Ana Sayfa Edebiyat Öykü Azat Bir Kuştu…

Azat Bir Kuştu…

Dünden yağıp hemen kesiliveren ilkbahar yağmuru sonrası nemlenmiş büyük çırpı destesini iple sıkıca bağladı. İpi omzundan geçirip bileğine doladı. Tüm gücünü toplayıp “Ya Allah! Medet senden” dedi. Çiğle kaplı otları ağır adımlarla çiğneyerek köye doğru uzanan patikaya koyuldu. Yıllardır her sabah erkenden gittiği bu patika Rıza Efendi’yi dağların yüzük taşı misali çemberine aldığı köye götüren tek yoldu.

Yaşı yüzü aşkın sık yapraklı ceviz ağaçlarının güneşe hasret bıraktığı loş dereden geçince bileğindeki ipi boşalttı. Sarnıcın buz gibi suyunda elini yüzünü yıkayıp keyifle gerildi. Sigarasından bir nefes çekip ciğerlerindeki dumanı havaya üfleyince Nazlı’yla ilgili kuşkular içini kemirmeye başladı. Rıza Efendi hayatı boyunca iki sözün ağırlığı altında çiğnenmekten hep korktu: oğul sahibi olamamaktan, bir de namus lafından.

Şafak sökmeden uyku sersemi uyanıverip seksen yaşındaki anasına seslenmişti: “Hanımı rüyamda gördüm. Rahmetli kızımı da yanında götürüyordu. Rüyada ölü iyi değildir. Bir de seni yanında götürse hiç hayra alamet değildir. Kızı son zamanlar kaygılı görüyorum. Allah korusun ya…” – deyince yaşlı anası lekeli, derisi kırışmış ellerini ovuşturup kanı çekilmiş dudağına götürerek ağzını kapatmıştı – Konuşma, sus. Önce rüyayı suya anlatman gerek. Hayır ola. Bir de kimse kendi rızasıyla doğmadı ki kendi rızasıyla öle.

Bunun üzerine rüyasını su sarnıcından derenin loş bölümüne – ormana kıvrılarak akan suya anlattı. “Yusuf Peygamber hayra yorsun” dedi. Yıllar önce genç yaşta toprağa verdiği karısının ruhuna Fatiha’yı da unutmadı. Başının üstünden pır ederek uçan hüthüde takılmadan gözlerini kapatıp alnını kırıştırdı.

İnsan içine çıkınca oğlu olmayan bu somurtkan adama selam vermekten çekinirlerdi. Rıza insan içinde başına kakılmasa da dosta düşmana karşı bir oğul vermediği için Allah’a kırgındı. Nazlı’yı da on altı yıl adadığı adaklardan, kestiği kurbanlardan sonra bulmuştu. Bu Rıza’nın üçüncü evliliğiydi. Nazlı’nın annesini kaçırınca içinde “Allah’ım beni mahcup etme” diye mırıldanarak dua etmişti.

O gün gelip yetişti. Saatlerdir çizmesinin ucuyla toprağı oyarak izmaritlerden bir tepecik yapan Rıza’nın içi daraldı. O anda ter içinde kalan ebenin dışarı çıkarak “Müjdemi isterim. Maşallah, nur topu gibi bir kızın oldu” demesiyle sanki adamı yılan sokuverdi. Kurbanlık koç günlerce bahçedeki ağaca bağlı kaldı.

Allah’tan korkardı Rıza. Bunun için anasının “Göktekinin ağırına gider, taşı eteğinden döküver. Zaten gelin de iyi değil” tembihi sonrası çocuğa ısınmaya başladı.

Karısı nar mevsiminde ikinci defa yükünü yere koyup Güleyşe’yi doğurunca kan kaybından öldü. Rıza bundan sonra kadere boyun eğdi. Yıllar sonra genç kız olan Nazlı’ya “Aman namus. Leke geldiyse izi kalacak” söylediğinde Güleyşe onun kucağında tatlı tatlı uyuyordu.

Mayıs ayında köyün dağlarındaki kar daha yeni eriyordu. Omuzu testili kızlar gelinler çiğ zamanında, bir de akşamüzeri su getirmek için su sarnıcına giderlerdi. Yüreğini oynatana göz koyan köy delikanlıları da ağaçların, küçük kayaların arkasına saklanıp göz koydukları kızı seyreder, haber gönderirlerdi. Kızlar da sanki habersizmiş gibi nazlı nazlı konuşup gülerlerdi. Güleyşe de babasının iki ayağını bir pabuca sokup küçücük bir testi aldırdı. Ablasının yanında omuzunda testiyle şımararak, küçücük elini beline koymayı pek severdi.

Öğleyin dağların başında güneş ışınları bembeyaz bulutlarla saklambaç oynuyordu. Şafak sökünce babaannesi halı tezgâhı kurmuştu. Yünden eğirilmiş ipi kirmene doladı, ilmik atıp bir tutam hazırladıktan sonra Nazlı’yı çay demlemek için su almak üzere sarnıca gönderdiğinden beri epey zaman geçtiğini hatırladı. Dudaklarının arasından

  • At sırtında gitti de sarnıca mı battı ne? – sözleri döküldü. Sarnıç lafını duyunca Güleyşe babaannesinin yanından ayrılıp sevinçle hoplaya zıplaya bakır testinin kulpuna sarıldı. Babaannesi hep “Kimse olmazsa Albastı gelir de götürür seni” derdi. Bu da küçücük kızı dereye inip kendisinden bir karış da yüksek taş oluğa tırmanmaktan alıkoymazdı.

Sarnıca yaklaşınca taşların arasına yuvarlanıp hâlen de ibriğinden su akan ablasının yarı dolu kocaman bakır testisini gördü. Nazlı’ya seslendi. Aniden duyduğu boğuk çığlıklar oluktan akıp loş ağaçlıkta gözden kaybolan suların sesinde eriyiverdi. Korkudan kalbi hızla atmaya başladı. Herhâlde Albastı’dır – dedi içinde. Bağırmak istedi. Sesi çıkmadı. Testisini kapıp kaçmak isteyince küçücük dizlerinde derman kalmadığını anladı. Kirpiklerini kırpmadan karanlığı dinledi. Boğuk çığlıklar kesilmişti. İçinde Allah’a yalvararak, bir daha babaannesinin sözünü dinleyeceğine yemin etti.

Birden karanlıktan düşe kalka takatsiz adımlayan, üstü başı yırtık, saçları perişan, ayağında ayakkabısı olmayan gölgeyi görünce bacaklarının arasında akıp giden ılık, nemli bir şey hissetti. Gölge yaklaştıkça karanlıktan gün yüzüne çıkan yüz aydınlandı. Titreyerek başını çıplak omzuna eğip donuk bakışlarla bakan Nazlı’yı görünce gözleri sevinç karışık korku içinde parladı. Ablası eteği kan içinde, ayağını çeke çeke onun karşısında çöküverdi.

Ablasına soru sorma fırsatı bulamadan o lanetli karanlıktan – ağaçlıktan yeniden ses duydu. İkisi de korkudan birbirine sokuldu. Askerî çizmesini suda şapırdatarak acele eden polis müdürünün oğlu pantolonunun önünü kapatarak onlara doğru geldi. Elindeki mendille ensesini silip sertçe kemerine sıkıştırdığı silahını gösterip işaret parmağını dudağına götürdü. Parmak sallayarak uzaklaşıverdi.

Kısık ve titrek sesle:

  • Abla, o da kim? – sorunca Nazlı’nın donuk bakan gözlerinden yaş yuvarlandı.

Nazlı çok değerli bir şeyini kaybetmiş gibi kardeşinin küçük, titrek omuzlarını kucaklayıp boğuk boğuk ağladı. Güleyşe de korkudan mı, ya da herkesin kaderini değişecek çok kötü bir şey olduğunu çocuk aklıyla hissettiğinden mi bilinmez, ablasına sarılıp ağladı. Zavallı Nazlı kızcağızın kulağına “kimseye bir şey söyleme, yoksa Albastı’nın oğlu gelip beni götür” diye fısıldadı. Gördüklerine daha aklı ermeyen Güleyşe’nin ablasına inanmaktan başka yolu kalmamıştı.

  • Kimdir o? – Rıza’nın öfkeli sesi duvara çarpılıp Nazlı’nın kulağında yankılandı.

Artık büyümeye başlamış karnını şalının ucuyla saklamaya çalışsa da korktuğu başına gelmişti. Kurbanlık kuzu gibi titriyor, sonunu bekliyordu.

  • Kimle yattın, namussuz? – babasının yaralı aslan gibi kükreyişini yeniden duymasıyla kulaklarında dayanılmaz uğultu, gözlerinden alev püskürdü.

Ansızın atılan kurşun misali tokada dayanamayıp yere yığılıverdi. Adamın öfkesi dinmedi. Kızının omuzlarından tutup tüm gücüyle sarstı. Yumruğunu düğümleyip yine darbe indirecekti, anası başörtüsünü çıkarıp oğlunun ayaklarına sarıldı.

  • Daha çok toy o, oğlum. Bir halt etmiş. Kurban olayım, daha vurma – kadının sesi kuyudan geliyormuşçasına yankılandı.

Rıza’nın gözü korkudan bir köşeye kısılıp bağıran Güleyşe’yi daha yeni gördü. Adam kahrından ölecekti. Boğazını yakan o ağlama, öfkesini yendi:

  • Oysa seni ne arzularla büyüttüm.

Nazlı ilk defa babasının ağladığını gördü. Kendisinden daha çok babasında acıdı. Elleriyle yüzünü kapatarak güçlükle duyulacak bir sesle “Annemin mezarı üstüne yemin ederim ki ben suçsuzum, baba” diyebildi. Fakat polis müdürünün oğlunun zorla, döve döve ona yaptıklarını, o günü, silahını kafasına dayayarak susmazsa babasını, kardeşini öldüreceğini söylediğini anlatamadı babasına.

Rıza epey ağladı. Sonra gözlerini silip aniden kalktı. Sıtmalı gibi sallandı. Yüzü sert, gözleri buz gibi soğuktu.

  • Namus beyaz duvar gibidir. Çamur yapışınca leke bırakır. Kendini de beni de bu lekeden kurtarıncaya kadar bu eve adım atmam, – dedi ve kapıyı çarpıp gitti.

Düğün başlamıştı. Zurna sesi iyice duyuluyordu. Bugün polis müdürünün oğlunun düğünü vardı. Nazlı hıçkırıklarını kesip düğün alayının yakınlaşan sesini duyup gözlerini sildi. Camdan süzülen güneş ışığında görünebileceğinden sakınarak usulca perdeyi çekti. Arabayı durdurup bahşiş almak için birbirine giren, koşan çocukların gülüşlerine imrendi. Boğazında düğümlenen kahrından gözleri dumanlandı. Kulaklarına annesiyle ilk defa gittikleri istasyona yaklaşan trenin ve peronda birbirini iten insanların gürültüsü geldi. Zurnanın, gelin alayının kornası bu gürültüde duyulmaz oldu. Unutmaktan korkarcasına annesiyle ilgili anılarını hatırlamaya çalıştı. Fazla bir anısı da yoktu aslında. Dağların yamacında ateşböceği gibi serpilmiş köyde annesiyle toplam altı bahar yaşayabilmişti. Hayalinde annesine sarıldı. Gözlerinin önünde Allah’ın sevdiği içün cennetine götürdüğü -herhâlde babaannesi böyle anlatmıştı- annesinin kışın soğuğunda hayvanların altını temizlemekten, yazın sıcağında bostanda toprak bellemekten nasırlaşmış elleri geldi. Her gece dikenleşmiş elleriyle hafiften yüzünü okşardı. “Ellerinde diken var” derdi annesine. Annesi de saçlarını okşayıp ellerini öperdi. “Eller bahtın işaretidir. Kızımın bahtı da elleri gibi bembeyaz olacak. Beyaz kâğıt gibidir yüzün. Allah kötü insanlardan korusun. Bir tek senin düğününü görebilseydim” der sonra da her gece olduğu gibi yavaştan okurdu:

Azat bir kuştum

Yuvamdan uçtum

Bir bağa düştüm

Bu genç yaşımda.

Rahminde hissettiği hafif kıpırtı onu hayallerinden kopartarak irkiltti. Nefretle karnına baktı. Gözlerinin yaşını uzun incecik parmaklarıyla silip perişan saçlarını topladı. Ocağı yakıp su ısıttı. Evi süpürüp halıları temizledikten sonra babasının sevdiği kekik çayını demledi. Kardeşini uyuttuktan sonra banyoya gitti.

İçeri girince avlu kapısı açıktı. Ağaçların yapraklarını yiyen keçileri görünce ihtiyar kadın çıldırdı. Küfrede küfrede yerden aldığı çakıl taşlarını hayvanlara doğru savurdu.

  • Nazlı, Güleyşe neredesiniz, kız? – Çiğnenmiş fidanlara bakıp içini çekti – Daha bunların hasadını göremedik, dedi. Avlu kapısını kapatıp devrilmiş sandalyeyi ve Nazlı’nın sallanan ayaklarını görünce boğazı kurudu. İki eliyle dizine vurup feryat etti. Zurna sesi ise avaz avaz yükseliyordu…

Azerice’den Türkçe’ye çeviri: Yrd. Doç. Dr. Kemale Elekberova

*/*/*

Azad Bir Quşdum… (Azerice)

Dünəndən yağıb tez də kəsən yaz yağışından sonra  nəm çəkmiş iri çırpı şələsini kəndirlə möhkəm bağladı. İpi çiynindən keçirib biləyinə doladı.Gücünü toplayıb “Ya Allah! Mədəd səndən” dedi. Şehli otları ağır addımlarla ayaqlayaraq  kəndə doğru aparan cığıra tərəf yol aldı. İllərdir hər səhər obaşdan ayaq döydüyü bu cığır Rza kişini  dağların üzük qaşı kimi çəmbərlədiyi kəndə aparan yeganə yol idi.

Yaşı bəlkə yüzü ötmüş sıx yarpaqlı qoz ağaclarının  günəşə həsrət qoyduğu yarıqaranlıq dərədən keçəndə  biləyindəki ipi boşaltdı. Kəhrizin buz kimi suyunda əl üzünü yuyub ləzzətlə oxqay çəkdi. Bir qullab siqar alıb ciyərlərindən tüstünü üzüyuxarı buraxanda Nazlıyla bağlı şübhələri içini gəmirməyə başladı. Rza kişi ömrü boyu iki sözün ağırlığı altında əzilməkdən qorxub: oğul sahibi ola bilməməkdən, bir də namus kəlməsindən.

Dan yeri sökülməmiş hövlanak oyanıb səksənə yaxın yaşı olan anasını səsləmişdi: “Arvadı yuxuda gördüm. Rəhmətlik qızımı özülə aparırdı. Ölü görmək yaxşı deyil, illah da səni özülə aparırsa. Qız axır vaxtlar yaman fikirli görünür gözümə. Birdən allah eləməmiş…. − deyəndə qarı sarı ləkəli, dərisi qurumuş əlini bürüşüb qanı qaçmış dodağına aparıb sözünü ağzında qoymuşdu − kiri, sus. Gərək yuxunu əvvəl suya danışasan. Allah xeyir eləsin təki. Bir də heç kim öz rizasıyla dünyaya gəlməyib istəyilə də getsin.

Odur ki yuxusunu kəhrizdən dərənin yarıqaranlıq səmtinə −meşəyə  burularaq  axan suya danışdı. ”Yusif peyğəmbər xeyrə yozsun” dedi. İllər əvvəl gənc yaşda torpağa verdiyi arvadının  ruhuna salavat çevirməyi də  unutmadı. Başının üstündən pırıltı ilə uçan şanapipiyə fikir vermədən gözlərini yumub alnını qırışdırdı.

Camaat arasına çıxanda züriyyətsiz olduguna görə bu qaraqabaq adama salam verməkdən çəkinirdilər. Rza camaat içində üzə vurmasa da düşmən çəpəri − bir oğul  nəsib etmədiyinə görə  Allahdan gileyliydi. Nazlını on altı il əvvəl pirə dediyi qurbanlardan sonra tapdı (Bu Rzanın üçüncü evliliyi idi) Nazlının anasını götürüb qaçanda ürəyində  “Allah, məni yenə utandırma”  deyə dodaqaltı dua da oxumuşdu.

O gün gəlib çatmışdı. Saatlardır qaloşunun ucuyla torpağı eşələyib siqar kötüklərindən təpəcik yaradan  Rzanın hövsələsi daraldı. Qəfildən mamaça qadının qan − tər içində eşiyə çıxıb “muştuluğumu ver, maşallah qəşəng qızın oldu “ deməsiylə kişini elə bil ilan vurmuşdu. Qurbanlıq qoç  günlərlə həyətdəki ağaca bağlı qaldı.

Allahdan qorxusu vardı Rzanın, odur ki anasının  “göydəkinə acıq gedər,daşı ətəyindən tök, gəlin də naxoşdur”  məzəmmətindən sonra uşağa isinişməyə başladı. Arvadı nar fəsli ayında ikinci dəfə yükünü yerə qoyub Güleyşəni doğanda qanaxmadan öldü. Rza ondan sonra qismətilə barışıb oturdu. İllər sonra  qızlar bulağından yenicə su içən Nazlıya “Bircə namus amanatı. Ləkə düşdüsə izi qalacaq” deyəndə Güleyşə onun qucağında şirin − şirin yatırdı.

May ayında kəndin dağlarında qar hələ təzəcə əriyirdi. Çiynində səhəng  qız − gəlinlər şehli vaxtı, bir də axşamüstü su gətirmək üçün dərə − kəhrizə  tökülüşürdi. Ürəyinə yatanı gözaltı edən kəndin cavanları da ağacların, kiçik qaya parçalarının arxasında gizlənib gözaltı etdikləri qıza tamaşa edər, söz göndərərdilər. Qızlar da guya heç nədən xəbərləri yoxmuş kimi nazlı-nazlı söhbətləşib gülüşərdilər. Güleyşə də atasına ayağını iki ayağını bir başmağa dirəyib balaca səhəng aldırdı. Bacısının yanında səhəng çiynində qürrələnib balaca əlini belinə  qoymaqdan xoşu gələrdi

Günorta dağların başında günəşin şüaları ağappaq buludlarla gizlənpaç oynayırdı. Dan yeri ağarandan nənəsi hana qurmuşdu. Yundan əyrilmiş ipi ərişə doladı, ilmə çalıb bir çin hazır edəndə yadına düşdü ki, Nazlını çay qoymaq üçün kəhrizə göndərdiyi vaxtdan xeyli ötüb. Dodağı altında

  • At tərkində gedəsən səni, kəhrizdə batıbdı nədi- mızıldandı- kəhriz sözünü eşidəndə Güleyşə nənəsinin yanından ayrılıb sevincək atıla-atıla ehmalca mis səhənginin qulpundan yapışdı. Nənəsinə desəydi, həmişəki kimi  “kimsə olmayanda hal anası gəlib səni aparar deyərdi” .  Bu da balaca qızcığazı dərəyə enib özündən bir qarış hündür daş nova dırmaşmaqdan qorxutmurdu.

Kəhrizə yaxınlaşanda daşların arasına dığırlanıb hələ də boğazından su tökülən yarıdolu iri mis səhəng gördü. Nazlını səslədi. Qəfil eşitdiyi boğuq qışqırtılar novdan axıb yarıqaranlıq ağaclarda gözdən itən suların səsində əridi. Qorxudan ürəyi şiddətlə döyünməyə başladı.Yəqin bu hal anadır−dedi ürəyində. Qışqırmaq istədi səsi çıxmadı. Səhəngini qamarlayıb qaçmaq istəyəndə hiss etdi ki balaca dizlərində hərəkət etməyə taqəti yoxdur. Kirpiklərini qırpmadan yarıqaranlıq tərəfi dinşədi. Boğuq qışqırtılar kəsilmişdi. Ürəyində allaha yalvarıb bir də nənəsinin sözündən çıxmayacağına and içdi.

Birdən yarıqaranlıqdan yıxıla −  dura taqətsiz addımlayan, üstü cırıq, saçları dağınıq, ayaqyalın silueti görəndə ayaqları arasından axıb gedən ilıq, nəm bir şey hiss etdi. Kölgənin yaxınlaşdıqca qaranlıqdan gün işığına çıxan üzü aydınlandı. Titrəyərək başını çılpaq çiyninə əyib donuq baxışlarla baxan Nazlını görəndə gözləri sevinc qarışıq qorxu içində parıldadı. Bacısı ətəyi qan içində, ayağını çəkə − çəkə  taqətsiz halda onun qarşında  diz  çökdü.

Bacısına sual verməyə macal tapmamış o lənətli qaranlıqdan−ağacların arasından təkrar hənirti eşidildi. İkisi də qorxudan bir-birinə qısıldı. Hərbi çəkməsini suda şappıldadaraq tələsən milis naçalnikinin oğlu şalvarını çəkə − çəkə  düz onların üstünə gəldi. Əlindəki dəsmalla peysərini silib sərt hərəkətlə kəmərinə bərkitdiyi qoburu göstərib şəhadət barmağını dodağına apardı.  Hədəylə barmağını silkələyib tələsik uzaqlaşdı.

Qısıq və titrək səslə:

  • Bacı o, kimdir  − soruşanda Nazlının donuq baxan gözlərindən yaş gilələndi.

Nazlı qiymətli varlığını itirmiş kimi qızcığazın balaca titrək çiyinlərini qucaqlayıb boğula-boğula hönkürdü. Güleyşə də qorxudanmı, ya da hər kəsin həyatını dəyişəcək çox pis hadisə olduğunu uşaq fəhmi ilə hiss etdiyindənmi  bacısına qoşulub ağladı. Zavallı Nazlı qızcığazın qulağına pıçıldadı ki  “heç kimə bir şey deməsin, yoxsa hal anan oğlu gəlib onu aparacaq”.  Gördüklərinə ağıl kəsdirməyə gücü çatmayan Güleyşənin bacısına inanmaqdan başqa çarəsi qalmadı.

Kimdir o? Rzanın qəzəbli səsi divara dəyib Nazlının qulağında əks − səda verdi. Artıq böyüməyə başlayan qarnını şalının ucu ilə gizlətməyə çalışsa da qorxduğu başına gəlmişdi. Qurbanlıq quzu kimi tir − titrəyir, aqibətini gözləyirdi.

  • Kimlə yatdın, namussuz? −  atasının təkrar yaralı pələng kimi nəriltisini eşitməsilə sanki qulaqlarından dözülməz uğultulu küy, gözlərindən alov püskürdü. Qəfil atəş kimi açılan sillədən səndələyib yıxıldı. Hirsi soyumadı. Qızının çiyinlərindən tutub var gücülə silkələdi. Yumruğunu düyünləyib yenə zərbə endirmək istəyirdi ki, anası yaylığını çıxarıb oğlunun ayaqlarına sarıldı.
  • Cahıldı , bala, bir qələtdir eləyib,üzüm ayağının altına oğul,vurma − qarının səsi elə bil quyudan gəlirdi. Rzanın gözü bayaqdan küncə qısılıb qorxudan qışqıran Güleyşəni indi gördü. Kişini qəhər tutdu. Boğazını yandıran qəhəri qəzəbinə üstün gəldi:
  • Səni nə arzularla böyütdüm − Nazlı ilk dəfə atasını ağlayan gördü. Özündən çox atasına acıdı. Əllərilə üzünü gizlədib hönkürtüdən güclə eşidiləcək səslə bircə onu dedi ki anamın qəbrinə and olsun, ata, mənim günahım yoxdur.

Amma milis naçalnikinin oğlunun zorla, döyə − döyə başına gətirdiyi o gün haqqında, naqanı başına dirəyib susmasa atanı, bacını öldürəcəm deyə hədələdiyini danışa bilmədi.

Rza xeyli ağladı. Sonra gözlərini silib qəfil dikəldi, qızdırmalı adamlar kimi səndələdi. Üzü sərt, gözləri buz kimi soyuqdu.

  • Namus ağ divar kimidir, palçıq yapışdısa ləkəsi qalar. Özünü, məni bu ləkədən qurtarmayınca, bir də bu evə ayaq basmayacam − dedi və qapını çırpıb getdi. Zərbədən anasının şüşə çərçivəli şəkli yerə düşüb cilikləndi.

Toy başlamışdı. Qara zurnanın səsi aydınca eşidilirdi. Bu gün milis naçalnikinin oğlunun toyu idi. Nazlı hıçqırıqlarını boğub gəlin gətirən maşın karvanının yaxınlaşan siqnal səslərini eşidib gözlərini sildi. Pəncərədə süzülən günəş işığında görünməkdən ehtiyat edərək  ehmalca pərdəni çəkdi. Maşının qarşısını kəsib nəmər almaq üçün bir-birinin bəhsinə qaçan uşaqların gülüşlərinə həsəd apardı. Boğazında düyünlənən qəhərdən gözləri dumanlandı. Qulaqlarına  anasıyla ilk dəfə getdikləri dəmiryolu stansiyasına yaxınlaşan qatarların və perronda bir birini itələyən adamların uğultusu gəldi. Zurnanın ,maşın karvanının siqnalı bu uğultuda eşidilməz oldu. Unutmaqdan qorxurmuş kimi  anasıyla bağlı xatirələrini yadına salmağa çalışdı.Çox xəyalları yoxdu. Dağların ətəyinə işıldaböcəyi kimi səpələnmiş kənddə anasıyla cəmi altı bahar yaşamışdı. Xəyalında  anasını qucaqladı. Gözlərinin qabağına Allah sevdiyindən cənnətə apardığı  −  hər halda nənəsi elə demişdi − anasının qışın şaxtasında heyvan altı kürüməkdən, yayın cırhacırında bostanda yer belləməkdən qabar olmuş əlləri gəldi. Hər gecə tikan kimi xəfifcə üzünü sığallardı. Əllərində tikan var − gileylənərdi anasına. Anası da saçlarını oxşayıb əllərini öpərdi. “ Əllər bəxtinin nişanəsidir. Qızımın bəxti də əlləri kimi ağ olacaq. Ağ kağız kimidir üzün. Allah mərdimazardan qorusun. Bircə toyunda süzsəydim”   deyər sonra hər gecə oldugu kimi pəsdən oxuyardı:

Azad bir quşdum

Yuvamdan uçdum

Bir bağa düşdüm

Bu gənc yaşımda

Bətnində hiss etdiyi xəfif tərpənişdən xəyallardan sıyrılıb irkindi. Nifrətlə qarnına baxdı. Gözlərinin yaşını ağ uzun incə barmaqları ilə silib dağılmış saçlarını topladı. Ocağı qalayıb su isitdi. Evi süpürüb xalçaları təmizlədikdən sonra atasının xoşladığı kəklikotulu  çay dəmlədi. Bacısını yatırdıqdan sonra hamama  getdi.

İçəri girəndə doqqazın qapısı açıqdı. Ağacların yarpaqlarını yeyən keçiləri görəndə qarının cin təpəsinə vurdu. Söyə − söyə əyilib yerdən götürdüyü  daş parçasını heyvanlara tulazladı.

  • Nazlı, Güleyşə, hardasız? – əzilmiş şitillərə köksünü ötürərərək − hələ bunları nübar etməmişdik  axı  −  Qapının cəftəsini çəkib yıxılmış kətili və Nazlının sallanan ayaqlarını görəndə boğazı qurudu. İkiəlli dizinə çırpıb var fəryad etdi. Qara zurnanın səsi isə avaz-avaz yüksəlirdi.
Önceki İçerikKonuşan Görüntüler / Çocuk Bakışları
Sonraki İçerikAnahita’dan Bir Yığın Savaşım
Pervane Rahimova
1986 yılında Karabağ'ın Aghdam bölgesindeki Abdal-Gulabli köyünde doğdu. Liseyi okurken şiirler, hikayeler ve makaleler yazmaya başladı. Liseden mezun olduktan sonra Azerbaycan Dili ve Edebiyatı (filoloji) uzmanlığı alanında yüksek öğrenim gördü, Milli Eğitim Bakanlığı'nın emriyle Bilasuvar ilçesinin Arazbary köyünde öğretmenliğe atandı. Ardından 2011'de ADPU (Nasreddin Tusi Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi) Folklor Çalışmaları ve Mitoloji (Yüksek Lisans) alanlarında yüksek lisans yaptı. 2010 yılında yazdığı hikaye, en iyi hikaye yazan on genç yazar arasına girmeyi başardı. 2015 yılında Bakü Yayıncıları ve Polygraphers Birliği'nde çalışmış, muhabir olarak görev yaptığı "Nasır" dergisinde edebi makaleler yazdı. Bazı edebi web sitelerinde ve dergilerde yazılar ve makaleler yayınladı. 2015 yılında "Potansiyel Suçlar" başlıklı yazı, farklı ülkelerden 1.400'den fazla gazetecinin katıldığı Belçika'da düzenlenen Avrupa (Natalie Lorenzo) uluslararası medya yarışmasında en iyi 100 makaleden biri olarak seçildi. 2016 yılında, Devlet Teşkilatları ile Çalışmalar Komitesi ve Azerbaycan Yaratıcı Vakfı tarafından ortaklaşa yürütülen “Kur’an Motifleri Yarışması” nda “Eve Dönüş” hikayesiyle özel ödül aldı. . Şu anda sinema senaryosu, film eleştirisi, roman ve öyküler üzerine çalışmalar yapıyor ve sinema alanında okumak istiyor.

1 Yorum

  1. Çok hüzünlü gerçekten. Kimbilir daha ne hikayeler barındırıyor arkasında töre cinayetleri, kadın ölümleri, istismarlar… Haberlerde birkaç dakikalığına izlediğimizin görüntülerin arkasında nasıl da çıkmaza girmiş hayat öyküleri ve yaşanmış acılar var. Gerçekten insanın yüreği sızlıyor bu gerçeklik karşısında. Umarım kadın istismarına dur diyebilen ve bu tür olayların üstüne daha çok gidip daha yüksek sesle tepki veren bir dünyanın yarınlarına uyanırız.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz