Eleştiri

Bilinç Akışı Tekniği Ve Joycenin Ulyssesi (Bölüm:1)

Roman ve hikâyede bilinç akışı tekniği ile ilgili çok şey yazıldı. Bilinç akışı yöntemi ile yazılmış olan Ulysses romanına yaklaşmak bile mesele; o kadar çok okur var ki romanı bitirmeden/bitiremeden kitaplığının en ücra köşesine atan… Bu durum yazarın zekâsı/donanımı/derinliği ile mi ilgilidir yoksa okurun sığlığı/dikkatsizliği/sabırsızlığı ile mi ilgilidir tartışılır belki, ama bu konuda Joyce’nin derinliği/donanımı tartışılmaz tabii ki. Bu arada ben yıllar önce bu tekniği derinlemesine bilmeden ki hala bilmiş sayılmam; inadım ve merakım yüzünden eziyet çeke çeke bu romanı bitirdiğimi söylemeliyim. Sonradan anladım ki Joyce süper egosunu by-pass edip önce egosu ile yüzleşmiştir ve egosunu da bir şekilde ikna edip beyninin ID bölgelerinin eteklerine kadar inmiştir.

Beynimizin varsayılan ID bölgesinin temel prensipleri içgüdüsel olarak işler; bilinçdışı kuralları ile işleyen duygu ve düşünceler; zaman, yer, uyum tanımaz/takmaz. Belki de Joyce Ulysses’i yazarken inebildiği karanlık dünyasının kaideleri gereği beklemediği kadar haz almış, tatmin olmuştur ve o yüzden de “Beni çözebilmeleri yüzyıllar alacak.” demiştir. Zannımca tarihe iz bırakan bütün yazarlar, düşünürler, sanatçılar ID bölgeleriyle yüzleşebilecek kadar cesaretli davranıp yola koyulanlar olmuşlardır. Belki de bir kısmı bu yüzleşmenin yükünü kaldıramayıp intihar etmiştir (başka sebepleri de yok saymadan!) Mesela Gogol, Mayakovski, Virginia Wolf, Hemingway, Zweig vs. gibi. İlginç değil midir başını gaz fırınının içine sokarak intihar eden Sylvia Plath’ın üzerine tez yazdıktan sonra Nilgün Marmara’nın daha 29 yaşında iken intihar etmesi?

Derin ve kaotik olan dünyaları ile tanışmayı göze alabilen veya o dünyaya ulaşabilen yazarlar/düşünürler sanırım uyanık iken bile derin rüya görebilme tecrübesine de erişebilmişlerdir ve belki de çoğu bu yüzden törelerin, inançların/korkuların mayıştırıcı/dayatıcı tesirlerinden etkilenmemişler veya bu etkilerden hızlı bir şekilde kendilerini kurtarabilmişlerdir. Bu derin dünya ile kendi başlarına ulaşabilenler (istisnalar hariç) kendileri dışında başkalarına zarar vermezler, ama art niyetli veya sömürgen (yani başkalarının) dürtmesi/itmesi ile bu derin dünya ile tanışan/tanıştırılan insanlar başkalarına (savaşlar, linçler vs.) zarar verirler. Teknolojik gelişmeleri saymazsak insanoğlu ile ilgili bu hal ve ahval kal-û bela dan beri böyledir; en azından en az beş bin yıllık olan Gılgameş Destanından beri böyledir ve insan; doğanın doğurduğu insan olduğu ve kaldığı sürece bir şey değişmeyecek. İnsan, ölümsüzlüğü aradıkça/kurcaladıkça/zorladıkça ölümün gerçekliğine toslayacak…

Bilinçaltısal dünya hırsın/benmerkezciliğin kol gezdiği tuzaklarla dolu vahşi bir dünyadır. Bu dünyanın üç ana oyuncusu vardır; düşünürler formalize etmeye çalışır, yazarlar/sanatçılar terbiye (edebiyat/sanat)) etmeye çalışır, siyasetçiler de çoğunlukla tahripkâr/saldırgan bir duruma sokar.

Bu dünyalarıyla tanışmış olan yazarlar/düşünürler tecrübe/donanım kazandıkça daha hızlı bir şekilde bilinçlerinin derinliklerine inip çıkarlar, okuduklarını/yaşadıklarını daha çok özümseyip işlerler/depolarlar. 

Bu tekniğin adı üstünde zaten; bilincin akışı… Özellikle roman ve hikâye alanında yazarın/kahramanın zihninden geçenleri aralıksız ve aracısız olarak anlatan teknik. İnsan beyni ortalama olarak saniyede en az bir yargıda bulunabilir. Günde yaklaşık beş-altı bin defa zamanın birbirinden farklı an ve hallerini yaşayabilir/ hissedebilir/algılayabilir veya anlamlandırabilir. Konu yazarlık ve yazarlar olunca eminim bu akış hızı daha da artıyordur ve bu durumda yazılanlardaki denge, disiplin, zamanlamalar, düzensizlikler, anlamsızlıklar, bağlantısızlıklar alıp başını gider. Dolayısıyla yazılan metin zaman kipleri açısından birbirinden kopar, mantıksal bir disiplin oluşmaz, hele hele imla kuralları da hiçe sayılmışsa; okur karşısında yazarın cümlelere yüklemeye çalıştığı anlamlar/oyunlar/beklentiler birer anlamsız kelimelere dönüşebilir ki Ulysses te olan da kısmi olarak budur. Durum böyle olunca Joyce’nin onca güzel/dolu/düşündürücü olan kelime/cümle ve paragrafları okurun bilinç akışıyla buluşamadan kitaplıkların ücra köşelerinde yerini alıyor. Ulysses gibi kitapların bulunduğu kitaplık köşeleri en korkulan köşelerdir, insan ne yanaşabiliyor ne de vazgeçebiliyor.

Düz metinlerde yazarın metnine karakter kazandırma, metnini disipline etme gibi bir derdi yoksa yazar ne kadar tecrübeli ve dolu olsa da metin; okuyanın karşısında mahcup ve günahkâr kalır. Çünkü okurun metinden/kitaptan anladığı ne ise okuduğu metin/kitap ta odur o okurun gözünde.

Beyin, iç seslerden ve dış uyaranlardan etkilenir; Joyce, okur bazında dış uyaranları takmadı ve girdiği kumarı kazandığı halde dış uyaranlar babında kaybetti, Wirginia Woolf meseleyi daha tolere edilebilir bir şekilde toparladı. Aslında en akıllıca davranan yazarlar Kafka ve Tolstoy oldu; kıyıdan köşeden gittiler, bu tekniği az/dozunda kullandılar ve okuru bağladılar. Dozunu aşanlardan birisi de İtalo Calvino’ dur; Calvino’nun bir okuru ona sorar, “Kitabınızı (bir kış gecesi eğer bir yolcu) dört defa okudum ve hiçbir şey anlamadım. Calvino’nun cevabı: “O zaman beşinci defa oku!” olmuştur. Tabii ki bir çeşit tanrısal yaratıcılığı olan yazarlar mutlak bir özgüvene sahiptirler, ama bu özelliklerini/güçlerini okurun zekâsı ile dalga geçmek şeklinde kullanırlarsa zeki okurun da mutlaka bir hamlesi olur ki zaten oluyor. Genel anlamda yazar bir kitap yayımlayınca, “Kitap benden çıktı, artık okurun malıdır/emanetidir demiyor mu?” Okur aldığı maldan/düşünceden bir şey anlamıyorsa, o malı iade edemese bile alınan eserin sahibi istediği kadar ses çıkarsın sadece kendi kendine gelin güvey olan politikacılar gibi yazar ve eseri ortalıkta mal gibi kalır. (çevresi, reklam gücü olmayan, sırtını bir yerlere dayanmayıp çok iyi yazan yazarları tenzih ederim.)

Ben, öncelikle bir okur olarak kendime göre bir bilinç akışlı kitap okuma tekniğini bulmuşum:)). Bu teknik ile yazan yazarları okuyunca onlara, onların tekniğini uyguluyorum. İşime yarayan kelime ve cümleleri anında beynime depolayıp saklıyorum. Anlamadığımı/bağlantı kuramadığımı/algılamadığımı, beni gereğinden fazla yoracağını düşündüğüm eserleri/sayfaları/bölümleri dert etmeden/acımadan yok sayıp es geçiyorum. Fakat yazarın ve eserin peşini bırakmıyorum.  Ama öyle yazarlar var ki bazen saçmaladıkları halde arada öyle güzel/öğretici şeyler yazıyorlar ki duyarsız kalmak/hesap etmemek de haksızlık olur ve edebiyata değer veren için duyarsız kalabilmek neredeyse olanaksızdır. Mesela Italo Calvino, (Can Yayınları, 1990) “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” romanının yetmiş birinci sayfasında şöyle der, “… Sonra, bu kesintili okuyuşun cümleleri arasında yavaş yavaş bir şeyler kımıldamaya, akmaya başladı. Romanın düz yazısı sesin kararsızlıklarına üstün geldi; akıcılaştı, saydamlaştı, süreklilik kazandı. Uzzi- Tuzii onun içinde bir balık gibi yüzmeye başladı…” Sayfa yetmiş beşte başka bir paragraf, “Şimdi benim okumak istediğim kitap, öykümün; tarihsel öykümün yanı sıra kişisel öykümün, hala oluşmamış gök gürültüsü gibi gelişini duyumsayacağım bir roman, hala adı konmamış, hala biçim almamış bir kargaşanın içinde yaşanıyormuş duygusu veren bir roman!”  Calvino, sanki Ulysses’ i çözümleyip kabullenmiş ve kendini anlatıyor aynı yolun yolcusu olarak… Bir de roman nasıl olmalı sanatını yani, fakat yine de bildiği ve sevdiği yazım karmaşasını kendi de tercih etmiş.

Bu yazım tekniğinde zaman belirsizdir, mekân yoktur veya zaman ve mekân sürekli değişim ve dönüşüme uğruyordur. Bence bu teknik dozunda/ayarında kullanıldı mı hikâyeyi zenginleştirir ve okurun yazarı daha iyi tanımasını/anlamasını sağlar; bu nokta yazarın nimeti/emeğinin karşılığı noktasıdır. Bu anlatım tekniği yarının bizlerden daha zeki olacak olan okurların tercih edecekleri tekniktir kanımca. Çünkü teknoloji ile beraber genel anlamda insanların zekâsı da gelişiyor, artıyor. Sanal dünya sayesinde insanların seviyesi/algısı/duygu durumu/arz-talebi birbirine benzeşmeye başladı. Kendi adıma yanlış ama kaçınılmaz bulduğum bu durum belki de edebiyatta okurların yazarları benzer düzeyde anlaması anlamında pozitif bir getiri olur ama diğer taraftan yazarlar da boş durmaz ve belki de daha acayip yazım teknikleri icat ederler.

Joyce, yirmi dört saatlik bir zaman dilimini okuru hesaba katmadan yazmaya çalışarak kendini bilincinin derinliklerine bırakmıştır, ama hesap etmediği bir durum ile de karşılaşmıştır veya karşılaştığının farkına varmamıştır. Dünyanın en çok bilinenlerin başında gelen ama okunması da en zor olan, en çok yarıda bırakılarak binlerce kütüphanede sessizce yerini alan, en çok tartışılan romanlardan birisini bir anlamda katletmiştir. Bu konuda J. Joyce’nin yorumu şudur, “ Ulysses’in içine o kadar çok bilmece, bulmaca, gizem ve muamma koydum ki bu; profesörleri yüzyıllarca meşgul tutacak ve ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur.” (Richard Ellman, James Joyce Biyografisi)  Bu ifade bana göre bir çeşit biçimcilik (postmodern köşe kapmaca! )tir. Joyce, bir kumar oynadığını iddia ediyor; bence oynadığı kumarı isim bırakarak kazandı, ama bu kumarı ile okuru kaybetti. Freni patlamış bir kamyon misali sürüklenerek/daldan dala atlayarak okuru sürekli bir kararsızlık ve gerginlik içinde bıraktı. Okur kayboldu/koptu Joyce’nin kumarında ve Joyce çok az okur dışında okunmadan bir köşeye atıldı. Yazar, sadece kendisi için yazmamış ise eğer; okur anladığı ile vardır ve yazar kavratamadığı dışında yoktur. Sanırım yazarın çıkışı ve okurun tavrı birbirinden bağımsız ve alakasız kaldı. Edebiyat dünyası için bu durum bence üzücü bir tecrübedir. Joyce’nin ölümsüzlüğü elde etmek için böyle bir oyuna başvurması hem zekice hem de edebiyat dünyası açısından talihsizce, çünkü bu romanı sadece okur değil; yazarlar da bir köşeye atmıştır. İkide bir okur diyorum da peki okur o kadar önemli mi? Evet, eğer her yazar aynı zamanda iyi/dikkatli/derin bir okur ise ki öyle olmalı; o zaman okur da o kadar önemlidir.

Hakkını verelim; bu tekniği Roman edebiyatında bilinçli olarak işleyip oturtan yazarların başında geliyor Joyce, Ülkemizde de Oğuz ATAY, ama şöyle de bir durum var; bilinç tecrübeyi depolayabilir ama “Aynı akarsuda iki defa yıkanılamaz,” misali bilinç zamanı durduramaz, fakat zaman bilinçtir derseniz bir şey diyemem. Bir de işin içinde inkâr edilen iddia ve durumlar var, şöyle ki birileri romanı/hikâyeyi bir günde yazdım diyor, birileri de bir hafta/ay vs. diyor. Sanki işin içinde hiçbir hesap/kitap yokmuş gibi; o zaman basit bir hesap ile yaklaşık sekiz yüz sayfadan oluşan Ulyssesi Joycenin yirmi dört saat içinde yazmış olması gerekir ki bu mümkün değildir. Zamanı durduramayacağımıza göre ki bu durumda bilincin akışını da durduramayız ve aynı derede iki defa yıkanamayacağımıza göre de o zaman haftalar/aylar/yıllar sonra ancak bitirebildiğimiz bir romanı/hikâyeyi bilinç akışı tekniğiyle yazdım diyemeyiz. Gerçek akış şöyledir/olmalıdır; kalemi/tuşu bıraktığın, masadan kalktığın anda akış/teknik bitmiştir, tekrar başlayabilir ama bu durumda ne zaman, ne bilinç ne de dere eski konumunda değildir. Bilincin biraz da doğru/sorumlu/duyarlı akması gerekir yoksa gerisi bilinçaltısal ego oyunları/tatminleri dışında bir şey ifade etmeyebilir. Gerçek yaratıcılık/kalıcılık biçim ve dil oyunları ile elde edilemez/oluşturulamaz. Öyle, “İlham geldi ve yazdım” durumları bana göre şizofrenik davranışlardır. İlham denilen durum için yedi düvelden farklı farklı koşullar gerekir, binlerce/yüzbinlerce tandır ekmeği gerekir bu açlığa, bu davete… Tecrübe/bilgi/yoğunlaşma/metni defalarca süzme olmadan yazıp bir yerlere varmak bana göre imkânsızdır. Bunun aksini iddia eden ise bence hileli bir duruşa sahiptir. Belki uzunca bir tecrübeden sonra “Yazdım, gitti,” olabilir…

Yazar: Gani Türk

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunudur. 2001 yılında yayınlanmaya başlanan ve yayını iki yıl süren Ütopya Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin kurucusudur. Daha önce Söylem, Damar, Ütopya, Roman Kahramanları gibi edebiyat dergilerinde şiir, deneme ve yazıları yayınlandı. Yayınlanmış “Cennetin Havarileri, Zamansız ve Hazan Kıyısında Aşk” isimli üç romanı mevcut.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir