<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Eleştiri &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/edebiyat/elestiri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Fri, 14 Mar 2025 21:48:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2019/03/cropped-zamansiz_editor_100x100-1-32x32.jpg</url>
	<title>Eleştiri &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlhan Sami Çomak &#8221; Kimseye Kırgın Değilim&#8221; diyor…</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ilhan-sami-comak-kimseye-kirgin-degilim-diyor/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ilhan-sami-comak-kimseye-kirgin-degilim-diyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrfan Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Mar 2025 21:48:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11611</guid>

					<description><![CDATA[Mahkemece kanıtlanmış hiçbir suçu olmadığı halde sırf yalancı şahitlere dayanarak cezalandırılıp hapse atılan ve neticede sıradan bir insan iken orada çeşitli uluslararası ödüller de dâhil onlarca ödül alan ve 12 Kitap yazarak 30 yıl 3 ay 6 gün hapis yattıktan sonra  geçtiğimiz haftalarda bir şair olarak özgürlüğüne kavuşan İlhan Sami Çomak&#8217;ın&#8221; Karınca Yuvasını Dağıtmamak &#8220;adlı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Mahkemece kanıtlanmış hiçbir suçu olmadığı halde sırf yalancı şahitlere dayanarak cezalandırılıp hapse atılan ve neticede sıradan bir insan iken orada çeşitli uluslararası ödüller de dâhil onlarca ödül alan ve 12 Kitap yazarak 30 yıl 3 ay 6 gün hapis yattıktan sonra  geçtiğimiz haftalarda bir şair olarak özgürlüğüne kavuşan İlhan Sami Çomak&#8217;ın&#8221; Karınca Yuvasını Dağıtmamak &#8220;adlı kitabını okudum&#8230; &#8221; Bunca yılın sonunda adalet nedir sorusuna sağlıklı bir cevabım yok benim. Zira bu konuda her şey o kadar değişken, hercai ve umutsuz ki&#8230;</p><p>Eh, insanın neresi ağırsa canı orası. Adalet, uzun upuzun yargılanmamaktır; adalet, kanunların herkes için geçerli olmasıdır; adalet, haksız yere içerde olmamaktır; adalet, unutulmamaktır&#8230;&#8221; diyor&#8230; Çocukluğunda bir gün çayır biçen amcasının yanında bir karınca yuvasına denk gelen İlhan Sami Çomak, o günleri güç sahiplerinin güçsüze yaptıklarına gönderme yaparak gördüğü bir karınca yuvasına karşı edindiği izlenimlerini de şöyle anlatıyor&#8230; &#8220;Ve beni gerçekten karınca yuvasını dağıtmakta alıkoyan neydi? Güçlüydüm ama sakınabildim. Kötülük sonradan ilişiyordur insana, kim bilir. O yuvayı dağıtmış olsaydım belki de bende apayrı bir hayat çizgisi, bugünkünden çok farklı bir kimlik şekillenmiş olurdu bende&#8230;&#8221; diyor&#8230; </p><p>İlhan Sami Çomak yaşadığı bunca karanlığa ve zorluğa rağmen hayata ve özgürlüğe olan tutkusunu da kaybetmeyerek gün yüzüne adım atmadan önce dışarı çıktığında yapacaklarının listesini de çıkarmadan edemiyor&#8230; İlhan Sami Çomak&#8217;ın listesi şöyle&#8230; </p><p>&#8220;1. Önce varlığıyla sonra ölümüyle (ah, dillendirmek öyle zor ki!) beni değiştiren, yasını bitiremediğim kardeşimin mezarı ziyaret edilecek. Ağlayacağım, kimse varmasın yanıma! 2. Dönüp dönüp sığındığım ilk çocukluğumun mekânına köye gideceğim&#8230; 3. Peri ırmağına ineceğim. Önce yüzmenin çeşitli hallerini deneyeceğim. Lütfen yalnız bırakmayın beni! 4. Bunca yıldır soran veya sormayan tüm akrabalar aranacak. İlk düşünülecek,ilk ziyaret edilecekler elbette dostlar olacak&#8230;. 5 . Özgürlüğüme kavuştuğum gün bol sarılmalı bir gün olacak sanırım, sınır koymadan, sevdiklerime, aileme doyasıya sarılacağım&#8230; </p><p>Hepsini beraber görmenin mutluluğunu yaşayacağım hissindeyim. Sonra da Cengiz abimin otomobiline bineceğim ve &#8220;çok yavaş sür &#8221; diyerek, Nasıl bir yolu aşıp ziyaretime geliyorlar diyerek yıllardır merak ettiğim sorunun cevabını öğrenmeye girişeceğim &#8220;diyor&#8230; İlhan Sami Çomak, uğradığı haksızlığa rağmen yine de hiç kimseye ve hiç bir şeye öfkeli olmadığını açık yüreklilikle ve samimi bir şekilde şöyle dillendiriyor &#8221; Bana işkence yapanları, yargılayıp yargılayıp gerçeği önemsemeden aynı cezayı vererek beni özgürlüğümden edenleri, yaşadıklarıma göz yumarak beni kötülük karşısında yalnız bırakıp sessizliği çoğaltan toplumu affettim, affetmesini bildim ben! &#8221; diyor&#8230; 160 sayfa olan &#8220;Karınca Yuvasını Dağıtmamak&#8221; adlı bu kitap İletişim yayınları arasında çıkmış&#8230; İlhan Sami Çomak hepimizi affediyor.&#8221; Kimseye kırgın değilim &#8220;diyor</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ilhan-sami-comak-kimseye-kirgin-degilim-diyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gölgesizler Üzerine</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/golgesizler-uzerine/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/golgesizler-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Zeki Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Feb 2025 13:37:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11586</guid>

					<description><![CDATA[“Düş gecenin akvaryumudur.” Victor Hugo Rüya, içinde yaşadığımız sonsuz olasılıklar evreninden çok daha fazlasını içinde barındıran, uyku iksirinin tesirinde geçen saatlerde bilinç dışımızı katman katman önümüze seren o ketum büyücü. Rüya, onu bilebildiğimiz veya bilemediğimiz ölçüde hayatın, bilimin ve edebiyatın merak, araştırma ve tartışma konusu olmuştur. Bilinmeyeni, açıklanamayanı ve bazen de ifşa edilmemesi gereken bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> “Düş gecenin akvaryumudur.” Victor Hugo </p><p>Rüya, içinde yaşadığımız sonsuz olasılıklar evreninden çok daha fazlasını içinde barındıran, uyku iksirinin tesirinde geçen saatlerde bilinç dışımızı katman katman önümüze seren o ketum büyücü. Rüya, onu bilebildiğimiz veya bilemediğimiz ölçüde hayatın, bilimin ve edebiyatın merak, araştırma ve tartışma konusu olmuştur. Bilinmeyeni, açıklanamayanı ve bazen de ifşa edilmemesi gereken bir gerçeği roman sayfalarına gizlemek için rüya her zaman bir sığınak olmuştur. Efsunlu doğasıyla yazarların kalemine sızmış, anestezi etkisi yaratan sözcüklere dönüşerek ruhumuza zerk edilmiştir. </p><p>Büyülü gerçeklik akımıyla birlikte değerlendirebileceğimiz, edebiyatta rüya ya da rüyada edebiyat meselesine Yazınımızdan da Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler adlı, rüya ve gerçeğin tabakalar halinde sıralanıp adeta birbirine karıştığı ve bu esnada süren hayata şahit olduğumuz romanı örnek gösterilebilir. Anlatının ilk anından itibaren bireylerin, Sartre’ın dimağımıza nakşettiği An’da sıkışmışlık hissinden kurtulma arzusuna şahitlik ederiz. Kaçışın şehirden köye doğru olması ilk bakışta klasik bir tersine göç veya doğaya dönme isteği gibi görünse de kitabın ilerleyen bölümlerinde bunun tek yönlü bir hareket olmadığına şahit olunca aslında kaçışın bir arayış, arayışın da bir döngü olduğunu görürüz. Bu döngüsellik motifi romanda sık sık söz edilen tespih imgesiyle özdeşleştirilmiş, tespihin döngüsel yani her seferinde başa dönen yapısı eserin bu yönünü vurgulamakta güçlü bir metafor olarak kullanılmıştır. “Cennetin Oğlu’nun yılanı beline kemer gibi sarıp onun kuyruğunu ağzına yerleştirdiği sahne, Antik Yunan’ın ouroboros sembolünü anımsatır. Ouroboros, döngüsel zamanın, kendini tüketmenin ve aynı zamanda yeniden yaratılmanın güçlü bir simgesidir. Ancak Hasan Ali Toptaş, bu sembolü yalnızca bir varoluşsal döngü olarak değil, karakterin fiziksel ve ruhsal yok oluşunu anlatmak için kullanır. Cennetin Oğlu’nun bu döngü içinde sıkışıp ölmesi, bireyin kendi varoluşunun ağırlığı altında ezilmesini ve bu süreçte hiçbir çıkış yolu bulamayışını da sembolize eder. Bu sahne, romanın genel teması olan kayboluş ve varoluşsal arayış kavramlarına çarpıcı bir anlam katmaktadır. Ayrıca bir metafor olarak gölge de gayet anlamlı bir biçimde romanda işleniyor. Kişinin nereye giderse gitsin peşinden sürüklediği ondan kaçamadığı geçmişini hatırlatan gölge imgesi aynı zamanda kendinden kaçmanın mümkün olmadığını da bize gösterir. Bunu roman karakterlerinden Berber’in şehirdeyken köyü köydeyken şehri düşlemesinden fakat nerede olursa olsun peşini bırakmayan ait hissedememe sorununun gölgesi gibi onu takip etmesinden anlıyoruz. Tespihin sürekli çevrilen fakat tamamlanamayan bir döngüye işaret etmesi gibi gölge de insanın geçmişiyle arasındaki kopmaz bağı temsil ediyor. Bekçi karakteri de elinden hiç düşürmediği mavzeri ile birlikte bir başka imge olarak patriyarkal toplum ve gücü elinde bulundurma olgusuna bir gönderme olarak değerlendirilebilir. Bir başka güç ve otorite imgesi olarak Devlet de romanda sadece ismen yer alıyor ya da var olmayışıyla temsil ediliyor. “Vatandaşların dertlerine ilgisiz devlet” eleştirisi Muhtar’ın yaşanan her kayıp için ilçeye gidip bunu yetkililere bildirmesi fakat bir sonuç alamaması veya beklenen ama bir türlü gelmeyen milletvekillerinin varlığı yoluyla romanın toplumsal gerçekçi yönünü de öne çıkarıyor. Bu metaforlar esere varoluşsal anlamda felsefi derinlik kazandıran unsurlar olarak dikkat çekiyor. </p><p>Gölgesizler büyülü gerçeklik imgeleriyle bezeli yapısında varoluşsal bir arayışı işliyor ancak anlatının bütünlüğünü zayıflatan unsurlar da barındırıyor. Karakterlerin psikolojik derinliği, kurgudaki bazı seçimler romana güçlü anlamlar katmak yerine yer yer anlatının bütününü zedeliyor. Çoğunluğu köy realitesinde geçen romanda güç ve otorite simgesi olarak Bekçi karakteri her ne kadar köydeki görevini yerine getiriyor olsa da bana kendisine yüklenen sorumluluk altında ezilmiş bir karakter olarak göründü. Ayrıca köy gerçekliği bir kez daha göz önünde bulundurulduğunda erkin temsilinin Jandarma karakteriyle yapılması romanı gerçekliğe daha da yakınlaştırabilirdi. Bu eksiklik sonucu, romanda yaşanan biri intihar üç ölüm ve kaybolmalar gibi adli olaylara rağmen belki de devletin eksik temsilinin bir tezahürü olması gerekliliğinden hareketle, yaşananlara kolluk kuvveti olarak Jandarmanın dahil edilmemesi karakter kurgusu yönünden olumsuz bir eleştiri noktası olarak dikkat çekiyor ve gerçekliği büyüyle harmanlarken gerçeklikten kopmaya neden olacak düzeyde yapılan bu dozaj hataları anlatıyı gözümde bütünsel olarak eksik kılıyor. </p><p>Muhtar gibi seçim zaferini evinin damında tek başına içerek kutlayan, ölümünü bile herkesten gizleyecek nispette içe dönük bir karakterin eşiyle yaşadığı münasebetin “sevişme” olarak ifade edilmesi Muhtar’ın karakter olarak tutarlılığını zayıflatıyor. Çünkü Anadolu toplumu ve kadına yönelik toplumsal cinsiyet algısı bir arada düşünüldüğünde Muhtar ve karısı arasında yaşananların işteş bir fiilden ziyade Muhtar’ın tek taraflı tatmin arayışını öne çıkaran bir biçimde aktarılması bize muhtarımızı daha gerçekçi bir perspektiften okuma şansı sağlayabilirdi. </p><p>Gölgesizler, büyülü gerçeklik unsurlarıyla zenginleştirilmiş, varoluşsal sorgulamalar içeren bir roman. Ancak, karakterlerin derinlik kazanamaması, anlatıyı gerçeklik yönüyle akamete uğratan noktaları ve gerçeklik ile büyü arasında kurulan dengenin zaman zaman bozulması, eserin etkisini zayıflatıyor. Yer yer başarılı metaforlar barındırsa da anlatı bütünlüğünü güçlendirmek yerine onu dağıtan tercihler romanın gücünü gölgeliyor. Kitaptaki dil işçiliğine rağmen, Gölgesizler, yarattığı atmosferin hakkını tam anlamıyla veremeyen, potansiyelini tam olarak gerçekleştiremeyen bir eser olarak kalıyor.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/golgesizler-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DÜŞÜNME VE YAŞAMA BİÇİMİ OLARAK YAZI YA DA METİN AYDIN</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/dusunme-ve-yasama-bicimi-olarak-yazi-ya-da-metin-aydin/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/dusunme-ve-yasama-bicimi-olarak-yazi-ya-da-metin-aydin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Atlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Dec 2024 15:53:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11543</guid>

					<description><![CDATA[Her olay, her olgu ve her birey, insan toplulukları ya da toplumlar tarihseldir; belli bir zamansallıkla tanımlıdır. Zamanın belli bir anına dairdir, belli bir zaman aralığına tekabül eden bir ömre sahiptir. En sıradan, en küçük bir nesnenin, bir kanat çırpışının bile bir tarihi; yazıldığı taktirde ve yazıldığı kadarıyla, tarihselliği vardır. Ve yine her olay, olgu, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her olay, her olgu ve her birey, insan toplulukları ya da toplumlar tarihseldir; belli bir zamansallıkla tanımlıdır. Zamanın belli bir anına dairdir, belli bir zaman aralığına tekabül eden bir ömre sahiptir. En sıradan, en küçük bir nesnenin, bir kanat çırpışının bile bir tarihi; yazıldığı taktirde ve yazıldığı kadarıyla, tarihselliği vardır. Ve yine her olay, olgu, birey ve toplum mekânla tanımlıdır. Coğrafi, topoğrafik, kırsal, kentsel, mimarivb. bir fiziksel mekânda, mekânlar silsilesinde vuku bulur her şey. Kıta, ülke, ada, kasaba, şehir,sahil, yayla, orman, çöl, saray, sokak, ev, okul…</p><p>Kimlikler de öyle. Ezelî ve ebedîiçeriklere sahip sayamayacağımız kimlikler de sabit, değişmez veriler olmayıp, değişen zamanlarda, değişen coğrafi/mekânsalkoşullarla beraber farklılaşan bilinçler, idrakler, tanımlamalar ya da kabuller sayılmalıdır. Böylesi dinamik zaman-mekân matrisleri içinden baktığımızda ne coğrafya değişmez bir kaderdir ne de kimlikler. Zira aynı coğrafya üzerinde, farklı zamanlarda ya da aynı zamandaşlık içinde çok farklı toplumsallıklar, çok farklı kimlikler varolabilmektedir. Çünkü zamanla ve mekanlafarklı ilişkiler içerisine girmek mümkündür ve girilmektedir de. İçine doğduğumuz ya da zamanla edindiğimiz kimliklerin isesalt pasif birer taşıyıcısı değil, aktif birer katılımcısı ve aktarıcısıyız ve fiillerimizle onların anlamlarını, içeriklerini belirleyen, değiştiren biziz; kendi tarihsel zamanımız içinde. Praksis ya da mevcut fiiliyatları böyle anlamalı herhalde. Bu durum, bu kategorilerin (zaman ya da tarih, mekân ya da coğrafya, kimlik, birey, toplum) hepsini tartışmalı kılmaktadır ve yazı, bu tartışmaların,onun içinde/sayesinde mümkün olabildiği en engin ve en derin deryadır. Yazı -ve daha da geniş olarak, dil- düşüncenin, içinde varlık bulduğu “zamanmekansal” ortam, evren; düşüncenin ta kendisi olsa gerektir.</p><p>Metin Aydın, bir düşünme biçimi, dahası, bir yaşama biçimi olarak yazının/yazmak ediminin çok canlı bir örneği. Bir dil(ler) ve yazı insanı. Yazarlık, seçilmiş bir meslek ya da üstlenilmiş bir kimlikten çok, çok yönlü bir düşünme ve eyleme yolu, Aydın’da; organik bir refleks, bir varoluş tarzı ya da varoluş kipi gibi adeta. O denli kaçınılmaz, o denli hayatî… Bir meslek ya da kimlik olarak yazarlık ise hiçbir biçimde idealize etmeden sorunsallaştırdığı, hatta yer yer öfkesine, mizahına hedef ettiği bir kategori durumunda.2000’li yılların başlarına uzanan tanışıklığımızın ilk günlerinden bugünlere, geniş bir alana yayıldığına tanık olduğum entelektüel ilgilerinin ve okumalarının önemli bir boyutunu oluşturuyor Metin Aydın için, yazmak. O kadar ki; okuma ve yazma aşkını kendisinde sınırlı ya da saklıtutmayıp, yanındakilere, temas ettiklerine de bulaştırmaktan hoşlandığına, bunu kendisine bir tür görev edindiğine tanıktır, onu bizzat tanıyanlar.</p><p>Bu, okuma ve yazma aşığının, son yirmi yılda sergilediği düşünsel/yazınsal pratiğin önemli bir kısmını,üçleme olarak düzenleyerek“Biblo Hayat Üçlemesi” adını verdiği ve ikisi daha önce “Biblo Hayat” ve “Bisturi” adları ile yayımlanan, sonuncusu “Kiler” adıyla okurla buluşan denemeler oluşturuyor kanısındayım. Zira Metin Aydın, şiir gibi edebi üretimleri bir yana, her şeyden önce sıkı bir polemikçi tavrı ile duruyor hayatın karşısında ya da içinde. Hırçın, öfkeli, kendi gölgesi ile bile kavga etmeye her an hazır bir dil, hiç vazgeçmediği bir humor duygusu ya da alaycı, hicveden nüktedan bir üslûp ve bunlara eşlik eden, bitmeztükenmez enerjikliği ile işlek bir zihin, keskin gözlemler, konuşkan bir yazarlık, hayatın içinde dipdiri olma arzusu, talebi ya da daveti…Bütün bunların derininde, fark edilmemesi imkânsız derecede güçlü bir vicdanî ses ya da haykırış, çığlık, ünlem, artık ne derseniz… Kanımca, Aydın’ın yazılarını karakterize eden başlıca unsurlar bunlar; çok kabahatları ile.</p><p>Ancak söz konusu olan Metin Aydın ve onun düşünsel/yazınsal serüveni olunca kaba hatlarla yetinemeyiz.Bu, onun ısrarlı sorgulayıcılığına ve yorulmak bilmez zihnî, düşünsel, yazınsal emektarlığınahaksızlık olur. Öncelikle şu belirtilmeli ki özellikle bu üçlemede bir araya getirilen yazıların da gösterdiği üzere, Metin Aydın, yukarıda sözünü ettiğimiz türden bir kimlik-meslek olarak yazarlığı, hele de oryantalist beklentilerin yön verdiği türden bir “egzotik-masalsı doğu anlatıcısı” rolü türünden payeleri elinin tersi ile itmiştir. Tüm yazınsal uğraşı, bu üçlemede sıkça rastlayacağınız, kendi ifadesi ile “coğrafyamız” dediği mekâna, onun kimlik meselelerine yönelik genelleyici, yüzeysel, toptancı yönelimlerle, bütünselleştirici ya da totalleştirici anlatılarla didişmek üzere bina edilmiştir desek, yanlış bir şey söylemiş olmayız. Ancak yine de eksik söylemiş oluruz.</p><p>Eksik söylemiş oluruz, çünkü Metin Aydın’ın keskin gözlemlerinden ve bunların yön verdiği kaleminden, sivri dilinden payını almayan toplumsal alan yok gibidir; dilin ve yazının kendisinden başlayarak, edebiyattan güncel sanata, spordan siyasete, gündelik hayatın sayısız rutininden geleneksel ritüellere, gündelik nesnelerden mitolojik ya da felsefi göndermelere varıncaya değin… Bu materyal bolluğu, Aydın’ın yazılarını değerlendirirken tutunabileceğimiz kavramsal araçları da çoğaltıyor ve yazıları okuma biçimlerimizin çoğulluğuna da yol veriyor.</p><p>Çok büyük laflar etmeden, kendine kendi hadlerini de sürekli hatırlatarak, çok önemli bir işe girişiyor Metin Aydın; edebi bir dil ve üslûpla, bir tür yarı-amatör sosyolojik analize açılıyor, şeylerin bir tür fenomenolojisine dalıyor, yazarak düşünüyor ve bizi de düşünmeye davet ediyor. Makro siyasetten uzak durmaya çalışarak, gündelik hayatın mikro meseleleri, kılcal damarları içinden, edebiyat üzerinden ve edebiyat sayesinde, sosyolojiye, siyasete, estetik ve etik felsefelerine vektörler uzatıyor, sorular üretiyor. Başlıca derdi “coğrafyamız” olsa da bir “yöre ve töre” edebiyatına hapsedilmiş, streotipleştirilmiş toplumsal gerçekliklere daha yakından bakmaya ve bunların evrensel ölçeklerdeki uzanımlarını/boyutlarını fark etmeye çağırıyor okurunu. Böylece edebiyat, bir süslü laf kalabalığı, yazarın bir fantastik uğraşı olmanın ötesinde, bir dünya yurttaşının, evrensel dertleri olan bir hakikat arayışına ve hakikati sorgulama edimine dönüşüyor. Riya ve samimiyetsizlik ise Aydın’ın, hedef tahtasına koyduğu ve eleştiri oklarını yönelttiği başlıca şeyler durumunda.</p><p><em>Alelade bir nesne, parkta bir bank,bir bilgisayar ya da bir ev eşyası, bir sokak hayvanı, bir gazete haberi, bir TV dizisinden ya da reklam filminden bir replik, aile içi bir muhabbet ya da komşuluk ilişkilerinden bir kesit…Birer mecaza dönüşerek yeni anlam katmanları kazanan bir biblo, bisturi ya da kiler, gündelik kullanımlarının ötesine taşarak, modern kent hayatının farklı veçhelerine yönelen bir düşünme ve yazma eyleminin hem nesnesi hem de öznesi haline geliyorlar, Metin Aydın’ın anlatımlarında. Mardin, Kızıltepe, Diyarbakır ya da İstanbul sokaklarının gündelik sıradanlığının sayısız görünümü, Aydın’ın yazılarında bir biçimde yer bulurlarken, modern kentliliğin ilk sosyologlarından Georg Simmel’in şu sözlerini hatırlatıyorlar; “Bizim için estetik gözlem ile yorumun esası şu gerçeklikte yatar: Tipik olan biricik olanda, ilkesel olan rastlantısal olanda, şeylerin özü ile anlamı yüzeysel, geçici olanda bulunur… O halde rastlantısal fragman, sadece bir fragman olmakla kalmaz, ‘biricik” olan ‘tipik’ olanı barındırır. Her fragman bir toplumsal kare, bir bütün olarak dünyanın bütüncül anlamını açığa çıkarma olanağı barındırır.”[1]</em></p><p>Metin Aydın böylesi fragmanların ve “olanakların” izini sürer. “Ev” başlı başına bir tartışma ya da araştırma nesnesi olarak karşımıza çıkar, örneğin. Ev, bir fiziki gerçeklik olduğu kadar bir sosyal gerçeklik, Metin Aydın’ınkaleminden aktarırsak “bir televizyon” ya da heyecanlı bahis oyunlarına sahne olan “bir top sahası”, “ha ev, ha devlet”, memleket, ülke ya da “bizim coğrafya” anlamlarına da gelebilmekte; anlamlar, görünümler çoğullaştıkça çoğullaşmaktadırlar.</p><p>Bu çokluk, Aydın’ın yazılarının neden salt “yöresel” ölçeklerle değerlendirilemeyeceğini de söylüyor bize. Modern dünyada gündelik hayatı ve onun eleştirisini felsefi uğraşlarının merkezine almış bir düşünür, Henri Lefebvre’nin mekân ve onun üretimine dair şu sözleri, Aydın’ın yazılarındaizlerini gördüğümüz mekân kavrayışına da ışık tutar niteliktedir;“(Mekân) Toplumsal ilişki midir? Evet, kuşkusuz; ama mülkiyet ilişkilerine (özellikle toprağın, yerin mülkiyeti) içkin ve diğer yandan, (bu toprağı, bu yeri şekillendiren) üretici güçlere bağlı olan toplumsal mekân hem biçimsel hem maddi çok-değerliliğini, ‘gerçekliğini’ ortaya koyar. Kullanılan, tüketilen ürün olan mekân, aynı zamanda üretim aracıdır; mübadele ağları, hammadde ve enerji akışı hem mekânı şekillendirir hem de mekân tarafından belirlenirler. Bu şekilde üretilen bu üretim aracı, ne üretici güçlerden, teknik ve bilgiden ayrılabilir, ne onu şekillendiren toplumsal iş bölümünden, ne de doğadan, devletten, üstyapılardan.</p><p>Öyleyse, toplumsal mekân kavramı genişleyerek gelişir, üretim kavramının içine dâhil olur, hatta bu kavramı işgal eder;kavramın içeriği, belki de özü olur.”[2]“</p><p>Toplumsal mekân” ile kastedilen sadece fizikî sınırları olan fizikî gerçeklikler, geometriler değildir elbette. Aile böyledir. Cemaatler, okullar, iş yerleri, apartmanlar,olanca hayatiyetiyle sokaklar, çarşı-pazar… Sanat ve edebiyat mecraları…Çeşitli yurtlar ve yurtsuzluklar…Dahası, bizatihi dil ve yazı böylesi toplumsal mekanlardır ki Metin Aydın’ın başlıca pratiğini bu mekanlarda devinmek oluşturur. Gündelik hayat yazınsal mekâna, edebî düzleme aktarılırken, arka planda ya da satır aralarında devasa sorular, sorunlar ve sorunsallar ima edilir, anımsatılır; tarihle ve insanlıkla yüzleşme, demokrasi sorunu, sayısız toplumsal, siyasal ya da ekonomik eşitsizlik, sömürgecilik vb.</p><p>Kayınpederin evinde misafirlikteyken bir yandan bilgisayar başındadır yazar. Şimdi bu iki mekânı, yazı ve oda, kıyasladığımızda, bir tür makro kozmosla mikro kozmosun bir aradalığı bu yazıların genel karakteristiğini de resmeder gibidir. Yazar bir yandan bizimle, hayatla ya da yazı ile konuşurken bir yandan gündelik bir sohbet yürümektedir orada. Üstüne üstlük yazar, bu ciddi yazar pozuyla, kendi kendiyle dalga geçer bir yandan. Üçlemenin son okumalarını yapan Zeyni Anık’ın ifade ettiği gibi; “bazıları(na) havadan sudan yazılar gibi gelse de bizleri hayatta tutan hava ile su değil mi zaten?” Gündelik olan,iş ve evle ilgili çeşitli rutinler, beslenme, eğlenme vb. genelde büyük anlatılar, felsefeler ya da siyasetlerce küçümsenmiş ya da yeterince önemsenmemiştir. Ancak Lefebvre’nin üstüne basa basa belirttiği üzere;“modern denilen toplumun piramit şeklindeki yapısı, en alttaki düzleme, gündelikliğin geniş tabanına oturur.”[3]</p><p>“Kiler” denen ve bu üçlemenin üçüncü kitabına isim olmuş mekânın “coğrafyamızdaki” macerası öğreticidir, örneğin. Konutların modern mimarlık-mühendislik pratikleri içinde standartlaşmasıyla, 3 oda ve bir salon, mutfak, banyo ve WC biçiminde bir formata kavuşan apartman konutu mimarisi, toplumsal dokudaki değişimleri (mesela ailenin dönüşümünü) hem belirlemekte hem de onlarla bazı çelişkilere düşmektedir. Beyaz eşyaları, tezgâhları ve dolapları ile standartlaşan mutfak mekânı hem gastronomik alışkanlıkları belirlemekte hem de onlar tarafından belirlenmektedir. Ama diyelim,salt marketlerden alınan hazır ürünlerle değil de evde yapılan ya da köyden getirtilen gıdalarla da biçimlenen bir beslenme kültürünüz varsa, standart mutfak buna cevap olamamaktadır. “Bizim coğrafyada” peynir, turşu, kurutulmuş sebzeler, zahire, pekmez, pestil vb. ürünleridepolamak üzere başka bir çözüm geliştirildi. Balkonlar mutfağa katılarak kilere dönüştürüldü! Ya da banyo olarak kullanılmayan “ebeveyn banyosu” bu amaca hasredildi! Çünkü modern mimarlık tarafından bir kiler mekânı öngörülmemişti. Şimdi burada hem balkonun ve ebeveyn banyosunun ön görülen işlevlere karşılık gelmediğini görüyoruz hem de mevcut haliyle mutfağın, amacı açısından yeterli olmadığını. Bilgi, teknik ya da meta üretiminin, etkileşim halinde olmakla beraber, toplumsal yapıdaki değişimlerle her zaman aynı frekansta gitmediğini söylemek mümkün, bu örnekten hareketle.</p><p>Balkon gibi yarı açık bir mekân, dolayısıyla, ev denen özel alanın kamuyla, başkaları ile temas ettiği, görsel olarak ilişki kurduğu yer olarak, güneşlenme, havalanma gibi amaçlar için tasarlandığı halde bu amaçların ikincil plana düşürülerek, balkonun camekanlarla kapatılıp evin “iç” hacmine “kiler” olarak dahli söz konusu. Bunun, bu toplumun “dış” ile ilişkisi ile ilgisi olduğu kadar, köyle kent arasında ya da teknolojikleşmiş üretimle geleneksel üretim arasında bir yerlerde beliren gastronomik alışkanlıkları ile de ilişkisi apaçık durmuyor mu? Yahut ebeveyn yatak odası ile ilintili olarak tasarlanan ebeveyn banyosundan bu biçimde feragat da toplumun temizlik alışkanlıklarının süregeliş biçimleri ile ilişkili değil midir?</p><p>Dolayısıyla, gündelik hayatın bu mekanları ve metaları, onların toplum tarafından dönüştürülmesi, toplumsal dokunun kılcallarındaki değişimle beraber okunmaya muhtaç ya da bunlar arasındaki ilişkiler edebiyat, sinema, mimarlık, şehircilik ve sosyoloji için küçümsenemeyecek, geçiştirilemeyecek, muazzam bir kaynak bolluğu sergiliyor.</p><p>“Kayınvalidemlerde bu gece ben de bir biblo sayılırdım ya hadi neyse!” diyerek,bir tür “dürüstlükle” yazan Metin Aydın’ın yazılarında mekanlar ve nesneler gibi kimlikler de birer çokluk, çoğulluk ya da çok katmanlılık olarak çıkar karşımıza; Kürt olmaktan sıkıldığını da dürüstlükle ifade eden Aydın, bu yazılarda baba, koca, evlat, damat, öğretmen, dünyalı, kentli, yurttaş, okur, yazar, “yazarkolik” ya da “yazar müsveddesi”, yazamama hallerine takan bir “anti-yazar” gibi birçok katmandan oluşan bir kendilik halidir. Dağınıklığından gocunmayan bir dağınıklık hali&#8230; Bazen okurla diyalog halinde yürüyen yazılar bazen de yazarın monoloğuna, sayıklamalarına dönüşür gibidir ve Aydın, metinlerin bu akıp gidiveren doğasına aldırışsız bir tavır için de bazen konuya dönmekte, sadede gelmekte bazen de bu akıp gitme halini umursamamakta, kendi haline bırakmaktadır. Metnin kendisi daha yazılırken bile yazardan ve okurdan bağımsız bir kendilik kazanmış, alıp başını gider gibidir. O yüzden bunlara okurcul yazılar diyebileceğimiz gibi kimi zaman okuru da takmayan hallerine şaşırmayız. Yine de Metin Aydın öylesine bir yazma sevdasıyla yazar ki okuru da bu neşeye ortak etmek ister, bazen kendi dışına çıkıp, kendisinden,alaya aldığı bir üçüncü tekil şahıs gibi bahsettiği dahi olur.</p><p>Huzursuz yazılardır bunlar ve yazarın üçlemenin ilk sayfasından ilan ettiği üzere;rahatsız etmeye gelmişlerdir okurun karşısına. Kusmuk, salya, sümük, irin, kan, dışkı vs. saklanmak bir yana, gözümüze gözümüze sokulur gibidir. Lafı dolandırmadan söyleyelim ki iğneyi önce kendi canına batıran yazılardır; başlıca muhatabı, yazarın kendi suretinde, Kürt entelektüelleridir, başlıca çerçevesi,düzlemi Kürt modernleşmesidir. Taşralılık denen zihniyettir hedefi. Öte yandan, taşra diye bir yer yoktur aslında; kendini taşrada gören, yaşadığı yeri taşralaştırıp kendini bir çoraklığa hapseden bir çarpık bakış vardır.O taşra ki bir merkeze nazarandır; kendini merkezde gören bir diğer çarpık bakış vardır madalyonun öteki yüzünde. Metin Aydın her ikisine de çatar. Çünkü; en geniş kapsamı ile kültür, buralarda, “şu bizim coğrafyada” bir dekolonizasyonun konusu olacaksa, ki olmalıdır, Aydın buna girişmiştir. Bu yüzden kültür adına akla ne gelirse Aydın’ın mercekleri ona yönelme eğilimi taşır. Böylece bu yapay, eşitsiz ve uğursuz merkez-taşra ya da merkez-çeper ilişkisi krize sokulur, ilişkinin bu hiyerarşik kuruluşu reddedilir. Zira ne merkez sandığı kadar merkezdedir ne de burası taşradır. Olsa olsa bu ilişkiyi bu biçimleri ile kurumsallaştırırken iki tarafa da birer konfor alanı üreten bir çıkar ortaklığı vardır. Metin Aydın’ın çomak soktuğu yer tam da burasıdır işte!</p><p>Her şeye karşın,üçlemede yer yer kendini ele veren, “buradayım” diyen bir iyimserlik de hissedilir. Onca karanlığın içinde durup dururken bir ironisi ya da nidasıyla sizi güldürdüğü ya da “karanlıktan rengarenk ışıltılar koparacak, safi ışıktan bir bisturi” olmak istediği olur yazarın. İyimserlik bir imkân gibi göz kırpar; yazılar boyunca çeşitli boyutlarıyla gözümüzün önüne serilen gündelik hayat, olanca sıradanlığı ve yeknesaklığına rağmen, dönüştürülmesi durumunda, bazı muhalefet ve direniş imkanları anlamlarına da gelmektedir çünkü. Gündelikliğin ardındaki ideolojiler açığa çıkarılıp fark edildikçe onlarla başa çıkma imkanları da belirir. Ne var ki her konuda olduğu gibi bu konuda da kolaya kaçmamaktan yanadır Metin Aydın; okurunu uzun sürecek bir savaşa hazırlar gibidir. Bu yüzden, o iyimserlik pırıltıları kısa sürer ya da şöyle bir ima edilir. Bu yazıları okuduğum süre boyunca hep aklıma geliveren Behçet Aysan dizelerinin iklimine döneriz gene:” Yok başka bir cehennem/ Yaşıyorsunuz işte”.</p><p>Metin Aydın’ı yakından tanıyanların bildiği bir özelliğini, bu denemeleri okuyacak okur da fark edecektir; bir tür “flaneur”, bohem ya da “kent aylağı” karakteri ile kent sokaklarını ve etkinlik mekanlarını arşınlayan yazar, Charles Baudelaire ve 19. yüzyıl Avrupa metropollerinden günümüze, çokça işlenmiş bir tipin “coğrafyamızdaki” ve zamanımızdaki karşılığı gibidir. Ne ki amaçsız bir aylaklık ya da düpedüz serserilik değildir bu; tüm hülyalı haline rağmen gözü kulağı toplumda, toplumsal olanda, kentsel hayatın şiirinde ve ritminde, nihayet, bunları aşarak hayvanlarda, börtü böcekte; hayatiyettedir. Nitekim kendisini Diyarbakır’da bir panelde tanımıştım ilk. Kentte nerede bir edebi, sanatsal, kentsel vb.atraksiyon varsa Metin Aydın ya fizîken orada ve üzerine düşen şeytanın avukatlığı rolünde, sorulmayanı soran, itiraz eden adam konumundadır ya da fizîken orada değilse bile haberleri, medyadaki yeri üzerinden konuya dahil oldu, olacak bir hamlededir. Yaşadığı kentin ya da kasabanın entelektüel ve gündelik nabzını onun kadar iyi tutanına az rastlarsınız.Bu açıdan sadece fanatik bir gazete okurluğu sevdalısı değil, gazetecilik kumaşına da sahiptir.</p><p>Olay ve olguların tarihselliğinden söz ederek başladığım bu önsöz yazısını, sözü Metin Aydın’ın hayli çeşitli, hayli konuşkan denemelerine bırakmadan önce, gene tarih ve kimliğe ilişkin sözlerle bitirmek isterim. Aydın’ın da benim de üniversite yıllarımıza denk gelen çatışmalı ve kanlı 1990’ların bizi bir yol ayrımına zorladığını ifade etmeliyim; ya pek çok genç gibi çeşitli ideo-politik mecralarda militanlaşmayı seçecektik ya da edebiyat, müzik, sinema vb. bir zeminde, bir başka uzun yolun yolcusu olacaktık. Metin Aydın bu üçlemede sıkça andığı, Sokrates’in “bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” düsturu uyarınca, sürekli bir öğrenmeyi, zihin açıklığı ve etkinliğini;okumayı ve yazıyı seçmiştir. Elinizdeki kitap bu seçiminin isabetliliğini ortaya koyan bir dilsel/edebî maharette olmakla kalmıyor; bizim neslin kendisini, yaşadığı zamanı ve mekânı, kimliğimizi ya da kimlik tartışmamızı yazınsallaştırmanın ve tarihselleştirmenin de bir örneğini sunuyor.</p><p>1Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma, s. 21, Çeviri:Tanıl Bora- Utku Özmakas &#8211; Nazile Kalaycı &#8211; Elçin Gen,İletişim Yayınları, İstanbul, 2004.</p><p>2 Lefebvre, H., Mekânın Üretimi, s. 111, Çeviren: Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2014.</p><p>Metin Aydın’ın edebiyat yoluyla giriştiği şeyin ne olduğunun felsefî uzanımlarıyla daha da anlaşılır olması için ayrıca şu okumalar da yapılabilir.</p><p>Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, Metis Yayınları, Çeviren: Işın Gürbüz, İstanbul, 1996. </p><p>Ve yine aynı yazara ait; Gündelik Hayatın Eleştirisi: Gündelik Hayat Sosyolojisinin Temelleri 1-2-3. Ciltler, Sel Yayıncılık, Çeviren: Işık Ergüden, İstanbul, 2010.</p><p>3 Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, s. 63, Metis Yayınları, Çeviren: Işın Gürbüz, İstanbul, 1996</p><p>Mehmet Atlı, Diyarbakır, 2024</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/dusunme-ve-yasama-bicimi-olarak-yazi-ya-da-metin-aydin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İhsan Oktay ANAR’ın Puslu Kıtalar Atlası kitabının EPİFANİ KİTAP TOPLULUĞU Tarafından Değerlendirilmesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ihsan-oktay-anarin-puslu-kitalar-atlasi-kitabinin-epifani-kitap-toplulugu-tarafindan-degerlendirilmesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ihsan-oktay-anarin-puslu-kitalar-atlasi-kitabinin-epifani-kitap-toplulugu-tarafindan-degerlendirilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Epifani Kitap Toplulugu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2024 16:40:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11510</guid>

					<description><![CDATA[İhsan Oktay Anar’ın 1995 yılında yayımlanan Puslu Kıtalar Atlası romanı, Türk edebiyatında özgün tarzı ve zengin kurgusuyla dikkat çeken bir eserdir. Tarih, felsefe, bilim, fantastik öğeler ve büyülü gerçekçilik unsurlarını ustaca birleştiren bu eser, okurlarını 17. yüzyıl İstanbul’unda geçen esrarengiz ve sürükleyici bir yolculuğa çıkarır. İşte romanın ana unsurları ve özellikleri: 1. Konu ve Olay [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p></p><p></p><p></p><p>       İhsan Oktay Anar’ın 1995 yılında yayımlanan Puslu Kıtalar Atlası romanı, Türk edebiyatında özgün tarzı ve zengin kurgusuyla dikkat çeken bir eserdir. Tarih, felsefe, bilim, fantastik öğeler ve büyülü gerçekçilik unsurlarını ustaca birleştiren bu eser, okurlarını 17. yüzyıl İstanbul’unda geçen esrarengiz ve sürükleyici bir yolculuğa çıkarır. İşte romanın ana unsurları ve özellikleri:</p><p>1. Konu ve Olay Örgüsü</p><p>Roman, birçok karakterin farklı zaman dilimlerinde yaşadıkları maceralar ve olaylar etrafında şekillenir. Başkahraman Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin, romanın merkezinde yer alan iki karakterdir. Uzun İhsan Efendi’nin “Puslu Kıtalar Atlası” adlı kitabı yazması ve oğluna verdiği haritalar üzerinden macera başlar. Kitap boyunca, bürokrasinin iç yüzü, toplumsal düzenin çarkları, felsefi tartışmalar ve fantastik olaylar iç içe geçer. Bünyamin’in kendi kimliğini araması ve babasının sırrını çözmesi, romanın temel olay örgüsünü oluşturur.</p><p>2. Temalar</p><p>Puslu Kıtalar Atlası, pek çok tema içerir. Bunların en önemlileri şunlardır:	</p><p>•	Gerçeklik ve Düş: Roman boyunca, gerçek ve düş arasındaki çizgi belirsizleşir. Uzun İhsan Efendi’nin dünya üzerindeki bilgiyi rüyalar aracılığıyla araması, bu temayı sürekli canlı tutar. Karakterler hem fiziksel dünyada hem de düşsel yolculuklarda kaybolurlar.	</p><p>•	Felsefe ve Bilgi Arayışı: Roman, özellikle Descartes’ı temsil eden Rendekar karakteriyle birlikte felsefî sorulara derinlemesine dalar. “Düşünüyorum, öyleyse varım.” düşüncesi, eserin temel felsefî sorularından biridir. Roman; bireyin kimliği, dünya bilgisi ve varoluşu sorgulaması üzerine yoğunlaşır.	</p><p>•	Medeniyet ve Kaos: 17. yüzyıl Osmanlı İstanbul’unun kaotik yapısı, bireylerin kendi kaderleri üzerindeki kontrolsüzlük hissi ile birleşir. İmparatorluk bürokrasisi, güç oyunları ve sosyal düzenin kaotik yapısı, medeniyetin karanlık yüzünü gözler önüne serer.</p><p>3. Karakterler	</p><p>•	Uzun İhsan Efendi: Romanın ana karakterlerinden biri olan Uzun İhsan Efendi, bilim ve bilgiye düşkün, mistik bir figürdür. Haritalar ve rüyalar aracılığıyla dünyanın sırrını çözmeye çalışır. Felsefî arayışları, Descartes ve diğer filozoflara göndermeler içerir.	</p><p>•	Bünyamin: Uzun İhsan Efendi’nin oğlu olan Bünyamin, romanın gelişim sürecini takip eden bir karakterdir. Babasının gizemli yönlendirmeleriyle bir maceraya atılır. Bünyamin’in yaşadığı içsel yolculuk, varoluşsal bir arayışa dönüşür.	</p><p>•	Ebrehe: Kurgunun kötü karakteri olarak öne çıkan Ebrehe, entrikaları ve güce düşkünlüğüyle dikkat çeker. Osmanlı bürokrasisi içerisindeki güç savaşlarında aktif rol oynayan bir figürdür.	</p><p>•	Rendekar: Descartes’ı sembolize eden Rendekar karakteri, felsefî düşünceleri ve bilimsel yaklaşımıyla romandaki olaylara farklı bir bakış açısı kazandırır.</p><p>4. Anlatım Tarzı ve Dil      </p><p> İhsan Oktay Anar’ın dil kullanımı, romanın en dikkat çekici yönlerinden biridir. Eski Türkçe, Osmanlıca, halk dili ve felsefî terimler iç içe geçmiştir. Yazar, mizahî ve ironik bir üslupla karakterlerini ve olayları betimler. Özellikle bürokrasiyi ve sosyal yapıyı hicveden anlatımlarıyla okura eleştirel bir bakış sunar. Dilin zenginliği ve karmaşıklığı, okuyucunun dikkatini çeker ve ona edebî bir haz sunar.</p><p>5. Mekân ve Zaman       </p><p>Roman, 17. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda, özellikle İstanbul’da geçer. Bununla birlikte, fiziksel dünya ile düş dünyası iç içe geçer. Osmanlı dönemi İstanbul’unun karanlık sokakları, sarayları, kahvehaneleri, karanlık ve esrarengiz olaylarla birleşir. Zaman kavramı ise roman boyunca esnektir; geçmiş, gelecek ve rüyalar arasında gidip gelen bir anlatı sunar.</p><p>6. Büyülü Gerçekçilik    </p><p> Puslu Kıtalar Atlası, büyülü gerçekçilik türüne örnek gösterilen bir romandır. Gerçeklikle düşsel unsurlar arasında ince bir çizgi bulunur ve her iki alan da birbirine sızar. Fantastik olaylar, karakterlerin sıradan yaşamlarında doğal bir şekilde yer alır.</p><p>7. Felsefî ve Tarihî Referanslar       </p><p>Roman, sadece Descartes’a değil, aynı zamanda pek çok filozofa ve tarihteki bilim insanlarına göndermeler yapar. Eser; bilim, felsefe ve tarihin kesiştiği noktada durur. Osmanlı tarihinin belirli unsurları, romanın arka planını oluşturur ancak bunlar felsefî tartışmalar ve fantastik kurgularla birleşir.8. Sembolizm ve Alegori       Romanın pek çok karakteri ve olayı sembolik anlamlar taşır. İhsan Oktay Anar, tarihsel ve felsefî karakterleri alegorik bir dille ele alır. Özellikle Rendekar karakteri, Descartes’ın felsefi düşüncelerine dair alegorik bir temsil sunar. Diğer karakterler de farklı insan tiplerini ve dünya görüşlerini sembolize eder.</p><p>Sonuç   </p><p>    Puslu Kıtalar Atlası; tarih, felsefe, bilim ve büyülü gerçekçiliği harmanlayan, derin bir düşünsel zenginlik sunan bir romandır. İhsan Oktay Anar, karmaşık bir dil ve ustaca işlenmiş karakterlerle okuyucuyu sadece bir hikâyeye değil, aynı zamanda düşünsel bir yolculuğa davet eder. Roman, hem Osmanlı dönemini tarihsel bir zeminde ele alır hem de evrensel felsefî sorulara değinerek edebî değerini pekiştirir.(Kadir BİLGİÇ’in Yorumu) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p>Hayal gücü, kurgu, üslup&#8230; Her şeyiyle övgüye layık bir eser.(Hicran DOYAN’ın yorumu) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p>Bir iki anakronik hata dışında çok güzel bir dönem romanı. (Mehmet Ali BAŞKURT’un yorumu) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />     </p><p> Hadi çıkalım düşüncesinden benin&#8230; Ben; bir çok insanda, birçok yerde&#8230; Bir karanlığın boşlukta bıraktığı metal bir sesim, ben. Sesim, benden, bilmediğim bir zaman uzaklıkta&#8230; Bazı kaybedişlerle ya da bazı karşı çıkışlarla düşmüyor yaşam yakamızdan. Çıkıp bir ölümün çukurundan yenisini keşfediyorsun. Bilgi, döngüsel arama, sonu gelmeyen merak; hiçbir koşulda bırakmıyor gezginliği.. Kuzeye doğru bir yolculuk bu&#8230; Uzun İhsan Efendi’ye göz olun, kulak verin: “Macera büyük bir ibadettir. (&#8230;) Dünyadan ve onun binbir hâlinden korkma. (&#8230;) Adına Dünya dediğimiz kitabı oku.”(Meryem AŞKAR’ın yorumu) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />     </p><p>  “Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı.”(Mehmet Zeki DEMİR’in alıntısı) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />    </p><p>   “Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kafdağı’na varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?”</p><p> (Zahide ALTIN’ın alıntısı) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p></p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ihsan-oktay-anarin-puslu-kitalar-atlasi-kitabinin-epifani-kitap-toplulugu-tarafindan-degerlendirilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EPİFANİ KİTAP TOLULUĞU üyelerinin, Gabriel Garcia MARQUEZ’in Kırmızı Pazartesi kitabı üzerine yaptığı yorum ve alıntıların derlemesidir</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/epifani-kitap-tolulugu-uyelerinin-gabriel-garcia-marquezin-kirmizi-pazartesi-kitabi-uzerine-yaptigi-yorum-ve-alintilarin-derlemesidir/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/epifani-kitap-tolulugu-uyelerinin-gabriel-garcia-marquezin-kirmizi-pazartesi-kitabi-uzerine-yaptigi-yorum-ve-alintilarin-derlemesidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Epifani Kitap Toplulugu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Oct 2024 16:25:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11482</guid>

					<description><![CDATA[.Bu kitabı günümüze yorarsak yer ve zaman fark etmeksizin her toplumda bazı kavramların anlamının hiç değişmeyeceğini ya da bazı toplumların gelişip bazılarının yerinde saydığını anlayabiliriz. (Muzaffer ILGÜN’ün Yorumu) ⬆⬆⬆ Kırmızı Pazartesi kitabıyla Gabriel Garcia Marquez toplumun gerçekliğini yaşanmış bir olay üzerinden tüm açıklığıyla kelimelere dökmüştür. Bir toplum kendine ait yadsınamaz kuralları, değiştirilmesi zor olan inançlarıyla [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>.Bu kitabı günümüze yorarsak yer ve zaman fark etmeksizin her toplumda bazı kavramların anlamının hiç değişmeyeceğini ya da bazı toplumların gelişip bazılarının yerinde saydığını anlayabiliriz. </p><p>(Muzaffer ILGÜN’ün Yorumu) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p>Kırmızı Pazartesi kitabıyla Gabriel Garcia Marquez toplumun gerçekliğini yaşanmış bir olay üzerinden tüm açıklığıyla kelimelere dökmüştür. Bir toplum kendine ait yadsınamaz kuralları, değiştirilmesi zor olan inançlarıyla kendine has bir kültür oluşturur. Bütüncül kurallara bakıldığında fark edilen şöyle bir gerçek vardır ki bazı kurallar her toplumda değişmez bir bütün haline gelmiştir. Geçmiş, asırlar boyu değişmeden gelmiştir ve gelecek olan yüzyıllar boyunca da değişmeyecektir. Her ne kadar geleceğe doğru gittikçe geliştiğimizi düşünsek dahi bazı kurallar zihniyetin bir ürünü olarak var olmaya devam etmektedir. İşte “namus” kavramı böyle bir kuraldır. Dünyanın her yerinde, tüm zamanların içinde var olmuş bir kural. Yeri geldiğinde kavgalar, cinayetler, kan davaları hatta savaşlar bile bundan mütevellittir. Her erkek ‘namus’ için her cinayeti işleme hakkını görür kendinde. Gerekirse bunun için katil de olur cani de&#8230; Peki nedir ‘namus’ adına atfedilen anlamlar? Yalnızca kadının bekareti midir “namus” kavramını bu kadar önemli kılan? Maalesef ki her toplumun her bireyi yalnızca tek anlamın bu olduğunu düşünür. Belki de bundandır kadınlara yapılan sayısız baskının, kısıtlanmış haklarının sebebi. İşte bu eserle yazar toplumun hassas noktasına değiniyor. Herkes tarafından bilindiği halde engellenmesi gereken değil de aksine yerine getirilmesi gereken bir cinayetin sonuçlarının derinliklerine inerek sebebini ortaya dökmektedir. Yazar kelimelerini o kadar ince eleyip sık dokuyarak seçmiştir ki kimin haklı olduğunu kimin haksızlığa uğradığını okuyucuya sorgulatır. Okurken ansızın herkese üzülen bir okuyucuya dönüştürüp, kitap bittiğinde ise yer ve zaman fark etmeksizin her toplumda bazı kavramların anlamının hiç değişmeyeceğinin gerçekliğini hissettirmiştir.</p><p>(Zahide ALTIN’ın Yorumu) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /> </p><p>“Gerçekten de Santiago Nasar, öleceği sabah, kendisine yüklenen namussuzluğun neye mal olacağını çok iyi biliyor olmasına rağmen, bir an bile kuşkuya kapılmamıştı. İçinde yaşadığı dünyanın erdem taslama merakını biliyordu, ikizlerin ilkel doğalarının bu şekilde aşağılanmaya direnemeyeceklerini de biliyor olması gerekiyordu. Bayardo San Român’ı hiç kimse iyi tanımıyordu; ama Santiago Nasar, o kibirli görünüşünün altında onun da herkes gibi önyargılarına bağımlı olduğunu bilecek kadar iyi tanıyordu onu. Bu yüzden de Santiago Nasar’ın bu bilinçli vurdumduymazlığı onun intiharı demek olmuştu. Üstelik Vicario kardeşlerin kendisini öldürmek için beklediklerini son anda öğrendiğinde gösterdiği tepki, anlatıldığı gibi, panik olmamış, daha çok masum bir insanın şaşkınlığı olmuştu.”</p><p>(Mehmet Zeki DEMİR’in Alıntısı) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p>“Bizlerden daha sağlıklıydı; ama insan onun göğsünü dinleyince yüreğinin içinde fokurdayan gözyaşlarını duyabiliyordu.” </p><p>(Gülşah BENGÜL’ün Alıntısı) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p>Santiago Nasar, kendi düşüncesine göre, kapalı yerdeki çiçeklerin kokusunun ölümle yakın ilişkisi olduğunu sık sık söylerdi bana, o günde tapınağa giderken aynı şeyleri söylemişti. “Cenazemde isteme ha.” demişti bana, ertesi gün oraya çiçek konmaması işiyle benim uğraşmayacağımı aklına bile getirmeden.</p><p>(Hicran DOYAN’ın alıntısı) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p>Hayatın en sonunda kötü bir romana bu kadar benzeyebileceğini kabul etmek gelmiyordu içimden..</p><p>(Mehmet A. BAŞKURT’un alıntısı) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p>Onlardan daha terbiyeli kızlar olmadığını düşünürdü hep. “Onlar kusursuz kızlar “dediğini duyardım sık sık. Her erkek onlarla mutlu olur, çünkü acı çekmek için yetiştirilmişler.</p><p>(Şevval YUCA’nın alıntısı) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p>“416’ncı sayfanın kenarına eczacıdan aldığı kırmızı mürekkeple, kendi elyazısıyla şu notu düşmüştü: Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.</p><p>”(Meryem AŞKAR’ın Alıntısı) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/epifani-kitap-tolulugu-uyelerinin-gabriel-garcia-marquezin-kirmizi-pazartesi-kitabi-uzerine-yaptigi-yorum-ve-alintilarin-derlemesidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aylak Adam, varoluşun, arayışın, bulamayışın, kaybedişin, tutunamayışın ve umudun kitabı.</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/aylak-adam-varolusun-arayisin-bulamayisin-kaybedisin-tutunamayisin-ve-umudun-kitabi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/aylak-adam-varolusun-arayisin-bulamayisin-kaybedisin-tutunamayisin-ve-umudun-kitabi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Zeki Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 17:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11476</guid>

					<description><![CDATA[Bir rüyanın başlangıcını nasıl bilemiyor sadece kendimizi içinde bulduğumuzu idrak edebiliyorsak romana da tıpkı böyle bir girişle C.’nin zihninde başlıyoruz ve o andan itibaren Aylak Adamın arayışına şahitlik ediyoruz. Tesadüfler sonucu geldiğimiz hayata yine aynı tesadüfler yön veriyor ve C. de kendini tamamen bu rastlantısallığa bırakmış durumda sürdürüyor arayışını. Arayış bir sevgi arayışı bir yoldaş [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir rüyanın başlangıcını nasıl bilemiyor sadece kendimizi içinde bulduğumuzu idrak edebiliyorsak romana da tıpkı böyle bir girişle C.’nin zihninde başlıyoruz ve o andan itibaren Aylak Adamın arayışına şahitlik ediyoruz. Tesadüfler sonucu geldiğimiz hayata yine aynı tesadüfler yön veriyor ve C. de kendini tamamen bu rastlantısallığa bırakmış durumda sürdürüyor arayışını. Arayış bir sevgi arayışı bir yoldaş arayışı… “Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!” sözleriyle de zaten dile getiriyor derdini C. O bir aykırı belki ayrıksı ama kendi deyimiyle tam bir aylak. Arayışı hiç bitmeyecek, bulacağına inanıyor ve karşısına çıkan her kadında B.’yi arıyor. Tesadüfler onları birbirlerine teğet geçirirken C. uğrunda kendinden ve her şeyden vazgeçebileceği tek kadını başka kadınlarda ve her yerinde aramaktadır yaşadığı şehrin. Annesi yoktur, onun yerine Zehra teyzesi vardır ve kahramanımızın çocukluğundaki bu Oidipal imgelemle açıklanabilecek psikanalitik durum neticesinde hayatına giren tüm kadınlara karşı mesafeli ve onlara bağlanmakta güçlük çekiyor olması teyzesine olan bu karmaşık duygularından ileri gelmektedir. Çocukken dizlerine yattığı teyzesi ona doğru eğildiğinde, kendisi daha büyük şeylerin gerçekleşeceğini umarken burnunun ucuna konan bir öpücükle hüsrana uğramış ve travmatik hallerle örselenmiş, hayal kırıklığına uğramış ruh, kendisini tamamlayacak ruhu arayışa koyulmuştur. C.’nin hayatına pek çok kadın girer ve hepsi yüzeyselliğin sığlığında boğulup giderler. C. için birer serap birer yanılsamadırlar. Teyzesine benzettiği şaşı kadını evine götürüp dizlerine yattığında kendisinden ona “Reçel kıvamına gelince indirirsin” demesini istemesi C.’nin aslında aradığının ne olduğuna dair önemli bir mesajdır. </p><p>C. toplumdan ve onu saran çürümeden, yapaylığı ve sıradanlığından da kaçmaktadır. Bunu kitabın pek çok bölümünde insanlarla kurduğu aslında kurmadığı diyaloglardan anlayabiliyoruz. Arayışlarından biri de huzurdur. Modern insan gibi bulduğunu zannettiği huzuru değil iliklerine kadar hissedebileceği gerçek huzuru. Yusuf Atılgan anlatısında genel olarak günümüz insanının çektiği içsel sıkıntıyı ve onun toplumla ilişkisini yoğun olarak işlemiştir. “Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu.” cümlesi ile kişilerin toplumla ilişkileri hakkında varoluşsal sorgulamalar ve toplumsal bir eleştiri yapmakta. İşe yetişme telaşındaki insanları şu ifadelerle tasvir etmektedir “Pencerenin ötesindeki puslu yoldan geçen taşıtları tıklım tıklım dolduranlar, çelik takırtısının insan sesini boğduğu fabrikalara, derin, karanlık maden kuyularına gidiyor gibiydiler. Tıkanıktılar. Bezgindiler.” ve ardından C.’nin bir afişte gördüğü “Boş yere azap çekmeyin. Bir DERMAN için&#8221; cümlesi… Bu iki alıntı kitaptaki toplumsal eleştiriyi anlamamız adına önemlidir. Modern hayatın bireyleri nasıl birer makine dişlisi haline getirdiğini ve buna karşılık afişte yer alan DERMAN ifadesi bireyin içinde sıkıştığı hayata karşı dış dünyadan gelen bir slogan veya motivasyon gibi görünmesine rağmen romanın özündeki derin varoluşsal boşluk, sıkışmışlık ve huzursuzluk temalarına yönelik güçlü bir gönderme olarak öne çıkıyor. C. ve onun gibiler için hayatın anlamı ve huzur böyle basit reçetelerde bulunamaz ve bundan medet ummazlar. Onlara göre bunlar modern dünyanın insanları kandırabilmek ve sömürebilmek için uyguladığı basit numaralardır. Modern bir anlatım tekniğiyle aynı ifadenin kitapta birkaç kez tekrarlanması da imgelemi derinleştiriyor ve felsefi anlam bütünlüğünü tamamlıyor. </p><p>C. toplumun yapısına ve ilişkilerine karşı duyduğu derin memnuniyetsizlikle yalnızlığı tercih ederken, toplumun yapay hoşgörüsü ve yüzeysel birlikteliğini eleştiriyor. Kişilerin sürdürdüğü birlikteliklerin çıkarlarına uygun düşen, bir arada olma durumundan ibaret olduğunu söylüyor bize. Bu yapay ve zoraki ilişkilere karşı ideal ilişkiyi “sevişen iki kişinin kurduğu toplum” olarak savunuyor C. Çünkü ilişkiler kendi dünyalarında toplumsal hiçbir dayatma olmadan yaşandığında saf ve anlamlı kalabiliyor. Toplumun sözde, şartlara bağlı, sınırlı hoşgörüsü ve sınıra ulaştığı noktada başlayan ahlaki dayatmalar C.’nin toplumdan ve bireylerden kaçışının en büyük nedeni olabilir. </p><p>Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında zaman ve mekân, C.&#8217;nin psikolojik durumu ile derin bir bağ içinde şekillenir. Romanın dört mevsime bölünmesi, C.&#8217;nin varoluşsal arayışındaki ruhsal değişimlerin simgesel bir yansımasıdır; mevsimlerin geçişi, onun içsel döngüsünde sıkışıp kalmışlığını gösterir. Zaman, lineer bir ilerleyişten ziyade, C.&#8217;nin sürekli aynı çıkmazda debelenen arayışını temsil eder. Mekânlar da, C.&#8217;nin topluma yabancılaşmasını ve yalnızlık hissini pekiştirir. Şehirde dolaştığı sokaklar, kafeler ve parklar, onun insanlarla dolu bir dünyada yalnız kalma durumunu somutlaştırır. C. için hiçbir yer gerçek bir sığınak olamaz, tıpkı hayali yerler gibi. Hem zaman hem de mekân, C.&#8217;nin içsel karmaşası ve tutunamayışını dışavurur; topluma uyum sağlamakta zorlanan C. bu dünyada kaybolmuş gibidir ve hiçbir zaman huzur bulamaz. </p><p>Tıpkı Sisifos&#8217;un sonsuz bir döngüde kayayı dağın tepesine taşıyıp her seferinde tekrar aşağı yuvarlanmasına rağmen bunu sürdürmesi gibi, C. de hayatta sürekli bir anlam arayışındadır, fakat asla aradığı şeye ulaşamaz. Bu arayış, bir yandan C.’yi yıpratıp umutsuzluğa sürüklese de, Sisifos’un kendi kaderine isyan etmeden yoluna devam etmesi gibi, C. de aramaktan vazgeçmez. Sisifos&#8217;un taşını her seferinde yukarı taşıması gibi, C.&#8217;nin arayışı da yaşamın anlamsızlığı içinde devam eder ve bu onun trajik ama dirençli varoluşunun temelini oluşturur.</p><p>Aylak Adam, Yusuf Atılgan’ın muhteşem bir şekilde uyguladığı bilinç akışı ve iç monologlarla, modern anlatım teknikleriyle, kurgusu ve karakterlerinin psikolojik derinliğiyle Modern Türk Edebiyatının mihenk taşı olmuş son derece özgün, üzerine söylenecek yazılacak çok fazla şeyin olduğu derin bir metin. Epifani Kitap Topluluğunda bu kitabı yeniden okumak bana çok farklı bir deneyim kazandırdı. </p><p>Aylak Adam’da James JOYCE’a dair yapılan bazı saptamalar,</p><p>Yusuf Atılgan – Aylak Adam&#8221;, Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu.”</p><p>James Joyce &#8211; Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (İletişim &#8211; Çev. Murat Belge)&#8221;En fazla, kutsamasından kaçtıği dilenciye vereceği sadakayla kendine bir çeşit lütfu yorgunca kazanmayı umabilirdi.&#8221; </p><p>Bu cümle, Joyce&#8217;un eserindeki estetik ve dışsal sorgulamaları yansıtan bir örnek. Hem Joyce&#8217;un hem de Atılgan&#8217;ın eserlerinde, karakterlerin toplumsal normlar ve kişisel tatmin arasındaki çatışmasıyla ilgili derin gözlemler görüyoruz. Joyce&#8217;un cümlesinde dilenciye verilen sadaka, kişinin kendine yönelik bir &#8220;lütfu&#8221; olarak görülüyor toplumu nasıl algıladığıyla ilgili bir eleştiri sunuyor. Bu durum, Joyce&#8217;un sanat ve estetik arayışını sorgulayan perspektifiyle uyumludur. Atılgan&#8217;ın cümlesindeki &#8220;ucuza huzur satın alma” temasıyla karşılaştırıldığında, her iki alıntı da elde edilecek içsel ve toplumsal huzuru arama motivasyonlarını inceliyor.</p><p>Yusuf Atılgan – Aylak Adam“</p><p>Boş yere azap çekmeyin. Bir DERMAN için&#8221;</p><p>James Joyce – Ulysses (Norgunk – Çev. Armağan Ekici)</p><p>&#8220;Plumtree marka ezme et girmeyen ev nedir? Eksiktir.&#8221;</p><p>Aylak Adam&#8217;daki &#8220;Boşuna azap çekmeyin. Bir DERMAN için&#8221; sözünün, Joyce&#8217;un Ulysses&#8217;inde Leopold Bloom&#8217;un zihninde sürekli tekrarlayan &#8220;Plumtree marka ezme et girmeyen ev nedir? Eksiktir.&#8221; reklam sloganına çok benzer bir işlevi gördüğü çok açıktır. Her iki durumdaki reklam afişi, yüzeyde basit bir ticari mesaj gibi görünse de aslında karakterlerin varoluşsal sıkışmışlıklarına daha derin bir anlam katıyor. Ulysses&#8217;te &#8221; Plumtree marka ezme et girmeyen ev nedir? Eksiktir.&#8221; sloganı, tüketim kültürünün ve modern hayatın yüzeyselliğini vurgularken, Bloom&#8217;un kişisel deneyimleriyle iç içe ironik bir şekilde tekrar eder. Yusuf Atılgan&#8217;ın da benzer bir şekilde Aylak Adam&#8217;da &#8220;DERMAN&#8221; sloganını kullanarak, modern dünyanın bireylerin içsel dünyalarına getirdiği geçici ve yüzeysel çözümlerin eleştirildiğini gözlemlemek mümkündür. İki yazar da bu tür sloganlarla, toplumun bireylere sunduğu yüzeysel rahatlamaları ironiyle sorgular ve romanın genişliğini arttırır.</p><p>Yusuf Atılgan&#8217;ın Joyce gibi bir modernist yazardan etkilenmiş olabileceğini gösteren bu benzerlikler, iki yazarın da insanın doğası ve toplumsal paylaşımlar üzerine benzer sorular sorduğunu ve romanlarında modern bireyin içsel yolculuğuna dair derin analizler ortaya koyduğunu gösteriyor.</p><p>Okuduğunuz için teşekkürler…</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/aylak-adam-varolusun-arayisin-bulamayisin-kaybedisin-tutunamayisin-ve-umudun-kitabi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EPİFANİ KİTAP TOPLULUĞUNUN YUSUF ATILGAN’IN AYLAK ADAM ROMANINI DEĞERLENDİRMESİ</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/epifani-kitap-toplulugunun-yusuf-atilganin-aylak-adam-romanini-degerlendirmesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/epifani-kitap-toplulugunun-yusuf-atilganin-aylak-adam-romanini-degerlendirmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Epifani Kitap Toplulugu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Sep 2024 14:07:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11462</guid>

					<description><![CDATA[Yusuf Atılgan’ın 1959 yılında yayımlanan Aylak Adam romanı, Türk edebiyatının modern klasiklerinden biridir. Roman; bireyin yalnızlığını, toplumdan yabancılaşmasını ve varoluşçu bir arayışı ele alırken psikolojik, sosyolojik ve edebî katmanlarıyla dikkat çeker. Karakterlerin isimlerinin harflerle belirtilmesi, dört mevsim üzerinden ilerleyen zaman kurgusu ve Oidipus sendromuna göndermelerle zenginleşen bu metin, özellikle başkarakter C.‘nin içsel çatışmalarını ve dünyaya [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Yusuf Atılgan’ın 1959 yılında yayımlanan Aylak Adam romanı, Türk edebiyatının modern klasiklerinden biridir. Roman; bireyin yalnızlığını, toplumdan yabancılaşmasını ve varoluşçu bir arayışı ele alırken psikolojik, sosyolojik ve edebî katmanlarıyla dikkat çeker. Karakterlerin isimlerinin harflerle belirtilmesi, dört mevsim üzerinden ilerleyen zaman kurgusu ve Oidipus sendromuna göndermelerle zenginleşen bu metin, özellikle başkarakter C.‘nin içsel çatışmalarını ve dünyaya karşı tutumunu anlamak için Freud’un psikanaliz teorileri ile incelenebilir.</p><p><strong>Oidipus Sendromu ve C.’nin Psikolojik Durumu</strong></p><p>Freud’un psikanalitik teorisinde önemli bir yer tutan Oidipus kompleksi, bireyin çocukluk döneminde karşı cins ebeveynine duyduğu bilinçdışı cinsel çekim ve aynı cins ebeveyni ile olan rekabeti ifade eder. Aylak Adam romanında C.’nin özellikle annesine (Burada anne&nbsp; bakım veren kişidir.) olan aşırı bağımlılığı ve kadınlarla kurduğu ilişkilere baktığımızda, bu komplekse dair izler görmek mümkündür. Roman boyunca C.’nin kadınlara karşı tutumu annesi ile olan ilişkisi üzerinden şekillenir; annesine benzer kadınlar arar ama onlarla gerçek bir bağ kuramaz. Bu durum, C.’nin yalnızca cinsel ya da romantik bir arayışta olmadığını, annesinin boşluğunu doldurmak için sembolik bir arayış içerisinde olduğunu gösterir. Annesine duyduğu hayranlık ve annesinin yokluğu C.’nin hayatındaki en büyük eksikliktir. Bu boşluk, onu derin bir yalnızlığa sürükler ve kadınlarla olan tüm ilişkilerini sabote eder.</p><p><strong>Anahtar Deliği Metaforu</strong></p><p>Romanın başında yer alan “anahtar deliği” metaforu, C.’nin dünyaya ve insanlara olan bakış açısını simgeler. Anahtar deliğinden bakmak, doğrudan bir karşılaşma yaşamadan, gizlice ve güvenli bir mesafeden izlemeyi temsil eder. C., insanlarla gerçek bir bağ kurmaktan çekinir, onlar hakkında düşünceler üretir, gözlemler yapar ama bu gözlemler asla onun hayata katılmasını sağlamaz. Anahtar deliğinden bakmak, C.’nin toplumdan kopukluğunu ve yalnızlığını derinleştiren bir metafor olarak okunabilir. Bu metafor aynı zamanda onun kendi iç dünyasına da bir bakış imkanı sunar. C., dış dünyaya olan güvensizliği ve içine kapanıklığı nedeniyle gerçek ilişkiler kurmaktan kaçınırken hem kendine hem de çevresine yabancılaşmıştır.</p><p><strong>Dört Mevsimin Simgesel Anlamı</strong></p><p>Romanın dört mevsim boyunca ilerlemesi, insanın yaşam döngüsüyle paralellik gösterir. C., her mevsimde farklı bir arayış içerisindedir ama bu arayış onu bir yere götürmez. İlkbaharın yenilenme umudu, yazın hareketliliği, sonbaharın düş kırıklığı ve kışın içe kapanma hâli, C.’nin ruhsal durumunu yansıtır. İlkbaharda aşkı bulmayı ümit eden C., sonbaharda hayal kırıklığına uğrar ve kışın derin yalnızlık ve yabancılaşma duygularıyla karşı karşıya kalır. Mevsimler, C.’nin ruhsal iniş çıkışlarını ve nihayetinde kaçınılmaz bir şekilde yalnızlığa sürüklenişini sembolize eder.</p><p><strong>Karakterlerin İsimlerinin Harflerle Belirtilmesi</strong></p><p>Roman boyunca karakterlerin isimlerinin tam olarak verilmemesi, özellikle C.’nin yalnızlık ve kimlik arayışını vurgulayan bir tercihtir. Harflerle belirtilen karakterler, toplumsal kimliklerden arındırılmış, soyut ve bireysel karakterler olarak öne çıkar. Bu durum, karakterlerin evrensel nitelik taşımasına ve belirli bir kimlik üzerinden sınırlanmasına engel olur. C. de bir isimden ziyade bir “varlık” olarak betimlenir; bu, onun kimlik arayışını ve insanlara karşı yabancılaşmasını daha da belirginleştirir. İsimlerin eksikliği, karakterlerin derin içsel yolculuklarını ve varoluşsal bunalımlarını evrensel bir düzlemde okuma imkânı sunar.</p><p><strong>C.’nin Psikolojik Tahlili</strong></p><p>C., varoluşsal bir boşluk içerisinde sıkışmış, topluma yabancı, yalnız bir karakterdir. Sürekli bir arayış içerisindedir ama bu arayışın ne olduğu belirsizdir. Oidipus sendromu bağlamında, annesinin yokluğu C.’yi derin bir boşlukta bırakmış, kadınlarla kurduğu her ilişkide bu eksikliği gidermeye çalışmıştır. Ancak C.’nin kadınlarla olan ilişkileri yüzeyseldir; hiçbir zaman kalıcı bir bağ kuramaz çünkü annesiyle olan bağı sembolik olarak asla aşamaz.</p><p>C.’nin hayata karşı duyduğu kayıtsızlık ve anlam arayışı, onu bir tür “aylaklığa” sürükler. Bu aylaklık, yalnızca fiziksel bir eylemsizlik değil, aynı zamanda zihinsel bir pasifliği de ifade eder. C., insanları gözlemler; düşünür, ama hayatın içine karışmaktan korkar. Bu durum, onun derin bir yabancılaşma içinde olduğunu gösterir. C.’nin en büyük çıkmazı, hayattan beklentileri ile gerçeklik arasındaki uçurumdur. Bu uçurum onu yalnızlığa sürükler ve nihayetinde toplumdan tamamen kopmasına neden olur.</p><p><strong>Sonuç</strong></p><p>Aylak Adam, modern bireyin yalnızlığını, varoluşsal bunalımını ve topluma yabancılaşmasını ele alan çarpıcı bir romandır. C.‘nin annesiyle olan bağı, Freud’un Oidipus kompleksi çerçevesinde yorumlanabilirken, anahtar deliği metaforu onun dünyaya bakış açısını simgeler. Romanın dört mevsime bölünmesi, C.’nin ruhsal döngüsünü anlatırken karakterlerin isimlerinin harflerle belirtilmesi, onların evrensel birer birey olarak ele alındığının altını çizer. C.’nin psikolojik portresi ise derin bir yalnızlık, yabancılaşma ve kimlik arayışının izlerini taşır.</p><p><strong>Kadir BİLGİÇ ↑↑↑ </strong>&nbsp;(<strong>inceleme</strong>)<br><br></p><p>Yusuf Atılgan, “Aylak” ifadesini günlük hayatın içi boş kullanımından kurtarıp psikanalize dayandırarak tutunamayan bir amaçsızın romanını sunuyor bizlere. Çocukluğun getirilerini, kendince takıntılarla yorumlayan, modernliği toplumun alışkanlıklarının dışında tutan; anne kaybı, teyze ve baba üçgeninden doğan yoksunlukla bir kadına bağlanamayan aylak bir C.</p><p>Hayata karşı duyarsız, melankolik ve mutsuz bir ruh, kaçış hâlinde bir yabancı&#8230;</p><p>Postmodernizmin ilk izlerini taşıyan bu eserde &lt;bu kere, övüngen, hızlıyürüyeninsanlar, Kuyara, Adako&gt; gibi klasik söz dizimlerini bozan sürrealist izler de görebilirsiniz. Kitabın ve kahramanın aykırılığı burada başlıyor. Çünkü C. “Londralı kasapla İstanbullu kasap dünyaya aynı gözlerle bakarlar.” İle değil de “Deniz dibinin suskunluğunda balık dişleriyle ısırılmak&#8230;”la meşguldü.</p><p><strong>Meryem AŞKAR </strong><strong>↑↑↑</strong> (<strong>İnceleme</strong>)</p><p>“Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğe tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez.”</p><p><strong>Büşra SANDAL</strong> <strong>↑↑↑</strong> (<strong>alıntı</strong>)</p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.</p><p><strong>Mehmet A. Başkurt <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />(alıntı)</strong></p><p>“Ah, işte hep kendim, hep çevrem! Ya sen B., sen ne yapacaksın orda?<br>Sevgi dedikleri bu iç karışıklığı, bu özlem mi yoksa? Nazım’la böyle olmazdı. Ben yönetirdim. Üzgünüm…&nbsp;<br>Orada bir kız da var. Olmasın mı? Bir yazarın dediği gibi: ’Kadınsız hikâye tuzsuz aşa benzer.’”</p><p><strong>Sümeyra DİNDARZADE</strong> <strong>↑↑↑</strong> (<strong>alıntı</strong>)</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/epifani-kitap-toplulugunun-yusuf-atilganin-aylak-adam-romanini-degerlendirmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Epifani Kitap toplulugu</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/epifani-kitap-toplulugu/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/epifani-kitap-toplulugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Epifani Kitap Toplulugu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 11:53:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11444</guid>

					<description><![CDATA[Kitap Yorum ve İncelemeleri]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kitap Yorum ve İncelemeleri</p><p></p><p></p><p></p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/epifani-kitap-toplulugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2024 MARDİN BİENALİ VE MIHEME ABÊ</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/2024-mardin/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/2024-mardin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gani Türk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jun 2024 18:07:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11395</guid>

					<description><![CDATA[&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; Dan dan dan! Dalandan, dalamayandan… Sanatın şebeke suyundan, kimlik efendilerinden, kimliksizlerden! Kavramdan, felsefi sanattan, sanat felsefesinden, zamandan, zamansızlıktan, mekândan, mekansızlıktan! Zaman var ama mekân yok diyenden… Yok yok, zaman yok ama mekan var diyenden… Bu da olmadı; o zaman ikisi yok ya da ikisi de var diyenden, diyemeyenden! Ya da boş verelim anlamsal, kavramsal [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dan dan dan! Dalandan, dalamayandan… Sanatın şebeke suyundan, kimlik efendilerinden, kimliksizlerden! Kavramdan, felsefi sanattan, sanat felsefesinden, zamandan, zamansızlıktan, mekândan, mekansızlıktan! Zaman var ama mekân yok diyenden… Yok yok, zaman yok ama mekan var diyenden… Bu da olmadı; o zaman ikisi yok ya da ikisi de var diyenden, diyemeyenden! Ya da boş verelim anlamsal, kavramsal meseleleri, çook uzak görülen hayallerimize sımsıkı sarılıp onları önce yakınlaştıralım, sonra da düşlerimizin suretlerini resmedelim. Topluma görsel sanatın kaç bucak olduğunu gösterelim taş, beton, uzaklar… Bir de şaşalı bir açılış! Politik açılışlar gibi gösterişli olsun yoksa toplum talip olmaz, öyle alıştırılmış. Sanat, toplumunu arıyor, toplum da sanatçısını; beraber taziyeye gidecekler, taziyelere…</p><p>Yahu Mıheme Abi, birileri çıkmış “ Kimliksizlik, en modern, hatta postmodern bir erdemdir gibi şeyler söylüyor, hem de Mardin gibi bir Yukarı Mezopotamya diyarında. Tamam, üst bilinçli üstatlar, yoldaşlar ve dostlar; Mardinde her milletten köken, etken ve etkin yaşıyor, doğrudur ama sahip ve hak sahibi önce Mezopotamyalı olmalıdır değil mi? Sebep ve sonuç ne olursa olsun. Hayatın her alanında misafirlerine saygı ve hizmette kusur zaafı göstermeyen Mezopotamyalı(istisnalar kaideyi bozmazdı eskiden!), kusur ve ihmal de hak etmez.</p><p>Müzik, performans, sübliminal mesajlar, epistemoljik kopuşlar, heterodoks yaklaşımlar! Falan filan! Bir de epey şişmanca, belki de şişirilmiş masa başı demokratik, doğa, birey ve sanat dostu modası geçmiş sloganlar… Ama sen de bu oklu kirpi muhabbetinden azade değilsin ha, Mıheme Abi! Hatta Mardin esnafı da değil.</p><p>Sevgili Patagonyalılar; sanat, ‘sadece sanat içindir’ diyorsanız, o zaman sanatı ve sanatlarınızı neden biz topluma, neredeyse Mardinin her taş evinde sundunuz, sergilediniz? Yok, eğer sanat, ‘toplum içindir de’ diyorsanız, o zaman bu toplumun kültürleri, dilleri ve sanatı da var, zaten Mardin bu yönüyle nam salmamış mı? Mesele taş ise, taş her coğrafyada bir şekliyle var. Gönül isterdi ki Mardin Bienali tanıtımlarındaki alt yazılı açıklamalarda Mardinde konuşulan yerel bir dil de yer alsın. Bu dil de Mardinlilerin büyük çoğunluğunun konuştuğu Kürtçedir. Her nedense hayatın hangi alanında olursa olsun; sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal vb. konu kürdün diline, dilinin evrensel hak ve hukukuna gelince bütün evrensel ve demokratik sloganlar, anlamlar, kavramlar kaçacak delik arıyor. Bu eleştirim, serzenişim Kürtçeyi sahipleniyormuş görünüp bu mazlum dil üzerinde tepinmekten, rant devşirmekten başka hiçbir şey yapmayanlar için de geçerlidir. Wikipedia’nın İngilizce sayfasına göre Kürtçe genel olarak(tüm lehçeleriyle) dünya dil sıralamasında 1.2 milyon kelime ile üçüncü sırada yer alıyor, dünyanın en zengin sekizinci dili. Bu arada Arapça ve Süryaniceyi de hatırda tutarak. Türkçeyi hatırlatmama gerek yok kanımca, resmi dilimiz zaten. &nbsp;&nbsp;</p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mıheme Abi, hatırlıyormusun, o günü, &nbsp;Mezopotamyadan mezopotamyanın yakın aşağılarına yani ovasına bakıp bira içiyorduk, ben dördüncü biradan sonra uzak ve uzun bir of çekip gözlerimi kapatmıştım ve bir dakika kadar sessizlik denizinde yüzmeye başlamıştım; gözlerimi açtığımda göz gözeydik ve bana “Sana ne oldu böyle, nereye gidip geldin.” diye sormuştun, ben de “Antalyaya gittim, Akdenizi yuttum ve gelip yukarı Mezopotamyaya denizin suyunu kusarak boşalttım, Mezopotamya bir denize dönüştü.” demiştim ve sen bu hayalimi çok beğenmiştin, yazmaya devam ettiğin romanına eklemek istemiştin, ben de tamam demiştim, çok sevinmiştim ve gerçekten de bu hayalimi ovamızın kimliksizlik, haksızlık ve hukuksuzluk yaralarını da işlediğin ilk basımı yapılan romanına eklemiştin. Mezopotamyaya bir deniz, bir okyanus gözüyle bakmak, bakabilmek ve bu duyguyu, bu görseli sanatsal bir anlayışla işlemek çok hoşuma gitti, bu hayalimin görseliyle on bir yıl sonra karşılaştım &nbsp;2024 Mardin Bienalinde. Yani hayalimin resmi ile karşılaştım ve çok sevindim. Buna rağmen biz Mezopotamyalılara dar bir gözlük layık görülüp uzaklar önerildi ya! Abi, zaman hem piç hem de fahişedir ya! Zaman ve imkân zaman ve mekân çok acımasız; külahı ters ve istediği şekilde giydiriyor veya giydirmeye çalışıyor insana.&nbsp;&nbsp; &nbsp;</p><p>&nbsp;Mıheme Abi, sen ne erdemli insanmışsın be! Yüzyıllardır kimliksizsin, yüzyıllardır kimliksizleştirilmişsin, yani kimliksizliğin ne anlamlar ve kavramlar barındırabileceğini hepimizden daha iyi biliyorsun, ama ne hikmetse kimliksizliğin özgürlük, eşitlik ve evrensellik olabileceğini çözememişsin, küstüm sana… Zamansızlığa ve kimliksizliğe ulaşabilmen için önce bir kimlik sahibi olman gerekmiyor mu? Kimlik sahibi olmayan bir insan veya toplum, kimlik sahibi olduktan sonra kimliksizlik erdemine ulaşabilen bir insanın veya bir toplumun psikososyal olgunluğunu veya özgürlüğünü algılayabilir mi? Abi, şu kimliksizlik virüsüne maruz kalmış dostlarımıza “Ben, yüzyıllardır kimliksizliğin ne zor ve anlamsız bir şey ve durum olduğunu yaşıyorum zaten.” diye sorsana… Bir de teklifini ver; ya onlar ilerlesin, ya da biz gerileyelim ki ortak bir zaman, mekân ve kimlikte buluşalım, ondan sonra da kimlikleri beraber çöpe atalım ama önce bize bir kimlik atfetsinler ki kimliksizlik erdeminin ne olduğunu algılayabilelim ve vazgeçebileceğimiz soyut veya somut bir elde’miz olsun. Lütfen bana diploma, teknik ve sanat sorma artık. Yapay Zekâ meselesine gelince, yapay zekâ da artık bir sanatçıdır, resim çizer, şiir yazar, beste yapar yakında anatomik olarak da bir parçamız ve ortağımız olacak. Bu yeni oyuna giren ortağa ne yorum getireceğimi hiç bilmiyorum, ama içim rahat çünkü yapay zekâ ile insan arasında daha epey zekâ ve enerji farkı var; beynimizin 10 ile 20 watt enerji harcamasını gerektiren görevler için yapay zekâ en az 20 megavat enerji harcamak zorunda yani yapay zekâ bir resim çizecekse veya bir beste yapacaksa bizden bin kat daha fazla enerjiye ihtiyacı var.</p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sanatı icat eden insandır, insan bir bireydir, yani sanat bireyseldir, bazen de bireycidir&#8230; Sanatçı, bireyci ya da taraflı da olsa zamandan ve mekândan bağımsız olamaz. Sanatçı, ürettiği her ne ise insana veya insanlara sunmaktan başka bir sunuş alanı yoktur, zaman mekân ve insan birbirinden bağımsız olamaz, bunun aksini iddia eden varsa gitsin öyküsünü veya resmini kuşlara, kedilere sunsun! İnsan pazarına çıkarmasın; pazara çıkarıyorsa bireysel sloganlar atmasın; yok, atsın atsın hatta atıp tutsun, hakkıdır.</p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yahu, yanlış anlamışım Mıheme Abi, kusura bakma! Mesele sanatın kimliksizliği, düzensizliği ve özgürlüğüymüş, “Kim ne bk. yerse yiyebilmeli meselesi…” Yani çağdaş, Postmodern mesele; belirsiz, göreceli, rastlantısal, zaman ve mekânın belirsiz olduğu güncel mesele… İyi de çağdaş sanat anlayışı denilen anlayışın binerce yıllık ömürlü Mardin taşının veya taş evlerimizin içinde ne işi var o zaman? Bize uygar, çağdaş ve anlam sanatını sözde öğretiyorlar ya da gösteriyorlar ve biz bir dünya markası oluyormuşuz!</p><p>Kültürel alanda geleceğimiz boğuluyor, boğduruluyor, yara bere içinde olan dilimiz ve dillerimiz üzerinde habire tepiniyoruz, yarayı ve yaraları doğru teşhisler koyarak pansumanlarına başlamak kimsenin işine gelmiyor artık, kültür ve sanat üzerinden hem canlı hem de cansız doğayı sömürme hırsı bir veba salgını gibi hem yakını hem de uzağı zehirlemiş durumda. Dile veya anadile tek tük yazarlar dışında beklenti içine girmeden hizmet eden yok, destek veren yok. İnsan yara bere içinde olan bir özneye veya nesneye destek çalışır, ama biz habire tepiniyoruz üzerinde, yani aslında köstek oluyoruz.</p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mıheme Abi!</p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bazı sanat ve kültür tayfaları Mardine gelip çağdaş, popüler vs. sanat kültürlerini ve çalışmalarını bize, bizleri küçümsercesine dayatacaklar, öyle mi? Ve en acısı biz yazar ve çizerler olarak ilk defa bir kola şişesi ile tanışmış birileri olarak rant ve çıkar peşinde koşan ne oldukları belirsiz birilerine itaat edip peşinde koşup onaylayacağız, öyle mi? Modası geçmiş bir tabirle söyleyeyim; “Düzenbaz” kavramı takıldı kafama, çünkü zaten bizleri kavramsal kargaşalarla uzaklara doğru yönlendirmeye ve yoğunlaşmaya çalışmıyorlar mı? Bu arada hangi coğrafyadan gelirse gelsin, hangi anlayıştan gelirse gelsin, hiçbir sanatsal anlayışa, girişime ve üretime karşı olmadığımı belirtmek isterim. Gereksiz, anlamsız ve yoz olmadığı sürece her üretimin başımın üstünde yeri var, ama inan ki meselenin üç boyutlu sanatsal ve düşünsel derinliği sana anlatıldığı ve gösterildiği gibi değildir.</p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Coğrafik, tarihi, sosyolojik, psikolojik, ideolojik olarak yaşam alanlarımıza gelip bizleri yok sayarak sanat girişimli birer sanatsal mastürbasyon çekip gidecekler ve bu dilimizi, dillerimizi, kültürlerimizi ve tarihi gerçekliklerimizi hiçe sayarak bağımsız ve özgür bir kültürel sanat anlayışı olacak, öyle mi? Ama şu istatistik benim umudumu korumama yeterli oldu; resmi olarak Mardin Bienali bünyesine alınmayan bağımsız sergiler açan sanatçılarımız bienalden katbekat ziyaretçi çektiler, yerel duyarlılık anlamında sahiplenildiler, ben bu durumun canlı şahidiyim. Yani yerel hemşerilerimiz evrensel duygu ve düşünceleri adına kendi geleceklerini sermayelerine sermaye katmak pahasına taşlarımızı ve kültürlerimizi meze edip yerel veya işlerine gelmeyen genel sanatçılarımızı iplerine takmayacaklar, öyle mi? Coğrafyamızı ve coğrafyamızın değer yargılarını, dillerini, kültürlerini hiçe sayacaklar, öyle mi? Bize İngilizceyi getirmeyin, bizi İngilizceye götürün hocamlar! Dünya dili ya! Bu arada yapay zekâ dili evrensel bir sanat dili falan değildir, sanatın dili, üretimi dünyada baskın olan hegemonik bir dil olamaz, sanatın dili yerel dillerdir, bireysel bir tavırdır sanat, dili kendine özgüdür. Yapay zekâ dili şimdilik İngilizcedir, bu durum sanatın evrensel yüzü değildir ve olamaz, olmamalı yoksa sanat her diyarda aynılaşır, anlamsızlaşır. Bu durumda sanatçının gerekliliği ve varoluş sebepleri de ortadan kalkar, herkes boşa kürek çeker.</p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Orda mısın Mıheme Abi?</p><p>Mardine sanatsal ve kültürel bir renk, bir zenginlik katacaksanız Mardinin renklerini bozmadan, kültürel yapısını dikkate alarak, saygılı kalarak yapmalısınız. Çünkü sanat ve kültür genel itibariyle bağımsızca üretim yapar, özgürlükçüdür, medeniyet ilkelerini rehber edinir. Medeniyetler Şehri Mardin de bu haklardan mahrum bırakılmamalıdır, çünkü Mardine kültür ve sanat getireceğim veya Mardini çağdaş, evrensel kültür sanatla tanıştıracağım derken Mardinin mardinliğini yok ederseniz veya yok sayarsanız işte o zaman “İnsana, doğasına ve coğrafyasına sanat adına gerçek zararı verirsiniz. Psikososyal, psikosiyasal, sosyokültürel, doğal!” Ne idüğü belirsiz grupsal veya sistemsel tavır ve davranışlar türü ne olursa olsun sanatın evrensel anlayışına da ters düşer.</p><p>Mardinin sosyokültürel, psikososyal, psikosiyasal, coğrafik, etnik vs. duruşuna, kavgasına, çırpınışına profesyönel hesaplamalarla, algı fırlamalıklarıyla müdahale ediliyorsa, bu vahim bir müdahale olur ve sebep olanları tarih af etmeyecektir. Dünyanın neresinde olursa olsun ne bilimsel ne de sanatsal açıdan bilinmedik hiçbir şey yok artık, yerel yazar veya sanatçı kavramı tarihe gömülmek üzere, o yapay zekâ denilen sözde evrensel dil veya alan yapay zekânın herkese ulaşma imkânı adına artık gereksiz ve atık bir kaledir dışlayıcı veya yok sayıcı davranışlar.&nbsp; Dünyanın en ücra köşesindeki bir sanatçı bile bir anda bütün dünyaya kendini duyurabiliyor, yani hangi alanda olursa olsun elitist veya ben veya biz merkezli davranmanın bir numarası yoktur artık, kalmadı; o zaman neden 2024 Mardin Bienalinde yer verilmeyen sanatçılar yer verilenden daha çok? Peki, nereden gelmiş olursa olsun, sanatının hakkını verebilmiş bir sanatçının sanatını sergileyebilmek için yer bulamama gibi bir sorunun muhattabı kimdir? Neden?</p><p>Mıheme Abi! &nbsp;</p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 24 saatlik bir zaman diliminde beynimiz bize 5-6 binlik bir anlam karmaşası sunuyor sinaps dediğimiz beynimizin elektriksel bağlantı kanaları sayesinde, hem de yapay zekada olmayan bir değişkenlikte ve yaratıcılıkta, böyle bir potansiyelin oluşturulması için ne kadar enerji gerekeceğini yapay zekacılar düşünsün.</p><p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biz, felsefenin, psikolojinin, bilimin, sanatın, taşın hürmetinin ve hikmetinin farkındayız, &nbsp;yani taştaki gizemimiz pazarlık konusu değil artık. Dilimiz de, çok dilliliğimiz de, çok kültürlülüğümüz de pazarlık konusu değil; ola ki sübliminal eylemleriyle bizi ve bizleri sindirdiler! Yine de sorun değil, çünkü haklılıkta ve doğrulukta inat, kutsal bir kavgadır. Biz, doğru ve haklı bir kutsallığa ölümüne iman etmişiz bir kere… Böylesi bir iman kültürü yüzünden hep feda ve telef olduk Hep feda ettik kendimizi, ama yüzyıllardır bir türlü çare bulamadık ve çare de olamadık yok edici biat, çıkar ve hesap kitap yanımıza.</p><p>Taş yok mu, taş?</p><p>Sergileri gezerken dışarıdan bağımsız olarak katılan bir sanatçıdan şöyle bir serzenişe şahit oldum, “Yerel halk çok duyarsız!” bu noktanın sorumlusu yerel halkın duyarsızlığı değildir, bu duyarsızlığın sorumlusu, yerel halkı, yerel coğrafyayı, bölgesel ama evrensel ve dibine kadar çağdaş üretimleri yok sayan Bienal anlayışıdır. Halk bağımsız sergi adreslerini yeterince bilmiyordu, ama neyse ki “hangi sergi nerede” diye bir oluşum oluştu bu açığı kapatmaya çalıştı. Aynı alanda veya yakın çevrede bağımsız sanatçı arkadaşlara da yer temin edilemez miydi? Hakkı da iade etmek gerekir; Bienal sayesinde Mardinin taş evlerinin, otellerinin, konaklarının bir kısmı bağımsız sanatçılar sayesinde birer sanat atölyesine dönüştü, eyvallah.</p><p>Biz yüzyıllardır kimliksizliği dibine kadar yaşıyoruz Mıheme Abi… Hayallerimizde uzaklar her daim yakınımız oldu, ama bir türlü hayallerimizi yaşayamadık; bir bizlere takıldık, bir de sizlere… Sanatsal bir bakışla uzaklar, derken zamanın milyonlarca yıl gerisine gitmemiz gerekmiyor mu? Taş sanatının(silah) mucidi Homo Erectus’a… İleriye doğru gidersek tahmini olarak yüzyıl sonra yapay zekâ robotlarına(Homo Teknikus) toslamaz mıyız ve o zaman yaklaşık 300-500 bin yıl önce hala genlerini taşıdığımız ama onları Homo Sapiens olarak yok ettiğimiz Neendertal atalarımızın akıbetine uğramaz mıyız, ne dersin?&nbsp;</p><p>Mardinde kültür ve sanat sadece Bienalle başlayıp Bienal ile bitmiyor. Atölyeleri ve üretimleri 365 gün boyunca devam eden birçok sanatçımız var ve 365 gün boyunca bir sürü taş mekânda birçok sergi, söyleşi vs. etkinlik oluyor, yani Mardin, ülkemizin neresinden olursa olsun her daim kültür, sanat, edebiyat üretebiliyor.</p><p>Sana bir sırrımı ve anımı anlatayım Mıheme Abi,</p><p>Nenem, okuryazar değildi fakat uzakları, daha da uzakları en ince detayına kadar çok iyi hatırlıyordu ve biliyordu ama ayağının dibini de çoğu zaman göremiyordu; düşerdi hep ve tepetaklak yerlere dağılırdı, biz bu halini hep erdemli bir duruma yorardık, meğersem mesele yaşlılık ve tecrübe imiş…</p><p>Bu bienal kafası ile Mardin Bienalinin geleceğini haber veren 2024 resmi Mardin Bienali ziyaretçi profillerinden, ama genelleme yapmadan,</p><p>“-Ben, İstanbuldan gelmişim, Ahmet Arif (otuzüçkurşun) kim?</p><p>-Tanımıyor musunuz?</p><p>-Hayır</p><p>-Ne iş yapıyorsunuz?</p><p>-Edebiyat öğretmeniyim</p><p>-Anladım!”</p><p>“-İstanbul Nişantaşında bir sanat galerim var, aaaa! Koçero siz misiniz?</p><p>-Hayır, ben bu serginin yaratıcısı ve sahibiyim. Koçero Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in bir şiiri</p><p>-Tamam, kalsın o zaman, iyi günler…”</p><p>Çağdaş sanat anlayışının modern müşterisi böyle kafalar ise yarının çağdaş sanat anlayışının vay geleceğine. Bin bir emekle üretilen yüzlerce esere yazık olur, olacak, çünkü bir kısmı ile bienale gelen insanlar bienal bahanesi ile Mardine mi&nbsp; gelmek istediler yoksa Mardine gelme bahanesi ile bienale mi geldiler? Bilmiyorum!</p><p>Hadi Good By, misafirperver olduğumuz için adettendir, iki yıl sonra yine bekleriz, cidden bekleriz, sevinmiyoruz da değil, ama taş yerinde ağırdır derler ya! İşte ondan… Bizleri birer taş olarak görürseniz, taş olmaktan öteye geçemeyeceksiniz…</p><p>Taş yok mu taş ya da saz? Kambersiz düğün olmaz abi, onu hep hatırımızda tutacağız,</p><p>“Porê dayika min sor e</p><p>porê hevala min&nbsp; sor e</p><p>paşika gulya bi more</p><p>şûştina xelkê çi zor e”</p><p>Bak, Mıheme Abi, gözümün ve zihnimin nurlarıdır bu tür sazlı, sözlü ve fırçalı çalışmalar, sen de her saza tel olma ama!</p><p>Bakın, Mehmet ve Mıheme abiler; özgür bir şekilde sanat sepet işleriyle beslenmeniz lazım ki bizleri de besleyebilesiniz fakat her şeye rağmen insana, hakka, hukuka, doğaya dair ise yaratılarınız veya bu sayılan evrensel değerlere düşman değilse emekleriniz, her zaman baş göz sünüz. Kevir di cihê xwede girane (taş, kendi yerinde, konumunda ağırdır, anlamlıdır…) û geyayê hevşê tehle (avlunun nimeti ’otu’ ekşidir! Avludakiler bilmez kıymetini, her zaman görünür ve elde edilirdir.)</p><p>Bakın, Mehmet ve Mıheme abiler, sizler birer filozof olabilirsiniz, meşhur olabilirsiniz, ben değilim. Ben, sadece bir düş ve düşün amelesiyim; başka hiçbir yapıya, güce ve mevkiye amelelik etmem ve başka bir işe de yaramam.</p><p>Ben, yerelin iktidarı veya iktidarın yereli olsaydım Mardinde Bienal vb. sanatsal etkinlikleri hiçbir gücün ve yapının etkisi altında kalmadan, herhangi bir yapıya yaslanmadan, velev ki yaslandım, ötekileştirmeden, Sezar’ın hakkını Sezar’a vererek bu etkinlikleri yapardım veya yaptırırdım. Mesela paralel(bağımsız) sanatsal çaalışmaların konaklama ve beslenme ihtiyaçlarını karşılardım, hatta sergilenmeye değer çalışmaların sunulma adreslerini de ben ayarlardım. Bu hizmetlerimi Bienalin sanatsal çalışmaları için de sunardım. Ben Bienal olsaydım, uzaklar adına yakın çevreye, doğaya ve sanata daha kapsayıcı, kucaklayıcı olmaya çalışırdım.&nbsp;</p><p>Mardin Bienali dolayısı ile sanatçısından ziyaretçisine; şehrimize gelen herkes hoş geldi, sefa getirdi, renk kattı. Biz, renkleri ve renklilikleri oldum olası sevmişiz. Tabii ki hatalar, ihmaller, eksiklikler olacak, her zaman olabileceği gibi.</p><p>Not: Uzaklık çeşitleri,</p><p>Attometre, femtometre, pikometre, nanometre, mikrometre, milimetre, metre, kilometre(1000 metre bir kilometredir.) Mesafe, biyopsikososyal bir ölçüttür ve hepsi matematikseldir; hayal, tual, resim, heykel, artı eksi, iyi kötü, doğru yanlış, &nbsp;vb. Hepsi teknik, duyusal ve duygusal açıdan matematik bilimine bakar. Zaman, sadece bir oyuncudur, asıl oyunun bir bileşeni… Ne cevherler, cengâverler vardı, henüz yoktular, vardılar ama yok oldular… Attometreyi bilmeyenin, kabul etmeyenin veya dışlayanın kilometreyi bilme gibi bir şansı yoktur, başka bir hesabı vardır; eğer başka bir hesap yoksa sunulan kavramların ve yapılan eleştirilerin altı doldurulmalıdır yoksa düttürü dünya demek işin en kolayıdır, herkesin bir sazı, bir sözü, bir fırçası vardır artık ve bunu dünyaya duyuracak bir zekâsı veya yapay zekâsı da vardır.</p><p></p><p>Not: Görsel çizimi Mehmet A. Başkurt tarafından Gani Türk&#8217;ün Cennettin Havarileri adlı romanı için çizilmiştir. </p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/2024-mardin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bergen ve Diğer Arabesk Şeyler</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/bergen-ve-diger-arabesk-seyler/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/bergen-ve-diger-arabesk-seyler/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Kabakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jun 2022 19:08:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10512</guid>

					<description><![CDATA[Bergen&#8217;i toplamda 6 milyondan fazla kişi izledi. Kalkıp sinema salonlarına giderek izleyenlerin sayısı bu. Evlerinde, internette, telefonda izleyenleri de hesaba katabilseydik belki 10 &#8211; 15 milyon insan izledi Bergen filmini.&#160; Müslüm filmini de sinema salonlarında 7 milyon kişi izlemişti. Bir kıyas yapabilmek ve göstermeye çalıştığım resmi netleştirmek için söylüyorum: Türkiye&#8217;de her yaştan ve kategoriden kitleleri [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bergen&#8217;i toplamda 6 milyondan fazla kişi izledi. Kalkıp sinema salonlarına giderek izleyenlerin sayısı bu. Evlerinde, internette, telefonda izleyenleri de hesaba katabilseydik belki 10 &#8211; 15 milyon insan izledi Bergen filmini.&nbsp; Müslüm filmini de sinema salonlarında 7 milyon kişi izlemişti. Bir kıyas yapabilmek ve göstermeye çalıştığım resmi netleştirmek için söylüyorum: Türkiye&#8217;de her yaştan ve kategoriden kitleleri sinemaya çeken <strong>Recep İvedik</strong> serileri bile bu kadar büyük rakamlara ulaşamamıştı. Peki Nuri Bilge Ceylan&#8217;ın <strong>Bir Zamanlar Anadolu&#8217;da</strong> filmini kaç kişi izlemiş? 161 bin kişi! Evet sadece yüz altmış bir bin kişi!&nbsp;</p><p>Bugün Küçük Emrah&#8217;ın veya Münevver Karabulut cinayetinin filmi olsun yine milyonlarca insan akın akın sinema salonlarına koşacaktır. Neden, Bir Zamanlar Anadolu&#8217;da filmini sadece 161 bin kişi izliyor da Bergen&#8217;e milyonlar koşuyor? diye bir soruşturma yapabiliriz ama hayır, biz böyle bir şey sormayacağız. Ceylan&#8217;ın, Anadolu&#8217;yu tasvir eden filmleriyle Bergen&#8217;i, Müslüm&#8217;ü karşılaştırmayacağız. Gereksiz bir şey bu. Bizim sorumuz şu: Bergen gibi Müslüm gibi filmlerin bu kadar çok izleyici toplamasının nedeni nedir? Bu sorunun cevabı tabii ki çok basittir: Çünkü Türk halkı acıyı ve trajediyi izlemeyi sever. Evet, bu cevap doğru ama bize bir şey katmaz. Kupkuru bir bilgi sadece. Hemen başka ve asıl can alıcı soruyu sormamız gerekiyor: Bizim halkımız acıyı ve trajediyi izlemeyi neden bu kadar çok seviyor?</p><p>Bu soruya da kolay cevaplar verilebilir. Ama her cevap bizi başka bir soruya götürür. Çünkü amacımız kitle davranışlarının çekirdeğine inmek, onu meydana getiren atom altı parçacıkları görebilmek.</p><p>Belki biraz esprili ama kesinlikle düşündürücü olan şu yanıt, en doğrusu olabilir: Çünkü Türkler genel olarak <em>izlemeyi</em> sever. Ama hayır, sadece izlemeyi değil; biz başkalarının acılarını dinlemeyi de severiz. Başka insanların mesela komşumuzun, komşunun gelininin, aşağı mahalledeki Sümeyye ablanın, falanın filancanın yani o anda, orada olmayan herhangi bir insanın başına gelen bir işi, felaketi, acıyı konuşmak bizim toplumunun en sevdiği sohbetlerden biri değil midir? Ha kendi kendimize söylenmek de bize ayrı bir zevk verir.</p><p>Bergen&#8217;in ve Müslüm&#8217;ün bu kadar çok izlenmesinin nedenlerini sosyolojimizde aramalıyız. Teker teker bireysel özelliklerimizde, kişisel acılarımızda, yoksulluk veya duygusallığımızda değil, hayır; toplumsal kimliğimizde arayacağız. Nedir peki o sosyoloji? Bizi arabesk figürlere, arabesk ezgilere çeken şey nedir? Haksızlığa, zorbalığa, düşmüşlüğe karşı duyarlı oluşumuz mu? Niye bu kadar meraklıyız niye bu kadar duyarlıyız acı satıcılarına? Hepimizin kişisel hayatı Bergen&#8217;in, Müslüm&#8217;ün hatta Küçük Emrah&#8217;ın hikâyelerine benzediği için mi dersiniz? Bu insanların öyküleriyle bir kader ortaklığımız mı var? Yoksa böyle bol acılı, baharatlı öyküleri çok mu seviyoruz zaten? Hatta sanat müziğini de bir tür pre-arabesk müzik sayarsak bizim kendimizi bulduğumuz tek müzik: Arabesk müzik. Baksanıza bugün bile en batılı en avangart en yenilikçi sanatlarımızda bile arabesk motiflerden vazgeçemiyoruz. Niye?</p><p>Çünkü Türk toplumu sindirilmiş bir toplumdur. Evet, pek çok uygar ulustan çok daha önce bazı demokratik haklara ve medeni hukuk kanunlarına kavuşmuş olmamıza rağmen Anadolu halkı pasif, kaderci, korkmuş; karşı çıkmaktan çok boyun eğmeye, itaat etmeye, içine atmaya, iç çekmeye, efkâra ve hüzne alışmış, alıştırılmış adeta bir sirk hayvanı gibi terbiye edilmiş bir halktır. Anadolu insanı zorbalığa, horgörüye,&nbsp; haksızlığa, hakarete ve şiddete maruz kaldığında hakkını arayan bir insan türü değildir. Hukuk, Anadolu insanının aşina olduğu bir kavram değil ki. Mahkeme deyince ya miras davası ya da tapu işleri gelir bizim köylümüzün aklına. Hukuk soğuk, yabancı ve itici bir kavramdır.&nbsp; Canımızı yakan kişileri ve kurumları adaletin karşısına çıkarmak isteyen bir toplum değiliz ve hiçbir zaman da böyle bir ulus olmadık. Ya cinayet işleriz ya da boyun eğer ve ağlarız biz. En çok bir araya gelip vah vah vaah deriz. Bunu şimdi biz niye yaşadık ve sorumlusu kim diye sormayız.&nbsp; Sorgulamayız, kurcalamayız, karıştırmayız. Başımıza iş almaktan korkarız. Ya da, vardır bunda da bir hayır, der geçeriz.</p><p>Evet, biz hep korkarız. Haklı olsak bile korkarız. Kovuluruz, dayak yeriz, aldatılır, alay edilir, horlanır, tokatlanır, öldürülürüz de gidip konuşmak, sebep olanların yakasına yapışmak yerine oturur üzülürüz, ah vah ederiz, yumruğumuzu sıkar, “Kaderim buymuş,” der ağlarız. Arabesk müziğin yaygın olduğu yerlerde son derece katı ve farklı boyutlarda bir kadercilik inancının da yaygın olması tabii ki tesadüf değildir.</p><p>Bizim halkımız, zorbalığa, adaletsizliğe ve haksızlığa çok hayıflanır da bunları asla politik eyleme, devlet veya kanunlar önünde hesap sorma mücadelesine dönüştüremez, korkar. Bu bakımdan siniktir halkımız. Sinik, riyakâr ve hem agresif hem de pasif bir toplumuz. En yakınlarımıza karşı agresifizdir, yiğitizdir (!) ama dışarıya karşı kuzu gibi! Bu kabul edilmiş çaresizlikten, bu kadercilikten dolayı mutsuzluğu, acıyı, hileyi, yüreğimizi parçalayan en büyük haksızlıkları, zalimlikleri bile mazoşist bir zevke, patolojik bir hazza dönüştürmüşüz, çünkü korkmuşuz. Fabrika işçimiz korkmuş. Memurumuz korkmuş. Kadınımız korkmuş. Köylümüz korkmuş. Yoksulumuz korkmuş. Babalar korkmuş. Çocuklar korkmuş. Ve umut nedir hiç bilmemişiz. O kadar hiçe sayılmış, o kadar insan yerine konulmamışız ki neyin umudunu besleyeceğimizi dahi bilmiyoruz. Çünkü yapabileceğimiz bir şeyin olmadığına inanmışız ya da bizi böyle inandırmışlar. İnsan için ne acı verici, ne kahredici bir şey bu! Dünyanın belki de en basit, en kolay ama aynı zamanda en sofistike, en komplike araçlarıyla susturulmuş, doğasındaki isyan ve karşı koyma içgüdüsü yok edilmiş uluslarıdır bu toprakların halkları. Sözde inançlı, mukavemetli ve mücadeleci insanlarızdır ama öyle mi gerçekten? Aksine hiçbir şeye inancı ve umudu kalmamış insanlarız biz. Adalete inancımız yok. Geleceğe inancımız yok. Bir gün her şeyin daha güzel olacağına, iyi ve adaletli bir dünyaya uyanacağımıza inancımız yok. İşte arabeskin doğduğu yer tam buralar.</p><p>Asla bir yurttaş veya vatandaş olamamış, olmak için kavgalar vermemiş toplumların miskinliğini, çaresizliğini yine karaktersizce, kişiliksizce dışa vurur arabesk. İsyânı ya da öfkesi asla doğru adreslere değildir. Korkaktır arabesk. Başına gelenlerin asıl sorumlusunu bal gibi de bilir ama güç ve iktidar odaklarına bir şey diyemez. Suçu muğlak ve nereye çeksen oraya gidecek bir kavram olan kadere atar. Hayatın kendisinde arar. Hatta başına gelenleri kabul eder. Çilecidir arabesk. Çileciliği de sessizce, âlicenapça değildir; ağlaktır, çığırtkandır. Acısını herkese duyurmak ister. Acısıyla herkesi etkilemek acısıyla herkesi büyülemek ister&nbsp; ve arabesk, iğrenç bir şekilde en sonunda bir acı şovuna, acı gösterisine, acı şovu yaparak haz verme eğlencesine dönüşür.</p><p>Bu kaderci, yaşadığı olumsuzlukları ve kötü şeyleri, bilinmeyen güçler ya da akıl sır ermez dünya tarafından <strong><em>başına gelen bir şey</em></strong>miş gibi gören, haksızlıkları talihsizlik veya kadersizlik sanan toplumlarda işsizliğe, iş cinayetlerine, kötü hayat koşullarına, kendinden zayıfı ezmeye, çevre katliamına, her türlü şiddet eylemine, iktidar baskılarına, sansüre ve adamcılığa karşı bir irade ortaya koymasını bekleyemeyiz. Bu toplumlar zamanla tuhaf ve ürkütücü bir evreye geçerler: Artık sadece seyirci kalan, sadece sessizce temaşa eden, izleyen duyarsız kitleler değillerdir; artık her türlü insani trajedilerden, her türlü haksızlık ve zorbalıklardan zevk duymaya başlamış, yarı baygın, yarı sarhoş bir evreye geçmişlerdir. İşte arabeske olan bağımlıca merakın temelinde bu vardır. Arabeski doğuran en birinci neden katı dini dogmalardır. Kadı dini dogmaları kendisine zırh yapmış otoriter devletlerdir.</p><p>Toplumsal muhalefetin bile gelip kendini başlı başına bir vahşet ve yıkım olan kadın cinayetlerinde ya da zeytin ağaçlarının sökülmesinde ifade etmeye çalışması hazindir. Bergen&#8217;in bu kadar çok izlenmesi hazindir. Türkiye&#8217;deki kültür ve eğlence trafiğinin bile hep nostalji ve <em>eskiler fenomeni</em> üzerinde yürümesi hazindir. İnsanların, bu sistemi ayakta tutan asıl mekaniği, bütün problemlerin gerisindeki asıl düzeneği sorgulamak yerine <em>acılarına tutunması</em> hazindir. Zehirli, pis bir soluk gibi toplumun içine yozlaşma, acı ve miskinlik üfleyen o büyük bataklığı bulup kurutmaya çalışmak varken olup biteni izlemekle, şiirini yazmakla, ağlayıp ah vah etmekle yetinen halkımızın durumu hazindir.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/bergen-ve-diger-arabesk-seyler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
