Eleştiri

Bilinç Akışı Tekniği ve Joyce’nin Ulyssesi / Bölüm-2

Günümüzde yapay zekânın yaşam oyunumuza dâhil olması ile birlikte yazın dünyası distopik gelişmelere gebe gibi duruyor. Mesela sunulan bir metnin başlığına/özetine bakarak ve özellikle sindire sindire/tarta tarta okumadan eldeki metinleri, cümleleri beğenmek/yorumlamak/tartışmak gibi negatif sonuçlar doğuracak yenilikler/farklılıklar kaçınılmaz hale geldi. Bir yazar veya yazar adayı için böylesi bir tavır, böylesi bir hal kendini kandırmaca oyunundan başka bir şey değildir. Bu süreç, açlıktan ölmek üzere olan bir insana bir yudum su ve bir dilim ekmek verip ona  “Doydun, hadi işine bak!” demek gibi bir şeydir ve en inanılmaz olanı o insanın aynen muktedirin/ yönetenin/sömürenin/yapay zekânın beklediği şekilde kendini artık tok/ermiş hissetmesidir. Maalesef okur için de aynı durum geçerlidir. Yapay zekânın edebi yanımızı/dünyamızı zehirlemesine, tembelleştirmesine, sıradanlaştırmasına izin vermemeliyiz. Yapay zekâ bizi kullanacağına aslında doğru değerlendirirsek biz onu çok daha verimli kullanabiliriz, çünkü bu sanal mecra, eli kalem tutabildiği halde çaldığı bütün kapıların kilitli olduğu bir yazım dünyasında altından bir tepsidir. Bir şekilde söze/yazıya kıymet biçenlerin bir kısmına ulaşabiliyorsun en azından.

Günümüzün zekâsı her ne kadar bu gün uzayın çorak tarlalarında eskinin yaşam izlerini veya yarının yaşam kırıntılarının umutlarını arıyorsa da biz: edebiyat ile ilgili gözümüzü uzaya değil de kendimize, beynimizdeki görünmez uzaylara çevirelim. Yani kendimizi bilincimizin derinliklerine bırakalım, yapay değil, doğal olarak bu yolun yolcusu olalım,

“Kedinin yalayışını dinledi. Jambonlu yumurta istemez. Bu sıcaklarda iyi yumurta hak getire. Şöyle temiz güzel bir su içeyim. Perşembe: Buckley’den koyun böbreği de alınmaz bugün. Tereyağında pişirirdim, karabiberli falan. En iyisi, Dlugacz’dan domuz böbreği almak. Çayın suyu kaynayadursun. Kedinin yalayışları yavaşladı, fincan tabağını tertemiz yapmış. Dilleri niçin sert olur öyle? Daha iyi yalayabilsin, tüm girintilerini kabın. Yiyebileceği bir şey? Çevresine bakındı. Yok (Joyce, Ulysses, 2006: s. 486);”

…Selim’in bahsettiği Burhan, Neden beklemedim? Belki de o: “Selim sizden bahsederdi,” diye atılırdı. Hayır. Atılmazdı. Benimle ilgisi sınırlı. İşte gene kaybettim. Neden acele ettim. Burhan kendini tuttu, konuşmadı. Böyle bir meselesi yok aslında. O zaman da kendi kaybeder. Kaybeder ama şu Burhan da neden ağırlık taslar, mollalar gibi. Bu Selim de insandan hiç anlamazdı. “Sigara kullanıyor musunuz Burhan Bey?” İntikamımı aldım işte: Hem “kullanmak” hem de “Bey” dedim. Beni küçümsemen için açık verdim. “Bey” dedi bana, “Pis küçük burjuva” diye sevin bakalım. Bu çeşit intikamdan ne anların sen! Turgut kendine gel adamın bir şey dediği yok. Eski huyların ortaya çıktı gene. Çıksın! Eski huylarımdan kaçmakta acele etmişim anlaşılan… (Atay, Tutunamayanlar, 1989: s.71)

Joyce, Ulysses’ te birçok anlatım tarzını ve zaman kiplerini kullanmış/denemiş. Bu durum edebiyatta yazım teknikleri açısından Ulysses’in en önemli yanlarından biridir. Bir önemli yanı daha var ama ne kadar önemli bilmiyorum, yani öneminden kuşkuluyum aslında; Ulysses’in son bölümünde Joyce yaklaşık elli sayfayı noktasız, virgülsüz yani imlasız olarak yazmış. Bazı yerlerde kelimeleri birleştirmiş, bazı yerlerde kelimeleri kesik kesik doğramış. Tutunamayanlarda Oğuz ATAY’ da adeta “Ben daha fazlasını yaparım!” dercesine yaklaşık yetmiş beş sayfayı imla kullanmadan yazmış.  Eğer dert biçim ve yöntem ise bu durum tartışılmaz, tercihtir çünkü… Sadece şunu diyebilirim; eğer okur bu teknikte yazılan ve bahsettiğim elli veya yetmiş beş sayfayı yazarın derinliğine inemeden ve hiç kopmadan tek oturuşta okumazsa okur kopar ve elindeki kitabı kütüphanesinin en uzak köşesine atar. Böyle bir durumun baş sorumlusu okur ile empati kuramayan, kurmak istemeyen yazarın ta kendisidir.

Kendi kendine akan bu yazım ve anlatım tarzı tipik bir postmodern işleyiş tarzıdır, sür git… Beynin bilinç işleyişi de böyledir; iç uyaran, dış uyaran derken zaman kipleri birbirine karışıyor; hayal/rüya/halüsinasyon, geçmiş/bugün/gelecek vs. birbirine karışıp akıyor. Okurun nezdinde bu anarşizan trafik; okuru çileden çıkarıyor, fakat kanımca Joyce’ ye biraz farklı bir noktadan bakmalıyız. Adam, “Ne yaptığımı biliyorum.” diyor. Sadece Ulysses’e baktığımızda bile Joyce’nin müthiş bir bilgi birikimine sahip olduğunu görebiliriz.

Eğer bu teknik, “O anda akla ne gelirse yazmak,” ise gerçekten çok basit ve hızlı bir yazım tekniğidir, ama eğer meseleye bu tekniğe karakter ve disiplin ile yaklaşılacak ise, yani biraz modernize edilecek ise o zaman da bu teknik en zor yazım tekniği olur ve her yazarın harcı değildir, olamaz bu teknik. Çünkü yazar dengeyi sağlayamazsa kendisi dahi metninde boğulabilir; bu durumda okurun boğulmama şansı kalmaz zaten. Bu yazım tekniğinde şöyle tanrısal bir yeti de gerekebilir, “Masaya her oturulduğunda zamana hükmetmek, geçmiş zamanı geri çağırabilmek, bilincin derinliklerinde o zamanı bulabilmek veya zamanı gelecek ile ilgili daha da hızlandırabilmek …” 

Düzyazı metninde disiplin sağlamak kolay değildir, büyük bir emek ve dikkat ister. O yüzden disiplini/karakteri/iskeleti/estetiği/kurmacası/olay örgüsü vs. sağlam olan bir hikâye yazmak çok daha zordur disiplinsiz/sür git bir metin yazmaktan. Günümüzün kopyala ve yapıştır dünyasında sorarlar, “Ne yazdın, neden yazdın, nasıl yazdın? Ne kattın?” diye.

Hikâyenin kahramanı sayıklıyorsa odur edebiyat… İç monologlarda da benzer tarz var ama en azından düzenli bir zaman dizilimi ve mantık var. 

Bilinç akışı tekniği yazarın kendini okura dayattığı bir yazım türüdür. Ama kanımca okur eseri sevmezse dünyanın en iyi romanını yazmışsanız bile okur bu dayatmayı yemez/kabul etmez. Bu arada profesör de olsa, filozof da olsa, yazar da olsa neticede hepsi birer okurdur aynı zamanda, o zaman Joyce bu romanı sadece kendisi ve tarz/akım peşinde koşanlar için mi yazdı? Öyle görünüyor! Ya da Nietsche’nin, “İnsanlar beni yüzyıl sonra anlayacaklardır.” dediği gibi belki de Joyce’nin, “Ulysses’e koyduğum bilmece, bulmaca, gizem, muammayı profesörler yüzyıllarca tartışıp anlamaya çalışacaklardır.” demiş olması Nietsche’nin benzer zeminine çok da oturmuyor, ama söylem ve iddia neredeyse aynı aslında.

Bilinç akışı tekniği en hızlı yazım tekniğidir demiştim ya! Dostoyevski’nin, “Yer Altı Notları.” Oğuz ATAY’ın, Tutunamayanları.” Yusuf ATILGAN’ın, “Anayurt Oteli,” Virginia Woolf’ un, “Dalgalar” ı, W. Faulkner, Jose Saramago vs. vs. İlginç bir durum daha var; işini bilen, iyi yazan hangi yazar bilincinden akanı yazmıyor ki? Veya hangi yazar bilinci/hayali/tespiti/tercihi dışında yazabilir ki? Yine ilginçtir ki yeni yazmaya başlayan yazarlarda da bu teknikte olabilecek zaman kipleri karmaşası, okurun metni doğru anlayabilmesi için gerekli imla kuralları çok karışır veya imla takmamazlığı, anlam ve konu kopukluğu vs. var; var da var… Bu hal ve ahvalin en canlı örneği bizzat benim. Eğer bu önermem doğru ise Ulysses’in yeri profesörlerin yanı değildir, Ulysses’in yeri genç/yeni yazarların yeridir. Ulysses, kendi alanında aslında her şeydir ve aslında her şey olduğu için bir anlamda hiçbir şeydir, çünkü insan/doğa ve atomun hayatın hangi alanında olursa olsun çok az da olsa değişmemesi gereken kuralları vardır/olmalıdır;  zaman/zamansızlık, disiplin/uyum, anlam/kurmaca, estetik/sorumluluk, hedef/niyet vs. uzayıp gidiyor işte…

Bilinç akışı tekniği yazarın herkese açık olan mahremi, gizemi, şifresidir ve belki de aslında yazarın en zayıf savunma barikatıdır; yazar gizlendiğini zannederken.

İrlandalı romancı J.Joyce’ nin Ulysses romanı belki de Fransız çevirmenlerin Joyce’nin el yazmalarını çevirirken talihsiz bir vurdumduymaz çeviriciliğine kurban olmuştur, ama ben öyle düşünmüyorum.

Konumuz ile alakalı günümüzün en çok bilinenlerin başında gelen ama en az okunan bu roman belki de sadece bilinçaltısal bir isyandır, ama? Koca roman topu topu yirmi dört saatlik bir zaman dilimidir. Bir kahvaltı, bir cenaze töreni ve Dublin’in sokakları sonrası eve dönüş… Roman, yazarın korkunç bir özgüveni eşliğinde ilerliyor ki bence Ulysses’i öldüren, yarıda bıraktıran giz noktası belki de burasıdır. Ama Joyce, gizemli edebiyat masasına buyur etmişse icap etmemek görgüsüzlük olur; o cesaretle… Ama ya sonra?

Kimileri bu eseri sıradanlığın sıradışı bir hale getirilmesi anlamında modernizmin zirvesi olarak görüyor, ama bana göre bu eser postmodern çorbanın hasıdır, çünkü modern kafa görünürde bu kadar saçma görülen sıradışılığı kaldıramaz. Bir şey daha söyleyeyim; bu eser detay edebiyatın( Stephan’la eve dönen Bloom’un çay koymasıyla gelişir. Musluk suyunun nereden geldiğinden başlayıp, Dublin’in su kaynaklarının geçmişine; Bloom’un suyun hangi özelliklerini sevdiğine kadar gelir.) da dibidir ki bilinç akışı tekniğinin derinliği bunu gerektiriyor normalde. Detay edebiyat deyince her nedense Yaşar KEMAL ve Orhan PAMUK’ da geldi aklıma.

Başkasının derdine! Hele bu çağda hiç kimse amade olmak istemez. Ama konu yazar ve yazmak olunca ben deniz donuyorum işte! Çünkü Joyce, insan olmayı ve sokağın insaniyetini anlatmaya çalıştı aslında. Sıradanlığı sıradışı bir edebiyat diline çevirmek için uğraştı. Ama bir de derdini okurlar olarak bizler daha net anlayabilseydik ya! Öyle ben kesik kesik yazdım, gerisini (gizlediğimi) siz anlayın/görün ile olmuyor. Ortada bir hikâye var, bir bulmaca değil!

Joyce’nin bu roman ile ilgili cümlesidir, Yes I said yes I will yes” yani, “ Evet dedim evet diyeceğim evet!”  Hoş! Ne yalan söyleyeyim; kanım kaynıyor damarlarımda! Daha tolere edilebilir bir şekilde sonrasına musallat olmak lazım. 

İlginçtir ki Wirginia Wolf bile bu eseri eleştirmiştir, aynı yolun yolcusu olduğu halde. Bu tepkinin sebebi ağırlıklı olarak Molly Bloom’un meşhur monoloğunun içindeki erotik düşleri olabilir mi acaba? Belki de yarası derindir Wolf’un; bu teknik ile ilgili! Mesela kıskanmak gibi… Fakat bu teknik ile ilgili Wolf’un, “Dalgalar” kitabı da az değildir hani, o zaman neyi kıskanacağız ki? Konu edebiyat olunca mütevazı olmamız gerekmiyor muydu? Ama kime dokunsan elinin tersinden yiyiyorsun tokadı. Olsun! Edebi tokatlar en güzel tokatlardır, varsın biraz da kıskançlık olsun, biraz da kendini iyi hissettiren büyüklük komplexi olsun… Yahut tolere edilebilir ‘bilmenin ukalalığı’ olsun…

Taşı kuyunun dibine atıp üstüne modern beton bloklar dökmüşsün sevgili üstat Joyce, bırak taşı çıkarmayı, taşa ulaşabilmek için inmek bile mesele!

Yazar: Gani Türk

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunudur. 2001 yılında yayınlanmaya başlanan ve yayını iki yıl süren Ütopya Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin kurucusudur. Daha önce Söylem, Damar, Ütopya, Roman Kahramanları gibi edebiyat dergilerinde şiir, deneme ve yazıları yayınlandı. Yayınlanmış “Cennetin Havarileri, Zamansız ve Hazan Kıyısında Aşk” isimli üç romanı mevcut.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir