Deneme

Bu Ne Perhiz Bu Ne Lahana Turşusu

Zihnimizde çeşit çeşit insan modelleri var. Gerçekleştirilen eylemlerin ve açığa vurulan duyguların alelade yapıldığı şu son zamanlarda dahi yadırgamalara maruz kalmış ve buna istinaden benliğimizde hapse mahkûm bırakılmış,  tamamlanamamış onlarca yarım kişilik.

Peki, her şeyin gözler önünde yaşandığı bu süreçte bile yüreğimizin derinliklerinde kendimize dahi gösteremeye çekindiğimiz onlarca insan mezarlığı defnedilemeden özümüzü bulmak nasıl mümkün olacaktır?

Biz hakikaten kimiz? Günlerdir hafızamı zorlamaya maruz bırakmış bu soru ile cebelleşmekteyim. Bundan on sene önce, kendimi yeni tanımaya başladığım taze bir fidan iken nasıl büyümem gerektiğine ikna kılan şeyler tam olarak tecrübelerim miydi acaba? Yoksa bütün geleceğim beni yetiştirenlerin ellerinde miydi?

Biz farkına varmadan hayatlarımıza müdahale eden ne çok etki var oysaki. Üniversiteden ilk mezun olduğum sene pek gülmeyi sevmeyen bir kişilik olduğumu düşündükleri için son verdikleri işime; aradan geçen beş ay sonra arayarak yeniden aralarına dâhil olayım diye öneri sunduklarında anlamıştım ilk, içimizde yaşadığımız tutarsızlıkları. Bir defasında babama, yirmi bir yaşlarında iken erken yaşta evlenmek istediğimi söylemiştim hiç unutmuyorum ortalığı ayağa kaldırmıştı. Fakat yirmi dördüncü yaş günümde evde kalmış kız muamelesi yapmaktan da geri kalmamıştı.

Tüm çocukluk ve gençlik yıllarımı birlikte geçirdiğim ve çok severek evlendiğim adamı nikâhtan iki ay süre gibi kısa bir zaman zarfında hiç tanımamış olduğumu anladığım gibi. İşte asıl ironi tamda burada başlıyor. İlk işyerimden kibar bir dille suratsız olduğumu anlatmaya çalıştıklarında eşimin söylemleri aklıma gelmiş kahkahalara boğulmuştum. Çünkü kendisi mutlu hallerimden oldukça rahatsız; gülerken sesimi kısmam gerektiğinden muzdarip söylenir dururdu. Aradan geçen yılların o sevinç dolu anlarımdan pek bir şey bırakmadığını söylesem yalan söylemiş sayılmam. İşte bu kısımda eşimin tekrar araya girerek mutsuzluğumdan şikâyet etmeye başladığı anlar ise hemen her gün aklımda. “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demezler mi insana?

Belki de toplum olarak paradoks bir yapıya sahibiz. Yâda geçekten çok korkuyoruz. Gerçek kişiliklerimizi karşılaştığımız veyahut da karşılaşmaya zorunlu bırakılacağımız tepkilerden dolayı saklamaya mecbur kılınıyoruz. Sonra içimizde birikmeye terk edilmiş onlarca yarım kalmış “ben” mezarlığını oradan oraya yalpalıyoruz. Hâlbuki bir rahat bırakılsak kendimiz için en doğru kararı en kısa sürede vereceğiz. Hem de bizim için en hayırlı kişiliğimiz ile. Ama bireyin mutluluğunu ve özgürlüğünü ciddi biçimde baltalayan, kendisi olmasına bir türlü izin vermeyen, kendi kimliğini kazanmasına alıkoyan ve kişiyi hiç olmak istemediği bir kişiliği büründüren bu sistem ile mümkün olması nasıl beklenilir? Üstüne üstük çevresel baskılardan dolayı “nasıl davranmamız gerektiğini bilemediğimiz” durumlar sonucunda yaptığımız hatalar yahut da sanılan yanlışlarla başa çıkmak; işte orası depderin karanlık bir kuyu.

Bazen “aman kim ne derse desin umurumda değil” diyenlerin bile aynı konulardan yakındıklarını işitince, istemsizce “acaba birbirimizin şahsiyetlerinden ne istiyoruz” diye sormadan edemiyorum kendi kendime. Sürekli olarak dış referanslara göre hareket etmek mi psikolojik bir olgu yoksa buna tutsak bırakılmak mı?

Yazar: Emel Bulut

Fethiye doğumlu. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Muhasebe ve Anadolu Üniversitesi İşletme Mezunu. Okumak ve Yazmak kendimi en iyi ifade edebildiğim en çokta özgür olduğumu hissettiğim alan. Hayatımın her alanında kâğıt, kalem olmaya da devam edecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir