Öykü

Çingene

MS 1104 Yılında Artuklu Oğullarından Ilgazi Bey Mardin Beyi olmuştu.  Ilgazi Bey iyi bir yönetici olsa da içkiye düşkünlüğü yüzünden elde ettiği toprakları bir türlü elinde tutamıyordu. Belki de bu içki alışkanlığı, amca zadesi Dukak’ın onu Kudüs tahtından indirip hapse atmasıyla başlamıştı. Ilgazi ile kardeşi Sökmen Bey bir müddet Kudüs valisi olarak görev yapmışlardı. Ancak 1095’te Tutuş Bey ölünce Şam’da yönetimi oğlu Rıdvan ele geçirmişti.   Buna kardeşi Dukak isyan ederek Halep yönetimini ele geçirmişti. Böylece Suriye Selçukluları ikiye bölünmüştü.  Ilgazi Bey ile Sökmen Bey bu kargaşada Dukak’ın tarafını tutmuşlardı, ancak Dukak ile Ilgazi Bey bir tartışma yüzünden düşman oluverince, Dukak Ilgazi Bey’i tutuklatmıştı. Kudüs valiliği böylece Sökmen Bey’e kalmıştı.

Bu tutuklama uzun sürmemişti, Ilgazi Bey serbest kalınca Kudüs’e giderek Valilik Hakkını geri istemişti. Biraz tartışmalı olsa da Sökmen Bey ile birlikte Kudüs’ü yeniden yönetmeye başlamıştı.

Ama bu bölge üç bin yıldır kazan gibi kaynamaya devam ediyordu. Biri geliyor, öbürküsü gidiyordu. Ilgazi Bey Antakya’da Haçlı ordusuyla savaşmaya gitmişti ki, Fatımiler gelip Kudüs’ü kuşattılar. Ilgazi Bey Valisi olduğu Kudüs’e dönünce, Kudüs artık Fatımilerin olmuştu bile. Fatımiler Ilgazi Bey’e nazik davranıp, onu Suriye’deki akrabalarının yanına gönderdiler.  Bu ikinci darbeyi de yiyen Ilgazi Kendisini Şaraba verdi gitti.

Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Sultan Mahmut, Ilgazi Bey’i Bağdat Askeri valisi olarak atayınca işin rengi biraz değişmeye başlasa da,  Kardeşi Sökmen Bey Haçlı Komutanı Raymond’un üzerine giderken 1104’te yolda öldü. Bunun üzerine Ilgazi Bey Mardin Valiliğine Atanmış oldu.

Böylece Mardin’de Ilgazioğulları Hanedanını kurmuş oldu. Bundan sonra ise bir yandan Urfa’dan Cizre’ye kadarki bölgede dur durak bilmeyen isyanlar, savaşlar başlamış oldu. Ortalık sakinleşince Haçlılar ortaya çıkıyor, Haçlılar gidince İbrahim Paşa isyanı başlıyordu. Bu olaylar devam edip dururken Nusaybin’de Kürt Sülo, yetimi Şino ile birlikte çobanlık yapıyorlardı.

Kürt Sülo sıska bir adamdı. Çenesinin altında bir bulut gibi bembeyaz bir sakalı ve masmavi gözleri vardı, ancak yüzünde, güneşin harareti yüzünden et kalmamıştı Kürt Sülo’nun. O yüzden yüzünü tam olarak tarif edilemezdi. Kürt Sülo, Nusaybin’e yakın Cizre yolu üzerinde bir köyde yaşıyorlardı. Onlarca kardeşi ve bir o kadar da çocuğu olmuştu. Birkaç yıl önce karısını kaybedince, büyük oğlunun yetimi Şino’yu yanına almıştı.

Mezopotamya’da iki bereket vardır, biri su (Dicle İle Fırat), diğeri ise Mayıstan Ekimin Sonuna kadar süren, geceleri bile yakan Güneş. Güneş batsa da sıcaklığının geçmesi sabahı buluyor. Ama ne var ki tam serinlik basacak iken birden güneş yeniden çıkıveriyor. Çobanlar güneşin altında kısık gözlerle yürüdüklerindendir ki, daha 25 yaşında gözlerinin etrafı kırış kırış oluveriyor. Hele 65 yılını deviren Kürt Sülo’nun hali nice olsun…

Şino, on yedisine yeni girmiş, genç ve yakışıklı bir delikanlıdır. Doğduğunda gözleri yemyeşil doğduğundan, dedesi ismini Şino koyar. Her ne kadar ŞİN Kürtçede mavi anlamına gelse de, yeşeren her şeye ŞİN HAT dendiğinden, yani yeşerdiğinden, yeşile de ŞİN deniyordu. Bu biraz karışık bir konudur. Yani anlayacağınız Şino’nun gözleri yeşildi, ama isminin anlamı maviydi. Mezopotamya’da başınıza iyice güneşi yemeden, bunun ne demek olduğunu anlamanız imkânsızdır. Ama kafanızı öğle güneşine tutarsanız zaten hangi dilden olursanız olun Mezopotamya’da Kürtçe Konuşmaya başlarsınız…

Şino’nun saçları ise ay çiçeğinin yaprakları gibi sarıydı. Dedesi onu namus timsali bir genç olarak yetiştirmişti. Şino sokakta bir kadın görünce beyaz olan yüzü pancar gibi kızarırdı. Kadınlar onun böyle kızarmasına bayılıyordu oysa.

Hele amcasının Kızı Süheyla Kocaman kalçalarıyla Şino’nun önünden geçecek olsa, daha bir kırıtır, çocuğu mest ederdi. Sonra da gözden kaybolunca, döner kıçına bakar, ‘’Aferin sana, Şino’yu mahvettin ,’’ derdi. Şino ise kızın kalçalarından hipnotize olmuş gibi olurdu. Bu durumlarda dedesi seslenince Şino onu duymaz hale gelirdi. Bu durum Kobralar ile tavşanlar arasında da olur. Tavşan kobranın karşısında aval aval bakarken, kobra onu yutuverir. Şino’da da durum bu minvaldeydi.

Kendine gelesiye kadar, ‘’Estağfurullah’’ zikrini çekip dururdu. Dedesi Kürt Sülo, onun içine düştüğü durumu hemen anlardı. Anlar anlamaz da kalayı basardı Şino’ya.

Süheyla diğer kızlarla da Şino Hakkında konuşurdu, ‘’Bakalım bu Şino efendiyi yatakta terletmek kime nasip olacak’’ derlerdi. Köyün bütün kızları Şino’yu salak bulsa da evlenilecek adam olarak görürlerdi. Ne de olsa güzel ve namuslu çocuktu Şino.

Dedesi Sülo ise Şino hakkında, ‘’Ulan namuslu ol dedik de, bu kadarı da olmaz ki! Tamam, Kürt dediğin namuslu ve mert olur, ama Kürt salak olmaz ki!’’ derdi.   

Gerçi Kürt Sülo’nun sakin bir anına denk gelen olmamıştı. Sadece uyurken sakin olan bir adamdı. Geri kalan zamanlarda önüne çıkana çatardı.  Şino, ise dedesine inanılmaz saygı duyar, her dediğini ilahi bir emir telakki ederdi.

Günler köyde böyle akıp giderken Şino’nun da artık canına tak etmişti. Gözünü her kapattığında köyün güzel kızları gözünün önüne geliyordu. Ah!  Diyordu, ‘’Elim bir ekmek tutsa, şu kızlardan birini Sülo gidip alsa bana’’, ama işler o kadar da iyi değildi. Mehir, başlık parası, düğün, yemek derken dünyanın parası lazımdı.  Sülo’nun bütün koyunlarını satsa bile köyden bir kız alabilecek parası yoktu Şino’nun.

Şino’nun aklına kızların orası burası gelince hemen, ‘’Estağfurullah’’ zikrine yapışır kalırdı. İşi gerçekten de zordu. Kimse de, ‘’Ulan Şino, tamam edepli namuslu ol da, düşünürken bari rahat ol,’’ da demiyordu.  Sanki her düşündüğünü herkes biliyormuş gibi, hiçbir kötülüğü, fenalığı aklına bile getirmezdi. Oysa bilseydi Süheyla’nın sabaha kadar göğüslerini Şino, Şino diye okşadığını, herhalde aklı huruç ederdi Şino’nun…

Ilgazi Bey köşkünde oturmuş bakır tasla şarabını yudumlarken, bir yandan da bir şarkı terennüm ediyordu. O sırada, komutanlarından Nacak Osman huzura girmek için müsaade istedi.  Ilgazi Bey şarkısını yarıda kestiği için Nacak Osman’a kızsa da, ‘’Gelsin, gelsin’’ demişti.

Nacak Osman destur diyerek içeri girdi, ‘’Selam Hünkârım’’

-Aleyküm selam, Nacak Osman, buyur gel hele. Nacak Osman, hal hatır ettikten sonra, asıl meseleye girdi,

-Hünkârım, bu Humus Valisi Kahır Han, çok edepsizlik eder, haddini aşar. Bir vali olduğunu unutmuş Hükümdarlık taslar, dedi. Ilgazi’nin kafası meyden hoştur, ama içi de boş değildir. 

-Demek bu kahır Han Bey olmadan hükümdar olmak diler, varsın olsun. Ben Mezopotamya’nın her yerine vali oldum da ne oldu. Kudüs’e bile vali oldum. O zamanlar kendimi Hz Süleyman gibi görürdüm. Atımla cihada çıkıp haçlıları Antakya’dan kovacaktım ki bir de baktım Fatımiler Tahtımın odunlarını yakmış, onun ateşiyle sokakta kebap ederler, hay Allah! Dedim, gittim Suriye’de bir müddet çobanlık eyledim.  Nacak Osman, bu konuşmaları Ilgazi’nin sarhoşluğuna verecekti ki, Ilgazi,

-Sen ne dersin, Nacak efendi, gidip Kahır Han’ı dövelim mi? Diye sorunca, Nacak Osman, bir an ne diyeceğini bilemedi, ama bir savaşı da komuta etmesinin zamanı da gelmişti hani.

-Hünkârım, bu gün Kahır Han, Yarın bir başkası, kimseye eyvallah diyemeyiz. Devletin bekası, ümmetin huzuru için cihad farzdır, binaenaleyh ona haddini bildirelim derim. Ilgazi, bir zamanlar Nacak gibi ateşliydi, ateşli olmasına, ama kaderin oyunu adamın ateşini bir söndürdü mü, pir söndürür.

-Ne istersin Nacak Efendi, kaç asker ve ne kadar kumanya lazımdır sana?

-Hünkârım, dört bin asker ve bir aylık kumanya dilerim.

-Oooo! Sen az dilersin, beş bin asker al, iki aylık da kumanya, haydi gazan mübarek ola Nacak! Nacak Osman dilediğinden fazlasını da alınca hemen gaza için hazırlıklara başladı.

Nacak Osman hesap edince, asker silah tamam da, kumanya yetersiz kalıyordu. Bu nedenle, Mardin’in etrafındaki her köyden kavurma, kurutulmuş et ve kurutulmuş ekmek toplamak icap edecekti.

Nacak Osman, bizzat kendisi bu kumanyayı toplamaya karar verdi. Ne kadar kısa sürede kumanya hazır olursa, o kadar kısa sürede bu iş biterdi. Hele bir de Kahır Han’ı devirirse Humus’un yeni valisi olması, işten bile değildi.

Nacak Osman Yanına bir seriye alarak köy köy dolaşmaya başlamıştı bile. Kumanya toplamak için Kürt Sülo’nun da köyüne giden Nacak Osman, Kürt Sülo’nun gazabına uğraması işten bile olmadı.

-Hayrola ne istersin asker efendi?

-Artuk Oğlu Ilgazi Bey’in emriyle asker için kavurma, kuru et, kuru ekmek toplarız! Kürt Sülo’nun tersinden kalktığı belliydi,

-Kuru fasulye olur mu, peki? Nacak Osman, bu söz karşısında afallayıp kaldı,

-Ne fasulyesi ihtiyar, dalga mı geçersin bizimle? Kürt Sülo,

-Sen kuru şeyler isteyince aklıma kuru fasulye geldi, olmaz mı yani?

-Olmaz tabii, asker savaşa gidecek, yolda fasulye mi pişirsin! Kürt Sülo meseleyi anlamıştı, diğer köylüler de oraya toplanmış bu tiyatroyu izliyorlardı. Sülo’nun küçük kardeşi Hesso yanındakilere,

-Ağabeyim Sülo, bu Nacakla akşama kadar odun keser durur, inşallah sonu hayrolur, dedi. Hemmo;

-Bırak didişsin, belki bizi de kavurma vermekten kurtarır, diyerek Sülo ile Nacak Arasına girmeden seyretmeye koyuldular.  Sülo:

-Nacak mısın, balta mı, her ne isen, de hele ne savaşıdır bu? Nacak Osman gittikçe öfkeleniyordu, ama Kürt Sülo’ya fiske vursa yüzlerce aşireti karşısında bulacağını da biliyordu.

-Ilgaz Bey’imiz Humus’a sefer düzenleyecek, devletin bekası, milletin huzuru… Diyerek devam edecekti ki, Kürt Sülo araya girerek,

-Ne anlatırsın sen ya hu? Ben vergi verir, senin maaşını öderim, sen gider Ilgazi Bey’e kölelik edersin. Para benim param, mal Ilgazi Bey’in, deyince, Nacak Osman Küplere bindi, ‘’Hay aksi şeytan, çattık’’ diyerek gülmeye başladı. Gülerek ortamı yumuşatmayı hedeflemişti oysa.

-Bak ihtiyar, bu Ilgazi Bey’in emridir, Humus’ta bir nahoş durum vardır ki, askeri müdahale şart olmuştur, bizim de derdimiz budur.

-İyi de, Ilgazi Humusu alınca bana kaç koyun verecek? Nacak, bu ihtiyarla beyhude konuşuyordu,

-Ne koyunu, sen ne dediğinin farkında mısın? Sonra köylülere dönerek, İçinizde aklı başında adam yok mudur, bu ihtiyarı evine götürsün. Hesso, işin kızışacağını anlayınca, Kürt Sülo’yu oradan uzaklaştırmak için koluna girdi. Ama bu, Sülo’yu daha çok öfkelendirdi,

-Bak Nacak Efendi! O Ilgazi ayyaşına söyle Humusu alıp neresine sokacak? Ne yapacaksa yapsın, ama benden bir şey istemesin!  Nacak Osman, deliye dönmüştü, ama bu ihtiyara dokunuverse orada kıyamet kopacaktı,  köylüye dönerek,

-Size on gün mühlet, her evden bir torba kurutulmuş ekmek ile yarım torba kurutulmuş et isterim, on gün sonra hazır olmazsa Humus’tan önce ordumu buraya sokarım, bu da böyle biline, diyerek atını dörtnala sürerek köyden uzaklaştı.

Nacak Osman bu öfkeyle başka köye uğramaya niyeti yoktu, bu nedenle doğruca Mardin’e döndü.  Ilgazi Bey’in huzuruna çıktığında, bu sefer Ilgazi Bey ayıktı.

-Hünkârım köylere kumanya toplamaya gitmiştik, dedi, Ilgazi Bey,

-İyi, iyi, gazaya hazır olmak lazımdır, dedi. Nacak Osman, Kürt Sülo ile yaşadığı hadiseyi aklından çıkaramıyordu, yoksa Ilgazi Bey’e bu durumu anlatmayacaktı, ama münasip bir lisan ile anlatıp, bu durumda ne yapılması icap eder öğrenmek istedi.

-Hünkârım her yerden kumanyamızı topladık, ancak Nusaybin’in bir köyünde Kürt Sülo isminde bir deliye çattık, adam bir ayağı çukurda olmasaydı, âlim Allah Kılıcımla boynunu vururdum, deyice, Ilgazi Bey,

-Aman ha! Kürtler kardeşlerimizdir, hele de dersin ki yaşlı bir bunaktır.  Nacak Osman,

-Bu bunak, Nuh dedi peygamber demedi, kumanya vermeyeceğini söyledi, Ilgazi Bey,

-Demek ki sen almayı bilememişsin, ben de seni daha yaman sanırdım.  Nacak Osman, bu sefer de kendisini savunmak için,

-Hünkârım, bu adam bildiğiniz gibi değil, adamın dili bastonundan da uzundu, ne desem söyleyecek ters bir laf buluyordu, ne yapacağımı şaştım kaldım,  Ilgazi Bey,

-Ne der ki bu piri fani? Nacak Osman,

-Yok, vergiyi ben veririm, sen gider Ilgazi Bey’e kölelik edersin, yok, savaşıp da ne yapacaksınız, yok, vergi verdiğim yetmezmiş gibi bir de benden askerin aşını mı istersiniz, deyince ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemedim. Ilgazi Bey,

-Nacak Osman! Nacak Osman! Karı gibi lafa girmişsin, sen Kürtleri bilememişsin; Kürtlere kılıç çeksen seni sopayla döverler, onlara emretsen, itaatsizlik ederler, onların dilini bileceksin önce, Kürt dediğin çok şey istemez, onlara saygı göstereceksin evvela, sonra onlar onurludurlar, onların onuruna dokunmayacaksın. Alacaktın bir kâğıda yazacaktın, bu Bey’in fermanıdır, diye, bak o zaman aynı dakika işin görülürdü. Kürtlere diklenmeyeceksin, onların başı Toroslar’dan daha diktir, kafalarına vuramazsın, onların Kafası Nemrut Dağından daha serttir, onları korkutamazsın, onlar gece mezarda yatarlar.  Onların varsa yoksa namusu şerefi vardır, onlarla nice cenklere katıldım, onlar kadar vefalı asker yoktur, onlar din kardeşlerimizdir. Onların toprakları ve namuslarından başka bir kaygıları yoktur. Onların önünde durmaya kalkmak Fırat nehrine kapılmak gibidir, seni ölünceye kadar sürüklerler. Onların topraklarında yüz devlet kurulup, yüz devlet yıkılmıştır. Bu nedenle siyasetle de işleri olmaz. O ihtiyara, ‘’Fakir isen sana mal verelim’’ deseydin, bütün koyunlarını sana verirdi. Sen Kürtleri bilememişsin, dedi. Nacak Osman’ın kafası allak bullak olmuştu. Ilgazi Bey’e karşı mahcup olmuştu, Ilgazi Bey devamla,

-Ulan Nacak, bu Humusu alınca seni oraya vali edecektim, ama sen bir Kürt Sülo’ya yenildin ya, ben de bu fikrimden vazgeçtim, dedi. Nacak, utancından nar gibi kızarmış, alnından nar taneleri büyüklüğünde terler boşalmıştı, Kürt Sülo Nacak’ın hayallerinin içine edivermişti. Şu Humus meselesi bitsindi, ilk iş olarak bu Sülo’nun kellesini alacaktı, buna ahdetti Nacak Osman.

Şino, sabahın alaca karanlığında kırk elli koyun için kalkar, yollara, çöllere düşerdi. Kürt Sülo ise Güneş tepeye çıkıncaya kadar ibadet eder, sonra Şino’nun yanına giderdi. Giderken de yanında biraz nevale de götürürdü. Akşama kadar Şino ile beraber kalır, sonra da köyün camisine gidip yatsıyı da kılmadan camiden çıkmazdı.

Şino, Koyun melemeleri eşliğinde, dağ bayır dolaşıp, sonsuza kadar uzanan toprakların güneşle birleştiği ufuk ile bir rabıta içine girmişti. Az sonra güneş kızıl bir perde çekecekti üstüne, belki de onu evde bekleyen bir karısı bile vardı. Karanlık çökünce güneş de karısına sarılıp uyuyordur herhalde, bir Şino yalnız, bir Şino kimsesizdi.

Uysal, edepli ve namusluydu Şino, ama bir o kadar da parasızdı. Daha cebine bir kızıl bakır koymuş değildi. Bu köyde doğmuş, belki de bu köyde ölecekti. Yalnızlık ve çöller adamı birazda şair eder. Şino’da kızıl gruba bakıp, hayallerinin kadınına şiirler terennüm ediyordu. Okuması yazması olaydı, bunları bir kâğıda kaydederdi, ama hayatında eline kalem almış değildi. Köyün camisinde elif fetha a, kesre i, zemme u’yu okumuştu, ama onunla da şiir yazılmıyordu.  

Güneş batmaya başlamıştı, vakit köye dönme vaktiydi, şimdi Süheyla yine kırıta kırıta Şino’nun karşısından geçecekti. Şino ise yine yokluğa kahredecekti.

Şino köydeki kızlardan kaçtıkça kızlar daha çok üstüne gelir olmuştu. ‘’Keşke çocuk kalsaydım, ne güzel oynuyorduk bir arada, şimdi artık evlilik çağındayız, bir arada olmamız artık haramdır!’’ Diye düşünerek köye varmıştı. Yine köyün kızları gülüşe eğlene Şino’nun önünden geçtiler. Şino, onlara bakmamak için yüzünü bağrına gömerek yürüse de, gözü bir şekilde birinin yuvarlak göğüslerine, bir mermere benzeyen boyunlarına takılmadan edemiyordu. ‘’Estağfurullah, Estağfurullah’’ diyerek kızara bozara oradan uzaklaşmaya çalıştıkça, sanki yer ayaklarının altında ters yöne hareket eder gibi, onun uzaklaşmasına engel oluyordu. Kızları gördüğü bu on dakika bir günden uzun sürüyordu her defasında…

Yazar: Orhan Aksoy

1978 yılında Kızıltepe’nin kerpiç bir evinde doğdum. O zamanlarda insanlar haz için yaşayanları kınar, hikmet arayışında olurlardı. Belki de hep bir arayış içinde oluşum ondandır. 1998 yılında Fırat Üniversitesi Sağlık Hiz.Myo Radyoloji programından mezun oldum. O yıldan beri sağlık alanında çalışmaktayım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir