Deneme

Bilinç Akışı Tekniği – Bölüm:6

      

Bilinçaltısal dünyaya dalındığında dalınan her havuzun sonunda bir öncekine benzemeyen başka bir havuzdan çıkılıyor. Girilen her girdap insanı başka bir girdaba sürüklüyor; o yüzden bu teknik ile yazan yazarlar bazen fedakâr, bazen asi, bazen uysal, bazen de dengesiz ve acımasız olabiliyor. Dostoyevski hesapsızdı, Tolstoy son davranışı ile dengesizdi, Virginia Woolf bariz bir şekilde hatta nefret düzeyinde Yahudi karşıtıydı fakat eşi Yahudi’ydi ama yarattıkları dünyalarının dehalarıydılar hepsi. Hepsi beyinlerinin kalemiyle yaşadıkları çağın puştluklarına cesurca karşı durmaya, onları deşifre etmeye çalıştılar. Buzdağının görünmeyen kısmının kuralları böyledir; kuralsızlık ve tutarsızlık. Ve aslında bu haller de doğal çünkü sıradışı insanların söyledikleri/iddia ettikleri sözler sonrasında bayağısı olabiliyor hayatın; tıpkı bilimkurgu edebiyatının büyük bir kısmının zamanla gerçeğe dönüştüğü gibi. Evren kendine göre doğru kaynıyor, zaman doğru akıyor… Sadece doğamızın en güçlü varlığında; içeride/insanda sorun var, bazen yaratılan ruhsal/algısal düşünce ve akımlar yüzünden binlerce, milyonlarca insan etkilenebiliyor/ölebiliyor veya öldürebiliyor. O yüzden kanımca bir yazar için, “Neden ve nasıl yazmalı?” soruları önemlidir.

G. Orwell, 1922-27 yılları arasında Hint Polis Teşkilatında çalışmasaydı, orada emperyalizmin korkunç yüzüyle tanışmasaydı -ki bir dönem uyuşturucu kullandığı söyleniyor. Belki de yazacaklarına malzeme arıyordu.- Kim bilir ürpertici ve dünyada en çok okunan romanlardan biri olan 1984 romanını değil de sıradan polisiye bir roman yazardı en fazla.

“Sırf emperyalizmden kaçıp kurtulmam gerektiğini değil, insanın insan üzerindeki her türlü hâkimiyetinden kurtulmam gerektiğini hissettim, zulme uğrayanların yanında olmak, onlardan biri olmak, tiranlara karşı onların yanında olmak istedim ve bunun için tüm gücüm ile çalıştım.” Orwell, The Road to wigan pier; London, 1937, S:149

O girdapları özleriyle tanıyabilmesi, yaşayabilmesi ve de yazabilesi için belki de kuralsız/ilkesiz olmak zorunda kaldı Orwell.

Bilinçte toplanan bilgi/tecrübe bizi bir anlamda köleleştirir; emre, töreye, kurala, yasaya, uymaya zorlar. O yüzden bilincin alt sahilleri ve altındaki derin kuytulukları dengesiz, düzensiz ve vahşi olsa da bence daha sahicidir, daha çok aslına uygundur. Hatta daha özgürdür, daha rahattır. Eleştirmeye cüret ettiğimiz yazarlar da özgür ve rahattılar çünkü. Kendi dönemlerindeki edebiyat dünyasında işleyen eleştiri mekanizması, yazarların daha iyi eser yaratabilmeleri için olmazsa olmaz bir zihinsel yakıt görevi görüyordu. Günümüzde eleştiriye gelmeyen/gelmek istemeyen bir yazar/eser vs. ya özünden/edebi sorumluluğundan kopmuştur ya politik kaygılar taşımaya başlamıştır ya da ekonomik saplantılar denizinde boğulmak üzeredir. Her yazarın bir dünya görüşü vardır mutlaka, önemli olan yazdıkları ile görüşünü nasıl bağdaştırdığıdır. Yazar, dönemleri yazmalı ama bir zamanlar için yazmamalı, birileri için yazmamalı. Yazar, zamanı/zamanları ve zamanların içindekilerin tamamını doğasıyla, coğrafyasıyla, psikolojisiyle, sosyolojisiyle kucaklamalıdır. Yazar, yereli de yazsa yazdıkları evrenselliği içermeli. O yüzden bilinç akışı tekniği gizemli olduğu kadar önemlidir de. Joyce felsefe ve modern diller eğitimi almıştır, yazmayı düşündüklerinin altını doldurmak isteğinden/uyanıklığından bu eğitimi de istemiştir bence.

İnsanı, doğayı anlamak/yorumlamak felsefenin yanında edebiyatçının da başka bir deyimle edebiyatın da işi ve görevi/sorumluluğudur. Fakat bu durumu salt bilimsel bir mantıkla da yargılayamayız/yorumlayamayız kanımca. Çünkü bilimin kabul etmediği bir durum/kurgu/ruh hali vs. pekâlâ edebiyatın doğrusu, özü, konusu veya çeperi olabiliyor; mesela mitsel halk hikâyeleri, masallar, bilimkurgu veya fantastik edebiyat… Bu durumda sorgulanacak bir şey varsa o da yazmanın disiplini ve içeriği olur ancak.

Görecelik (Einstein) ve belirsizlik (Heisenberg) kuramları sonrası tek doğrulu bilgi/gerçekçi bakış açısı epey yara aldı, yetersiz kaldı. Böylece postmodern edebi anlayış (belirsizlik, görecelik, rastlantısallık vs.) daha da dikkat çekip görünür hale geldi ve yaratıcılığın sınırları genişledikçe genişledi. Bu süreç ile ilgili bilinç akışı tekniği postmodern anlayışı/akımı karşılıyor kanımca ama postmodern akım/bakış bilinç akışı anlatım tekniğini tam olarak karşılıyor mu? Böylesi bir paradoks muamma bir durum bence! Bu arada postmodern akım tartışması da konumuz dışıdır çünkü konumuz modernitenin postu veya postun modernitesi değildir fakat mesele edebiyat veya felsefe vs. oldu mu bazı kavramlar meseleye yapışıp kalıyor işte.  

Bilinç akışı anlatım tekniği çoğu zaman, “Benden çıkan budur! Sonuca sen karar ver veya verme, sen bilirsin!” diyor. Bilinç akışı tekniğinde nedensellik ilkesi tek kutuplu ve tek cevaplı değildir, çizgi yoktur veya siliktir. O yüzden her okur kendine göre metinden/eserden farklı sonuçlar çıkarabiliyor. O an beynin girdaplarında hangi duygudurum hareketli ise ona göre anlatının/ anlamın yeri ve yönü şekilleniyor.

Yakalayıp anlamlandırabildiğimiz bir paragrafı/anlamı başka bir zaman diliminde/ruh halinde yakalamayabiliyoruz. Kuantum Fiziği ahlakındadır bilinç akışı anlatım tekniği. Yazar, bize tanecik modeliyle foton gönderir ama foton (mesaj) bize ulaşana kadar belki de dalgalı yayılım modeline dönüşmüştür ve biz hâlâ yazarın klasik anlatım tarzını arıyoruzdur. Oysa bu tesadüfi karmaşaya sebep olan elektronlar atom çekirdeğinin etrafında hedefi sadece titreyip ışık üretmek olan fotonlar kadar/gibi dengesiz/tutarsız ama hedefi/amacı olan birer gerçekliktirler paragraf ve konu/kurgu geçişleri.

Edebiyatta ‘belirsizlik’ konusu ile ilgili hem mesleki olarak hem de edebi olarak öykü edebiyatının prenslerinden biri olarak gördüğüm meslektaşım A. Çehov’dan bir örnek vermek istiyorum. Çehov’un, ‘Memurun Ölümü’ öyküsünde memur Çerviakov’un ölüm sebebi bilinç akışı ile yazılan bazı paragraflar gibi ortada kalıyor. Öykü şöyle bitiyor, “Bir makine gibi evine gelince üniformasını çıkarmadan kanepeye uzandı ve öldü.” Net bir ölüm sebebi yok yani. Tiyatroya giden Çerviakov hapşırıp yanındakini rahatsız ediyor ve özür diliyor, rahatsız ettiği adamın bir general olduğunu öğrenince defalarca özür diliyor. Bu özürle yetinmiyor ve generalin makamına gidip tekrar özür diliyor., Bu özür ile de yetinmiyor ve generale mektup yazarak da özür diliyor ve sonunda kovulup evinin yolunu tutuyor. Yaşadığı stres yüzünden de evine varınca pat diye ölüyor. İhtimal olan ölüm nedenleri; tansiyon, kalp krizi, stres, eziklik, zarar görme korkusu, beyin kanaması vs. Çehov, bilinç akışı tekniği ile yazan yazarlar gibi his/öngörü/tahmin kattığı el bombasının pimini çekip bombayı ortaya atıyor ve okura, “Top sende artık!” diyerek çekip gidiyor.

Çoğumuz bilincimizin yüzey sahillerinde yüzdüğümüz veya yüzmeyi tercih ettiğimiz için kendi zihninin derinlikleri ile karşılaşıp tanışan yazar ve düşünürlerin üretim ve yaşam tarzları tuhafımıza gidiyor olabilir. Oysa çoğunluğumuz bilinç düzeyindeki toplumsal/töresel tecrübeyi benimsemişiz ve bu durumumuz da bu insanlara/yazarlara tuhaf gelmiştir muhtemelen. Kanımca bu tür yazarlar bu noktayı tespit ettikleri/bildikleri için egoizmi/megalomanizmi sevmişler, potansiyellerinin bileşenlerinden olan ve boş olan, boşa akan libidolarını da düşünsel üretimleri daha da arınsın/güçlensin diye boş zamanları olarak değerlendirmeye çalışmışlar. Ezici çoğunluğumuzun durduğu hayatın yüzeysel çeperlerine karşı kendileri vurgun yeme pahasına derin çeperlere indikçe daha da inmeye çalışmışlar. Sanırım bu tavırlarında çoğunlukla haksız da değiller; o yüzden aslında tavırlarında -elit-ler. Denge ve doz önemlidir ama dış dünya ve içindekiler bilinç düzeyinde örgütlenmiş durumda. Yazarların bu tavırlarının sebeplerinden biri de şu durum olabilir mi acaba? Kapitalizmin bireyde yarattığı/oluşturduğu yalnızlaşma; bireyin kendini önemsiz ve güçsüz hissetmesi/görmesi bir tepki olarak yazar ve düşünürlerde bir ego ve özgüven patlamasına neden oldu. Bir şeye daha neden oldu; yazarlar düştükleri bu çıkmaz sokaklar yüzünden kendilerini onaylamak adına libidosal olarak da kendilerini bir teste tabi tutmak istediler. Başka bir değişle feodalizmden bireyi kurtarıp özgürleştiren kapitalizmin bireyi köleleştirmeye çalışma sürecine karşılık yazarlar/düşünürler bu sinsiliği görmeyen/göremeyen bireye karşı kayışları koparıp bireyi aşağılama yoluna gittiler. Yani bilinçaltısal bir intikam girişimi aslında. Bana göre bu noktalar ucu açık ve her iki ucu sorunlu durumlardır. 

Yazarın kızgınlığı, belki de bütün çaba ve emeğine karşı bireyin/okurun otoriteye/politikacıya yani düşünsel ve inançsal olarak onu sömürmeye/kemirmeye çalışana karşı köstek olması gerekirken kendisini kemireni/sömüreni onaylayarak, ses çıkarmayarak durmaması gereken yerde durmasından dolayıdır. Çünkü böylesi bir hale düşmüş bireye/okura yazar kolay kolay ulaşamaz; ulaşamayınca da onun dönüşümünde rol alamaz ve hem yazar hem de düşünür kendini çoğu zaman politikacının akıldan/mantıktan/vicdandan/adaletten uzak bir şekilde kurduğu/kurmaya çalıştığı bir dünyanın çöplüğünde bulur kendini.  Belki de bu yüzden, “Git bir daha oku, beni anlamaya çalış vs.” demişlerdir yazarlar/düşünürler.

Bilinç akışı tekniği genel hatlarıyla detaya indiği için roman ile uyumludur ama bazen kesik kesik geçişler yaptığı için de kısa ve öz olması gereken öykü ile uyumludur. Fakat konu dağınıklığı açısından öykü ile yakından uzaktan alakası yoktur.

Bilinç akışı tekniğinde edebiyattaki/romandaki en önemli vazgeçilmezlerden biri olan ‘nedensellik ilkesi’ ile hareket edemiyoruz çünkü genel anlamda ‘neden’ler ile ilgili doyurucu/tatmin edici sonuçlar bulamıyoruz, elde edemiyoruz.  Alışageldiğimiz 19. yy’daki realist edebiyatta yerleşmiş nedensellik ilkesi ile kurmacayı, kurmaca ile olay örgüsünü sorguladığımızda eserde kayboluyoruz veya dağılıyoruz. Çünkü postmodern tavır diye bir bakış ve işleyiş açısı doğmuştu zaten, yani tekli/tekçi çizgi olan neden/sonuç bakış ve duruş bir anlamda dağılmıştı. Belki de bütün mesele varoluşun içindeki durumlar/sorunlar/ihtiyaçlar/isyanlar karşısında gelişen olayların doğurduğu ve doğurma ihtimali olan, “Neden?” sorusu ile alakalıdır. Bu soruya cevap bulamadığımız her durum bizi sezgiler/inançlar/mucizeler veya disiplin tanımaz anarşizan çıkışlar gibi tuzaklara sürükler. Sürüklendiğimiz anda bizi, “Anlamın yarası/sancısı” gibi kaotik tehlikeler bekler.

Neyse…   

Ulysses için, “Bu hepimizin borçlu olduğu ve hiçbirimizin kaçamadığı bir kitap,” demişse Russell’in öğrencilerinden olan T.S. Eliot; demek ki Ulysses belki de okunamaz değil aslında, dili farklı gelebilir, kurgu karmaşık gelebilir, konular ilgi çekmeyebilir… “Acaba?” diyerek şerh bırakalım…

Yazar: Gani Türk

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunudur. 2001 yılında yayınlanmaya başlanan ve yayını iki yıl süren Ütopya Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin kurucusudur. Daha önce Söylem, Damar, Ütopya, Roman Kahramanları gibi edebiyat dergilerinde şiir, deneme ve yazıları yayınlandı. Yayınlanmış “Cennetin Havarileri, Zamansız ve Hazan Kıyısında Aşk” isimli üç romanı mevcut.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir