Ana Sayfa Edebiyat Öykü Bir Görünün Anımsattıkları

Bir Görünün Anımsattıkları

Yeni aldığı büyük ekran televizyonun sesi kısık, ekranı ışıl ışıl; bozulmaya yüz tutan gözlerine iyi geldi. Ekranın büyüklüğü, parlaklığı sayesinde büyük salonun oturduğu köşesinden banttan geçen yazıları dahi gözlüksüz okuyabiliyor. Eski, varaklı konsolun tam karşısındaki duvara taktırdığı ekranda sıcaktan boncuk bocuk terlemiş, otuzlu yaşlarda, kamera ışığıyla buğday teni bembeyaz parlayan bir muhabir elinde mikrofonla heyecan içerisinde dudak kımıldatıyor, arada boştaki eliyle arkasındaki karanlık boşluğu işaret ediyor. İşaret ettiği noktadaysa kameranın ışığıyla parlayan kırmızı bir “DEFOL” yazısı okunabiliyor.

Kısa bir anlığına gördüğü yazı anılarını depreştirdi. Eskiyen, üzeri kalın bir örtüyle kabuk bağlamış yarasını kanattı.

Her yara bir başka biçimde, başka ilaçlarla, başka yollarla iyileşir demişti babası. Kahvehanenin önünde öldürülmeden önce… Çoğu zaman iyileşmeden unutulur derininde. Her yaranın faili nasıl başkaysa kabuk bağlaması da yeniden ve hiç durmadan yeniden kanaması da başka olur. Gönül yaralarının bile kabuk bağlaması her zaman aynı değil. Aynı olan bir şey var ki kaç katman kurarsa kursun üzerine, ne kadar kurursa kurusun, kim açarsa açsın kabuğun yerinde kalmasıdır. Ne zaman kavlanıp kanayacağı bilinmez.

Karakterini bir türlü çözemiyoruz insanın. Tarih öncesi çağlardan günümüze incelenmiş, hücrelerine değin girilmiş, gen haritası neredeyse çıkarılmış ama iş davranış meselesine gelince içinden ne çıkacağını bir türlü tam bilemiyoruz. Gerçekten insan iyi özelliklerle doğar demiş mi felsefeciler? Sonradan, çevre etkisiyle kötü olurmuş! İnanası gelmiyor. Hele böyle bir yıkım çağında… Tam da karşısındaki ekranda sabah akşam gördüklerinden sonra… Doğayı talan ettikten sonra defalarca kendi soyuna da aynı vahşeti uygularken nasıl iyi doğarmış insan? Hele bir karakterin kalıtımı iki genle ortaya çıkarken, böylesine bir kötülük nasıl olur da çevresel etmenlere bağlanabilir? Sanki o doğduğumuz ve bizi her gün biraz daha kötüye götüren çevreyi yaratan da biz değilmişiz gibi.

İçindeki kabuğun katman katman kavlandığını hissediyor. Geçmişi anımsatan bir duygu, bir tat, dokunuş, koku, ses…  Bazen içli bir türkü tüm kabukları aynı anda kaldırıp kanatır bazen şimdi olduğu gibi bir görü… Anılarını film şeridi gibi döken kameranın dönüşüne gözü takıldı, elindeki rakı bardağını masanın üzerine sert bir darbeyle indirdi.

“Yine kanıyor işte bak! Kanatıp duruyorlar.”

Ayaklanmaya çabaladı. Biraz yalpaladıktan sonra gerisin geriye oturdu masanın başındaki eski ahşap sandalyesine. Sandalyenin gıcırdayan eklemleri değişik, acı bir haz verdi.

Kadehi kaldırıp masaya bir kez daha vurdu. Masanın yarısına yayılmış fotoğraf albümüne uzanıp en yakınındakini çekti kendine doğru. Bulanan yalnız aklı değil, gözleri de buğulanmış, fotoğraflara puslu bakıyordu. Kirpiklerine tutunan iki damlayı parmaklarının sırtıyla sildikten sonra fotoğraflara döndü. Eskinin gergin ciltli, siyah beyaz bakışlı, kirli beyaz gülümseyişli fotoğraflarından birini aldı eline. Fotoğrafın çekildiği güne gitti.

Bahçe kapısının mavi yağlı boyayla boyandığı, huzursuz bir günün ardından eniştesinin çektiği bir fotoğraf…

Almancıydı Zeynel eniştesi. Kolayı kolayına neşesini de yitirmezdi, öfkesini de. Bol keseden atardı. “Öyle iş mi olurmuş? Polis, mahkeme ne güne duruyormuş? Tazminat, ceza… Çıkın hakkınızı arayın!” Anlamıyordu burada sokağa çıkmanın ölüme adım atmaya eşdeğer olduğunu, insanların korkabildiğini… Ona göre her şey kolay ama bizler beceriksizdik. Böyle söylemezdi ama konuşmaları aynı yola çıkardı. Babası “bekâra karı boşamak kolay,” diye yanıtlar, sustururdu onu. O zamanlar severdi bu şımarık adamı. Getirdiği hediyeler onu mest etmeye yeterdi. Büyüdükçe soğudu, soğudukça büyüdü.

Fotoğrafı bulanık bakan gözlerine iyice yaklaştırdı. Annesi, babası, ablası, bir de kendisi… O zamanlar kısa, küt sarı saçları vardı; şimdiyse kıvırcık, siyah… Ablasının üzerinde bol, çiçekli bir entari, başını yarım örten ucu kaymış bir eşarp, ayağında yepyeni parıldayan bir kundura var. Bir yıl olmuştu evleneli; geldiği ilk izninde karnı burnundaydı. Avurtları çökük ayrıldığı baba evine dolgun bir yüz, sarkık bir gıdıyla dönmüştü. Annesinin yüzünde kurumuş gözyaşlarının sebebi yürek yakıcı. Yine de fotoğrafta gülümsemeyi ihmal etmemiş. Renkliydi gözleri. Fotoğrafta çıkmamış. Koyu mavi. Tıpkı deniz gibi…

Babasının endişeli haliyse olduğu gibi yansımış fotoğrafa. Parmaklarının ucunda kapıdaki mavi boyanın kuruyan damlaları duruyor. Bir fotoğraftaki yeni boyanmış, pırıl pırıl parlayan bahçe kapısına baktı bir televizyondaki muhabirin parmak ucunda duran kapıya. Öyleydi onların kapısı da.

Mavi boyalı demir bahçe kapısının üzerine yağlı boyayla çizilmiş bozuk çarpı işaretinin uçlarından aşağı doğru akan damlalar kırmızı boyaya kan izlenimi veriyordu. Paslı demir tadı, kan ve ter karışık soğuk bir koku… İşaretin ne olduğunu bilmiyordu. Neden kapılarına çizildiğini de. Sağ üst köşede büyük harflerle “DEF-” yazılmıştı. Gerisini yazamamışlardı. Boyaları bitmiş olmalı diye düşünmüştü. Komşulardan birkaçının kapısında eşiğe kadar sızmış kırmızı yağlı boyasıyla ay ve yıldız yükselen güneşin ışığıyla parlıyordu. Babasının neden bu kadar telaşlandığını anlamamıştı bir türlü.

“Kim? Nasıl bilmiş hepsini?” dedi annesi.

“Başındakini bilmem ama işin içinde muhtar vardır kesin. O çipil bu işin içinde olmadan olmaz. Önceki gün yeni jandarma kumandanıyla gezinmiş buralarda.”

“Ne yapacağız peki? Yine mi göçeceğiz?”

“Dur bakalım Nevriye!

Son sözcüğü boğazında düğümlenip kaldı annesinin. Gözlerinden ince bir çizgi gibi aralıksız yaş dökmeye başladı. Tek bir ses çıkarmadan ağlıyordu. Mavi gözlerinin akı kanlanmış, üzeri puslu bir örtüyle buğulanmış, uzun zamandır hırıldayarak çalışan ciğerleri tıkanıp, öksürük nöbetine tutulmuştu.

Babası ses çıkarmadan evden aldığı bir kutu mavi yağlı boyayı getirip kapıyı en başından boyamaya başladı.

“Ah Nevriye’m!  Babamdan sonra sen de…”

“Babamın ağrısı geçmiş midir Nevriye?” diye sormuştu çocuk saflığıyla.

“O ne demek oğlum?”

“Ölülerin ağrısı olmaz dedi ablam.”

Hiç durmayan gözleri bir atakla daha coşup akmaya, mavi yaşlarla ağlamaya başladı.

Rakıdan bir yudum daha alıp, elinin bir türlü uzanamadığı, tutmaya cesaret edemediği katlı yerlerinden yırtılmak üzere bir gazete kupürünü aldı eline. Elini, yüreğini yakıyordu kupürdeki fotoğraf. Yangın, sıcak, yanan et kokusu, insanlık kokusu, insanlık kokuyor demişti babası, öldürülmeden önce.

“Ah Nevriye ah, bunca yıl yüreğinde aynı korkularla, aynı acılarla yaşadın. Kaçtın, göçtün, saklandın, gün oldu sokağa bile çıktın. Geçti mi şimdi korkuların?”

Annesinin çerçeveli eski fotoğrafına uzanıp aldı. Yanağına bastırıp gözyaşlarını paylaştırdı her ikisine de.

Hafızasının üzerindeki kalın örtünün kalkmasıyla derin bir üşüme geldi, ürperti gezindi vücudunda. Minderi safra yeşiline bulanmış, küf kokulu eski sandalyeyi gıcırdatarak yerinden doğruldu, kadehi masaya sertçe vurup içini kanatırcasına çığlık attı ya da attığını düşündü. Boğazına yırtık bir perde çekildi. Kalbini içeriden zorlayan sarsıntı sendeleyip gerisingeriye sandalyeye çökmesine neden oldu. Bir kadeh daha doldurdu, mezelere el sürmeden yeniden, yeniden doldurdu. Bir fotoğrafa daha el uzatmaya cesaret edemedi; televizyonu kapatıp radyoda çalan türküye bıraktı kendini.

Dünya arsızındır fırsat pirsizin

Rağbet yalancının refah hırsızın

Azap yoksulundur göçük yersizin

Sararıp da solmak reva mı bize

Aradan kalktı mı hürmetle hatır

Gelen günler geçen günü aratır

Mazlum Davut Sulari’yi ağlatır

Sefil Sergan olmak reva mı bize

Önceki İçerikGöçer Kadınlar – Yazı ve Fotoğraflar
Sonraki İçerikKazı
Kenan Şahbaz
Kenan Şahbaz 1975 yılında Ankara’da doğdu. İlkokul birinci sınıfı Yozgat, Başalan Köyü İlkokulu’nda okuduktan sonra öğrenimine Ankara’da devam edip, Gazi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Biyoloji bölümünü bitirdi. Gazi Eğitim Fakültesinden aldığı pedagojik formasyon eğitimi sonrasında 1996 yılında İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Halen Ankara’da bir lisede öğretmenlik yapıyor. Fırat ve Elif’in babası olmak yaşamının en büyük öyküsü. Babalık ve öğretmenliğin müsaade ettiğince yazmaya devam ediyor. Şiir ve öyküleri daha önce Edebiyatist, Öykü Gazetesi, Patika, Eliz Edebiyat, Ekin Sanat, Berfin Bahar, Lacivert Öykü ve Şiir, Yeni Dönem Kültür Sanat, Son Gemi ve Kirpi (e-dergi) dergilerinde yayınlandı. 2018 yılı içerisinde Sahibi Aynı Kuyular isimli öykü kitabı yayınlandı.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz