Deneme

Bilinç Akışı Tekniği Ve Joyce’nin Ulyssesi (Bölüm 4)

Eserin, yazılı metin dışında manyetik bir alanı ve okurda oluşturabildiği çekim gücü varsa o eser güçlüdür. Yazılı bir metin, okurun dünyasında yazılı olmayan mesajlar, anlamlar, fikirler, bağlantılar da oluşturabiliyorsa o eser cevherdir. Bu durum ile ilgili – bilinç akışı yazım tekniği ile alakalı önceki bölümlerdeki eleştiri hakkımı saklı tutma ve hatırlatma koşulu ile- kanımca en avantajlı anlatım tekniği Bilinç Akışı Tekniğidir, çünkü yazar istediği zaman istediği yere direksiyon kırabiliyor. Böylece yazar her an okurun duygu ve anlam yönüne çeşitli cephelerden müdahale edebiliyor. Yani yazar işini/işçiliğini iyi biliyorsa okuru biyopsikososyal olarak her taraftan sarabilir, okurun beyin ve gönül kapısından içeri girebilir.

Bilinç akışı tekniği ile yazılmış bir eserde yazarın kurduğu labirentlerde gezinmeye çalışırken aslında yazarı kovalıyoruz, bazen yakalıyoruz da fakat yazarı her yakaladığımızda; tilki kurnazlığında, bir sabun kalıbı gibi elimizden tekrar kayıp yoluna devam ediyor. Bu durumun birincil ustalarındandır Joyce. Ulysses’te okura yol vermiyor adeta. Elinden geldiğince, hatta gereğinden fazla sabun köpüğü kullanıyor; aslında okura epey de kapalıdır Ulysses! Okurun ıskalayacağı bir hızda direksiyon kırıyor. Calvino’nun, “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu,” romanı da daha az sabun köpüklü ama aynı yolun yolcusu; insan bir türlü ilerleyemiyor! 

Son birkaç yüzyıldır, “Sanatsal açıdan modern entellektüalitenin öncüsü ve ilki sayılabilecek J.J.Rousseau’ dan (18. Yüzyıl) başlamak üzere…” Ortaya çıkan yaratıcı yazarların, düşünürlerin, sanatçıların ürettiği/yarattığı edebi/sanatsal/felsefi eserler ve etkileri sayesinde bin yıllardır kitlelerin/halkların her çeşit yaşam, koşul ve şartlarına yön veren, bir kısmı ile sömüren ve hala bir kısmıyla sömürmeye çalışan, kısmi olarak başarılı da olan inanç/ideoloji odakları ve tacirleri özgür düşünce ve bilişim/hızlı iletişim çağı duvarına toslamaya başladılar. Bu yüzden özünde düşünceye, insana, hayata ve doğaya dair özgürlükten/eşitlikten/doğallıktan ve insanın psikososyal/ekonomik/inançsal hallerinden bahsedip eserler üreten; ara ara isimlerini zikrettiğim dönemlerinin entellektüel insanlarını bilmek/okumak/tartmak kanımca hayati bir kıymet taşıyor. Bu yüzden bence konumuz, kahraman(lar)ımız ve benzerleri hem edebiyat/düşün dünyası için hem de kişisel dünyamız için önem arz ediyor. Farklıdırlar, aykırıdırlar… Farklılığı ve aykırılığı doğru bir zeminde kullanabilen yazarlar zamanlarında geç de olsa hakkı olan emek payını da elde edebiliyordu çoğu zaman, ama o zamanlar! Günümüzdeki hızlı sanal imkânlara rağmen derin bir entelektüel bilince/potansiyele sahip olan yazarların büyük bir kısmı maalesef görünür/görünmez popüler tavır ve baskıların/tercihlerin gölgesi altında kıvranıp duruyor…

Bu arada, “Toplum, ilkel/doğal halinden şehir karmaşıklığına doğru evrildikçe insanın bozulduğunu…” iddia eden ve aslında taa o zamanlardan beri bence doğru bir zemini yakalamış olan Rousseau tesadüfen ama doğru bir taktikle meşhur olmanın basamaklarını da yakalamıştır. Rousseu Diderot’un en yakın arkadaşıydı. Diderot, ateizmi savunan bir kitap yazdığı için 1749’un temmuzunda tutuklandı ve Vincennes hücre hapsine mahkûm edildi. Rousseu, vefa borcu babında olsa gerek Diderot’u ziyarete giderken yolda bir gazetede Dijon Yazarlar Akademisinin, “Ahlakın gelişimine sanat ve bilimin yeniden doğuşu katkıda bulundu mu?” konulu deneme yarışmasının ilanı ile karşılaşır, yarışmaya katılmaya karar verip doğayı öven/kutsayan bir eser ile katılır. Kendisi dışında yarışmaya katılan yazarların tamamı sanat ve bilimi savunan eserlerle katılmıştır. Rousseu, yarışmanın birincisi olur. Bilimi tabii ki ve kesinlikle dışlayamayız ama insanoğlunun büyük çoğunluğu halen doğal olan genetik kodlarıyla yaşıyor ve bu yapısında kalmak istiyor. Tabii bu sürecinden sonra Rousseu hakikat ve erdem insanı olma yolunda yeminli bir fedai olduğunu/olacağını da ilan etmiştir. Erdemli ve yaratıcı insanlar, ama gerçekten ve yürekten olan insanlar hala hakikatin ve doğal olanın peşinde… Hakikat derken hakikati/doğruyu/hakkı kitlelere/insanlara/okura karşı narkotikvari niyetlerle kullanmaya çalışan odaklardan/insanlardan/yazarlardan bahsetmiyorum; konu dışıdır…

Tabii ki inanç veya ideoloji insanoğlu için bir haktır, belki de çok güçlü bir ihtiyaçtır. Bu durum tamamen konumuz dışıdır ve ayrı bir tartışma konusudur, ama konumuz ile ilgili, yani bilinçaltısal yazım ile ilgili şu nokta da önemlidir ve tartışılagelmiştir hep; inanç/ideoloji temsilcileri/fedaileri veya da yazarları bilinçaltlarına daldıklarında, “Dalabilenler tabii” tek taraflı dalarlar, yani aslında hep aynı havuza dalıp çıkarlar. Ve dışarıdan bakıldığında oldukça tutarlı görünürler fakat ne zaman ki buzdağının görünmeyen dünyasına dalıp farklı havuzlara/dünyalara kulaç açma cesaretinde bulundular; işte o zaman devasa bilinçaltısal bir dünya ile tanışırlar ve ezici çoğunluğu can havliyle bu özgür ve kaotik dünyadan kaçmaya, çıkarları olduğu eski dünyalarına dönmeye/ulaşmaya çalışır. Çok azı kendini kurtarabiliyor örümcek ağları ile süslenen bataklıklardan. O yüzden farklılık, aykırılık ve özgür bir kafa güçlü bir edebiyatın temel taşlarındandırlar. Maksat yeter ki farklı ve aykırı olsun gibi zamansız ve gereksiz bir dalış ise eninde sonunda vurgunu yer dip dalgalarından. Buna da gerek yok zannımca, çünkü kısa vadede sönüp/unutulup giderler.

Düşünceler ve inançlar hileli veya kusurlu olabilir ama evrensel davranışlar, ahlaklar, hak ve hukuklar çıplaktır, ortadadır ve hileye/dalavereye ihtiyaç duymaz… Birey/okur/insan isterse ve samimi/dürüst ise her koşulda emeği/yaratıcılığı olana karşı Sezar’ın hakkını Sezar’a verebilir. Bu arada düşünce emekçisinin/yaratıcısının ağababalara kul köle olmadan, çıkar gütmeden bir inanca/ideolojiye yakın olması/desteklemesi en doğal hakkıdır, ama ben, özellikle edebiyat yaratıcısının öncelikle edebiyat havarisi olmasını beklerim/isterim. Çünkü biliyorum ki ancak özgür bir kafadan iyi bir edebiyat çıkar. Böylesi bir tavırdan doğa ve başta insan olmak üzere doğanın ortakları olan canlıların temel hak ve hukuklarının haklı ve bağımsız mücadelesi çıkar. Daha doğrusu ve kutsalı ne olabilir ki?

Bu sıra dışı yazarlara/düşünürlere baktığımızda ister istemez şöyle bir soru da kafamızı kurcalıyor; yazarların sıra dışı davranışları ve eser yaratımları içgüdüsel mi? Genetik mi? Sonradan(tecrübe/deneyim sayesinde) oluşma mı? Bu konu ile ilgili Platon şöyle der, ”Bilmeyen bir adamın bilmediğiyle ilgili doğru görüşleri vardır. Zihnin en önemli içerikleri başından beri oradadır, ancak duyuları harekete geçiren dışsal uyarım veya deneyimi bu bilginin farkındalığına varmak için gereklidir.” Decartes, “Bu içgüdüsel bilginin diğer her türlü bilgiden daha güvenilir olduğunu, herkesin az ya da çok böyle bir bilgiyle doğduğunu, ancak sadece en derin düşüncelere dalan adamın bunu tam kapasite gerçekleştirdiğini,” söyler. Berkeley, Locke vb. göre de, “Zihin, doğumda tabula rasa(boş levha/alan) dır.  Yani yaratım ve kazanımlar deneyimle elde edilir. 

İşin edebiyat/yazmak ve yaratım ile ilgili olan kısmı bizi Noam Chomsky’ iye de götürmelidir. Dilin, düşüncenin ve yaratımın elde edilmiş/yaşanılmış tecrübeler dışında sözdizimi(sentaks) ile de alakası vardır.  Chomsky, “Dünya dilleri göründüklerinden çok daha az farklılık gösterir.” diyor, “Dil Ve Zihin İncelemelerinde Yeni Ufuklar.” adlı kitabında. Tabii bunu derken meseleyi dillerdeki cümleleri oluşturan kelime ve seslerin düzen tarafıyla ilişkilendiriyor. Yani diyor ki cümlelerin hiyerarşik yapısını belirleyen evrensel, birbirine yakın/benzer özellikleri vardır. Bu açıklamalardan şu anlam, “ İçgüdüsel sentaks ilkeler insan şuurunun derinliklerinde vardır ve genetik kalıtımın eseridir. Dil kullanma yeteneğimiz kazanılmış değil, doğuştan sahip olduğumuz bir yetenektir.” çıkar mı? Ben, Chomsky’ yi şöyle anladım, çünkü kendisi de diyor, “Dünya dillerine üst perdeden bakınca hepsi söz dizimi açısından benzer gelişim göstermişler, dolayısı ile bütün diller söz dizimi ve içgüdüsel açıdan kardeştirler/benzerdirler.”

Kanımca yaratıcı yazarların başarısı erdem ve sentaksın iyi bir sentezi ile alakalıdır(onlarca danışmanı olanlar hariç:)). Bu durumu Kant ve Hegel’in felsefe terazisinde tartarsak; fikir ve kalp yüreksizse ya da kalp ve yürek fikirsizse çözümsüzlük çözüm olur. Bu arada Kant’ın, “Pratik Us’un Eleştirisi” kitabı Ulysses’ten daha zor okunurdur:)) Acaba diyorum; gelişim/değişim benzer bir şekilde bir noktadan başlayıp karmaşıklaşıyorsa Chomski bizi Berkeley ve Locke’ye, “Tabula Rasa” ya da götürmesi gerekmiyor mu? Ve yine acaba diyorum; bu yaratıcı/başarılı yazarların bir de sentaks ile araları iyi mi ne!

Tıbben biliyoruz ki yeni doğmuş bir bebek sadece ağlama sesleri çıkarabilir, yani bir nevi hiçbir zaman giderek karmaşıklaşıp gelişim gösteremeyecek olan bir çeşit kuş sesleri gelişimi… Bebek büyüdükçe ebeveynlerinin seslerini taklit etmeye çalışarak edindiği deneyim sayesinde ve yine çevresinin beden dili desteğiyle sentaks dediğimiz tecrübeyi edinir. Şu maymun, bu papağan bu kadar kelime ile sentaks/konuşma vs. yapabiliyor gibi bir soruya karşılık cevabım şudur: Belki de yüzbinlerce yıl sonra ancak organize olabilecek içgüdüsel/genetik tecrübe yine de deneyim ve pratik uygulama gerektirir. En çıplağından şunu biliyoruz; pratiği yapılmayan, işlenmeyen dil unutulur/ölür; bu durum kaçınılmaz bir sondur. Bu arada kendi ana dillerinde yazmayan, yazamayan, yazdırtılmayan (içgüdüsel sentaks hakkı!) yazarların durumu ve konumu bir türlü kabuk tutmayan ayrı bir yara… Bu konu ile ilgili tek cümle kurmak istiyorum; mesela Yaşar KEMAL ana dili olan Kürtçe’ de yazmak isteyip te becerememiş mi? Bilmiyorum. Mesela Amin MAALOUF ana dili olan Arapça’da yazmak isteyip te becerememiş mi? Bilmiyorum. Konu dışıdır!

Başka ortak bir yarayı deşelim; özellikle seküler/özgür/yaratıcı yazarların bir kısmının -Belki de diğerleri bu üçlü noktayı daha karanlık ve kirli bir zeminde işliyor! Birilerinin kırk sevgilisi var, birileri otuz erkek gücünde, birileri bütün karşı cinslerini kendine hak ve ganimet olarak görüyor vs.- ortak noktalarının ego/libido/megalo üçlüsü olmasını neye yorabiliriz? Önceki bölümlerde kendimce çözümlemelerde bulunmaya çalıştım. O yüzden böylesi hal ve ahvaller de konumuz dışıdır aslında. Ama her iki taraf benzer istek ve özellikler taşıyor maalesef. Bu durumda demek ki taraf maraf yoktur; yaratıcı ve üretici olanların bir kısmının ortak özellikleridir bu huylar. Bu huylar ve davranışlar başkalarına sıçramadığı sürece gönüllü faillerini ilgilendirir; konu dışıdır…

Ego, ego deyip yazarları hırpalamaya çalışıyoruz da gazete ilanına bakın, “Aylık maaş beş bin, sigorta ve yemek hariç, fakat sürüme çoban bulamıyorum!” Beş bin, belki de daha fazla maaş vaat edilen bir zamanda asgari ücret net olarak üç bin bile değil, şu veba illetine bakın… Hak etmediği, ama hakkına da sahip çıkmadığı kent ve modernite aşığı olan/yaptırılan insanoğlunun haline bakın! Devasa kent işsizliği/açlığı da konumuz dışıdır. Bu konu kendi canavarını bilinçli veya bilinçsiz besleyenlerin sorunudur asıl… Ama beynimi kemiren bir soru daha var. Bir çobanın bile duygu durumunu aç kalma pahasına ağa/paşa/şeyh/yoldaş/mafyatik vs. mertebesinde işletip çobana yediren güç/mantık vs. nasıl başarılı olabiliyor? Çobanı/çobanlığı küçümsediğimden değildir örneklediğim. Mesele sadece bilinçaltısal algı oyunları ile açıklanamaz kanımca; bilinmedik başka argümanlar – Genetik, coğrafik, tarihsel, psikolojik, psikanalitik vs. vs.- da işliyor olsa gerek.

Turgenyev den bile borç para alıp kumara her oturduğunda son meteliğine kadar oynayan ölümsüz Dostoyevski bile en azından dobraydı, mertçe ve çıplak yaşıyordu. Derdi ne miydi? İstediğimiz kadar kötüleyip yargılayalım veya övelim, Dostoyevski vb. lerini yıkacak ya da değersizleştirecek tek güç ve varlık böylesi yazarların kendileridir ve kendileri artık yoktur, sadece eserleri vardır. Hani güncel konudur ya; şu yazar onu yaptı, bunu yaptı; hadi linç edelim… Sıradan bir yazar sıra dışı bir yaratımda/üretimde bulunabilir mi? Çook ender! Ve kim bilir ne numaralar, ne sırlar gizlenmiştir sıradanlığın getirisinden faydalanmak için… Peki, bu durumda hırsızın hiç mi suçu yoktur? Hırsızın da teraziye konulmadığı bir dünyada ne tür sağlıklı sonuçlar çıkar? Fındık beyinli bir dünyanın muktediri en fazla ceviz beyinli muktedirler olur ve ne acı ki bu durumda dünya beyinli olanların yapabilecekleri pek bir şey kalmaz…

Merak/ısı/ateş/yanma hikâyesi misali o derin dünyada ilerlemek isteyen kelebek ruhlu cesurlar/meraklılar/hırslılar çoğu zaman koltuğu/huzuru/refahı feda edip kendi koyduğu kurallarla yaşamayı tercih etmişlerdir. Bedeli mi? Ağır olmuş… Özgür ve eşit bir dünya hiçbir zaman bedelsiz olmadı ki ve olmayacak da, zaten ancak ütopik olarak olasıdır böylesi bir dünya… Ve ütopyanın/hayalin korkunç bir çekiciliği vardır, hele hele hayatın genetik şifrelerini çözebilmiş düşünürler ve bu şifreleri yarattıkları kendi dilleriyle/yöntemleriyle dile/kaleme getiren edebiyatçılar… Belki de Joyce bu anlatıların/konuların farkında olduğu için Ulysses’i bir harman yeri yapıp, “Bilmece, bulmacalarımla profesörleri yüz yıllarca meşgul edeceğim.” demiştir. Ama işte! Yazar veya politikacı yaratım gücü sayesinde kendini herkesten üstün görmeye, herkesi anlama özürlü saymaya başlama mertebesine! Ulaşınca (Rousseau, Hemingway, Tolstoy, Calvino, Joyce, Russel, Sartre, Brecht, Kafka vs. vs. ve bilumum siyasiler…) saçma sapan yaşamaya ve belki de ne yazarsam/yaşarsam/yaşatırsam yerler hesabıyla saçma sapan yazmaya/yaşamaya da başlar çoğu zaman. Ama sonuçta belki de nasıl yaşamaları gerekiyorsa öyle yaşadılar…

Sıra dışı değil de sıradan yazan/yaşayan yazarların ultra egolu halleri apayrı bir işkencedir; suçu işlemeyip üstlenenin hali! Hatta şöyle bir hal; günlerce, haftalarca, aylarca uğraşıp yazdığı yazısı herhangi bir edebiyat mecrasında yayımlanınca yazıyı kendi yazmamış gibi, ilk defa okuyormuş gibi heyecanlanıp yer aldığı edebiyat mecrasında sadece kendi yazısını tekrar okuyup başka hiçbir yazıyı okumadan dergiyi kapatan yazar değil de yazan takımı gibi bir takımın pazar yeri egosu! Okumadan, araştırmadan, gözlemlemeden nasıl başarılı olunacaksa artık? Çünkü biliyoruz ki her yazar/kitap ayrı/apayrı bir dünyadır ve işin özünde her yazar ve okurun ayrı/farklı dünyalara/kitaplara ihtiyacı vardır, çünkü edebiyat mucize, torpil, dayı kaldırmayacak kadar tecrübeli ve ciddidir kalıcı bir zaman dünyası için.

Yazarların şöyle bir yanılgısı da var mı acaba? Belki de bir veya birçok kitap yazınca dünyayı değiştirebileceklerine inanmaları gibi! Tıpkı bir veya birden çok kitap okuyunca dünyayı fethettiğine inanan okur gibi… Oysa Dünya birkaç kitap yazmak veya okumak ile fetih edilecek kadar genç bir ruha ve ömre sahip değildir. Dünya milyon/milyar yılların tecrübesi ve anlamıdır.

Evet, cüzzi de olsa yaralarımızı/zaaflarımızı da deşmemiz gerekir. Bir tartışmalarında Hemingway’ın Camus’u yumruklamasının kabızlığı neydi? Sartre’nin uzatmalı eşi/sevgilisi olan Madam De Bovary’nin kendi öğrencilerine sarkan Sartreye karşı tolerasyonun sırrı neydi? Misal, meşhur öğrenci Olga! Bu arada Bovary de Sartre’den bağımsız takılıyordu bazen. Bu durum ile ilgili en kötü örnek ise sanırım Bertolt Brecht’tir. Brecht, diğerlerinden farklı olarak gençliğinde özellikle en çok emekçi/işçi kadınlara olan düşkünlüğü ile biliniyor; Marianne Zoof, Paula Panhalzer vs. vs… (Paul Johnson’ un Entellektüeller kitabından faydalanılmıştır, 1. Baskı, Mayıs 2008, Paradigma Yayıncılık) Nereye mi varmak istiyorum? Evet, ana sorularımızdan birisi de bu soru! Kitlelerin/toplumların ihtiyacı olan zekâyı/yaratımı/yaşam enerjisini, anlamını üreten, yaratan yazarlar/düşünürler bu paha biçilmez emeklerinin bir kısmını ego ve libidosal olarak heba ediyorlar/etmişler ki sanırım bu durumu kendilerinde hak görüyorlar, karşılıklı olduğu sürece haklarıdır da çünkü özel yaşam bireysel bir tercih durumudur. Kim nasıl yaşamak istiyorsa, nasıl bir yaşamı kendine yakıştırıyorsa başkasını rahatsız etmediği sürece o yaşam o bireyin hakkıdır. Kendi özel sınırlarında bir insanın yaşam çemberini başka insan/insanlar çizemez/çizmemeli.

Özünde bir yerlere/sonuçlara varmak gibi ideolojik/inançsal veya bireysel bir derdim veya bir ihtiyacım yok. Ben, sadece gerçek adaletin de sembolü olan teraziyi seviyorum… Terazi benim için en önemli ve gerekli olan bir metafor ve inançtır…

Yazar: Gani Türk

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunudur. 2001 yılında yayınlanmaya başlanan ve yayını iki yıl süren Ütopya Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin kurucusudur. Daha önce Söylem, Damar, Ütopya, Roman Kahramanları gibi edebiyat dergilerinde şiir, deneme ve yazıları yayınlandı. Yayınlanmış “Cennetin Havarileri, Zamansız ve Hazan Kıyısında Aşk” isimli üç romanı mevcut.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir