Ana Sayfa Edebiyat Öykü Berrak Göl Kızı

Berrak Göl Kızı

Yaşadıklarımın daha da garip bir hâl alması Doktor Refik Bey’in bana“Acilen doğada dinlenmeye ihtiyacın” var deyip, uzak köylerden birine gitmemi önermesinden sonra başladı.

Bir bankada saymandım. Sekiz saat durmaksızın rakamlarla uğraşıyor, makbuzları titizlikle düzenliyor, bilgisayarda özel hesap işlemleri yapıyordum. Akşam kanatlarını gerdiğinde, rengârenk ışıklarla süslenen metropolün trafiğine lanet okuya okuya eve gitmek için acele ediyor, saunadan dönmüş karımın yapay bir gülücükle “Hoş geldin, sevgilim!” jestini önemsemeden alelacele akşam yemeğini yiyip, gerginlik ve yorgunluktan oğlumun saçlarını bile okşamadan başımı yastığa koyuvermeyi kendime kâr sayardım. Arada bir yazıp çizmem de vardı. Yazmak isteyince doğada bulutlara bakmayı, çiçekleri koklamayı, kuşların olağanüstü bestesini dinlemeyi severdim. Doğa beni çeken tek varlıktı. Bu cazibe olmasaydı, bu rutinlerin bataklığında düşünebilir miydim? Bu cazibedeki berraklık ve masumluk kadar bir şeye veya bir kimseye hayranlık duymamıştım hiç. Gün geçtikçe kalabalık ve gerginlik dolu hayatımdan usanmış, gittikçe kulağımda yankılanan acayip seslere dayanamaz olmuştum. Her gün aynada kendime bakıp karşımdaki sarı bıyıklı, kahve renkli gözlü, beyaz tenli adamın ben olmadığımı; aynadaki yansımamın bana yabancı, bilinmedik, farklı birisi olduğunu düşünüyordum. Bazen aynadaki bu yabancı, bana sinirle bakıp aniden kahkaha atar, benle alay ederdi. Duyduğum yabancı seslerin etkisiyle kendi kendime konuşmalarım ve duyduk yere bağırmalarımla evdekileri de korkutur olmuştum. Karım ve on yaşındaki oğlum benimle konuşmaktan çekinir, sınırsız tavırlarımdan bıkarlardı. İşten eve geldiğim gibi odama çekilir, yatağa uzanır, yalnızlığıma dalardım. Uykumda, aynada bana bakan o sinirli ve kahkaha atan adamı görürdüm. Sabah oldu mu, kendimi sokaklara, parklara vurur; güvercinlerin, kumruların özgürce uçuşlarını danslarını seyreder, üstüme çiçek gibi serpilen çocukların şen, masum gülüşlerinin içinde kaybolmak duygusundan zevk alırım. Fakat bu pek uzun sürmezdi. Kulağıma çarpan o tanıdık kahkahalarla beynimden vurulur, yerimden fırlayarak deli gibi koşardım. Sanki az önce yaşadığım huzurlu anlar o şekilsiz -kahkahayla karışık- seslere dönüşüp kulağımı delerdi. Of, of, offffffffff! Bu da ne? Aman Tanrım! Kıyıya vuran balık misali çırpınır, kurtuluş yolu arardım. Bütün bunlara dayanamayıp durmadan dırdır eden karımın psikoloğa gitme önerisini düşündüm. Randevu aldıktan sonra uzak akrabam psikolog Refik Bey’e gittim. Odaya konfor ve nefis bir koku hâkimdi. Uzman psikolog olarak yıllardır mesleğini yürüten ve başarılı bir iş hayatı olan Refik Bey beni görünce şaşırdı. Bir an, iş başında olduğunu hatırlamış olacak ki kendisine hemen çekidüzen verdi. Gülümseyip bana kahve ikram etti. Epey lafladıktan sonra, deminden beri zorla saklayabildiği meraklı bakışlarını bu defa dosdoğru bana dikti. Az kalsın “Herhâlde beni göreceğin gelmedi, adam ol da çıkar ağzındaki baklayı.” diyecekti. Zaten, birbirini arayıp soran akrabalardan da değildik. Beni dinleyip biraz düşündükten sonra kaşlarını çatıp: “Sevgili arkadaşım, acil olarak buralardan gitmen lazım.” 

Arkadaşım ha! Fal taşı gibi açılmış gözlerle ne söylediğini algılamaya çalışıyordum ki Refik Bey’in sözleri yüzüme tokat gibi çarptı:

– Bak kardeşim; senin kesinlikle şehrin kalabalığından uzak, sakin, sessiz ve doğa koynunda olan bir yerde en azından iki ay dinlenmen lazım. Yoksa…

– Yoksa delirecek miyim?

– Tabii ki hayır! Sadece önlenemeyecek ağır bir ruhîuçuruma yuvarlanacaksın, diye fısıldadı.

– Nereye gidebilirim ki? İşim, ailem…

Sert fakat sakin bir sesle lafımı ağzıma tıktı:

– Ulan, sen ne biçim adamsın! Kardeşim bahis konusu olan senin sağlığın. Bu durumda nasıl çalışırsın? Biz nasıl akrabayız ha?

Düşündüm, adam haklı.  Ve kararsızlığımı sezip ilk darbesini indirdi:

– Baksana, gel de sana bizim memleketteki yazlık evi satayım. Paran yoksa acelesi yok. Yavaş yavaş ödersin. Git, iki ayda bir orada dinlen. Dağın yamacında, cennet gibi bir köy. Yazlığın her bir yanı ormanla çevrili. Yanında bir de küçük bir göl var. Gölün suyu o kadar berrak ki kendi içini bile görürsün -gülümsedi-.  Doğa o kadar güzel; çiçekler, kuşlar o kadar zarif ve cazipler ki her şeyi unutuvereceksin (Acaba her şeyi unutabileceğimden emin miydim?). Gidersen, şimdi tam mevsimi; anlattığım güzellikleri kendi gözlerinle görürsün…

Bravo Refik Bey’e, tam on ikiden vurmuştu. Bu adam doğa konusundaki zaafımı nereden anladı? Oysa ben bu konuda tek kelime bile etmemiştim. Epeyce konuştuktan sonra Refik Bey beni razı etti. Acaba hipnoz falan mı yaptı? Ne yaptı da hemen anlaştık? Birkaç gün sonra yola çıktım. Refik Bey’in dediği gibi yazlık; dağın yamacında, küçücük, şirin ve rahattı. Klasik tarzlı mobilya, ayı postu, geyik boynuzlarından koleksiyon ve halılarla döşeli butam da huzur mekânıydı. Kuşların sesi, yaprakların hışıltısı manzaraya bir başka güzellik katıyordu. Şehirde duyduğum ve kulaklarımı delen sesleri artık duymuyordum. Doğal olarak bu da ayrı bir huzur veriyordu ruhuma. Ah, neymiş şu metropol batağı! Bütün gün şehir insanının sinirli tavrı, sayısız arabanın gürültüsü, trafik… Bak işte, ne güzelmiş köy, doğanın kokusunu içine çekmek… Kendi sessizliğini dinliyorsun, ruhundaki düğümleri çözebiliyorsun.

Berrak göle giden yol; bele kadar uzayan yeşil, taze otların arasından geçip giden yamaç patikasıydı. Oraya birkaç defa uğramama rağmen içimde tuhaf bir endişe ve merak vardı. Ona bakınan her şeyi böylesine net yansıtan bu berrak ve derin göl beni kendine çekiyordu. Suyun dibinde ufak balıklardan iribaş ve yosunlarla süslenmiş taşlara kadar her güzellik kendi hayatını yaşıyordu. Bir defasında göle dikkatle bakarken suyun dibinde acayip bir yaratığın -kahverengi gözlü, uzun kumral saçlı, çıplak bir kadın- bana baktığını gördüm. Bakışlarımız birkaç saniye çarpıştı. Fakat o gözler öylesine derin, sakin, cazibeli ve sihirliydi ki kendimi kaybedip göle düşmekten sakındım. Korkuyla geri çekildim. Bu nasıl olabilirdi? Bir daha baktım suya. Sanki birisi göle taş atıp onu kabartmıştı. Hiçbir şey görünmüyordu. Aman Tanrım! Herhalde aklımı oynatmak üzereyim. Bu imkânsız bir şeydi! Oysa daha demin gördüm onu! O, gerçekten de canlı ve normal insana benzeyen fakat olağanüstülük barındıran bir kadındı. Ben kırk yıllık hayatımda böylesine güzel bir varlık görmemiştim. Yamacı bir solukta aşıp yazlığa geldiğimde kalbim kafese yeni salınmış minicik kuş gibi atıyordu. Oysa beni kafese salan o gözlerdi. O anda ne yaptığımı hatırlamıyorum. Günü sonunda bitirebildim. Gecenin bir vaktinde tuhaf bir ses duydum. Sanki birisi beni çağırıyordu. Uyanıp uyuşuk ve şaşkın bir hâlde kulaklarımı kabarttım. Kadın sesiydi. Evet, evet… Kadın! Fakat seste tuhaf bir inleme ve mutluluk vardı. Ses “Dışarı çık.” diyordu. Kâbus mu görüyordum? Camdan semaya baktım. Ay parlıyor ve her yeri aydınlatıyordu. Mehtaplı gecede ince tül örtüyü andıran Samanyolu fark ediliyordu. Ağaçlarsa korkunç görünüyordu. Aniden yaprakların arasından kocaman bir kuş çıkıp kanatlarını çarparak tam bana doğru uçtu. Korku ve heyecanla hemen camı kapatıverdim. Kuş cama çarpıp aşağıya -çiçeklerin, çalılıkların arasına- düştü. Işığı açıp aceleyle üstümü giydim. Ses yine beni çağırıyordu: İnleyen mutlu ses adımı fısıldayıp duruyordu. Yatağa gömülüp kan ter içinde bu kâbusun bitmesini bekledim. Sabah şafak söker sökmez şehre dönecektim.

Bavulumu hazırlayıp yazlıktan çıkacaktım ki son defa göle bakma arzusu damarlarımda coşuverdi. Kendimi zor bela toparlayıp ahşap basamaklarla bahçeye indiğimde gözlerime inanamadım. Elma ağaçlarının arasında kahverengi gözlü bir at duruyordu. Sanki şimdi konuşacakmışçasına bana bakıyordu. Gözlerinde asılı kalmış bir damla gözyaşı, ha yuvarlandı ha yuvarlanacak… Aramızdaki mesafe çok olmayıp ürkek ürkek bana bakıyordu. Fakat bu korku ve çekinme kimeydi? Burada bir tek heykel vardı o da bendim. Korlu ve hayranlığın yere yapıştırdığı heykel…

At uzun yelesini oynatıp tısladı. Yaklaşmaya yeltendiğimde kaçtı. Hayır, bu böyle olmayacak! Bu sırrı çözmem lazım. Tüm gücümle atın peşinden koşmaya başladım. Doğal olarak ona yetişemedim. Fakat yamacı tırmanınca her şeyi anladım: At göle doğru gitmemi işareti ediyordu. Bu da ne? Korkularıma meydan okumalıyım, diye düşündüm.

Sonucu ne olursa olsun, ruhumu delen ağrıdan kurtulmam gerektiğini düşündüm. At, göle ulaşıp başını çevirip bekledi. Birkaç adım kala, yalvarış dolu bakışlarla bana bakıp aniden göle atladı. At, suda kaybolduktan sonra göl kabarıp sakinleşti. Atın atladığı yere baktım. Hiçbir şey olmamış gibi durgun ve berraktı. Ama bütün bunlar bir rastlantı olamazdı! Gördüklerim neyin nesiydi böyle? Delirmek istemiyorum! Yaşadıklarıma inanamıyorum! Gözyaşlarına boğulup acizce hüngürdedim. Sinirimden ve çaresizliğimden toprağı tırmalıyor, gücüm yettiği kadar bağırıyordum. Birden arkadan yumuşacık bir ses duydum:

– Berrak Göl Kızı, seni rahat bırakmıyor mu?

Hayretle arkaya döndüm. Bu, beyaz sakallı, çenesini elindeki değneğe dayamış bir ihtiyardı. Uykusuz gözlerimdeki korku ve hayreti görüp bana acımıştı olmalı. Kurumuş dudaklarını diliyle ıslattı:

– Korkma oğlum, ben bu köyde yıllarca çobanlık yaparak çocuklarımı büyüttüm. Her sabah bu göle uğrayarak onu ziyaret ediyorum. Yani şöyle diyelim, daha fazla can -kurban- almasını engelliyorum. Bu gölün sırrını benden başka kimse bilmez, dedi.

Elini uzatıp küçük tepede oturmayı teklif etti. Az sonra dizlerimizi kucaklayıp oturduğumuz tepeden, sanki demin kocaman bir atı yutmamış gibi huzurlu, cazibeli ve güzel görünen göle bakıyorduk.

Ağır bir sessizlikten sonra ihtiyar sakalını sıvazlayıp bana baktı:

– Eskiden bu köyde güzel ve cesur bir kızı seven genç, telafisi mümkün olmayan bir hata yapmış. Uzak bir sefere gidecek olan genç, sevdiği kızın aşkını denemek istemiş. Ve bir gün sevgilisine, bu berrak göle girecek kadar iradeli ve cesur olup olmadığını sormuş. Kız hiç düşünmeden, bunu yapabileceğini söylemiş; fakat bir şartla… Eğer sağ çıkamazsa peşinden göle girmesini söylemiş. Gençle anlaşmışlar. Gördüğün bu gölün kıyısında uzunca bir süre bekleyip sevgilisinin gölden çıkmadığını gören genç korkmuş, göle girmeye cesaret edememiş. O zamandan beri Göl Kızı derler buraya. Fakat Göl Kızı bu acıyı unutmaz. Yüzyıllardır cesaret ve iradesi olmayanları göle girmeye sevk eder, sevgilisinin korkaklığının öcünü alır. Ama cesaretli ve sadık olanlara merhamet eder, onlara dokunmaz. Bak işte, onlardan birisi de karşında oturuyor.

Şaşkın bakışlarımı görüp:

– Evet, dedi içini çekip, lekeli, mavi damarlı elini göle doğru uzattı. Korkularına yenilen, iradesiz herkesi Berrak Göl Kızısınar.

 Bu sırrı bilen tek insan olsam da Göl Kızı bana hiçbir zaman dokunmaz. Çünkü onun sevdiği cesaretsiz genç benim. O beni ölümsüzlükle lanetledi. Gördüğün gibi çok yorgunum, ölmek benim içintek huzur.

Gözlerim yerinden fırlayacakmışçasına geri çekildim. O anki hâlimi anlatamam. Öylesine durumlar var ya, anlatılamaz… Öyle işte…

İhtiyar bana aldırmadan anlatıyordu:

– Sonraları defalarca bu göle girip sağ çıktım. Orada olmak değişik bir şey. Gizemli, acı dolu duygular ruhuma hâkim oldu ve beni bırakmadı. Kimse bu göle yaklaşmaya cesaret edemez. Çünkü kâbus görmek istemez. Bu defa hedef sensin. Fakat tek hedefsin ki sana hoşgörü gösteriyor.  Gerçekten de canını acıtmak istemiyor. Cesaretli davranmak ya da gitmek. Gitmek ki ölene kadar acı dolu sesler içinde kıvanmak demek. Tercih senin, oğlum! Önemli olan şu ki cesur olursan ruhunu görecek,  gücünü test edip kendini tanıyabileceksin.

Duygulanmış, etkilenmiştim. İhtiyarın söylediklerine inanıp inanmama durumunda değildim. Fakat emin olduğum tek gerçek, hayatımda ortaya çıkanların, gördüklerimin rastlantı olmamasıydı. Yaşadıklarımı yalanlayamazdım: Ne aynadan bakınan sinirli bakışları, acı, inleme dolu sesleri ne Berrak Göl’de gördüğüm kahve renkli gözlü kadını ne de kahve renkli atı… Bütün bunları yaşamamış gibi yapamazdım. Acılarımı ruhumda taşımak çok zor. Karşımda uzayan yemyeşil manzarayı, gözyaşı gibi duru gölü seyredip, doğanın tüm güzelliklerini ciğerime çekiyormuşçasına solukladım. Ayağa kalkıp ölüme hasret kalmış ihtiyardan ayrıldım. Ağır ve emin adımlarla göle yaklaştım. Eğilip birkaç avuç su çarptım yüzüme. Suda küçücük dalgalar hareketlenip gözden kayboldu ve suyun dibinde küçük bir kabartı oluştu. Aniden o kahverengi gözleri gördüm. Yalvarırmışçasına ellerini bana doğru uzatıyordu. Ruhum titredi. Artık geri çekilmedim ve elimi sudaki yansımaya, Göl Kızı’na doğru uzattım…

Önceki İçerikHavin
Sonraki İçerikÇıplak Düş
Pervane Rahimova
1986 yılında Karabağ'ın Aghdam bölgesindeki Abdal-Gulabli köyünde doğdu. Liseyi okurken şiirler, hikayeler ve makaleler yazmaya başladı. Liseden mezun olduktan sonra Azerbaycan Dili ve Edebiyatı (filoloji) uzmanlığı alanında yüksek öğrenim gördü, Milli Eğitim Bakanlığı'nın emriyle Bilasuvar ilçesinin Arazbary köyünde öğretmenliğe atandı. Ardından 2011'de ADPU (Nasreddin Tusi Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi) Folklor Çalışmaları ve Mitoloji (Yüksek Lisans) alanlarında yüksek lisans yaptı. 2010 yılında yazdığı hikaye, en iyi hikaye yazan on genç yazar arasına girmeyi başardı. 2015 yılında Bakü Yayıncıları ve Polygraphers Birliği'nde çalışmış, muhabir olarak görev yaptığı "Nasır" dergisinde edebi makaleler yazdı. Bazı edebi web sitelerinde ve dergilerde yazılar ve makaleler yayınladı. 2015 yılında "Potansiyel Suçlar" başlıklı yazı, farklı ülkelerden 1.400'den fazla gazetecinin katıldığı Belçika'da düzenlenen Avrupa (Natalie Lorenzo) uluslararası medya yarışmasında en iyi 100 makaleden biri olarak seçildi. 2016 yılında, Devlet Teşkilatları ile Çalışmalar Komitesi ve Azerbaycan Yaratıcı Vakfı tarafından ortaklaşa yürütülen “Kur’an Motifleri Yarışması” nda “Eve Dönüş” hikayesiyle özel ödül aldı. . Şu anda sinema senaryosu, film eleştirisi, roman ve öyküler üzerine çalışmalar yapıyor ve sinema alanında okumak istiyor.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz