Ana Sayfa Zamansız O An İzlenim Demlenen İzlenimler – 2

Demlenen İzlenimler – 2

Avrupa’ya üç kez gitme, toplamda sekiz ülkeyi görme-gezme olanağı buldum. Farklı açılardan ve konulardan anı, gözlem ve izlenim biriktirdim. İlk gidişimi gezi yazısı türünde kaleme alıp yayımlatmıştım. “Demlenen İzlenimler”de, bu üç geziden belleğimde derince yer edinen izlenimleri, konularına göre sınıflandırarak anlatmakta yarar gördüm. Üçüncüsünde sanatçılarla ilgili izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

Baştan, Avrupa’yı gezenlerin hemfikir olacağı bir saptamamı dile getirmeliyim. Artık yaşlanmakta olan bu kıtanın birçok ülkesinde kentlerin eski dokusunu korumayı bilmişler ve iki önemli paylaşım savaşı geçirmelerine karşın bunda başarılı olmuşlar. O nedenle küçük kentlerinden büyüklerine kadar “altstadt” dedikleri “eskişehir” alanında büyük bir meydan yanında birkaç meydancıkla da karşılaşmak mümkün oluyor. Örneğin, İsviçre’nin başkenti Bern’deki parlamento binasının önündeki “Bundesplatz” adlı meydanın bir tarafında İsviçre’nin “karapara aklama merkezi” olan banka olmakla birlikte gece gündüz gezilmeye, görülmeye açık. Burayı Temmuz 2018 ve Ocak 2019’da bize gezdiren sevgili Muhittin Çoban’ın anlatımına göre sadece para araçları bankaya geldiğinde yoğun bir polis gücü meydanı kontrol altına alıyormuş. Sermayenin meydanlarla yaşadığı paradokslardan biri bu olsa gerek.

Yazın bu meydanı gezdiğimizde ışık gösterisiyle karşılaşmıştık. Ocak ayında dolaştığımızda ise meydanda buz pateni pistinin kurulduğunu ve orada çocuk, genç ve yaşlıların kaydıklarını gördük. Özellikle müzik eşliğinde olabildiğince estetik hareketlerle dans eden orta yaşlı birinin saatler süren gösterisi görülmeye değerdi. Bu meydana yakın bir mesafede bulunan, Albert Einstein’in evinin ve adını taşıyan bir kafenin de bulunduğu bitişik düzen eski yapıların bir tarafında trafiğe açık işlek bir cadde, diğer tarafında büyük bir kilisenin meydanına açılan daha küçük bir cadde var. Bu caddeler boyunca birçok çeşmeyle karşılaşmak mümkün; bunların her biri sanat yapıtı olarak düzenlenmiş olup yüzlerce yıldır halka hizmet veriyor. Belediye binasının önündeki Bayraktar Çeşmesi’nden su içince, yol yorgunluğumu aldığını belirtmeliyim.“Bahnhof”a (tren istasyonu) yakın bir yerde büyük satranç taşlarıyla oynayan insanların meydanı diyebileceğim Barenplatz’la karşılaştık. Buradan birkaç yüz metre uzakta daha çok anarşistlerin barındığı işgal evi olan “reithalle”nin çevresi de meydan sayılır. Yeri gelmişken, anarşizmin teorisyenlerinden Bakunin’in 1876’da Bern’de öldüğünü de not düşelim. Burayı yazın akşam saatlerinde gezdiğimizde bir müzik şenliği vardı meydanda. Polisin giremediği söylenen “reithalle” ve çevresinde gördüklerimiz üzerine, “Polisin girmesine gerek yok, sistem burada damardan girmiş zaten…” demiştim.

Temmuz 2018’de eşim Sevda ve kuzenim Mehmet Kabadayı’yla konukları olduğumuz sanatçı dostlarımız Aydın ve Aynur Yılmaz’ların yönlendirmesiyle gezdiğimiz Museumplein (Müze Meydanı)’nda bulunan Van Gogh Müzesi, Stedelijk Müzesi ve Rijksmuseum bir bakıma sanat meydanı özelliği ve ferahlığıyla bizi büyülemişti. Ağustos 2009’da kızımız İlkyaz’la görme olanağı bulduğumuz Prag Eski Şehir Meydanı (Old Town Square) da Avrupa’da meydanların sanat yapıtlarıyla süslendiğinin bir başka örneği. Burada 600 yıldır faaliyette olduğu söylenen Prag Astronomik Saat Kulesi’nin (Horloge) dünyanın her tarafından ziyaretçi çektiğini belirtmeme gerek yok sanırım. Hazır “turist çekmek”ten söz etmişken, yıllar önce öğretmenlerimden duyduğum, ama 2009’da taksi şoförü köylümüz Ahmet Mucuk’un rehberliğinde gezdiğimiz Berlin’deki Bergama Müzesi’ni (Pergamonmuseum) gördüğümde beynimden vurulmuşa döndüğümü mutlaka vurgulamalıyım. Şimdilerde dizileri yapılan, kimi saray ya da padişah sevicilerce göklere çıkarılan II. Abdulhamit, Bağdat-Hicaz Demiryolu’nun yapımı karşılığında antik Miletos kentindeki kazılarda bulunan pek çok eseri Almanlara satmıştır. Almanların Bergama’dan Berlin’e getirdiği parçalar yardımıyla rekonstrüksiyonunu yaptığı Zeus Sunağı’nın yanı sıra Milet Agora Kapısı ve Babil’in İştar Kapısı da Bergama Müzesi’nde yer alan anıtsal eserlerdir ve müze ziyaretçilerinden elde edilen gelirin Almanya bütçesine önemli bir katkı sağladığını söylemeliyim. Berlin’deki “Müzeler Adası”nın en görkemlisi olan bu müze, kültür emperyalizminin en somut örneklerinden biri değil midir?

Avrupa ülkelerinde önemli düşünür, sanatçı, edebiyatçı ve bilim insanları adına çokça üniversite, sanat merkezi kurulduğunu görüyorsunuz. Türkiye’de çok az kurum ve kuruluş var böyle. Almanya’da Heidelberg ve Goethe Üniversiteleri, Hollanda’da Van Gogh Müzesi, Avusturya’da Mozart Operası aklıma gelen ilk örnekler. 2009’da görme olanağı bulduğumuz Viyana’da birçok yerde Goethe ve Mozart’ın heykelleriyle karşılaşmıştık. Bu ülkelerde “KinderGarten” denilen anaokulu döneminden başlayarak öğrencilerin bu mekânları gezip görerek eğitildiklerine en son İsviçre’nin Murten kentini gezmeye gelen öğrencilerin eğitim uygulamalarında tanık oldum. Doğrusu, çocukluktan başlayarak insanların bilinçaltına işleyen bir görsellikle kültürlerini yeni kuşaklara aktardıklarının altını çizmeliyim. Bilimle sanatı bütünlüklü biçimde eğitim ve yaşamın içine sokan bir sistem oluşturulduğunu görebiliyorsunuz. Bu yöntemin ve verilenlerin niteliği ayrıca değerlendirilebilir ama ne yazık ki emperyalizme bağımlı hale getirilen Türkiyemizde eğitimin özelleştirilmesi saldırısıyla birlikte Fen Liseleri yanında Bilim ve Sanat Merkezleri’nin de nitelik kaybına uğraması ne büyük acı değil mi?

Ancak meydanlarında, parklarında, bulvar ve caddelerinde başta heykel olmak üzere çeşitli sanat eserleriyle sürekli karşılaşılan birçok Avrupa ülkesinde, sanatçıların “yeni”yi oluşturma ve yaratma konusunda sorun, hatta açmaz yaşandığını gözlemlediğimi de belirtmeliyim. Kentlerde sanat galerileri, atölyeler çok ve bunları destekleyen sanayi gelişkin olmasına karşın, “yeni” denilebilecek yapıtların daha çok başka coğrafyalardan gelen sanatçılar tarafından üretildiğini söylemek abartı olmaz sanırım. Bunu, 2009’da şair İbrahim Deniz Aslan’ın kılavuzluğunda Paris’teki Ressamlar Tepesi’ni (Place du Tertre) gezdiğimizde fark etmiştim. 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyıl başlarında ressamların yanı sıra heykeltıraş, müzisyen ve şairlerin de buluştuğu bu meydan, “Özgür Komün” olarak anılırmış. Oysa 2009 yılında görüştüğümüz ressamlar arasında Asyalı, Ortadoğulu ve Latin Amerikalılar fazlaydı. 1950’li yıllarda Paris’e yerleşen Antakyalı ressam Remzi Raşa’yı sorduğumuzda atölyesinde bulabileceğimizi söylemişlerdi. Zaman bulup kendisiyle tanışamadığım bu değerli ressamımızı kaybettiğimizde üzülmenin ötesinde kendime çok kızmıştım. İyi ki onun çalışmalarına, Paris’te onunla sıkça görüşen Prof. Dr. Şehmuz Güzel aracılığıyla Ankara’da çıkardığımız bir dergide yer vermiştik.

Avrupa’da yaşayan, bu ülkelere Türkiye’den göç etmiş ya da ailesi Türkiyeli olan çok sayıda şair, yazar, ressam, heykeltıraş, müzisyen, tiyatrocu ve sinemacı olduğunu geniş yığınlar bilmiyor ne yazık ki… Avrupa’da yaşayan Türkiyelilerin büyük çoğunluğu da Fatih Akın (sinemacı), İsmail Çoban ve İsmail Yıldırım (heykeltıraş-ressam), Karsu Dönmez (müzisyen), Yüksel Pazarkaya ve Feridun Zaimoğlu (yazar) gibi popülerliği olan adlar dışındaki sanatçılarımızı tanımaz. Hatta son 10 yıl içinde Avrupa’da görüştüğüm yeni kuşağa mensup Türkiye kökenlilerin çoğunluğunun, hem eğitim süreçlerinde hem de günlük yaşantılarında yukarıda saydığım çok bilinen isimlerden dahi habersiz büyüdüklerini gözlemledim. Eskiden, Türkçe kültür derslerinin daha çok verildiği okullarda okuyanların Türkiye’deki şair-yazarlardan az da olsa haberdar olduklarını, ancak son yıllarda iyi Almanca öğrenebilmek ve meslek sahibi olabilmek için çocukların Türkçe kültür dersine olan taleplerinde ciddi bir azalma olduğunu hem gençler hem de eğitimciler vurguluyorlar. Türkiye egemenlerinin “Camicilik”e hapsetmek istedikleri kültürsüzlük politikasına paralel olarak Avrupa’daki Türkiyelilerin de ailelerin eğitim ve kültüre verdiği önem oranında az ya da çok değişen bir gerileme içerisinde olduklarının altını çizelim. Bu durum, halkların doğal etkileşim içerisinde kültürlerini zenginleştirmeleri bakımından ciddi bir sorun olarak görülmeli; çünkü kendi dil ve kültürünü geliştiremeyen halklar, egemen olan kültür içinde eriyip giderler, ortak kültüre de bir özgünlük-zenginlik kazandıramazlar.

Bu veriler ışığında Ocak 2019’da Almanya’da görüştüğüm iki ressamdan edindiğim izlenimleri dile getirmek istiyorum. Bunlardan ilki Sabahattin Şen olup 1947’de Antakya’nın Kuruyer (Kurye) köyünde dünyaya gelmiş. Babası çocukluğunda Kışlak’tan bu köye gitmiş olan ressamımız, Düziçi İlköğretmen Okulu’nun ortaokul bölümünü bitirdikten sonra, İstanbul’da görsel sanatlar eğitimi almış. Resim öğretmenliği yapmış, daha sonra Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde hocalığa geçmiş. Kendini geliştirmek için 1980 yılında da Almanya’ya gelmiş. Köln’de hem eğitim almış hem de çalışmalarını sürdürmüş. Benden 13 yaş büyük olan Sabahattin Ağabey’le tanışmamız 2001’de Antakya’da gerçekleşti. 2000-2005 arasında yayımlanan Amik Kültür Sanat Dergisi’nin bürosunda tanıştığımızda iki ortak noktamız olduğunu öğrendim ve o güne kadar tanışmadığımız için üzüldüm. Baba tarafından köylümüzdü ve ikimiz de Köy Enstitüsü’nün devamı olan Düziçi İlköğretmen Okulu’nda okumuştuk. Ressam olduğunu öğrenince dergimiz için sanatla ilgili yazılar kaleme alabileceğini önerdik kendisine. Amik’in birkaç sayısında yazıları yayımlandı. Kendisi Almanya’da yaşadığından, o zamanlar yeni yaygınlaşmaya başlayan e-posta üzerinden yazışmalarımız oldu. Ben 2003’te Ankara’ya taşınınca da bağımız koptu. Doğrusu, 16 yıl sonra Sabahattin Şen’le Almanya’da buluşma olasılığının heyecanını yaşadım birkaç hafta. Çünkü köyümüzün 1960’lı yıllarda muhtarlığını yapan halk aydını dayım Mehmet Yıldız’ın kaleme aldığı anılarında ailesinden söz etmesi üzerine Sabahattin Ağabey, sosyal medya üzerinden bir mesaj göndermiş. Bu mesajı alan dayımın kızı sevgili Hatice Oral durumdan beni haberdar edince telefonunu alıp kendisine ulaşma olanağı bulmuştum. 27 Ocak Pazar günü Mehmet Kabadayı, Ramazan Yıldız ve Mehmet Arslan’la birlikte Duisburg’dan Köln’e giderek evinde kendisiyle buluştuğumuzda heyecanım sevince, mutluluğa dönüştü. En çok da aradan geçen uzun yılların boşluğunu dolduracağımız için… Mutluluğumun ikinci nedeni de köydeş oldukları ve Almanya’da yaşadıkları halde birbirlerinden habersiz olan üç dostumu kendisiyle yüz yüze tanıştırmamdı.

Köln’ün kapalı ve soğuk bir gününde bizi evine konuk eden Sabahattin Ağabey’le hemen derin bir sohbete başladık. Bir sonraki kuşaktan dört köydeşi olarak kendisini soru yağmuruna tuttuk dersem, abartmış olmam herhalde. Hem yaşam öyküsüne dair öğrenmek istediklerimiz hem de konuşurken adı geçen olaylar ve kişilerle ilgili bilgilerimiz üzerinden sorduklarımız üzerine samimi ve açık bir dille yaşadıklarını, gözlem ve deneyimlerini bizimle paylaştı. Mehmet Arslan’la onun konuşmalarını kayda almaya ve fotoğraflar çekmeye özen gösterdik. Bir yönüyle, köyümüzden yetişmiş ilk ressamla buluşmamızı belgeledik. Kimileri abarttığımı düşünebilir ama bunlar çok önemli belgeler; hele hele teknolojinin bu denli geliştiği ve cep telefonlarıyla her türlü kaydın yapılabildiği günümüzde öne çıkan kişi, olay, durum ve çalışmaları –izin almak kaydıyla– belgelemek gerekir. Özellikle araştırma yaparken, sözlü tarih çalışması gerçekleştirirken, inceleme yazıları kaleme alırken fotoğrafların, ses ya da video kayıtlarının ne denli değerli olduğunu bilenler için bunlar çok daha önemli…

Burada ressamımızın yaşamına ya da bize anlattıklarına değinmeyeceğim. Daha çok sanatsal çalışmalarından söz etmek istiyorum. Sabahattin Şen, sanatın doğuşunu şöyle açıklıyor: “Kuşkusuz ki ilkel çağlarda sanat bir gereksinimdi ve gereksinimden doğdu. İnsanın kendini arayışıydı. Hem kendini hem de doğayı tanımak için çok yoğun bir çabaya girdi. Bana göre mağaradaki hayvan resimleri resmini çizdiği hayvanları yakından tanıdığının belgeleridir. Elbette kendini de buraya katarak onlarla belli bağlantılarının olduğunu betimleyecekti. Korkuları en ürkütücü ve en üstün duygularıydı. Korkulardır onu kendi iç dünyasına iten.”1 Sümerler ve Eski Mısır uygarlıklarının sanat yapıtlarını yaratan sanatçıların adlarının bilinmemesinden hareketle, sanat ve sanatçının egemen güçler tarafından istedikleri doğrultuda kullanılmasına dikkat çeken sanatçımız, sanatçının özgürlük sorununa odaklanır. Son yüzyılda sanatçının özgürlük mücadelesinde önemli yol aldığına vurgu yaptığı gibi bu hayati sorunun hâlâ güncel olduğunu işaret eder. Dolayısıyla sanatın özgünlüğünü geliştirebilmesi için sanatçının özgürlüğünü herkese ve her güce karşı koruyabilmesi gerektiğini belirtir.

Sabahattin Şen’in biçeme yaklaşımı da önemli. Şöyle diyor bu konuda: “Bir sanatçının belli bir biçeminin olmasından çok her çalışmasının biçemi ne olursa olsun özgün ve çağdaş birer yapıt olması gerekiyor. Çok yönlü bir sanatçıyı bir biçem içinde tutmak olanaksız. Zorlarsanız onu kalıba sokup verimsiz kılarsınız. Eğer biçemcilik kalıbı koşulu olmadan sanat olmaz diyenler haklı çıksaydı ne Joseph Beuys ne de Gerhard Richter olurdu.”2 Onun bu görüşünden hareketle Mart 2015’te Ankara’da açılan ArtAnkara sergisini eleştirdiğini görürüz. Bu sergiler için oluşturulan seçici kurulun göstermelik olduğuna, organizatörün istediklerini karşılayanların yapıtlarının niteliğine ya da o serginin hedefine bakılmadan sergiye dâhil edildiğine dikkat çeker. Sanatçımızın bu eleştirisinden yola çıkarak, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, Türkiye’nin önemli ressamlarından ve hocalarından Prof. Dr. Şefik Bursalı Müze Evi’ni kapatarak sergi salonuna dönüştürmesi aklıma geldi. Türkiye’nin bırakın sanatın özgünlüğü ve özgürlüğüne değer verilen bir yer olmasını, hocanın koşullarını koyarak Bakanlığa devrettiği evinin müze olarak korunması hukukuna bile saygı gösterilmeyen bir ülke haline getirilmesinden utandığımızın altını çizmeliyim.

Evinde sanatı üzerine konuşmaya zaman bulamadığımız Sabahattin Ağabey, bizi atölyesine götürdü. Ehrenfeld’deki atölyesinin bulunduğu çevrede park edecek yer bulmakta zorlandığımızı, özellikle Pazar günleri havanın kapalı olduğu durumlarda herkesin evinde bulunmasından dolayı bu sorunun daha çok yaşandığını söylediler. Küçük ama insanı içine çeken atölyesindeki resimlerine bakarken, sorularımıza yanıtlar veren sanatçımız, gösterdiği tabloda ne gördüğümüze dair sorularla yorumlarımızı, bakış açımızı öğrenmeye çalıştı. Soyut resimlerin ağırlıkta olduğu tablolarda dikkatimi çeken ilk şey, biçim-renk ya da figür olarak Anadolu’yu çağrıştıran izlerdi. Bu gözlemimi dile getirdiğimde, sanatın evrensel dili olduğunu ve bu dilde sanatçının tüm birikim ve deneyimlerinin bir biçimde kendini ifade ettiğini söyledi. Kendisine imzalayarak verdiğim “Her Yönüyle Kışlak” kitabımdan yeni esinlenmelerle nasıl bir resim yapabileceğini düşündüm o sırada. Kızılgöl’de sürülerini sulayan çocuklarla Ağcapınar’da ceviz ya da çınarlara kurdukları salıncaklarda havalara savrulan kadınları birleştirdiği bir resmi hayal ettim. Bunu özellikle burada dile getirmemin nedeni, Sabahattin Ağabey’in resimleriyle ilgili bir gözlemime dayanıyor. Konuşmamız sırasında insanın başkalarına kendini ifade edememesi sorununa önem verdiğini anladığımız ressamımız, bir yere ait olamayan insanların zorluklarına, endişelerine samimi ve yalın bir anlatımla karmaşıklığın içinden çıkış yolları aratıyor diyebiliriz. Bunu yaparken, belki de insana dayatılan ya da egemen sistem ve karmaşık ilişkiler tarafından oluşturulan labirenti bizlere gösteriyor olabilir.

Küçük ama sıcak atmosferli atölyede beş Kışlaklı olarak buluşmamızın sevincinin gözlerimizden okunduğu fotoğraflar çekildikten sonra, Ramazan Yıldız ve Mehmet Arslan dostlarımızı Duisburg’a uğurladık. Biz, Işılay Karagöz’le görüşmek üzere Türkiyelilerin yoğun yaşadığı Mülheim semtine gittik. 12 Eylül faşizminin ülkemize ve emekçi halkımıza yaşattığı büyük acının örneklerinden biri de, Artvin TÖB-DER Başkanlığı da yapan Enver Karagöz’dür. İşkencelere haykırarak direnen bu değerli öğretmenin boğazına kaynar su dökerek konuşmasını engelleyen 12 Eylül faşizmi, onun 2007’de kanserden ölümüne neden olmuştur. Devrimci eğitimciliği ve toplumsal mücadeleciliği yanında şiirleriyle de iz bırakan Enver Karagöz’le yaşam mücadelesini ortaklaştıran ve kendisi de öğretmen olan Işılay Hanım’la Mülheim’da buluştuğumuz bir kafede söyleştik. Bedenen ve zihnen dinç bulduğumuz Işılay Karagöz’ün bizi sıcak karşılamasını, hem sosyalizm bilincine hem de Anadolu geleneğini sürdürüyor oluşuna bağlayabilirim herhalde. Daha da sevindirici ve gönendirici olan, ülkesinin bağımsızlığı, halkın eşitlik ve özgürlüğü için yaşamını ortaya koyan eşi Enver Karagöz’ün adını yaz dönemi hariç her ay düzenli etkinliklerle yaşatmasıdır. “Enver Karagöz Edebiyat Dostları” başlığında sekiz yıldır düzenlenen bu etkinliklerde edebiyat-sanat-kültür ve politikayla ilgili konular işleniyor. Onun şairliğinin de güçlü olduğu dikkate alındığında, bu başlığı hak ettiğini söyleyebiliriz. Yeri gelmişken “Direnç Gülü” adlı kitapta yer alan bir şiirini paylaşmak isterim.

“Ayak sesleri /kısa adımlı /kendinden emin/ sirensiz / düdüksüz / postalsız // bir ses / bir güneş penceremde / ya gülüşüm olsun /kapının aralığında / ya duruşun dolsun odama / sıcaklığınla / eylülsüz gel ne olur”

Işılay Hanım’ın bu değerli çabası yanında anlamlı çalışmalarından birine daha değinmek isterim. Köln’deki Buchforst Semt Derneği’nde gönüllü çalışarak kadınların sorunlarının çözümüne katkıda bulunduğu gibi onların meslek ya da beceri edinmelerini sağlayan kursların verilmesine de öncülük ediyor. Kendisiyle bir yıl sonra, Ocak 2020’de, “Enver Karagöz Edebiyat Dostları” etkinliğini birlikte gerçekleştirme konusunda hemfikir oluyoruz. O arada, sanatla ilgili çalışmalarda dayanışma içinde olabilecekleri Sabahattin Şen’le iletişim kurmak üzere mutabık kalmalarından da mutluluk duyarak vedalaşıyoruz.

Almanya’da Türkiyelilerin yoğun yaşadığı yerler, hep “Küçük İstanbul” olarak adlandırılıyor. Köln’de de “Keup Caddesi” böyleymiş. Sabahattin Ağabey’in kılavuzluğunda bu caddeyi turlarken bunun farkına varıyoruz. Yiyecek-içecekle ilgili işyerlerinin yoğunlukta olduğu bu caddede, daha önce basından okuduğum “Gala” adlı müzik mağazasını görünce sevindim, ama vakit geç olduğundan kapalıydı ve sahibi Dersimli Hasan’la tanışamamanın hüznünü duydum. Bir başka kışa, yani Ocak 2020’ye kaldı…

Gün boyu koşturmanın, söyleşmenin, gözlemlemenin sonunda karnımız zil çalıyordu. Mevlana Restaurant’a girdik. Hafta sonu olduğundan mıdır bilemiyorum ama iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Güzel düzenlenmiş masalarda Türkiyeliler yanında Almanların da oturdukları dikkatimi çekti. Burada halkların, yemek kültürü üzerinden de olsa, kaynaşmalarının bir tablosuyla karşılaşmaktan sevinç duyduğumu belirtmeliyim.

Her güzel buluşmanın bir de ayrılık hüznü oluyor doğal olarak. İnsanın diyalektiği bu… Sabahattin Şen Ağabey’imizle kucaklaşıp vedalaşıyoruz. Ona sanat yaşamında üretkenlik dileyerek Elgendorf’un yolunu tutuyoruz candostum Mehmet’le…

Önceki İçerikAnnemin Doğum Günü (9 yaş üstü)
Sonraki İçerikBir Kızım Olacak Sevgili Günlük
Müslüm Kabadayı
1960’ta Hatay’ın Yayladağı ilçesine bağlı Kışlak Bucağı’nda doğdu. 1970’li yıllarda Düziçi İlköğretmen Okulu’ndan 1982 yılında A.Ü. DTCF’den mezun oldu. Okul dergilerindeki yazılarından sonra edebiyat dünyasına öykü, deneme, eleştiri, makaleleriyle katkıda bulundu. Yazarlık hayatına 1986’da Ankara’da yayımlanan Yaşamın Tüm Birimlerinde Yoğunluk Sanat Kitabı’yla başladı. Yerel dinamiklerden beslenen dergiler başta olmak üzere onlarca dergide ve gazetede inceleme-araştırma yazıları başta olmak üzere edebi-sanatsal ürünlerim yer aldı. Birçok derginin de Yayın Kurulunda yer alarak edebiyat dostluğunu geliştirmeye çalıştı. 1987’den beri Trabzon, Hatay ve Ankara’da Edebiyat Öğretmenliği yapıyor. 1990’lı yıllarda Hatay Eğit-Sen Şube Başkanlığını ve İnsancıl Dergisi Antakya Temsilciliğini yürüttü. Birçok kentte söyleşi, panel ve sempozyumlara katılarak bildiriler sundu, konuşmalar yaptı. En çok da “Emek Edebiyatı” üzerinde durdu. Suriye, Ürdün, Lübnan, ABD ve Almanya’da kültür-edebiyatla ilgili sunumlar gerçekleştirdi. 1999’dan bugüne yayımlanmış 15 kitabı bulunmaktadır. Bunlardan 5’i (Salkım Saçak Keldağ, Közlü Yürekler, Dirilten Duyunçlar, Çölüngelini ve Çuhadaroğlu Kaplan Ali) öykü kitaplarıdır. Araştırma-inceleme, deneme, eleştiri, makale, günlük, gezi yazıları, açık mektuplar ve öykü türlerindeki yaratıcı üretkenliğini, romanla zenginleştirmek istiyor.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz