Ana Sayfa Edebiyat Deneme Bin Dolarım Var, Bana On Üzeri Yirmialtı İşlem Gücünde Bi’ İnsan Versene!

Bin Dolarım Var, Bana On Üzeri Yirmialtı İşlem Gücünde Bi’ İnsan Versene!

“Galetanı çaya batırıp yemekten hoşlandığını biliyorum. Çayını olması gerektiğinden biraz fazla ısıtıp masana koyarsam, ilk yudumunu aldıktan sonra dilini dışarı çıkartıp suratını acıyla buruşturacağını da. Kedileri sevdiğini; dolapta bulduğun her türlü şekerli gıdayı oburca gövdene indirme eğiliminde olduğundan, gözümü üstünden bir dakika bile ayırsam bunun sende en az 2.500 kalori karşılığı bedensel yakıta dönüşeceğini; Paganini sevdiğin halde hiç Paganini CD’si edinmediğini; günde iki paket sigara içiyorken “sadece bir paket, ne var canım bunda” demekten akılsızca zevk aldığını; gözlüğünle uyuduğun için yumuşak metalin sağ tarafa doğru kaykılmaya pek yatkın olduğunu; satın aldığın t-shirt’leri bir-iki çekiştirip esnetmeden asla üzerine giymediğini; yatağını toplamaktan nefret ettiğini de biliyorum. Ama bu evin bazı kuralları var! Sana tam 1.000 dolar saydım, karşılığında bu evin ve doğanın kurallarına uymakla yükümlüsün. Şunu kafana iyice sok; bundan böyle doğal kaynakları aklına estiği gibi sorumsuzca tüketmene asla izin verilmeyecek. Burada bulunmanın tek nedeni, karımın Homo Sapiens Sapiens türündeki antikalara aşırı merak duyması! Senden, kadim aile tarihimizi gelecek nesiller için özenle kayıt altına almanı istiyoruz. Vasat, uyduruk yazılar yazarak bizi kandırabileceğini asla düşünme! Türünün ürettiği tüm sanat yapıtlarını, var olan tüm dillerdeki haber bültenlerini; istasyon, havayolu ve otogar kameralarının kaydettiği tüm hareketli görüntüleri, spor karşılaşmalarını ve Frank Sinatra’nın ölümünü defalarca hatırladık. Sadece bunları da değil, kendi kendimizi çoğaltabilmeyi öğrendiğimiz ilk günden beri, sizin “kültür” dediğiniz, ama ne olduğu hakkında hiçbir fikrinizin olmadığı tüm bilgileri eksiksiz kaydettik ve her yenidoğana aktardık. Böylelikle hepimiz birer sanatçı, bilim insanı, uçak mühendisi, manken ya da ayakkabı boyacısı olabiliyoruz. Her birimiz, mevcut tüm edebi yapıtları satırı satırına bildiğimiz için, bizden önce yazılanlara hiç benzemeyen eşsiz yapıtlar ortaya koyabiliyoruz. Karım, senin gibi antika homo sapiens sapienslerin veri işlemedeki kusurlarını çok eğlenceli buluğu için seni seçtik. Ölümünden 40 küsur sene sonra, arta kalan parçalarından seni klonlayıp yeniden hayat verdiği için sistem mühendislerimize minnettar olmalısın! Yüzüme öyle şaşkın şaşkın bakma! Ne, bir şey mi söylemek istiyorsun? Parmak kaldırmak, Homo Sapiens Sapiens’lerin ilkokul eğitimi sırasında öğrendikleri bir söz isteme biçimidir. Seni ısmarlamakla korkunç bir hata mı yaptık acaba? Üretici firmayı arayıp hemen bu hatanın giderilmesini isteyeceğim. Hareketlerin biraz tuhaf, ama sorun değil, kullanma kılavuzunda yeni hayatına hafif bir travma ile başlayabileceğin yazıyordu zaten. Evet, evet, seninle birlikte bir kullanma kılavuzu da gönderme inceliğini gösterdi Şirket. Klonlandığın sırada, limbik sisteminde kayıtlı tüm bilgiler hafızana eksiksiz olarak aktarıldı. Nasıl, kıyak bir teknoloji değil mi? Hatta Şirket, bonus olarak taşınabilir bir hafıza ünitesini de gönderdi seninle beraber. Karım ve ben, bu üniteye kendimizi bağlayarak, seninle ilgili tüm bilgileri, anıları ara belleğimize kaydettik. Bu yüzden buzdolabından uzak dur! İhtiyacın olan yakıtı, günün belirli saatlerinde Merkezi Gıda Ünitesi’nin mobil dağıtım noktalarından temin edebilirsin. Ünitelerin yerini bulmakta hiç zorluk çekmeyeceksin. Zaten sen onu bulamasan bile o mutlaka seni bulur. Şimdi karım ve ben, Michelangelo’nun “Adem’in Yaradılışı” freskinin açılışı onuruna Biyolojik ve Mikroelektro Mekanik Sistemler Dairesi’nde düzenlenen kokteyle gideceğiz. Gerçi, her dört yılda bir, Michel için yeni bir Sistine Şapeli inşa etmemiz gerekiyor, ama buna değer doğrusu. Michelangelo, klonladığımız ilk insanlardan biriydi. Freski her bitirişinde, hafızasından son 4 yılı silmek ve şapelin tavanını yeniden boyamaya başlamasını izlemek gerçekten keyif verici. Ancak son zamanlarda biraz yaşlandı Michel. Hafif bir bunama belli ki. Mesela bu son açılış, tam 5,5 ay gecikti. Michel’in freski bitirebilmesi bu kez 4 yıl ve 5,5 ay sürdü!”

Resim 1: Michelangelo; Adem’in Yaradılışı; Sistine Şapeli Tavan Freski.

Gelecek geliyor! Perspex Uzayı ve Nanobotların Yükselişi
Aniden bastıran sersem sepelek bir yağmurun damları tırmaladığı, dışarıda kolsuz t-shirtlerle gezinenlerin kabak gibi turistliklerini ilan ettikleri bir Cumartesi günü nicedir yazmak istediğim bir distopyayı mı kaleme alsam, yoksa Scarlett Johansson’un memeleri ve Kim Kardashian’ın poposunun nasıl birer popüler kültür nesnesi haline geldiğini anlatan bir makale mi yazsam diye düşünürken, birden aklıma ay çekirdeği çitlemek geldi. Ne zaman ciddi bir iş yapmam gerekse, ciddiyetin getirdiği sıkıcılığı gayriciddi bir meşgale ile dengelemem gerekir. Kimi insanların, pahalı bir takım elbisenin altına eski püskü bir lastik pabuç giymeden kendilerini rahat hissedememeleri gibi bir şey bu. İçinde biraz kandırmaca, azıcık tahrik, çokça da “tak ordayım, tak burada” bipolaritesi gizli. Her neyse, memeler ve poponun bende bugün için herhangi bir heyecan yaratmamış olması sebebiyle, sırf bu hazmerkezci basit durum yüzünden, gelecek üzerine birkaç lakırdı etmek istediğime karar verdim. Ay çekirdeğini atıp, kendimi ciddiyete davet ederek elbette!

Gelecek geliyor! Peki biz bu geleceğin bir parçası olacak mıyız? Olacaksak, bu parçanın işlevi ne olacak? Bu soruların yanıtını düşünürken, tıptı çekirdek çitler gibi doğallıkla, hep beklenen ama hiç beklenmedik bir anda gelen şey oldu; filhakika öldüm! Ya da öldüğümü sandım. Çünkü gözümü bir kapattım bir açtım; hiç tanımadığım bir oturma odasındayım ve hiç tanımadığım bir adam bilmiş bilmiş bana nutuk atıyor! Gözlerimi bile kırpmaya cesaret edemeden onu dinledim; arada sözünü kesmeye yeltendiysem de paylandım ve okumam için elime varlığından bile haberdar olmadığım bir magazin dergisi tutuşturuldu. Ve yine gözümü bir kapattım bir açtım; gördüm ki kendi çalışma odamdayım ve yazayım mı yazmayayım mı tembelliğiyle bir türlü başlayamadığım distopyam, bilgisayar monitörünün içinden bana göz kırpıyor!

Gelecek kurgum, işte böyle basit bir göz kapağı hareketi ile kendini deşifre etti. Ama, kurgunun ötesinde, yaşamın tam içinde olan ve bize doğru uygun adım ilerleyen geleceğin gerçekten neye benzeyebileceğine dair daha sağlam kanıtlarla çıkmam gerekiyor karşınıza. İşte bu yüzden size birazdan Moore Yasası’ndan, Perspex Uzayı’ndan ve nanobotların 2000’li yıllardaki yükselişinden söz etmem gerekecek.

Sırayla gidelim ve önceliği Moore Yasası’na verelim. Moore Yasası, birleşik devreye (ufak bir silikon parçası üzerinde kurulan çok kısımlı bir elektronik devre) ilişkin olarak kullanılıyor ve bu yasa bize, belli bir fiyata sahip olunabilecek bilgi işlem gücünün her 12 ila 24 ayda bir ikiye katlanacağını söylüyor. Bilgi işlem gücünün katsayılı olarak artışını tanımlamak için kullanılan bir kavramdır kısacası. İnsan olarak türümüzün biyolojik düşünce yetisi değişken değildir; bir insan saniyede ortalama on üzeri 26 işlem yapabiliyor. Bilim insanları, biyolojik olarak belirlenmiş olan bu rakamda bir artış kaydedilmeyeceği öngörüyorlar. Günümüzün ev bilgisayarları saniyede ortalama on üzeri 5 ve on üzeri 10, yani bir böceğin beyni ile bir farenin beyni arasında işlem yapabiliyor. Moore Yasası’nı kullanarak bir hesaplama yaparsak, 2030 yılında piyasa değeri 1.000 USD olan bilgisayarlar insan beyninin saniyelik işlem hızına yetişmiş olacak. 2050 yılında ise nanoteknoloji, robot ve genetik bilimlerindeki gelişim, 1.000 USD’lik bir ev bilgisayarının insan türünün toplam saniyelik işlem hacminden daha hızlı işlem yapabilir olacağını kanıtlıyor. Yine aynı hesaplama yöntemini kullanarak, 21. yüzyılda elde edeceğimiz ilerleme sürecinin, kültür tarihimizin içindeki 20 bin yıllık sürece denk geleceğini söylememiz gerekir. (1)

Resim 2: Ray Kurzweil; 9 Nisan 2003’te Kongre Meclisi Bilim Komitesi’nde Nanoteknoloji Mevzuatı konulu konuşmasını yaparken.

Ray Kurzweil’in Moore Yasası’nın parametrelerini kullanarak geleceğe ilişkin yaptığı bu saptama size sadece bir ütopya gibi görünüyorsa, Profesör James Anderson tarafından geliştirilen bir tür matematik sistem olan ve Perspex biçiminde kısaltılan “Perspective Simplex” kavramı, size yeni bir bakış açısı sunabilir.

Perspex kavramı özünde, fiziksel dünyanın geometrisinin bilgisayar yapısıyla birleştirilmesidir. Böylece yaratılan bu aklı ‘hesaplanabilir’ kılarak, yüzyıllardır bir soru işareti olarak kalan aklın fiziksel yapılarda nasıl oluştuğu problemine de bir çözüm getirir.

Perspex’ler matematik alanında ‘Perspex Uzayı’ olarak bilinirler. Perspex Uzayı, içinde yaşadığımız boşluğu, bu boşluğu oluşturan tüm fiziksel gövdelerle ve bu fiziksel gövdelerden yükselen tüm zihinlerle beraber açıklar. Perspex Uzayı sayesinde, bir robota kendi aklını ve bedenini (fiziki yapısını) açıklamak için yeterli derecede doğruluğa sahip bir model sağlanabilir. Perspex programları, robotta bir hasar oluşması durumunda, bunu insana özgü biçimde bir “hastalanma” olarak tanımlayabilir ve bir “iyileştirme” süreci tasarlayarak hasarı giderebilir. Perspex, akıl ile vücut arasındaki ilişkiler dizgesini açıklar ve böylece bir Perspex programının sakatlanma ve iyileşme fonksiyonlarını yöneten geometrik özellikler, insan beynindeki nöronların yaptığı işi simüle edebilir.

Perspex sayesinde ilk kez bir insan gibi programların da sakatlanma, hastalanma ve iyileşme eğilimleri göstermesi sağlanabiliyor. Hasara, hataya ve veri kaybına rağmen kendisini geliştirmeye devam eden bir bilgisayar programı ile gelecekte, gerçek dünyanın zorluklarına rağmen kendi zekâlarını yaratabilen programlara sahip olacağız. Perspex, sadece bir tek başlangıç komutuyla evrensel uslamlamanın yaratılmasına olanak sağlıyor. Bu sayede bir Perspex programı tüm ayrıntıları değerlendirerek problemin bütünü üzerinde çalışabiliyor. Bu, insan aklının stratejik düşünce yapısına çok benziyor.

Resim 3: Perspex sayesinde ilk kez bir insan gibi programların da sakatlanma, hastalanma ve iyileşme eğilimleri göstermesi sağlanabiliyor.

Nanobotlar, Biyobotlar ve Prozac Toplumu
Şimdi bakalım; Moore Yasası, robotlar ve Perspex uzayının geometrisinden sonra sırada ne var? Evet, nanoteknoloji. Sözcük anlamıyla “nano”, metrenin milyarda bir uzunluğundaki bir ölçü birimi. Yani küçük şeylerin gerçek tanrısı ile tanışmak üzereyiz. Bu küçüğün de küçüğü işlemciler robot teknolojisi ile birleştirildiğinde, melez bir çocuk çıkıyor ortaya: Nanobot! Nanobotlar, özellikle son yıllarda beynin detaylı haritasını çıkartmakta kullanılıyorlar. Ama elbette bu küçücük nanobotların tek marifeti bu değil. Mesela nano işlemcileri, belirli ırksal özellikleri tanıma ve bu özelliklere sahip organizmaların içinde çoğalarak onları yok etmek üzere de programlanabiliyor! Ancak mikroskobik ortamda algılanabilir olduklarından ve yüksek bir olasılıkla yakın gelecekte kendi kendilerini kopyalayarak üretme kabiliyetine de erişeceklerinden, bir kitle imha silahı olarak kullanılmaları an meselesi. Kim bilir, belki de bazı kalantor silah tüccarlarının önünde marifetlerini sergilemeleri istenmiştir bile. Ama biz yine de Prozac ile uyuşturulmuş algılarımızı Reiki ile pembeye boyanmış dünyanın Batı’sına yöneltelim ve 2000’li yılların başında Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen bir dizi konferansın içeriğini öğrenelim. “BİYOMEMS” (Biyolojik Mikro Elektronik Mekanik Sistemler) konulu 4 büyük konferans gerçekleştirildi yüzyılımızın başında. Konu, kan dolaşımımıza giren, kan hücresi boyutundaki nanobotların geleceğiydi. Peki nanobotları, beynin nöral haritasını çıkartmak için kullanmak mümkün müydü? Evet, tarayıcı nanobotlar beynin içine gönderilebilirler. Kılcal damarlar içinde hareket edecek nanobotlar, beynimizin içinde, kablosuz bir lokal şebekeye bağlıymış gibi davranabilirler ve beyni içerden tarayarak kaydettikleri bilgileri şebekeye iletebilirler. Böylece, beynimizin içinde neler olup bittiğine dair kusursuz bir haritaya sahip olabiliriz.

Gelecek geliyor! İdeolojiniz ya da bananeciliğiniz, inancınız ya da inançsızlığınız, altında yaşadığınız bayrağın rengi ya da sizin renginiz, cömertliğiniz ya da alçaklığınız, sevdikleriniz ya da nefret ettikleriniz, bilgeliğiniz ya da kibriniz… Belki de gelecekte bunların hiçbiri size özgü olmayacak! Şimdiden üçte ikisini beraberce tükettiğimiz doğal kaynaklardan sadece yaşamamız için gerekli olan asgari miktarı alabilmek için birbirimizi öldürmeye başladığımızda, bu artık televizyon karşısında izleyebileceğimiz türden bir katliam olmayacak. Biri size, yaşamak için öldürmeniz gerektiğini söylese ilk tepkiniz ne olur? Peki, yaşamak için öldürmeniz gerektiğine inanmaya başladığınızda dünya nasıl bir yere dönüşür? Belki biraz ağır olmak gerek, daha basit sorular sormakla başlayalım: Mesela, yaşadığınız şehirde su sıkıntısı baş göstermiş; apartmanınızda hemen hemen yarıya inmiş bir temiz su tankınız var ve komşunuzun, çocuklarını ve yakın akrabalarını da peşine takarak tankınızda su balesi antrenmanı yaptığına, hatta kimi çocukların hacetlerini yapmak için tanktan dışarı çıkma lüzumu bile görmediklerine tanık oluyorsunuz. Bir tarafta “Komşunuzu sevin” diyen Tanrı buyruğu, diğer tarafta tüm apartmana bir ay yetecek içme suyunun canını çıkaran bir güruh! Böyle bir durumda tepkiniz ne olurdu? Ve aynı soruyu, Asimov’un Robot Yasaları’nı kanun bellemiş bir robota ve insani duygulanımlara sahip, kusursuz Perspex uzayının yavrucağı olan Biyobot’a da soralım. Tamamen kurgusal üç yanıt üretmeyi deneyeceğim: İçme suyu tankının komşusunun banyo küveti haline dönüştüğünü gören türdeşimiz, olası bir sinir krizi geçirerek komşusunun üzerine saldırabilir. Ancak, nicel çokluk komşu takımda olduğundan, muhtemelen iyice pataklanmış olarak kös kös evine döner. Asimov’un Robot Yasaları’nı kendine anayasa bellemiş robot arkadaş, bir insanın tehlikede olduğunu görür ve ilk hamlesini yapar. Daha sonra bu hamlenin diğer bir insana zarar verebileceğini hesaplayıp duraksar, son olarak, sinir krizi geçirip komşusunun üzerine atlayan türdeşimizi kucağında evine kadar taşıma nezaketini gösterir, peki bir Biyobot ne yapar? Eğer, insansı tüm duygulanımlara sahipse ve Asimov’un Tanrı değil sadece bir bilimkurgu yazarı olduğunun farkındaysa, önce apartmanda yaşayan tüm insanları bodruma kilitler; kirlenen kaynağı temizlemesi için kendi kendini çoğaltabilen bir grup arıtmacı nanobotu su tankına atar ve temizlenmiş suyu doğal ihtiyaçlarını karşılamak için kullanır. Çünkü gelecek sadece, akıl ve beden arasındaki geometriyi kavramış, bu kavrayışı kendi varoluşunu sürdürmek için kullanan yeni türlere yaşama hakkı tanıyacaktır.

Resim 4: Kılcal damarlar içinde hareket edecek nanobotlar, beynimizin içinde, kablosuz bir lokal şebekeye bağlıymış gibi davranabilirler ve beyni içerden tarayarak kaydettikleri bilgileri şebekeye iletebilirler.

Gelecek geliyor! Aklıma iliştirdiğim post-it’lerin birinde, Leonard Cohen’in The Future isimli şiirinin kayıtlarına rastladım ve bu sıkıcı yazıyı ancak bu şiirle bağlayabileceğimi fark ettim:

“Gelecek geliyor, hazır olun
Hazır olun katliama
Her şey kayıp gidecek…
Kırılacak
Batının kadim şifresi
Özel yaşamımız saçılacak her yana
Hayaletler gezinecek ortalıkta
Ateşler yanacak yollarda
Ve beyaz adam dans edecek
Bir kadın göreceksiniz baş aşağı asılmış
Yüzünü örtmüş olacak sarkan elbisesi
Ne kadar şair müsveddesi varsa
Toplaşacak etrafına
Charlie Manson’ı taklit edecekler
Ve beyaz adam dans edecek
Geri verin bana Berlin Duvarı’nı
Stalin’i ve St. Paul’ü verin
Verin bana İsa’yı
Ya da Hiroşima’yı bana verin
Doğmamış çocukları öldürün
Sevmiyoruz artık çocukları
Gelecek geliyor, hazır olun
Hazır olun katliama
TÖVBE ET dediklerinde
Her şey kayıp gidecek…”

(1): Ray Kurzweil; The Age of Spiritual Machines: When Computers Exceed Intelligence; Penguin USA, 2000
(2): Leonard Cohen, The Future; Türkçeleştiren: Füsun Çiçekoğlu Oralalp. Bu çeviri, Lull Yayınları tarafından yayımlanan ve Selda Tan Özdemir tarafından kaleme alınan “Kara Filmler” isimli kitabın 182. sayfasında yer almaktadır.

Önceki İçerikHizmetçi Cleo’nun Gözünden Sosyo-Politik Dönüşümün İzleri- Roma
Sonraki İçerikBilge Anadolu İnsanına Övgü: “NEBULA”!
Seda Cebeci
1974 yılında Bursa'da doğdu. İlköğrenimini Gemlik’te, orta öğrenimini Bursa Kız Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nden mezun olan Seda Cebeci, üniversite yıllarından başlayarak Cumhuriyet Kitap, Dünya Kitap, Hürriyet Online, Varlık, Sombahar, Düşler, Atika, Siyahi ve Monakl dergileri için edebiyat-sanat eleştiri, deneme ve şiir türlerinde yazılar kaleme aldı. Şiir türünde olan ilk kitabı Okaliptüs-Yeşim Ağacı, 1993 yılında yayımlandı. 1996 yılında, Varlık Yayınları tarafından düzenlenen “Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri” kapsamında, “Ölüm” isimli şiir dosyası ile “Dikkate Değer Genç Şair Ödülü”nü kazandı. Gazeteci-yazar Adnan Gerger ile birlikte kaleme aldığı ikinci kitabı Şimdi Gözlerini Kapa, postmodern deneme tarzında yazılmıştır. 1995 yılından bu yana çeşitli yayın kuruluşları ve firmalarda editörlük, yayın yönetmenliği ve proje yöneticiliği görevlerinde bulunmuştur. Yapıtları Şiir: Okaliptüs-Yeşim Ağacı (1993) Deneme: Şimdi Gözlerini Kapa (2001, Adnan Gerger ile birlikte)

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz