Deneme

Bilinç Akışı Tekniği Ve Joyce’nin Ulyssesi (Bölüm 3)

Ulysses, “Hayat, kötü bir kitabı okumayacak kadar kısadır. İnsanlar bu kitaptan ahlak dersleri çıkaracak diye korkuyorum, oysa içinde tek bir ciddi satır bile yok.” diyor James Joyce. “Hayat, kötü bir kitabı okumayacak kadar kısadır” cümlesiyle hemfikirim, ama jüri kim? Jüri kim olmalı? Bence jüri kim olursa olsun bir kitabın jürisi yazarı değildir. Hadi diyelim ki jüri okur da olmasın ki bence nitelikli okur, yazarı tanımak/bilmek/ölçmek için en iyi aynalardan birisidir. Bu durumda geriye jüri için başka kitapların yazarları kalıyor, tabii ki işin içine karışabilecek grupçuluk, kıskançlık ve husumet vs. hariç. Günümüzde yorumculuk, eleştirmenlik gibi kavramlar bu işe el atmış durumda. Bu kavramların sahiplerinden çıkacak bir jüri ne kadar sağlıklı olur bilemem, çünkü yazmanın da yazmayı değerlendirmenin de bir okulu, akademisi yok. Her yazar kendisinin okuludur.

Ulysses, “Ülkeyi değiştirmek olanaksız, gel konuyu değiştirelim.” Ulysses aynı zamanda Hamlet’e, Dante’nin İlahi Komedya’sındaki Cehennem’e ve Eski Ahit’e de göndermelerde bulunan bir eser. Özellikle dokuzuncu bölümde yoğun alıntı ve göndermeler var. Ulysses’ te yazım ve anlatım teknikleri açısından (Zaman kipleri, gerçekçilik, dramatizm, fantastizm vs.) Joyce, neredeyse dokunmadık alan bırakmamış. Bu durum bilinç akışı tekniği ile uyumlu olabilir, ama böylesi edebiyatın yazım ahlakı; disiplini ve amacı ile de uyumlu mudur acaba? Bu çeşit içerikler ile ilgili acaba yazar, “Çok şey biliyorum demeye mi çalışmıştır?” Bu durum ile ilgili Joyce eleştirildiğinde, “Beni hedefe ulaştıran her şey geçerlidir.” demiştir. Bence bu yazı serimizin en can alıcı noktalarından birisi de bu cevaptır ve bu cevabın edebiyatçıda ve edebiyat dünyasında doğurabileceği olası tahribattır. Yapılan/denenen bir yenilik yerini bulmazsa (mesela düz yazımda) ama kabul görürse, böylesi bir durum bu alanda oluşagelen yazımın kültür ve disiplinine zarar verebilir. Bu mantığın kurucusu, yaratıcısı 1469 yılında Floransa da doğmuş olan N. Machiavelli’ dir;  yazar ve düşünür olmasına rağmen bu zat aynı zamanda politika biliminin kurucusu sayılıyor ve hemen herkesin bildiği şu sözü, “Amaca giden her yol mubahtır.” en meşhur sözüdür. Belki kaba ve uygunsuz olur ama şu örneği vermek istiyorum; birini istiyorsun ve o seni istemiyor, onu elde etmek için tecavüz mü edeceksin? Belki de onu elde etmek için yalan söyleyeceksin veya elde edemeyince ihanet edeceksin, olmadı pusu kuracaksın yani belki de öldüreceksin… Ya da bu mantıkla gerçek savaşlarda olan biteni düşünün!

Evet, cüzi bir kısmı dışında politikacılar tam da bunu yapıyor; çıkarı ve hırsı için yalan da söylüyor, ihanet de ediyor, her türlü inancı hedefine meze de yapıyor, canı istediğinde tecavüz de ediyor/edene göz yumuyor; gerektiğinde kendisi deşifre olmasın diye tecavüzcüyü kolluyor ve yine de tatmin olmadıysa öldürüyor/öldürtüyor… Sonra yine üç beş güzel/çekici/felsefi cümle ile kitap vs. ile yapılan her tahribatın biz okurlar/kitlelerin yararına yapıldığına olan inancımızdan zerre eksilmeye izin vermeden, şüphe duydurmadan, söylenen bütün yalanlara da inandırarak güdüyor bizleri, bizler de uçurumlardan yuvarlanmak için sıramızı bekliyoruz. Bu yorumu, birilerini hedefleyerek yapmıyorum, sarf edilen söz üzerinden genel bir yorum adına yapıyorum. Dünya öyle kaotik ve ahlaksız bir çağa girdi ki dinsizin bir dinsizliği yok, dinlinin de bir dini yok artık. Yani anlayacağınız nerede olursa olsun başa oynamaya çalışanların tamamına yakının yolu sonunda Machiavelist bir yola çıkmış oluyor. Bu sürecin sağı/solu da yok; fırsat bilen harekete geçiyor.

Yazar, bin bir dertle yaratıyor fakat kitleye yaranamıyor, ama politikacı bu yaratılanı bir şekilde çalıyor/çırpıyor/süslüyor ve aynı kitleyi savaşlarda öldürtecek kadar, sadakaya muhtaç edecek kadar etkileyebiliyor. Yani hamal patronluk yapıyor, asıl patron/üretici de hamallık… Çifti/yazar; ürettiği patatesini/eserini beş yüz kuruşa satamıyorsa ve bu ürünün Pazarda alış değeri beş yüz kuruşun en az beş katı ise başka nasıl anlatılabilir bilmiyorum…

Bir yazar için ülkenin derdi dert ise konu ne kadar değiştirilebilir veya saptırılabilir acaba? Evet, insanın üstesinden gelemeyeceği bir durumu kabullenmekten başka bir seçeneği olmayabilir, ama yazar olmanın sorumluluğu bir zırh, bir koltuk edinme derdi değil de eşitsiz ve adaletsiz hayata dair bir başkaldırı, bir itiraz ve ötekileştirmeye çalışan bütün odaklara karşı bir dik duruş, bir isyan olması ve gerisi ile ilgili bir edebiyat işçiliği olması en anlamlı bakış açısı değil midir?

Bir kitap veya bir yazar bir ülkeyi değiştiremeyebilir, ama binlerce, milyonlarca insanı etkileyebilir, değiştirebilir. Ülkeyi de, halkı da dönüştürme iddiasında olan ve aynı zamanda çok güçlü/zeki/yaratıcı yazarlar da vardır ve olacaktır da. Mesela J.J.Rousseu, K.Marx, Tolstoy, Hemingway vs. Böylesi güçlü tesirler aslında bir anlamda dünyayı insana yakışır bir şekilde değiştirme çabası değil midir? Çünkü en azından bir kişinin hatta milyonlarca dünyalının gönlüne/beynine/hayallerine girilmiştir ve o bir kişi, binlerce kişi, insana/yaşama dair genel hatlarıyla artık iyi/doğru bir kişidir(imamın dediğini yap, ama yaptığını yapma sözünü unutmadan tabii!) Kişisel/etnik/grupsal davranmayacak kadar uygar ve olgun yetişecek/gelişecek bir kişi/yazar; binlerce/milyonlarca kör kişilere bedeldir ve çok ama çook kıymetli ve kutsaldır, çünkü uzun vadede kör beyinler için de iyileştirici bir reçetedir böylesi kıymetli şahsiyetler. Kahramanımız Joyce de bu iddiadadır zaten.

Tabii ki yazan herkesin bir amacı, hedefi vardır, ama Edebiyatı çıplak bir şekilde kendi hırsları, bireysel/etnik/ideolojik beklentileri için hiçbir disiplini/ahlakı tanımadan işleyenler bana itici geliyor. Yazmak ya da edebiyat, “Padişahım çok yaşa!” demek olmamalıdır. Kanımca edebiyat/yazmak, Diyojen’nin “ Gölge etme, başka ihsan istemem!” dediği gibi bir durum olmalıdır. İsimleri anılan sıra dışı yazarlar özel hayatlarında da sıradan bir hayat yaşamamışlardır; çoğu çalkantılı/trajik sonuçlar ve ihmalkârlıklar yaşamışlardır veya tercih etmişlerdir. Bence bu çalkantılı halin bir nedeni de kitlelerin/okurun duyarsızlığı, belki de algısal kör edilmişlikleri ve tavrı/zihniyeti olmuştur. Başka dış sebepler de var tabii, mesela o dönemin Yayın evleri Hemingway’ı ve daha nicelerini süründürmüştür… Yani aslında yerleşik/kalıplaşmış/modası geçmiş sosyal/kültürel kafaların yaratanın değil de yaratanı sömürenin tercih edilme sorunu, yani politika ve çıkar kavgası… Böylesi bir durumda gerçek bir yazar beynine sıkmayıp ne yapsın? Beyne sıkmak illa intihar etmek değildir; düşünün ki yazar, yazma ilmine/sistemine yeni bir farklılık katmıştır, yeni bir tuğla eklemiştir –ki bahsi geçen yazarların tamamı biçim/tasvir/içerik/disiplin anlamında yazma dünyasına/edebiyata büyük ve özel katkıları olan yazarlardır- Bu arada üstat Hemingway’ın söylediğidir, “Sana duygu veren şeyi bul; eylem, gerekli heyecanı sağlar. Sonra bunu okuyucunun da görebileceği şekilde açıklığa kavuşturarak, kâğıda dök.” Denilen şu aslında; yazmak için yazma, yoksa sadece özelinde birilerini etkilemek için yazıyorsundur… Hemingway’ın edebi atalarından biri de yazı serimizin başkahramanı olan Joyce’dir. Bu arada Dr. Hemingway 1954 Nobel Edebiyat Ödüllüdür.

Denilebilir ki çelişki içindesin; hem yeriyorsun hem de övüyorsun! Evet, tam da öyle, gelişebilmemiz ve geliştirebilmemiz için eleştirel yaklaşmaya cesaret edebilmeliyiz, fakat Sezar’ın hakkını Sezar’a verme gibi kadim bir sorumluluğumuz da var. Düşün dünyasının biz yazar/okur ve kitlelere bıraktığı mirası/erdemi daha iyi anlamak/görmek ve anlatmak için teraziye tutmak gibi bir sancımız/derdimiz de olmalı. Derdimiz kimin ne kadar içtiği/seviştiği falan değildir tabii, derdimiz yazım dünyası için ömürlerinin en güzel yıllarını heba/feda eden insanların düşün dünyasını kurcalamaktır… Deniliyor ki Hemingway bir dönem akşam yemeğine başlarken beş altı şişe kırmızı şarap şişesiyle gecesini tamamlıyordu. Ama bildiğim kadarıyla Hemingway viski uzmanıdır, bir keresinde 17 tane viski içtiği söylenir:)) Diğerleri de içki içerdi. Yazarın bilinçaltına daha hızlı inebilmesi adına alkol yardımcı bir etken mi acaba? Belki bazılarında… Yaratıcı yazarların libidoları da normalüstüdür ve konu kapanmıştır:))

Joyce, “Eğer bir gün Dublin yok olursa, onu benim romanıma bakarak tekrar inşa edebilirler.” Bu iddia edebiyat ile ilgili; felsefe ile ilgili ve politika ile ilgili bir meydan okumadır, ama nasıl bir meydan okuma? Yazar, burada geleceğe karşı sorumluluklarımızın olduğunu hatırlatıyor tabii ki fakat yazarın en iyi ben anlatmışım, ben tanıtmışım demesi tartışılması gereken bir noktadır, çünkü jüri kendisi olamaz. Tabii ki yazarlar isterse realist, isterse sürrealist, isterse de bilim/kurgu vs. şeklinde yazmış olsun; yazarlar hayal kurmak ve kurdurmak zorunda, yani bir görevleri ya da sorumlulukları da bu, yoksa değil yaratıcı olmak belki kopyacı bile olamazlar. Ama “Gel konuyu değiştirelim.” esprisi de kendi dediğine bile inanmayacak kadar yavan bir ruh halidir kanımca. Bir yazar değiştiremeyebilir ama bu kendisinden ve sorumluluğundan vazgeçmeyi gerektirmiyor. Daha önce, “Yazar ne sayıklıyorsa edebiyat odur.” cümleme binaen, “Yazar ne yazdıysa yazar odur.” cümlemi de hatırlatmak isterim. Sözü tersinden alırsak sanırım aynı kapıya çıkarız, “Yazılan yazarın kendisidir.” Ben aynayım demek bir şey ifade etmiyor, önemli olan başka ilgili odakların yazarı ayna olarak algılaması, görmesidir.

Egosu tavan yapmış bir yazarda iki durum söz konusudur; ya bomboş bir yazardır ya da yazımızın birinci bölümünde dile getirmeye çalıştığım durum söz konusudur; yazar dopdoludur, yüklüdür, istediği zaman bilinçaltına inip çıkabiliyordur, tıpkı kitlelerinin psikolojisini çözmüş olan politikacılar gibi okurunu/kitlesini iyi tanıyordur. Saçmalasa da, dalga geçse de okur/kitle alkışlayacaktır! Yazar, yazarlığın ruhunu taşıyor ise eğer, bence ihsan beklemez, ihsan istemez. Anlaşılmayı beklemek ve yaratılan düzeyin hakkını istemek ayrı bir durumdur, yazarın hakkıdır.

Joyce’den yaklaşık yüzyıl önce yaşamış, döneminin en entelektüel yazarlarından biri olan J.J.Rousseo’nun sözüdür, “Nefret edemeyecek kadar kendimi üstün hissediyorum.” Zekâ/yazarlık ve egoizm galiba çoğu zaman at başı gidiyor… İnsana acı veren ters bir nokta daha var; günümüzde kitlelerin, okurların(sözüm meclisten dışarı!) davranışlarına, tercihlerine, tavırlarına baktığımızda ismi geçen yazarların tavırları, yorumları o kadar sahici ve haklı görünüyor ki… Yani aslında sorun olan kitledir/okurdur belki de! Fakat yine de yazarların bu kendini beğenmişlik hali/ farklı görünme veya üstün/özel olma beklentisi hali onlarda bir çeşit sosyete kabızlığı oluşturuyor sanırım. Bu kabızlık, yazan değil de yazar olabilmişlerin çoğunluğunda vardır. Acaba yaş ve tecrübe/donanım arttıkça bu kabızlık hali pik yaptıktan sonra ishale mi dönüşüyor? Bence kabızlığın başladığı dönemki kadar değil. Bu kabızlık döneminde yazar/şair/düşünür/sanatçı daha kendisi iken ve kendinden sonra gelmekte olan kuşağına yol göstereceğine, tecrübelerini aktarmaya çalışma yerine çok rahat ve pervasızca bir sonraki kuşağını küçümseyebiliyor; önünü kesebiliyor… Bu kabızlık dönemi bir de okura bela satıyor; okura, kitap yüzü görmemiş, kendi mera alanı dışında coğrafya ve insan(psikolojisi) yüzü görmemiş bir çoban muamelesi yapabiliyor. Kendini beğenmişliğin böylesi yan etkileri de var.

Bir paradoks daha; gecelerini, gündüzlerini hatta yıllarını yazmak için heba eden yazarların zamanında yeterince anlaşılamamaları yüzünden isyan etmeleri ve bu isyanın acısını okuyucularından çıkarmaya çalışma niyetleri doğru ve haklı bir girişim mi? Bir nebze evet! Çünkü bunca zaman ve hayat bedeline karşılık üretilen/yaratılan cümlelerin, dizelerin ederi hesaplanamayacak kadar çoktur, fakat eli kalem tutan hiç kimsenin, “Eleştirilemez, yorumlanamaz,” gibi bir ayrıcalığı da yoktur, olmamalıdır. Bu arada bünyesi/algısı sağlam olan böylesi yazarlar/düşünürler sadece okura/ kitleye meydan okumamışlardır; en büyük meydan okumayı hapislere/idamlara rağmen muktedirlere karşı yapmışlardır.

Mesela Nietsche de de egoizm tavandır, ama bu yazı serimizde ismi daha önce geçtiği için bu konu ile ilgili Tolstoy’u ve dünya yazım tarihine damga vurmuş birkaç yazarı işlemek istiyorum. Tabii ki eleştirmeye çalışmanın da bir etiği olmalı. Bu yazı serimizde ismi geçen yazarların tamamı üreticiliklerinin yanında yenilikçi ve yaratıcıdırlar ve böylesi özellikler dünya edebiyat/yazarlık tarihinde sayılıdır.

Yazma dünyasında hem yenilikçi hem de yaratıcı olabilmek eli kalem tutabilen her yazarın harcı değildir. Yaratıcı ve yenilikçi olabilmek için kıyamet kadar bir enerji ve hamallık gerekir, mesela Rousseu insanları toplumsal dönüşüm niyetiyle; onları tabiata geri döndürmek için kollektif bir devrimin fitilini ateşlemiştir. Mesela Marx,bu dönüşümü çok daha güçlü ve global bir zeminde hayata geçirebilmiştir. Mesela Hemingway, bireyin sosyal/ruhsal vs. açılardan –kısa, sade, gösterişsiz anlatımıyla- İngiliz dilinde kalıcı bir iz bırakmıştır. Tabii ki işin doğrusu ve yanlışları bir tarafa!

Egosu tavan yapmış yazarlar meselesine dönersek tekrar; Tolstoy’un günlüklerinden, “Bu gün bir dâhinin edebi tasviri olan bir eser okudum. Bu, gerek kapasite, gerekse çalışma azmi bakımından harikulade biri olduğum inancımı tazeledi.” Tolstoy’un samimi dostu Turgenyev diyor, “Basit bir asalet ünvanına bu düşkünlüğünü anlayamıyorum. ”Nekrasov, O, hepimizden tiksinirdi!” Tolstoy’un oğlu İlya’dan,”Dünya iki kısma ayrılmıştır, biri bizler için, diğeri de tüm ötekiler için… Biz özel insanlardık ve diğerleri bize denk değildi. Babam, böylesi bir yetiştirilmenin bizde uyandırdığı yapay bir kibir ve kendine güvenden büyük ölçüde sorumludur.” Tolstoy’un eşi olan Sonya’nın lafıdır, “O, çok kibirli biri” Fakat şu da var ki Tolstoy daha on iki yaşında iken şiir yazıyordu yani işin emek ve yaratıcılık kısmı tartışılmazdır sanırım.

Yazar: Gani Türk

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunudur. 2001 yılında yayınlanmaya başlanan ve yayını iki yıl süren Ütopya Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin kurucusudur. Daha önce Söylem, Damar, Ütopya, Roman Kahramanları gibi edebiyat dergilerinde şiir, deneme ve yazıları yayınlandı. Yayınlanmış “Cennetin Havarileri, Zamansız ve Hazan Kıyısında Aşk” isimli üç romanı mevcut.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir