Ana Sayfa Edebiyat Öykü Bunaltıyı Hissediyordu

Bunaltıyı Hissediyordu

– Hah ha ha! Biliyor musun, savaşma seviş’i dünyada ilk icat eden Sezar ve Kleopatra’dır.

– …

– Oysa evrende, insan dışında her şey ne kadar mükemmeldir.

– …

– Bir fikri en çok savunan, en az anlayanlardır.

– …

Cevap vermeyecekti. İnsanlar boş boş konuşmayı ne çok seviyordu.

Kimdi bunları söyleyen? Yanında oturan adam mı? Ya da herhangi biri, ne fark eder ki!

Gelip gelip bazen pelesenk oluyordu diline, anlamsız bir şarkının nakaratı gibi. Bir yığın soru. Ama artık düşünmek istemiyordu.

Bunaltıyı hissediyordu. Karanlık ruhunun derinliklerinde büyük bir hınçla çarpışan o kadar çok başıboş asker vardı ki, ortalık kan gölüne dönmeden gönlü huzur bulamayacaktı. Günün birinde tanıştığı ve hiç ölmeyecekmiş gibi yazmayı sürdüren o yaşlı yazarın ona sevdirdiği kelimeyle söylersek; ne yapsa bir türlü bu bungun ruh halinden kurtulamıyordu. Midesinde art arda içtiği bayat çayların, aç karnına içtiği sigaraların bulantısı vardı. Aklında bir sürü yazar ismi. Ona uyumsuzluğu gösteren ne çok yazar vardı. Kitap okumayı seviyordu, fakat hangisinin yolundan gideceğini şaşırmıştı. Kendine benzeyen şeyleri bulmak için mi okuyordu insan; yoksa kendinden uzaklaşmak için mi? Her kitap bir dünyadır demiş birileri, kitaplar yeni hayatlara açılan kapılardır demiş başka biri. Hepsi klişe! Hepsi! Kitap, günümüzde kapitalizmin alelade bir tüketim nesnesidir, o kadar. Ben bestseller okumam. Bu da başka bir klişe. Ya bütün bu kitapları yazan yazarlar ve onların hayatları…

Öyle ya da böyle ne okuduysa beyninin içini, bilincini açan yazarları tercih etti. Ve bütün bu bilinçlerin altında o kadar çok yük vardı ki, kendisininkiyle de birleşince kendini çok büyük bir çözümsüzlüğün ortasında buldu. Tam anlamıyla zehirlendi!

Şimdi artık uzaklaşmak, alabildiğine uzaklaşmak istiyordu. Her şeyden ve herkesten. Bir gün bir arabaya binip olabildiğince, gidebildiğince en uzak mesafeye gitmek, hiç tanımadığı insanlar arasında yeni bir hayat kurmak istiyordu.

Buna değer miydi?

Ya da bunu yapacak gücü var mıydı?

Otobüsün penceresinden akıp giden tarihi yapıları, tepenin üstünde, on şerefeli minarelerinin ışıkları parlayan, heybetli camiyi ve o tarihi ihtişamı düşünüyordu. Büyüyen, genleşen, devasalaşan her şey bir gün büyümenin sınırına geliyor, yavaş yavaş küçülmeye başlıyor ve enerjisini tüketiyordu. Sonrası evrende kayan bir yıldız daha… Evrende hiçbir enerji sonsuz değildi. Milyonlarca ışık yılı öteden, gökyüzünde beyaz bir nokta halinde beliren o milyarlarca yıldızın birçoğunun artık olmadığı aklına geldikçe kalıcı olmak için sarf edilen çabanın insan hayatını nasıl kemirdiğini düşündü. İnsanı doğaya nasıl yabancılaştırdığını. Doğadan koptukça insan, daha da vahşileşiyor, daha da acımaz oluyordu.

Otobüs kalabalık değildi. Unkapanı’na yaklaşırken sağda, yol kenarındaki yeşil alan içinde yanlış şekilde veya doğru zamanda budanmadığı için kurumuş belki onlarca yaşında olan bir ağaca gözü takıldı. Bilinçli olarak kurutulması için bir sebep yok gibiydi. Yine de son yıllarda camilerin, türbelerin etrafını saran yüzyıllık ağaçların, budanma görüntüsü altında nasıl kurutulduğunu düşündü.

Unkapanı Köprüsü’nde sarsılarak ilerleyen otobüsün tanıdık yolcuları, cep telefonlarının onlara sunduğu oyalanma tuzağında yemleri peşinde koşturan fareler gibi dünyadan bihaberken o ise kafasına üşüşen onlarca soruyu kovmakla meşguldü.

S-400, F35, Apo, Fetö, Trump, Suriyeli göçmenler, iptal edilen seçim, hakkı yenen liderler, çalındığı iddia edilen oylar, kapıdaki küresel ısınma, nükleer santraller, HES’ler… Okyanuslarda oluşan plastik adaları –hatta yeni kıtalar, yok olan canlı türleri… Satılmış, yandaş medya, yandaş müteahhitler, TOKİ’ler… TOKİ’ler. Tarlasına TOKİ talip olsun diye can atan paragöz köylü. Gelişmeyi kentleşme sanan insanlık. Evrenin efendisi insan, üzerinde doğrulduğu, ön ayakların kullanmaktan vazgeçtiği toprak parçasını azgınca kemirerek yok etmekle meşguldü.

Yıllar önce bir yazar şehrin üzerindeki dayanılmaz kokudan bahsediyordu bir öyküsünde. O gün bugündür o kokuyu hep duyuyor. Nereye gitse kurtulamıyordu bu kokudan. Kafasında dönüp duran sorular, bulamadığı cevaplar çoğaldıkça koku artıyor ve fakat buna hâlâ kimsenin aldırmamasına da şaşırıyordu. Ne kadar çok kitap okursa okusun bu dünyada anlayamayacağı bazı şeylerin varlığı onu mutsuzluğa sürüklüyordu. Otobüs ağır ağır Şişhane’ye tırmanırken o anda alaca kızıllığa bürünen, muhteşem gün batımıyla Balat, Fener sırtları bile ilgisini dağıtamıyor. Bütün bu anlamsızlığı yazmak istiyor öte yandan. Asla bir yıldızdan daha uzun sürmeyecek parlak bir ışık saçmak istiyor. Etrafına ışık olmak istiyor. Anılmak istiyor. Aydınlatmak. Kusa kusa didaktizmin sınırlarını zorlamak istiyor. İşsizlikten, açlıktan ve umutsuzluktan kurtulmanın tek yolu vardı, o da ölümüne mücadele etmekti. Yaşamı ve mücadelesiyle örnek bir insan olmak ve lekesiz kefeniyle b*kları akıtılmış, g*tüne pamuk tıkılmış olarak tertemiz girmek istiyordu toprağın altına. Otobüs Şişhane’den Kasımpaşa’ya inerken, güneş de ardında kızılca bir ufuk bırakarak karanlığın kapılarını aralıyor,  gece yavaş yavaş İniyor. Çukur yerler dolmaya başladı bile. Oraları doldurup ovaya yayılmağa başlar başlamaz, her yer boza dönüşecek. Işıklar yanmayacak bir süre. Ne çukurda ne düzde! Tepelerin aydınlığı, bir süre yeter gibi görünecek herkese. Sonra tepeler de karanlıkta kalacak.

– Neden gözün kapalı yürüyorsun?

– Bütün yolları ezberledim.

– Ama düşebilirsin!

– Bütün düşüşleri de ezberledim.

Gece çoktan olmuş, şehrin üzerindeki koku kalıcı hale gelmiş, gençliğinde Fatih’ten Şişhane’ye bungunluk içinde yürüyen o yaşlı yazar şimdi karların ve buzların ülkesinde bunaltısının son demlerini yaşarken aylaklıkla da tüketilemeyen bu gürültülü sokaklardan, caddelerden bir an önce kurtulmayı istedi. Okuduğu her şeyi unutmak, sadece kırda doğurttuğu koyunun kuzusunu heybesinin gözüne koyup mutluluk içinde kulübesine dönen bir çoban olmayı diledi.

Kasımpaşa’da türbenin önünde, her zamanki gibi trafik yine tıkanmıştı. Yolun her iki tarafında hâlâ ayakta olan ama terk edilmiş askeri binalara baktı. Bir darbeden başka bir darbeye çalkalanıp duran bir ülkenin umutsuz bir aydını olarak Şişhane’deki evinden Kasımpaşa’daki askerlerin talim seslerini dinleyerek öykülerini yazmaya çalışan yazarı hatırladı yine elinde olmadan. Onun gibi seksenine merdiven dayadığında bile yayınlanmaya hazır dosyaları olacak mıydı mesela?

Bir hiç uğruna, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak ve yazmak… Okumaktan gözlerini kaybeden o yazar, ah ne akılsızmış, oysa etkilenmemek(!) için okumaması daha hayırlı olmaz mıydı? Bugün çoğu yazar öyle yapmıyor mu? Ya o gün metroda karşılaştığı kendi kendine konuşan şaire ne demeli? Sokakta tek tek insanları çevirip kitabını satmaya çalışan yazara… Kitap okur musunuz? Hayır! Okumam!

Kalan bir şeyler vardı yine de. Yaşlandıkça bilgeliğinin zirvesine çıkan o kadın yazar mesela… Ömrünün son yıllarına bir yandan hastalıklarla boğuşurken ne çok şey sığdırmıştı. Gençliğinde nasıl da uyumsuz biriydi. Nelere, kimlere kafa tutmamıştı… Hayatı dopdoluydu. İnsanlar hiç eksilmemiş etrafında. Bazısı da pervane olmuş…

– İşte bunlar yüzünden kimsenin huzuru kalmadı. Hırsızlık bunlarda, dilencilik bunlarda, bedavacılık bunlarda; kendi ülkesini, topraklarını savunamamış bir insandan kime ne hayır gelir ki!

Kendi kendine öylesine meşgulken arka sıralarda birilerine söylenen adamın yüzünü bile merak etmedi. Hepsinin yüzleri birbirine öylesine benziyordu ki, onlardan ne çok tiksindiğini hatırladı elinde olmadan. Sağında oturan adamdan da tiksinmişti mesela. Hem de nedensizce. Varlığı bile bunaltı veriyordu. Belki o da aynı kafadaydı. Belki de tam tersi. Hatta zorlasa anlaşacak şeyleri de çıkacaktı mutlaka. Birbirlerine rahatsız edici sorular sormadan, İstanbul’un eskiden ne kadar sakin bir şehir olduğunu, nasıl kuş uçmaz kervan geçmez mahallerinin bulunduğunu, nasıl bir yerden bir yere gitmenin zor olduğunu, –oysa şimdi ulaşım ne kolaydı!– sonra bir gün nasıl sokaklarında, caddelerinde çöp dağlarının oluştuğunu, nasıl susuzluk çektiklerini İstanbulluların konusuna da girince dur, diyecekti. Hani siyasete girmeyecektik!

Kadınların yalnız kalmak için evlendiklerini yazmıştı bir yazar. Erkekler niçin evleniyordu pekâlâ! Market alışverişi için mi? Karısının Watsapp’tan gönderdiği sipariş listesini gözden geçirdi. Bezelye, patates, havuç ve soğan… Tanzim çadırından mı alsaydı. Hay Allah bilemedi şimdi. Tanzim çadırında kuyruğa girecek kadar zengin olmadığını hatırladı sonra. Öyle, onlar yokluk değil varlık kuyruklarıydı. Halk o kadar varlıklıydı ki satın almak için kuyruğa giriyor, para harcamak için saatlerce ayakta dikiliyordu. Ah o tüketim çılgınlığı! Bizzat ülkenin en yetkili kişisi söylüyordu bunu. O bilmeyecekti de kendisi mi bilecekti! Sonra derler adama hadi oradan, al ananı da git!

Bunaltıyı hissediyordu. Aynalıkavak’tan Hasköy’e doğru otobüs yarı yıkılmış, terk edilmiş işyerlerinin, metal işleme atölyelerinin, dükkânların, evlerinden arasından kıvrılırken gökyüzü iyice kararmış, Eyüp-Silahtar sırtlarında ışıklar belirginleşmişti.

Dünyada olup bitene gözlerini bir kapatabilse; mesela içini kemirip duran gazetelere bakma isteğini yenebilse, daha mutlu olacaktı biliyordu. Fakat vakit geçmiyordu bir türlü, sıkılıyordu her şeyden. Trafik ilerlemiyor, Haliç’i çevreleyen parklardan tavuk kanadı ve köfte kokusuna bulanmış yoğun bir mangal kömürü dumanı yükseliyordu.   

Yaz. Hava sıcak. Nem oranı %80. Dışarıda, parkta, piknik yerlerinde mangal yakıp ızgara yapmaktan başka yemekle, mutfakla ilgileri olmayan erkekler… Ne kadar büyük bir özen ve maharetle diziyorlar tavuk kanatlarını tel ızgaralara. Ah o etçil varlıklar… Kim ne derse desin erkek doğasından kopmamıştı işte. Odun topluyor, ateş yakıyor, ailesini yırtıcılara karşı koruyordu. Kadınlardı sadece doğadan kopuk yaşayanlar. O ışıl ışıl fayanslı mutfaklarda, mis gibi çamaşır suyu kokuları arasında; mikserli, robotlu tezgâhlarda, sıcak su akan musluklar ve bulaşık makineleriyle doğal yaşamından koparılmış bir canlı türü olarak kadınlar… Kırk yılın başında kocanın elinden yemekten daha lezzetlisi olur mu? Sanki biraz aceleye gelmiş, pek de pişmemiş gibi, ama olsun. Kül de bulaşmış, pek lezzeti de yok aslında. Neyse moralini bozmayalım şimdi. Haliç püfür püfür, çocuklar şen; ev, araba… Benim kocam işini bilir.

İşini bilen biri olamadı hiçbir zaman. Kıskandı bu yüzden o adamı. Hatta nefret etti. Yıllar yılı otobüslerde sürünüp zar zor oturduğu evlerin kirasını ödedi. Şimdi, şurada ölse! Cebinde kefen alacak parası dahi yoktu. Hep bir hafta önceden, bir ay, hatta birkaç yıl önceden devreden borçlarla… Hep yarın yeni bir umutla… Bitmeyen, tükenmeyen umutlarla!

Bitip tükenen bir hayattı onunkisi de. Yolda bunca şeyi düşünmesi, düşüne düşüne hiçbir şeyin içinden çıkamıyor olması, her akşam tekrarlanıp duran bu yolculuğun uzayıp durması ve gözlerine inen yorgunluk. Şöyle bir gözünü kapatıp kafasının içindekileri büyük bir kürekle hızla boşaltsa ki yeni sorulara yer açılsındı.

Mangalcılar geride kalmış, trafik epey rahatlamıştı. Derken hava bir anda karardı. İri iri damlalar dövmeye başladı otobüsün camlarını. Yağmur şiddetleniyor, hava giderek kararıyordu. Güneş veya ay tutulması da değil, ama göz gözü görmez bir karanlık olmuştu sonunda. Bir süre sonra otobüs bir tünele girdi. Karanlık bir tünel, aksi gibi otobüsün ışıkları da yanmıyordu. Bir rüya, daha doğrusu kâbus anıydı galiba yaşadığı. Neye uyanacağını merakla beklerken kendini Eminönü’nde, otobüsün hareket ettiği anda buldu.

Düşündü düşündü bir türlü karar veremedi. Yoksa her gün bindiği otobüs, her akşam o karanlık tünele girip tekrar buraya mı çıkıyordu?

Bunaltıyı hissediyordu.

Önceki İçerikNA’PIYON
Sonraki İçerikRüzgara Dua
Hasan Uygun
1970 yılında, Edirne’nin Meriç ilçesi Küplü nahiyesinde doğdu. Liseyi, Edirne Ticaret Lisesi’nde, üniversiteyi Diyarbakır Dicle Üniversitesi Muhasebe Meslek Yüksekokulu’nda okudu. Üniversite sonrası eğitimini gördüğü muhasebecilik mesleği yerine çok sevdiği kitaplarla içli dışlı olabileceği bir alanı, kitapçılığı seçti. 1997-98 yılları arasında Beyoğlu Komşu Kitabevi’nde satış elemanı olarak çalıştı. 1998 yılından sonraysa sırasıyla Era Yayıncılık, Stüdyo İmge ve Güncel Yayıncılık’ta, yayıncılığın birçok aşamasını öğrenerek editörlük mesleğinde karar kıldı. “Misafir” isimli ilk öyküsü Düşler Öyküler dergisinde (Eylül 1997, sayı: 5) yayınlandı. Kitap tanıtım, eleştiri, inceleme yazılarıyla Dünya Kitap, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap, Kaçak Yayın, Hürriyet Gösteri ve Kitap-lık’ta; öyküleriyle Düşler Öyküler, E, Kül Öykü, Bir Bilet: Gidiş-Dönüş, Akköy, Zalifre Yazıları, Kurgu, Filika, Dünyanın Öyküsü, Özgür Edebiyat, Sarnıç ve Sancı Edebiyat’ta yer aldı. Mayıs 2007 - Nisan 2011 yılları arasında internette online olarak 50 sayı yayınlanan MaviMelek Resimli Edebiyat dergisinin editörlüğünü yaptı. İlk ve tek öykü kitabı Köpek Yarası, 2015 yılında Liber Kitap etiketiyle yayınlandı. Yazar, halen bir yayınevinde editörlük mesleğini sürdürmektedir.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz