Ana Sayfa Edebiyat Öykü Bir Kızım Olacak Sevgili Günlük

Bir Kızım Olacak Sevgili Günlük

Herkesin olmak istediği yerdeyim. Herkesin olmayabilir tabii. Hadi düzelteyim, bazı insanların… Belki de kimse istemiyordur. Sanırım, saçma bir giriş oldu.

Bazı geceler düştüğüm karabasanlardan uyanamıyordum. Zaman zaman, kısa bir aralık, yakalayabilirsem bir elimle diğer elimi sıkıca kavrayıp göğsümün üzerine kaldırıyordum. Uyuşan sol kolum için ‘ulnar’ sinir sıkışması teşhisi koydular. Ben de kendi teşhisimi koyuyorum: Ruh sıkışması. Kolumdan başlayan uyuşma bedenime, tüm varlığıma yavaş yavaş ilerliyor. Uykunun ikinci evresine geçmeden bu uyuşukluk gerçeğe dönüp kımıldayamadığım bir senaryonun içerisine kapı açıyor.

Leibniz “Doğada birbirleriyle tıpatıp aynı nitelikleri taşıyan ve aynı öze sahip iki farklı varlık düşünülemez. Öyle olsaydı tek varlık olurdu.” demiş. Dünkü ben ile şimdiki ben arasındaki farklılık gibi. Biz artık aynı varlık değiliz. Bu sözcük karmaşasını kâğıda döken de… Başka hayallerimiz var. Dün geçtiğim kapıdan bugün geri dönmek mesela. Haberi bir gün önce almak, bir gün öncesine mülteci olarak sığınmak…

Etrafımda fırdöndü çiçekler, alaycı kavak polenleri, batarken kızıla çalan güneş; amber kokular, kelebekler, kuşlar; kıpır kıpır, incecik bir hava tabakası. Yerimde duramıyorum. Bir kızın olacak, dediler. Ruhum açıldı. Tüm sinir sıkışmalarım iyileşiverdi birden. Nasılsa, bir çocuğun, -henüz doğmadan-  bir kız çocuğunun her şeye ilaç olacağı inancına kapılıyorum. Ölüme bile… Onunla artık ben de ölümsüzleşeceğim.

Kendimi doğaya vuruyorum. Yüreğimi yüz kırk nabızla attıran haberi doğanın saf renkleriyle sönümlendirmeliyim. Betondan bir kafesin içinde bırakın sevinci, hemen hemen hiçbir duyguyu düzgünce yaşayamıyor insan.

Sırtında ince ağaç dalları, dikenler, yaprak kırıntıları yapışmış keçe kepeneğiyle bir çoban yaklaşıyor sırttan aşağı doğru. Ardında ışık haleleriyle doğaüstü bir görünümü var. Değneğinin ucunda ip kuklasının oyuncuları gibi kırk koyun, kararlaştırılmış hareketlerle çobanın önünde, kendi sınırlarını aşmadan ilerliyor. Selam veriyorum her birine. Çoban sesim yokmuş gibi, ben yokmuşum gibi geçip gidiyor yanımdan. Sırtında kepeneği, bir görünüp bir kayboluyor yanımdan geçerken. Koyunlar kendi halinde çobanın çizdiği hattın dışına çıkmadan ilerliyorlar. Ne görüyor ne de işitiyorlar beni. Bakıp görseler çizgiden çıkacakları inancının verdiği korkuyla hareket eden birer kukla bunlar.

Bir çocuk, bir kız çocuğu, benim ölümsüzlüğüm… Merakla dünyayı anlamaya çalışan gözlerini üzerime dikip, varlığının ilk sorgusunu açılan duyularıyla yapacak. Bütün vücudu pembe, taze can renginde; çiçek kokulu, amber bakışlı olacak. Hem geçmişten hem gelecekten… Yakılıp atılacak tüm varoluşçu metinler. Gogol’un paltosu yeniden dikilecek bu yeni dünyada. Mahallenin tüm köpek sakinleri bir bir sorguya çekilecek sahipleri hakkında.

Bir çocuk, bir kız çocuğu… İnsanlığın dünyada tohumladığı ilk erkek evlatları; cinayeti sonra toprağın gizleyiciliğini keşfettiler. Kız çocuklarıyla başlamalıydı oysa dünya. Kız çocukları, can almayı değil vermeyi öğretebilirlerdi.

Çobanın peşi sıra bağırıyorum. Ciğerlerimdeki tüm nefesi bir anda boşaltıyorum üstelik. Durgun havada rüzgâr estiren bu hareketim, hemen önümde süzülerek yere düşmekte olan incecik yaprağı iyice silkelemeye yetiyor. Çoban, kepeneği arkasında gerçekleşmekte olan bağrışmalar üzerine yedeğindeki dal kırıntılarıyla yüz oluşturup dil çıkarıyor. İyice sinirleniyorum bu saygısızca harekete. Duymazdan geldiği gibi bir de sırtındaki eski palto taklidiyle alay ediyor benimle. Oysa neden gelmiştim buraya? Sevincimi haykırmak, yaşamın varlığında yok olmanın derin huzurunu yaşamak, gözlerimi gerçekten yumabilmek için…

Bir kızım olacak sevgili günlük! İlk ve son yazım bu. Kalemin ucunu ilk kez senin için tıraşladım. Bir kızım olacak ve güneşin nereden battığının bir önemi kalmayacak. Suyun kaynama noktası dağlarla denizlerde aynı olacak. Türlerin, ırkların bir önemi olmayacak. Dudakları koyu pembe, cildi açık olacak. Gözleri amber, kokusu can olacak. Hemen şimdi, şurada yaşama dair neler varsa onda olacak. Ölümsüz olacağım, ömürlük!

Fakat çobanın sessiz gidişi canımı sıkmaya devam ediyor. Peşi sıra yürümeye başlıyorum. Benimle birlikte arkamdan bir esinti başlıyor, benim hizamda biten. Kelebekler rüzgârdan kaçınmak için sırtımın üzerinden sıcaklık almaya çabalıyorlar. Kim bilir kaç kelebek kanatları birbirine değmeden uçmayı başarıyor! Oysa kimseye değmeden yaşamayı çok isterdim. Bunun için kelebekleri kıskanıyorum. Elimi savuruyorum kaçışsınlar diye. Ellerim yokmuş, ben yokmuşum gibi düzenlerini bozmadan uçuşuyorlar.

Kelebeklerle uğraşırken nasıl olmuşsa bir köyün eşsiz manzarasının karşısında buluyorum kendimi. Çobanın kepeneği bir çalının üzerinde, çoban yok. Sesleniyorum, “Çoban Bey!” diye. Bana bile saçma geliyor. İyi de insan tanımadığı bir çobana nasıl seslenir ki? Bir kez daha deniyorum: “Çoban kardeş! Hişşt… Kimse yok mu?”

Bekliyorum biraz. Ses yok. Çobanın koyunları evlerine bırakıp ortadan yitmesini aklım almıyor bir türlü. Aslolan her birini takip etmek, her birini kollamak olan çoban görevini erkenden terk ediyor. Sabırsız bir merakla kepeneği omzuma geçiriyorum. Cillop gibi bir palto işte. Yazın serin, kışın sıcak tutar.

Kızım olunca onu da böyle sarmalayan giysiler diktireceğim Çoban Bey! Ölümsüzlere yakışır bir şey. Fikriyle baş edemeyince tiyatrocuları tutukluyorlar. Sahi ilk hapishaneyi kim inşa etmiş? Dünya yıkılıp yeniden kurulacak kızım olunca.

Köye doğru yöneliyorum. Koyun sürüsünün, ayrıldığı meydan kırk ayrı yolla kırk eve bağlanıyor. Koyunları görünce bir adım daha atasım gelmiyor. Ardımda kelebekler, önümde rengi soluk, beton yüzlü evlerin çağrısı. En güzeli geriye dönmek, diyorum kelebeklere, toprağa…

Bir kızım olacak sevgili günlük! Bunu toprak beni çekmeden önce öğrenebilseydim keşke. En azından birkaç satır daha yazmak için şu bileklerimdeki derin kesikleri dikmeli. Bunun için çobana ulaşmalıyım önce. Belki kepeneğini diktiği iplikten vardır biraz.

Az bekle, geliyorum…

Önceki İçerikDemlenen İzlenimler – 2
Sonraki İçerikAçık Hava Sineması
Kenan Şahbaz
Kenan Şahbaz 1975 yılında Ankara’da doğdu. İlkokul birinci sınıfı Yozgat, Başalan Köyü İlkokulu’nda okuduktan sonra öğrenimine Ankara’da devam edip, Gazi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Biyoloji bölümünü bitirdi. Gazi Eğitim Fakültesinden aldığı pedagojik formasyon eğitimi sonrasında 1996 yılında İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Halen Ankara’da bir lisede öğretmenlik yapıyor. Fırat ve Elif’in babası olmak yaşamının en büyük öyküsü. Babalık ve öğretmenliğin müsaade ettiğince yazmaya devam ediyor. Şiir ve öyküleri daha önce Edebiyatist, Öykü Gazetesi, Patika, Eliz Edebiyat, Ekin Sanat, Berfin Bahar, Lacivert Öykü ve Şiir, Yeni Dönem Kültür Sanat, Son Gemi ve Kirpi (e-dergi) dergilerinde yayınlandı. 2018 yılı içerisinde Sahibi Aynı Kuyular isimli öykü kitabı yayınlandı.

1 Yorum

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz