıkıştırılıyor bu da şıklık olarak algılanıyordu. Bu evdeki de öyleydi; içinde birkaç kahverengi fincan, o dönem yine her eve girmiş olan Kıbrıs işi papatyalı altı tane tabak, adamın askerliğine ait siyah beyaz bir fotoğraf vardı. Askerlik fotoğrafının hemen yanında yıllar önce hayattan göçmüş karısı ve üç çocuğuyla çektirdikleri bir fotoğraf daha ve ıvır zıvır bir sürü şey vardı. </p><p>    Evdeki her şey, birkaç neslin parmak izini taşıdığı ve bu izlerin nefesini hissettiği için yılgın bir eskimişlik taşısa da evde dikkat çeken tek farklı şey görebilirdiniz: masanın üzerinde bugüne kadar hiç kullanılmamış, evin tümüyle tezatlık taşıyan bir yeniliğe sahip bir gaz lambası. Lamba, el işçiliği olan, rengarenk bir lambaydı. Evin sahibi bu lambayı hiç kullanmadı; çünkü bu, ölen oğlundan kalan tek ve en önemli yadigardı. Oğlu artık para kazandığını ve babasına bakabileceğini göstermek amacıyla bu evde en lazım olabilecek, sık yaşanan elektrik kesintilerinde kullanılabilecek bir lamba almıştı. Aydınlatma için çok farklı seçenekler vardı elbet ama böyle bir lamba almasının nedeni babasının bu tarz lambalara olan ilgisiydi. Hediyeyi aldığında adam çok mutlu olmuştu, henüz bu unutkanlık hastalığı da nüksetmemişti. Oğluna yarın güzel bir yemek yapar, masaya lambayı da koyar ziyafet çekeriz diyerek çocuk gibi sevinmişti. Ertesi gün oğlunun işe giderken trafik kazasında öldüğü haberi üzerine o lamba ne yakılmış ne de yerinden kaldırılmıştı. Zaten adamın unutma hastalığı da bu haberden sonra nüksetmiş, giderek de artmıştı.      </p><p>    Ahmet amca, odunları sobanın yanına taşıdı, odunlardan bir tanesini sobaya atarak ateşi besledi. Adamın üzerinde ölen karısının ördüğü gri bir kazak, siyah kadife bir pantolon vardı. Kıyafetler solmuştu. Kazağın kollarından sökülen birkaç iplik parçası olsa bile adamın kendisine özen gösterdiği ve temiz olduğu belliydi. Hareketleri çok yavaştı, yaşlılıktan dolayı kambur durduğu için yürürken başı daha önden gidiyor gibiydi. Masadan bardağını alıp doldurdu, divana geçip oturdu. Az önce divanın üzerine koyduğu Grundig marka küçük, siyah radyosunu eline alıp kanalları çevirdi. Bu radyoyu babasından almıştı. O günden beri de bu radyo en sevdiği eşyalarından olmuştu. Unutma hastalığından sonra da radyoya ilgisi devam etmiş, her fırsatta da tesadüfen bulduğu Erivan radyosuna benzeyen kanalı açar olmuştu. Penceresi ve radyosu ona yeter de artardı bile. Aradığı kanalı buldu, radyoyu yanına koydu. Kürtçe eski bir parça çalıyordu. Bir aşk şarkısıydı çalan. Çayından bir yudum aldı. Şarkının sözleriyle hafızası yavaş yavaş bulanmaya başladı. Delikanlılık zamanlarına gitti. Bu hastalığın kötü yanı gittiği anı sanki gerçekmiş ve o an yaşanıyormuş gibi hissettirmesiydi. Ahmet amcanın çok uzaklara daldığı, tebessüm ettiğinde yüzündeki derin çizgilerin oynamasından belli oluyordu. Delikanlılığında aşık olduğu kız geldi gözünün önüne. Kız da onu seviyordu, bakışlarından belliydi. Uzun, her teli sağlam siyah saçlarını örmüş, örgüyü sağ omzuna düşürmüştü. İki mermi gibi adamın kalbine saplanan siyah badem gözleri, içinde hapsolmak istediği gamzeleri, bembeyaz teniyle tüm köy erkeklerinin kalbindeydi kız ama kızın da kalbi Ahmet için çarpıyordu. Ahmet’i görünce aklı duruyor, kalbiyle beyninin ritmi birbirine karışıyor; nasıl yürünür, nasıl gülümsenir unutuyordu kız. Ahmet amca da o zamanlar yağız bir delikanlıydı tabi. İşte böyle bir aşk yine hayatın bizim için yaptığı başka planlar yüzünden mutlu sonla bitmedi.  Adamın babası ölünce evin reisi olmak zorunda kalmış, burada işler iyi gitmeyince mecbur başka diyarlara çalışmaya gitmişti. Bu süreçte kızını Ahmet’e vermeye gönlü olmayan baba, kızını gelen zengin bir adama vermişti. Bir aşk hikayesi de böyle kursaklarda ve sadece hatıralarda kalmıştı. Ama Ahmet amca unutma hastalığına yakalanmış olmasına rağmen geçmişten bir tek o badem gözleri hatırlıyordu. Böyle düşünüp çayını yudumlarken bağırıp çağıran telefon sesiyle bugüne döndü. Belli belirsiz gülümsüyor olduğunu fark etti. Telefona yavaş adımlarla gittiği için gitmesi biraz uzun sürdü. Telefonu açtı, arayan hayatta kalan tek oğluydu. Gelen telefon rutin kontrollerden biriydi. Babaları bu evden ayrılmak istemediği için; yaşayan oğul ve kız kardeşi telefonlarla veya küçük ziyaretlerle onu yalnız bırakmamaya özen gösteriyorlardı.        </p><p>    Hâl-hatır faslından sonra telefonlar kapandı, adam yerine geçti. O sırada şarkı değişmişti, şimdi daha hareketli bir şarkı çalıyordu. Böylece Ahmet amca gül yüzlü sevdiğini geçici bir süreliğine de olsa unuttu, tavşan kanı çayından büyük bir yudum aldı.     </p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yasli-adamin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
