<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Öykü &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/edebiyat/oyku/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Thu, 03 Sep 2026 14:16:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Öykü &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>VARMANIN EŞİĞİ</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/varmanin-esigi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/varmanin-esigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Sep 2026 14:16:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12661</guid>

					<description><![CDATA[Başımın döndüğünü hatırlıyorum. İyi gelebileceğinin aklımdan geçtiğini bir de. Sendeleyerek yürüdüm. Elimi sana doğru uzattım. Havayı yakalıyordum. Bir türlü seni değil. Boşluğu tutup durdum. Yılmadım. Orada öylece duran sen, eksiğimi bir an önce gidermeliydin. Düşeceğimi de biliyordum. Zarar görmemek için nereye düşeceğimi hesaplayabilir, gövdemi bir yere bırakabilirdim. Bunu bir yerden öğrenmiştim. I look inside myself [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Başımın döndüğünü hatırlıyorum. İyi gelebileceğinin aklımdan geçtiğini bir de. Sendeleyerek yürüdüm. Elimi sana doğru uzattım. Havayı yakalıyordum. Bir türlü seni değil. Boşluğu tutup durdum. Yılmadım. Orada öylece duran sen, eksiğimi bir an önce gidermeliydin. Düşeceğimi de biliyordum. Zarar görmemek için nereye düşeceğimi hesaplayabilir, gövdemi bir yere bırakabilirdim. Bunu bir yerden öğrenmiştim. <em>I look inside myself and see my heart is black.</em> Doğru düşmeyi. Daha az evvel dans ediyordum. Yoksunluğunun zirvesindeydim. <em>Maybe then I’ll fade away… </em>Üşenmeseydim… <em>And not have to face the facts.</em> Bir yakınlaşıyor, bir uzaklaşıyordun.Ya uyanmazsam. Ya bu yok olmaya düşüşse. Yine de sen. En son sen. Bir yandan sen diye havayı yakalarken ses kayboldu. Havayı yakalamayan diğer elimle sandalyeye tutundum. Dansa başlamadan telefon elimdeydi. Şarkının sesini açmadan önce mesaj kutuma girmiştim. Orada öylece duran son mesajına bakmıştım. Tık tık tık… “Bu ses seviyesi kulağınıza zarar verebilir.” Telefonu koltuğa attım. Daha ne kadar zarar görebilirdim? Sen her şeyi siyaha boyamadan, tüm dünya siyah olmadan önce… Sapağı olmayan o uzun yolda, kararı orada vermiştim. Şimdi yine yüksek sesle eşlik ettiğim şarkıyla o zaman arabanın içinde dans ederken. Hızlandın. Başa sardım. Adını <em>uzun yol</em> koyduğumuz uzun yolda durabileceğimiz hiçbir yer bulamamıştık. Altımıza işeyecektik. Hayatımızın içine ettikten sonra. Normalde önce olur. Nihayet durduğunda, aniden. Araba, biz, müzik… Gündüz uykusundan televizyonun sesiyle uyanmış gibiydim. Bazen sadece gerçeklikten kopmak için yapılan uykunun tadının kaçması hali. Önce ben indim. Derme çatma tesisin, ki tesis denilemeyecek kadar bakkal, bakkal denilemeyecek kadar kulübe olan yerin kendi yapısından bağımsız tuvaletine gittim. Uyum sağlama konusunda tuvaletin içindeki ibrik kadar olamadığım ilişkimizi; kancayla tutturduğum, tahtaların birbirine çakılarak yapıldığı kapıdan sızan ışık eşliğinde düşündüm. Yaklaşan birinin içeriyi rahatça görebileceği gerçeğiyle gözümü tahtaların aralığına diktim. Işık körlüğü. Sana bu kadar mahremiyet açığını hangi ara verdim? Tuvaletten çıktığımda az ileride bekliyordun. Lavabo aradı gözüm. Parmağınla sağ tarafımda bir yeri işaret ettin. Hayratı görünce elimi yıkamak için yürürken çeşmenin buraya değil de bu yapının çeşmeye ait olduğuna kanaat getirdim. Taşın üzerine konmuş, kullanıla kullanıla bitmemiş ama artık canı da kalmamış sabuna baktım. Sadece suyu kullanmak daha iyiydi. Hem elimi neye bulaştırmıştım ki. Seni öldürmeyi defalarca düşünmüş olsam da neticede yapmadım. Suyun serinliği güzeldi. Yüzümü de yıkadım. Doğrulup döndüğümde arkamdaydın. Yüzümden boynuma akan suyu izledin. Ellerimi silkeledim. Önce avuç içlerim, sonra tam tersi. Üzerinde kuruladım. Öldürmeyeceksem sevmediğin şeyler yapmalıydım. Başını eğip göğsüne baktın. Aldığın derin nefesle burun deliklerin genişledi. Dudaklarını sıktın. Hiçbir şey söylemedin. Zaten fırsat da bırakmayacaktım. Elinden anahtarı aldım. Arabada bekleyeceğimi söylerken sevmeyeceğin bir şey daha yapmaya hazırlanıyordum. Ben uzaklaştım. Sen tuvalete girdin. Tahta parçalarından sızan ışık sırtına vururken seni tekerlerin toprakta çıkardığı sesle orada yalnız bıraktım. Şarkı kaldığı yerden çalmaya devam etti. Tuvaletten fırlarcasına çıkıp sadece birkaç adım koştun. <em>It&#8217;s not easy facing up when your whole world is black.</em> Durdun, çünkü manasız bir eyleme geçtiğini çabuk fark ettin. Daha az evvel son mesajına bakmıştım. Eve gelene kadar elime almadığım telefona bırakılmış onca arama ve mesajların arasındaki son mesaja. Üstünden saatler geçen, yalnız bırakılmışlığıma karşılık yalnız bırakmışlığıma dair yaptığım kutlama dansının ortasındaydım. <em>I could not foresee this thing… If I look hard enough&#8230;</em> Bana daha iyi baksaydın. Düşmeyebilirdim. Son kez sana. Uzanmayabilirdim. Önce ses kayboldu. Sessizliğin uğultusu kulağımı sağır etti. Sonra ışık… Her gün gördüğüm eşyalar tuzağım oldu. Her gün gördüğüm… Tutunduğum sandalyeyle birlikte ben… Çarptığımız masanın üzerindeki uzanmaya çalıştığım yarısına kadar su dolu bardak… Başımın döndüğünü… Artık hiçbir şey hatırlamıyorum. Tuvalete sızan ışığın gözüme girip görünürlüğü yok etmesi gibi değil. Şimdi gözümde patlayan bir ışık yok. Her şey siyaha boyandı. Ne zil sesini duyuyorum ne de kapıyı yumruklamanı. Oysa umut vadeden bir mesajdı. Umudun umut verdiği zamanı geçmemiş olsaydım eğer. Yaz elbisesi giymiş bir kız çocuğuyum şimdi. Yeşil bir denize açılan kırmızı kapıdan geçiyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/varmanin-esigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YAŞAMIN DOĞASI</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yasamin-dogasi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yasamin-dogasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zozan Aksan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Jul 2025 10:56:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11761</guid>

					<description><![CDATA[Duvarda asılı, siyah plastikten yapılmış ucuz görünümlü saat öğleden sonra biri gösteriyordu. Kahverengi masa ve sandalyelerle dolu büyük odadaki kadınlı erkekli kalabalığın tümü yarım saattir konuşan; siyah takım elbiseli, uzun yüzlü, koca burunlu adama odaklanmıştı. Toplantı uzun sürecek gibiydi. Her zamanki konular olmasına rağmen bu mevzular ilk kez konuşuluyormuş gibi anlatan koca burunlu adamın bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Duvarda asılı, siyah plastikten yapılmış ucuz görünümlü saat öğleden sonra biri gösteriyordu. Kahverengi masa ve sandalyelerle dolu büyük odadaki kadınlı erkekli kalabalığın tümü yarım saattir konuşan; siyah takım elbiseli, uzun yüzlü, koca burunlu adama odaklanmıştı. Toplantı uzun sürecek gibiydi. Her zamanki konular olmasına rağmen bu mevzular ilk kez konuşuluyormuş gibi anlatan koca burunlu adamın bu işte yeni olduğu heyecanından belliydi.  Konuyu büyük bir iştahla anlatması da bu fırsatı uzun zamandır beklediğini gösteriyordu. Anlaşılan yine yeni kararlar alınmıştı ve bu kararların nasıl uygulanacağı anlatılıyordu. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Anlatılanları dinlemeye çalışan Roza’nın giydiği ayakkabı canını acıtıyordu. Kıyafetlerine uygun olsun diye seçtiği ve yılda ancak birkaç kez giydiği bu ayakkabılardan nefret etti. Eve gider gitmez ayakkabıları çıkarıp rahatlayacağı anı hayal etti. Hardal rengi gömleğine ve koyu kahverengi çantasına yakışması; ayrıca hakiki deriden yapılmış olması dışında pek bir önemi yoktu ayakkabının.      </p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzün en kötü hastalıklarından biri olduğunu düşünmesine rağmen tüketim hastalığına yakalanmış olduğunu bir kez daha fark etti. O eleştiriler, öyle insanlara üstten bakmalar falan kendi parasını kazanana kadar geçerli olacaktı. Çok az para kazandığı bir işe girmesiyle bile bu konudaki düşünceleri değişmişti. Eskiden savunduklarının tümünün hayatın gerçeğini yansıtmayan zırvalıklar olduğunu düşünmeye başlamıştı. İdealist ve romantik hevesleri son bulmuş, o da bu oyuna ayak uydurmuştu işte. Ama yine de içinde bir yerlerde hissettiği çelişkiler onun huzurlu olmasına engel oluyordu. Roza kalbini dinlediğinde başka, sıradan hayata baktığında başka hissediyordu. Bu çelişki onu bitirecekti, farkındaydı. ‘Çocukken her şey ne kadar kolaydı ama şimdiki halime bak, çok yorgunum. Yaşam neden bu kadar zor’ diye geçirdi içinden. Adam bu esnada küçük tahtaya birkaç grafik çiziyordu.        </p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayağındaki acıya odaklanınca tam karşısındaki anlatıcının sözcükleri dalgaların önüne gelen her şeyi sürükleyip götürdüğü gibi sürüklendi, dağıldı ve sonunda dalgalarla birlikte kaybolup duyulmaz oldu. Doğrusu sadece yaşadığı fiziksel acı değildi onu dinleme eyleminden koparan; ruhunda duyduğu ızdırap tarif ve telafi edilemez boyutlardaydı. Yaşama odaklanmaya çalışıyordu, çabalıyordu. Zihni hep böyle konuşup başının etini yemese belki de başaracaktı.         </p>



<p class="wp-block-paragraph">Tam bu sırada koca burunlu adam imdadına yetişti. Adamın sorduğu soruyla kolaylıkla içinde bulunulan ana geri döndü. Halbuki az önce zihni kör kuyularda taşlara değe değe kurtulmaya çalışıyordu. Sorulan soru o anda bu kuyuya yukardan gönderilen bir halatmış gibi geldi. Bu halat yardımıyla rahatlıkla gün yüzüne çıkmış oldu. ‘Yeni eğitim anlayışına göre dersinizde neler uyguladınız? Karşılaştığınız zorluklar oldu mu? Doğru veya eksik bulduğunuz şeyler nelerdir?’ türünden sorulardan biri de Roza’ya denk gelmişti. Soruya ustalıkla doğru ama klişe bir cevap verdi. Böylece az önce ruhunun kaybolduğunu ve başka yerlerde gezindiğini kimse anlamadı. Zaten anlasalar da önemi yoktu; kararını vermişti Roza, bu iş burada bitecekti.        </p>



<p class="wp-block-paragraph">Ruhundaki bu çelişkiyi sonlandırma kararını hemen bir günde vermemişti. Doğduğu günden beri sanki hayat onu bu yöne itiyormuş gibi hissediyordu. Kendince çabalıyor, deniyordu ama olmuyordu. Nerede yanlış yaptığını anlayamadan başka yanlışların içinde buluyordu kendini. Onca yıllık başarılı eğitim hayatı heba olmuştu, çünkü bir türlü öğretmen olamamıştı. Öğretmen olamayınca hayatındaki her şey yanlış gidiyormuş gibi geliyordu. Başarısızlık ve umutsuzluk yumağının çekirdeğinde hissediyor, kurtuluşu artık imkansız görüyordu.  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Toplantının en sıcak anında kadın da hayatının en can alıcı planını yapıyordu. Kafasında her şeyi o an kurdu, tüm hazırlıkları planladı. Saatler sonra toplantı nihayet bitti. Koca burunlu adam eşyalarını toplarken yüzü gülüyordu. Roza ‘ Adamın çok büyük bir şey başarmış gibi hissedip gururlandığına eminim ama ben de kendimle gurur duyuyorum ’ diye geçirdi içinden ve gülümsedi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Kararını verdiği için çelişkiler sona ermiş gibi hissetti ve bu berrak anın tadını çıkararak odadan çıktı, eve doğru yol aldı.       </p>



<p class="wp-block-paragraph">Perdeyi aralayınca havanın kararmış olduğunu gördü. Sokağın ucunda görünen, elinde içi dolu birkaç poşet taşıyan adam dışında sokakta kimse yoktu. Adamın evine varınca sevincinden ona doğru koşup sarılacak bir çocuğunun olduğunu hayal etti istemsiz. Hatta kıvır kıvır saçları olan bir kız çocuğu olması detayını da ekledi zihni çabucak. Herkesin evine çekildiği ve evlerden kaşık, çatal seslerinin geldiği saatlerdi. Artık zamanı geldiğini anladı. Önceden hazırladığı; içinde halat, fener gibi eşyaların olduğu çantayı sırtına alıp kapıyı açtı, son kez evin içine hüzünlü gözlerle bakıp bir daha açmamak üzere kapıyı kapattı.        </p>



<p class="wp-block-paragraph">Ürkek adımlarla karanlık ormanda yürüyordu, öte yandan gündüz aldığı kararı içinden tekrar ediyordu. Çünkü ormanın korkutuculuğu aldığı karardan vazgeçmesine neden olabilirmiş gibi geldi. Kocaman ağaçların devasa gölgeleri, ormanın derinliklerinden gelen ürkütücü sesler onu bir hayli korkuttu. Bunları düşündüğü sırada karşısında bir çift parlak göz gördüğünü sandı ve korkudan koşmaya başladı. Arkasına bakacak cesareti de bulamıyordu kendinde. Koşarken ayağı bir yere takıldı ve çok sert bir şekilde yüz üstü yere düştü. Sonrası karanlık…      </p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözlerini bir rüyadan çıkar gibi yavaşça açtı. Nerede olduğunu çözebilmek için şöyle bir bakındı etrafına.  Rüyadan önce yaşadıklarını aklına getirmeye çalıştı. Her şey bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Sonra bir sırrı çözmek istercesine hepsini toparlamaya çalıştı. Yaşadıklarına, olayların buralara kadar geldiğine inanamıyordu.       </p>



<p class="wp-block-paragraph">Vücudunu hareket ettirmeye çalıştı ama nafile. Bedenini kımıldatamıyordu bile. Her tarafı taş kesilmişti sanki. Beyni zonkluyor, eklemleri, kasları ağrıyordu. Geceden beri bu ormanda toprağın üstünde böylece yatıyor olmalıydı. Hatırladığı anılar silsilesi de bunu doğruluyordu. Bir daha denedi, doğrulmaya çalıştı. Bu sefer başarmıştı. Kemiklerinin çatırdadığını duydu. İçinden ‘hâlâ burada olabilmek güzelmiş’ dedi. Çünkü düşündüğünü gerçekleştirebilmiş olsaydı şimdi kim bilir hangi bilinmezliklerde olacaktı. Artık dayanamayacağını düşündüğü hayatı sonlanmış, tüm insanlar için muamma olan başka bir yaşama yol almış olacaktı. Bir bakıma tüm sorular yanıt bulmuş, sır perdesi aralanmış olacaktı ama nedense hâlâ burada olduğuna sevindi.      </p>



<p class="wp-block-paragraph">Açlığını ve bedenindeki acıları hissetmesine rağmen önemsemedi bunu. Çevresindeki ağaçlara, otlara ve gökyüzüne baktı. Gözlerini kırpmadan baktı hem de. Daha önce göremediklerini görebilmek için baktı. Burada yeşilin her tonu mevcuttu; yaşam, canlılık, dirilik fışkırıyordu her taraftan. Baharın ortaları olduğu için ağaçlar en güzel dönemlerindeydi. Tabiattaki her şey kendi sırasını biliyordu ve şaşmıyordu sanki. Kimi çoktan açan, yeşillenen bitkiye rağmen kimi daha yeni yeni uykusundan uyanıyordu. Yerlerde otların arasından envai renkteki çiçeklere baktı, bunların hangi çiçek olduklarını tahmin etmeye çalıştı. Tebessüm ederek sadece papatyaları, hindibaları ve çiğdemleri tanıdığını fark etti. Daha önce merak etmemişti ki, aklına bile gelmemişti. ‘Oysa öğrenecek ne çok şey varmış ’ diye geçirdi içinden. Burası her şeyiyle bir bütün olabiliyorken, birlikte var olabiliyorken insanlar neden bu bütünlüğe dahil olmayı reddediyorlardı inatla.     </p>



<p class="wp-block-paragraph">Önünde duran ve toprakta yiyecek bulmaya çalışan iki renkli kuşa takıldı gözleri. Kuşların güzelliği ve sevimliliğine hayran kaldı. Toprağı eşeleyip birkaç kez gagaladıktan sonra havalanıp özgürlüklerine doğru uçtular. Uzaklaşmalarını seyretmek için başını göğe kaldırınca gökyüzüne hayran kaldı. Bu kadar temiz bir mavilik hatırlamıyordu hayatında. Güneşin ışıkları ağaçların arasından yeryüzüne ulaşacak fırsatı yakalıyorlardı. Hafif esen ılık rüzgârla kıpırdayan yapraklar güzel bir duygu uyandırıyordu.       </p>



<p class="wp-block-paragraph">Ruhuyla doğanın bütünleştiğini hissetti. ‘Kalkmalıyım artık’ diye düşündü. Tüm mevsimler insanlara örnek olsun diye vardı. İnsanın da mevsimleri vardı ve tıpkı mevsimlerin döngüsü gibi insan hayatının da döngüsü vardı. Yazları kuruduğunu, yorulduğunu ve tozlarla örtüldüğünü hisseder ama baharın getirdiği nimetleri tüketecek durumu vardır. Sonbaharda yağmurlarla tüm tozlardan arınır, soyunur tüm dertlerinden. Hiç tereddüt etmez yitireceklerinden. Bilir ki bunun daha baharı vardır. Arınma ve yağmur ne kadar bol olursa bahardaki bereket o kadar çok olacak, yitirilenler fazlasıyla geri dönecektir. Kışın köşesine çekilir, belki uykuya dalar, karlarla örtülür ama içindeki dönüşüm hızlıdır. İçinde yenilikleri üretir, kanlı canlıdır yüreği. Ve baharın gelişiyle tüm içindekileri çıkarır ortaya tabiat gibi. Kutlamaya başlar yeniden doğuşunu; neşelidir, umut taşır,  canlıdır, kıpır kıpırdır. Doğa gibi insan da FİLİZLENİR .      </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yüreği dolu dolu, umutlu kalktı. Hevesle yeni kendisine doğru yürümeye, koşmaya başladı…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yasamin-dogasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşlı Adamın Hikayesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yasli-adamin-hikayesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yasli-adamin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zozan Aksan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jun 2025 13:12:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11721</guid>

					<description><![CDATA[Aralığın başıydı, dışarıda soğuk bir yağmur yağıyordu. Kışa girildiği doğanın suskunluğundan anlaşılıyordu. Kış, kızgın bir insan misali rüzgârı ve yağmuru yeryüzüne boca ediyordu. Kuşlar, böcekler, ağaçların yaprakları, inekler, tavuklar bile bu kızgınlıktan kaçar gibi saklanmışlardı. Rüzgârın uğultusu ve yağmur sesi dışında başka bir ses yok gibiydi. Herkes bu gazaptan kurtulmak için bir köşeye çekilmişti sanki. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Aralığın başıydı, dışarıda soğuk bir yağmur yağıyordu. Kışa girildiği doğanın suskunluğundan anlaşılıyordu. Kış, kızgın bir insan misali rüzgârı ve yağmuru yeryüzüne boca ediyordu. Kuşlar, böcekler, ağaçların yaprakları, inekler, tavuklar bile bu kızgınlıktan kaçar gibi saklanmışlardı. Rüzgârın uğultusu ve yağmur sesi dışında başka bir ses yok gibiydi. Herkes bu gazaptan kurtulmak için bir köşeye çekilmişti sanki. Daha bir ay öncesindeki hareketlilik, canlılık ve yaşam nasıl da böyle solmuştu? Yaşlı adam bunları düşünürken, açılması çok zor olan eski kapıyı tüm gücüyle itti. Tahta kapı gıcırdayarak açıldı. Elindeki odunların bir tanesi yere düştü. Kapı açılır açılmaz tatlı bir sıcaklık yüzüne çarptı. Hemen içeri geçip kapıyı kapattı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Yer yer odanın tüm yaşanmışlıkları sayısınca dökülmüş beyaz lekeleri olan çağla yeşilini andıran bir renge boyalı odanın ortasında bir soba vardı. Sobanın üstünde ise akşamüstü demlenip sadece birkaç bardağı içilen tavşan kanı çayın alüminyum çaydanlıkta can çekişir gibi fokurdayan sesi odada yaşam belirtisi olduğunu gösteren tek şeydi. Bu ses olmasa oda, fakir evlerinin eski püskü duvarlarına asılan alelade bir resimden farksız olurdu. Oda dediğime bakmayın, bu oda aynı zamanda bütün bir evdi. Odanın sobaya en yakın olan köşesinde bir divan; divanın hemen yanındaki köşede çiçekli basma kumaştan yapılmış iki küçük minder bir de minderlerin arkasına gelişigüzel yerleştirilmiş iki yastık vardı. Divan aynı zamanda yatak görevini de görmekteydi. Minderlerin solunda küçük bir tahta masa ve iki de tabure… Masanın üzerinde alışkanlık gereği dibinde birkaç yudum çay bırakılmış kulplu bir cam bardak, bir de kirli boş bir tabak ile kaşık vardı. Masanın önünde odaya göre küçük kalan, eve hüzün veren ama aynı zamanda dışarıyla ve yaşamla tek bağlantıyı oluşturduğu için akıllara Füruğ’un ‘Küçük Penceresini’ getiren bir pencere yer alıyordu. Sola doğru gidildikçe kısa aralıklarla Mardin işi ahşap kapı ve sonrasında mutfak olarak kullanılan küçük bir tezgâh vardı. Tezgâhın üzerinde mütevazı bir mutfakta olması gereken elzem şeyler ve tezgâhın üstüne sonradan çocukların zoruyla eklenen birkaç dolap dışında bir şey yoktu. Dolaplar da kapıyla uyumlu olsun diye klasik bir kahverengiye boyanmıştı. Yerde kırmızı, siyah, kahverengi karışımı desenli eski bir kilim vardı. Tezgâhın soluna gittiğimizde ise neredeyse her evde olan küçük bir büfe vardı. Bu büfeden her evde olmasına rağmen ne amaçla kullanıldığını kimse bilmiyor; genelde içine kullanılmayan özel eşyalar, fotoğraflar, biblolar gibi birbiriyle alakası olmayan eşyalar tıkıştırılıyor bu da şıklık olarak algılanıyordu. Bu evdeki de öyleydi; içinde birkaç kahverengi fincan, o dönem yine her eve girmiş olan Kıbrıs işi papatyalı altı tane tabak, adamın askerliğine ait siyah beyaz bir fotoğraf vardı. Askerlik fotoğrafının hemen yanında yıllar önce hayattan göçmüş karısı ve üç çocuğuyla çektirdikleri bir fotoğraf daha ve ıvır zıvır bir sürü şey vardı. </p>



<p class="wp-block-paragraph">    Evdeki her şey, birkaç neslin parmak izini taşıdığı ve bu izlerin nefesini hissettiği için yılgın bir eskimişlik taşısa da evde dikkat çeken tek farklı şey görebilirdiniz: masanın üzerinde bugüne kadar hiç kullanılmamış, evin tümüyle tezatlık taşıyan bir yeniliğe sahip bir gaz lambası. Lamba, el işçiliği olan, rengarenk bir lambaydı. Evin sahibi bu lambayı hiç kullanmadı; çünkü bu, ölen oğlundan kalan tek ve en önemli yadigardı. Oğlu artık para kazandığını ve babasına bakabileceğini göstermek amacıyla bu evde en lazım olabilecek, sık yaşanan elektrik kesintilerinde kullanılabilecek bir lamba almıştı. Aydınlatma için çok farklı seçenekler vardı elbet ama böyle bir lamba almasının nedeni babasının bu tarz lambalara olan ilgisiydi. Hediyeyi aldığında adam çok mutlu olmuştu, henüz bu unutkanlık hastalığı da nüksetmemişti. Oğluna yarın güzel bir yemek yapar, masaya lambayı da koyar ziyafet çekeriz diyerek çocuk gibi sevinmişti. Ertesi gün oğlunun işe giderken trafik kazasında öldüğü haberi üzerine o lamba ne yakılmış ne de yerinden kaldırılmıştı. Zaten adamın unutma hastalığı da bu haberden sonra nüksetmiş, giderek de artmıştı.      </p>



<p class="wp-block-paragraph">    Ahmet amca, odunları sobanın yanına taşıdı, odunlardan bir tanesini sobaya atarak ateşi besledi. Adamın üzerinde ölen karısının ördüğü gri bir kazak, siyah kadife bir pantolon vardı. Kıyafetler solmuştu. Kazağın kollarından sökülen birkaç iplik parçası olsa bile adamın kendisine özen gösterdiği ve temiz olduğu belliydi. Hareketleri çok yavaştı, yaşlılıktan dolayı kambur durduğu için yürürken başı daha önden gidiyor gibiydi. Masadan bardağını alıp doldurdu, divana geçip oturdu. Az önce divanın üzerine koyduğu Grundig marka küçük, siyah radyosunu eline alıp kanalları çevirdi. Bu radyoyu babasından almıştı. O günden beri de bu radyo en sevdiği eşyalarından olmuştu. Unutma hastalığından sonra da radyoya ilgisi devam etmiş, her fırsatta da tesadüfen bulduğu Erivan radyosuna benzeyen kanalı açar olmuştu. Penceresi ve radyosu ona yeter de artardı bile. Aradığı kanalı buldu, radyoyu yanına koydu. Kürtçe eski bir parça çalıyordu. Bir aşk şarkısıydı çalan. Çayından bir yudum aldı. Şarkının sözleriyle hafızası yavaş yavaş bulanmaya başladı. Delikanlılık zamanlarına gitti. Bu hastalığın kötü yanı gittiği anı sanki gerçekmiş ve o an yaşanıyormuş gibi hissettirmesiydi. Ahmet amcanın çok uzaklara daldığı, tebessüm ettiğinde yüzündeki derin çizgilerin oynamasından belli oluyordu. Delikanlılığında aşık olduğu kız geldi gözünün önüne. Kız da onu seviyordu, bakışlarından belliydi. Uzun, her teli sağlam siyah saçlarını örmüş, örgüyü sağ omzuna düşürmüştü. İki mermi gibi adamın kalbine saplanan siyah badem gözleri, içinde hapsolmak istediği gamzeleri, bembeyaz teniyle tüm köy erkeklerinin kalbindeydi kız ama kızın da kalbi Ahmet için çarpıyordu. Ahmet’i görünce aklı duruyor, kalbiyle beyninin ritmi birbirine karışıyor; nasıl yürünür, nasıl gülümsenir unutuyordu kız. Ahmet amca da o zamanlar yağız bir delikanlıydı tabi. İşte böyle bir aşk yine hayatın bizim için yaptığı başka planlar yüzünden mutlu sonla bitmedi.  Adamın babası ölünce evin reisi olmak zorunda kalmış, burada işler iyi gitmeyince mecbur başka diyarlara çalışmaya gitmişti. Bu süreçte kızını Ahmet’e vermeye gönlü olmayan baba, kızını gelen zengin bir adama vermişti. Bir aşk hikayesi de böyle kursaklarda ve sadece hatıralarda kalmıştı. Ama Ahmet amca unutma hastalığına yakalanmış olmasına rağmen geçmişten bir tek o badem gözleri hatırlıyordu. Böyle düşünüp çayını yudumlarken bağırıp çağıran telefon sesiyle bugüne döndü. Belli belirsiz gülümsüyor olduğunu fark etti. Telefona yavaş adımlarla gittiği için gitmesi biraz uzun sürdü. Telefonu açtı, arayan hayatta kalan tek oğluydu. Gelen telefon rutin kontrollerden biriydi. Babaları bu evden ayrılmak istemediği için; yaşayan oğul ve kız kardeşi telefonlarla veya küçük ziyaretlerle onu yalnız bırakmamaya özen gösteriyorlardı.        </p>



<p class="wp-block-paragraph">    Hâl-hatır faslından sonra telefonlar kapandı, adam yerine geçti. O sırada şarkı değişmişti, şimdi daha hareketli bir şarkı çalıyordu. Böylece Ahmet amca gül yüzlü sevdiğini geçici bir süreliğine de olsa unuttu, tavşan kanı çayından büyük bir yudum aldı.     </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yasli-adamin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DEVLET VE ALLAH</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/devlet-ve-allah/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/devlet-ve-allah/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berşan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 21:22:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11594</guid>

					<description><![CDATA[“Gel, ben senin gibiyim” dedi Çetin. Zaman geçmiş. Su bitmiş. Sigara sönmüştü. Yarısı karanlık olan odada on altı yaşında olduğu henüz yeni anlaşılan bir erkek çocuğu var. Çocuğun yüzünde korkusunu belli etmek istemeyen bir sarılık hüküm sürmekte. Fakat Ferhan en başından anlıyor çocuğun korktuğunu. Zaten o yüzden çocuğu seçtiler. Önce korkusuna teslim olsun diye. Nitekim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">“Gel, ben senin gibiyim”</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>dedi </em>Çetin. Zaman geçmiş. Su bitmiş. Sigara sönmüştü. Yarısı karanlık olan odada on altı yaşında olduğu henüz yeni anlaşılan bir erkek çocuğu var. Çocuğun yüzünde korkusunu belli etmek istemeyen bir sarılık hüküm sürmekte. Fakat Ferhan en başından anlıyor çocuğun korktuğunu. Zaten o yüzden çocuğu seçtiler. Önce korkusuna teslim olsun diye. Nitekim konuşurken titreyen çenesi, durmadan kaşınan avuç içi ve parmaklarını yumruk yapma isteği de histerik ahvaline bir delil sayılıyor yarısı karanlık olan odada. Yarısı karanlık olan odada: Zaman geçmiş. Su bitmiş. Sigara sönmüştü. Ferhan elindeki dosyayı ağbisine gösteriyordu. Çetin terk edilmiş ellerinin arasına aldığı dosyalara göz gezdirirken ıslık çalmayı da ihmal etmiyordu. “Bu terörist başımızı ağrıtmaz” diyordu durmadan “azıcık üstüne git, isim al, yemek ver, sigara ikram et, isim al, su ver, zaman ver, çakmak ver, isim al, annesiyle konuştur, isim al, bilgi al, ifade al ve sonra savcıya götür…”&nbsp; Fakat Ferhan en başından anlıyor bir şeyhlerin göz ardı edildiğini. Gözüne çarpan başka şeyler de var çünkü. Ağbisinin tüylü kulağına eğiliyor, “ağbi!” diyor, “bu çocuğun <em>Mücahitler’</em>den olduğunu biliyorsun değil mi?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Eczane ile Cenaze arasındaki fark gibiyim”</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>dedi </em>Çetin. Sadece harflerimin yeri değişmiş. Zaman geçmiş. Su bitmiş. Sigara sönmüştü. Şehir tekrardan kucaklarımı aralıyordu. Bana sokulmak ve beni sığ sularda boğmak istiyordu. Hırkamı usulca çiviye asıp etimi delmek… Farkına varmayayım için bir tören tertip ediyordu. Eylül on sekiz. Karımın beni ve ellerimi terk ettiği gün. İkinci yıl dönümü hatta. Ben salondaki kanepeye sızıp öfkemin dizginlerini elime almakla meşgulken; karım, nasıl kaçarım rüyaları görüyordu. Sabaha doğru, güneş pencereyi delince… Mayışmış suratımın salyasını silip bacaklarımı kanepeden aşağı sarkıttım. Simsiyah gözlerimi ovaladım. Esnedim. Esnerken dün akşam karımı dövdüğüm a k l ı m a… Bir anda düştü kemiklerim. Telaşla ve daha yeni yeni bir anlam verebildiğim korkuyla yatak odasına koştum. Koşarken yüzleşmek istemediğim bir tabloyu canlandırıyordum ve durduğumda a k l ı m ı… Kaybettim. Örtüsü odanın bir kenarına fırlamış yatağın üzerinde gardırop döküntüleri, askılar ve iç çamaşırları vardı. Olan belliydi. İçim kaynar bir suydu ve ağzımdan dökülüyordu. Karım beni ve ellerimi terk etmişti demek ki. En sonunda… Durdurdum nefesimi. Umudumu kaybedemezdim. Telefona koştum. Aradım. Ararken balkona çıktım. Caddeyi ve uzakları kolaçan ettim. Ağaçların tepelerine bile baktım. Karım telefonu açmadı. Bir kere daha aradım. Telefon çalmadı. Saf acı. Ekmek gibi gerçek, sert ve dokunaklı bir acıydı şimdi boşalan içimi dolduran. Ağaçların tepesinde de yoktu. İçimi sıktım. İçimi sıktım. İçimi sıktım. Sıktım! Ama patlamadı işte. Acımdan kurtulmak istiyordum. Telefonu duvara vurdum. Koştum. Koştum. Koştum. Duvara çarptım. Duvara çarptım. Duvara çarptım. O teröristler gibi olmak istiyordum. Duvarları birbirine boca etmek… Gedikler açmak ve odaları birleştirmek… Hiç bitmesindi koşum. İçim öyle yorulsundu ki… Acıyla dolmaya takati kalmasındı. Böylelikle daha sert çarpmaya başladım duvarlara. Yumruklarımla çarptım. Kaburgamla çaptım. Bacaklarımla çarptım. Başaramadım. Koştum. Koştum. Koştum. Yorulamadım. İçim acıyla dolmaya devam ederken ben ağzıma vuran suyla boğuluyordum. Yapacak hiçbir şeyh kalmamıştı. Bıçağı aldım. Karıma mesaj attım. <em>Kendimi öldüreceğim</em> dedim. Ardından hemen aradım. Açmadı. Açmadı. Açmadı. Yenice terk edilmiş ellerimle kavradığım bıçağı karnıma soktum. Bir kere daha soktum. Bir kere daha soktum ve çevirdim. Eğer şerefimin hala hatırı sayılır bir yanı kalmışsa bunu ancak Japoncayla kurtarabilirdim. Harakiri. Harakiri. Harakiri. N’oldu sonra! Ölmedim. Bulanık gözlerimin ucunda başka gözler vardı. Ferhan diye bir polis. Genç. Yenice katıldı. “Ağbi kalk, uyan!” diyor, “Kars’a geldik…” Gözlerimi açıverdim sonra. Bir baktım kanlı bağırsaklar geçiyor. Şaka. Şaka. Şaka. Bir müddet altıma sıçamayacakmışım. Bağırsaklarımın yerine torba koymuşlar. Ucu dışarıda. O torbaya sıçılacakmış. Ucuz kurtulmuşum ve telefonuma ben ölümle cebelleşirken bir mesaj gelmiş. Ferhan veriyor telefonumu bana, kilidimi prosedüre uymadan açıyorum ve mektup simgeli kutucuğa baş parmağımla dokunuyorum. AFAD. İki nokta üst üste. Meteorolojiye göre bugün Ankara’da çok kuvvetli ve gök gürültülü sağanak bekleniyor. Sel, su baskını, yıldırım ve ulaşımda aksamalara karşı dikkatli olun. Canınızı tehlikeye atmayın. B0002. Bu kadar. Karım ve AFAD. Hayat kırıklığından sonra bayrağımı gönderden çekiyorum. Yaranın kapanmasına bakıyorum. Torbaya değil gerekirse altıma sıçmak istiyorum. Ferhan’a dönüyorum. Ferhan bana dokunuyor, “böyle ağrıyor mu ağbi?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Boşa geçmiş bir ömür gibiyim”</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>dedi </em>Çetin. Çocuk ardı ardına yığılan soruları cevaplamaktaydı. Derisi parlak bir sandalyeye çökmüş olan bitene verilecek bir anlam aranmaktaydı. Ha bire “tanımıyorum…”, “hayır tanımıyorum…”, “bir kere tek gördüm…” diyordu. <em>Çetin ile Ferhan</em>’ı sinirlendiriyordu. En sonu ayaklandı Çetin. Çocuğun arkasında volta atmaya başladı. Ayakkabısından çıkan tok ses odada her yankılandığında çocuk ani bir refleksle kafasını eğiyordu. Besbelli korkuyordu. Ferhan bu sefer iyi polisi oynamak istiyordu. Ha bire “hayır ağbi bu çocuk uslu”, “bizim bildiğimiz çocuklardan değil…”, “kötü bir şey yapmamıştır o…” diyordu. Çetin de üzerine düşen kötü polis sorumluluğunu can havliyle yerine getiriyordu. “Bunları adam etmeli…”, “şehre geldiği ilk günden beri ne yaptığını ve ne ettiğini bildiğimizi anlaması lazım…”, “gerekirse sike sike…” demesinden anlaşılıyordu. Çocuk gittikçe geriliyordu. Kaskatı kesilmiş, sapsarı olmuş; iyice bozuluyordu. Bozulmuş bir teröristten daha makul ne olabilir? Tekrardan isim almanın tam zamanı. “F. D’i tanıyor musun…”, “F. N ile görüştün mü…”, “İ. Ö’yü en son nerede gördün…” Söyle çocuk. Söyle artık! Sana sunulan fırsatı değerlendir. Burası Türkiye Ülkesi. Bunlar Türkiye Ülkesi’nin antipatileri. Kulağını kabart ve “tamam!” de. Yoksa sorgudan sonra gönderileceğin odada seni yoldaşın bekleyecek. Yoldaşın sana nefret dolu gözlerle bakacak. Bu kadar zamandır polisle ne işi var acaba; kesin konuşmuştur, diye düşünecek. Dışarı çıkamazsın. En az dört gün buradasın. Yemeğinin bir kısmı çöpe dökülecek. Çorban ekşimiş olacak ve kokacak. Asla sigara olmayacak. Sigarasız nasıl yapacaksın? İnan bana. Ben sigarasızlıktan örgüt çökerten çok insan gördüm. Sigarasızlık basite indirgeyebileceğin, baş edebileceğin bir şeyh değil. En kötüsü! Kandan ve açlıktan bile kötü. Hadi diyelim ki dört günü öyle ya da böyle geçirdin. Mahkemeye çıktın. Hâkim de sadece yurt dışı çıkış yasağı verdi ya da olay ayda bir imzaya döndü ve kurtuldun. Kurtuldun… Kurtuldun mu sahiden? Sonra ne olacak zannediyorsun… Ne de olsa hukuk diye bir şeyh var bana zarar gelmez diye mi düşünüyorsun. Eğer öyleyse boşuna. Yanılacaksın. Hali hazırda Şeyh Hukuk tarafından paçayı yırtınca daha rahat olacaksın. Attığın adımları eskisi kadar temkinli atmayacaksın. O pankart benim bu eylem benim dolanıp duracaksın. Yasak bildiriler dağıtacaksın. Örgütlemeye çalıştığın herkesi büyüklerinle tanıştıracaksın. Mesajlaşmalarına ve ulu orta hasbihallerine dikkat etmeyeceksin. Mesela Signal yerine WhatsApp kullanacaksın. Ulustaki matbaadan korkunç gazeteler alıp Keçiören ve Sincan’daki hücre evlerine ulaştıracaksın. Tarikatlardan para toplayacaksın. Derneklerde konferans vereceksin. Onlarca insanı örgüte bağlayacaksın. Bir hücre evini de sen kiralayacaksın. Kiranı örgüte çalışan dernekler ya da iş adamları karşılayacak. Okulu artık bırakacaksın. Büyüklerinin gözüne girersen il değiştireceksin. Başka illerde başka yapılanmalara destek vereceksin. Aynı şeyleri orada da tekrarlayacaksın. Örgüte dair bildiklerin çoğalmaya başlayacak. Silahla tanışacaksın. Bir polis nasıl ekarte edilir öğreneceksin. Gizlilikle tanışacaksın. Fazla göze batmayacaksın. Seni artık yer altına alacaklar. Ailesi örgüte ve mücahitlere itaat etmiş on beş yaşındaki bir kızla evlendirecekler. Bambaşka prosedürlerle karşılaşacaksın. Sonra… Büyüklerinin gözüne daha fazla girmeyi başarırsan ülke değiştireceksin artık. Önce sınırı geçip Ortadoğu turu atacaksın. Silah kullanmayı öğreneceksin. Askeri kamplarda birkaç ay debelenip duracaksın. Arapça rüya görmeye başlayacaksın. Huriler ve cennet ırmağına karışan spermlerin… Seni bölgeden bir esirle evlendirecekler. Sadece sevişmek için. Cariyen. Karın aklına asla gelmeyecek. Zaten ona da aşık değildin. Zaten aşk… Aşk…. Bir dakika sen aşkın ne olduğunu bir daha asla bilmeyeceksin. Gerisi de örgütün insafına kalmış zaten. Örgütün senin için vereceği iki karar. Patlamak ya da örgütlemeye devam etmek. Eğer elin yüzün düzgün olsaydı muhtemelen kafası karışık kızlar için kullanırlardı. Amancak senin için verilen karar yüzde doksan öbür türlü olacak. Yani ya Avrupa’da patlayacaksın ya da Türkiye’de bir metropolde. Bu kadar. Gerisi Allah’ın insafına kalmış. Örgütün anlattığı gibiyse boşuna tasalanma. Altına bir huri ağzına da içki koyarlar direkt. Cennet üzümlerinden yapılmış bir şarap… Fakat… Bencesi götü tuttun. Böyle olmayabilir. Ne de olsa başka söylentiler de var. Derini yüzüp ateşe de atabilirler. Çok acı veriyormuş. Benden söylemesi. İyisi mi… Riske atma. Ya hapis ya da ölüm. <em>Devlet ve Allah</em> peşini asla bırakmaz. Konuş! Hükmün açıklanmasının geriye bırakılması bütün ihtimallerden yeğdir. Nokta. ve. Ünlem. Başka diyecek bir şeyh yok. Anladın mı? Anladıysan kavanoza tükür ve gülümseyerek Çetin ağbine sor, “Devlet ve Allah peşimi niçin bırakmaz?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Çılgına dönmüş canavar gibiyim”</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>dedi </em>Çetin. Sorgu nihayet bitmişti. İfadeler kâğıda aktarılıyordu. Kâğıtlar belge olacaktı. Belgeler ispat. İspat külfet. Külfet: Zaman geçmiş. Su bitmiş. Sigara sönmüştü. Karnını doyurmuştu çocuk. Amancak korkusundan gram kaybetmemişti. İmzasını atıyordu artık. Yanında barodan poliskâr bir avukat vardı. Çocuğun gönlünü ferah tutmuştu. “İki yıl ceza verirler, onu da yatmazsın” demişti. <em>Çetin ile Ferhan </em>isimleri, bilgileri ve birkaç detayı da öğrendikten sonra odadan çıkmıştı. Çetin’in başına ağrılar saplanmıştı. Ferhan’ın terlemesi bitmemişti. Süratle kusmaya başladılar. Etrafta kim varsa başlarına üşüştüler. Çare olmadı. Abluka yarıldı. Yeryüzüne dönüldü. Arabaya binildi. Her şeyin böyle yaşanıp gelişmesinden ve bitmesinden yorulmuşlardı. Her şey belirliydi. Çetin, yarın sabah yine terk edilmiş ellerinin niçin bu kadar yoğun yaratıldığına hayret ederek uyanacaktı. Ferhan ise içi boş sırlarla örülen zihinlerin içerisinde yaşayan bir kurtçuk gibi hissedecekti kendisi. Yine ve yeniden. Günün sonunda dönüp dolaşıp kendi kafataslarının içerisinde konuşlanmaya dayanamayacaklardı. Bildikleri ve herkesten sakladığı tek şeyh; bir bit yeniği aramak zorunda bırakılan koca insanlığın, kurtuluşlarını yaratmaya çabalarken kuyularını kazdıklarından bihaber olmalarıydı. Ateşe taş, kılıca baş atarlardı. Hiçbir şeyhin bitmediğini bilirlerdi. Yaşadıkça yaşıyor olmaktan sıyrılmayı öğrenmişlerdi. Kendine müebbet bir şehrin ortasında; <em>Devletin ve Allah’ın</em> şifresini çözmüşlerdi. İşte… Çetin başağrılı bir insan olmaktan mustaripti. Ferhan kolonyayı ağbisine doğru uzattıktan sonra kekeledi. “Ağbi” dedi, “ovayım mı şakaklarını…” Ne güzel olurdu! Canı yanıyordu Çetin’in. Yutkundu ve bir tek;</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kavanoza tükür…” deyiverdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/devlet-ve-allah/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tetris</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/tetris/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/tetris/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berşan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Sep 2024 08:30:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11446</guid>

					<description><![CDATA[&#160;Babam öfkeyle kapıyı çarptı. Ayakkabılarını dolaba fırlattı. Açık olan kapıdan odaya göz ucuyla uzunca baktı. Annemi yanına çağırmasının bakışıydı bu baktığı. Anlamıştık. Koltukta kalan eteğini düzeltip terliğine basan annem ağır ve temkinli adımlarla salondan çıkmak üzereyken yaşanan şeyin ağırlığı altında ezilmeye başlamıştık bile. Çünkü ablam… &#160;Ablam ağlarken biliyor muydu içimdeki korkuyu? Bunu anlayamadan geçip gittiydi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Babam öfkeyle kapıyı çarptı. Ayakkabılarını dolaba fırlattı. Açık olan kapıdan odaya göz ucuyla uzunca baktı. Annemi yanına çağırmasının bakışıydı bu baktığı. Anlamıştık. Koltukta kalan eteğini düzeltip terliğine basan annem ağır ve temkinli adımlarla salondan çıkmak üzereyken yaşanan şeyin ağırlığı altında ezilmeye başlamıştık bile. Çünkü ablam…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ablam ağlarken biliyor muydu içimdeki korkuyu? Bunu anlayamadan geçip gittiydi günler. Canım benim! Okul forması kirlenmesin diyedir çıkarmıştı atletini aşağıdan… Burnuna sürmüştü salyası ve sümüğü gitsin için! Ne ağır bir şey bu; insan kendisini ücra zannediyor bundan böyle. Sırf ablası ağladığı için&#8230; Çünkü babam…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Babam bütün gücüyle bağırıyordu anneme. Eminim dişlerinin arasından çıkan tükürük bunu öğretmiştir bizlere. Bir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Senin bu kızının yaptığı iş midir Hatice, ha!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">İki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Napmış kız Osman, yine niye delleniyorsun güpegündüz?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üç:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Çağırdılar. Yirmi numaradaki… Aysel Hanım şikâyet etmiş bizi. Siktir çekip koyacaklar kapının önüne!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dört:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Napmış Osman, napmış! Desene. Ne istiyorlar şu kadarcık kızdan?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beş:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Senin şu kadarcık kızın bu kadarcık aklıyla ne bok yemiş biliyor musun sen!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Altı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yedi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Gitmiş kadının çocuğunun bir şeyini çalmış… Oyuncak! ‘Hırsız bu, hırsız!’ diye ortalığı ayağa kaldırıyor. Şimdi onun bokunun yüzünden siktiri çekip koya…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sekiz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Çocuk bunlar! O söyledi diye biz neden hırsız oluyo…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dokuz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Olayın aslı astarını bilmeden ne diye kızını hırsız ilan edersin! Bir yanlışlık vardır. Ben şimdi çıkar konuşurum kadın kadına! Lütfen bağırma çocuklara Osman… Tamam mı?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On bir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kes sesini! Siktir git önümden! Yemek getir&#8230; Allah hepinizin!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On iki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Yemeği tabaklara pay eden annem, yemeği tek başına yiyen babamın başucunda ve daima ayakta bir biçimde başı önüne eğik bir cariye gibi poz vermektedir. Onu yatıştırmanın tek yolu bu. Nasırlı ve kötü kokan terli ayaklarını sandalyenin bacaklarına geçirmiş, su bardağındaki suya ve yemek tabağındaki yemeğe göz gezdirirken; ha bir de kesilmiş dilim ekmeğe yapışan elleriyle onu parçalayıp çorbaya katık eden dişleri sapsarı dururken… Bunların bütünüyle babamı sakinleştirebileceğini bilmeliydi annem. Amancak Hatice buna inanmıyor. Erkeğini sakinleştirmek onun bir görevi olsa gerek diye yirmi bir yaşına bastığımda utanç içerisinde düşünmüş olmamın nedeni bu yanlış inançtan gelir. Ardından çok sakallı bir tövbe çekmiştim de nafile! Niçin kadınlar da erkek olamasın! Yanlış bir anoloji diye değil. Bazen eşitlik en eşitsiz tahayyülüyle insan zihnine sokulabilir diye.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bu sayede babam suyunu içebiliyor çok şükür. Çizgili kahverengi gömleğinden kurtulan birkaç göğüs kılı, iri ellerinin arasında tuttuğu seyrek saçlı kafası, geniş alnından aşağı inen ter ve ölüden hallice sarılığı… Tedirgin olmuş, açlıktan ölmeyi göze alamayan iki çocuklu ve ilkokul mezunu bir baba. Cebinde yüz seksen altı lira var sadece. Kola ve yeşil soğan alacaktı akşama, aklından uçmuş. Şimdi sadece titreyen diziyle masadaki muşambanın desenlerini inceliyor. Korkmak olmuş, korkuyor. Kaşıktan dökülen yağın desenlerin kıvrımından süzülüşüne odaklanıyor vesaire… Katladı sırf bunun için muşambayı. Peçete buruşana kadar oyalandı silmek yalanıyla. Halbuki o da biliyor içten içe; Hatice’nin görevlerinden birinin de Osman’ın yemek yerken muşambanın üzerinde döktüğü yağ ve tabak artıklarını temizlemek olduğunu. Hatice’de biliyor ya ne tuhaf! Bakma…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bakma çünkü babam şu an “çıt” çıkarsa masayı ikiye bölebilir. Hafsalası almıyor, acı içinde kıvranıyor. Annemin yüzüne dahi bakmadan bir küllük buyuruyor. Küllük yeni yıkanmış olduğundan içine peçete basan annemin elleri arasından sıyrılıp yere düşüyor. Babamın gözleri açılıyor. Yerdeki cam parçalarına eğilen annemin bileklerine bakıyor. Bu kadını bunca yıl bu evde bu adamın yanında bu çöle mahkûm eden kim? Elbette babam bunu düşünmüyor. İnce dudaklarının arasından kopan kalın küfür… Kalkıyor babam sandalyeden. Geyiriyor belki. Alnındaki teri siliyor. Elindeki kömürün izi alnına geçiyor. Pencerenin pervazında duran sigara paketinden bir dal aldıktan sonra pencereyi açıyor. Annemin yaralı eline basmadan yanından kıvrılıp tezgâhtan bir çay bardağı kapıyor. Musluğu açıp bardağın az birazını dolduruyor. Niyeti sandalyede oturup sigarayı içmek olsa da, “senin kafana sı…” diyerek annemi lanetliyor ve salona gelmek için adımlarını hızlandırıyor. Kapının koluna bütün gücüyle bastırıp…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Şimdi kendisine tahsis edilmiş olan tek kişilik koltukta tekdüze bir pozisyonda ve çay bardağını sehpaya koymuş durumda gürlemeyi bekliyor babam. Ya! Ablam sümüğünü son kez silmiş atletine ve babamdan taraf bakmamak için çırpınıyor gibi. Ne güzel dünya! Ben babamın solmuş, eskici kumaş pantolonuna ve suratındaki morga hayretle bakarken ablam…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Hayretle bakarken ablam babama bugün sınavdan yüz aldığını söylesin için yüreğim bir zıplayıp iki iniyor. Ne bencillik! Babam gömlek cebinden çıkardığı ucuz çakmakla yakıyor sigarasını. Mutfaktaki açık pencerenin dumanı yutabileceğini düşündüğünden olsa gerek aldırmıyor üzerimize çöken buluta. Bacaklarıyla sarıyor koltuğun dibini. Habire terliyor, soluyor ve solutuyor sigarasını. Sarı dişlerine akan izmarit kararıyor her çekişte. Kalp! Babam ölecekse eğer bir gün, yanı umduğumuz üzre ölümsüz değilse, kalpten gidecek kesinkes. Kalıtım bir hakikat. Ah babam! Ne de bulanık bakıyor ağlak ablamın kızarmış suratına! Aldırmamak gerek. Ablam bir kere bile düşmüyor tuzağa. Bir kere bile göz göze gelemiyorlar babamla. Derince sessizlik beni de yutabilir mi, ha! Orada bir ailenin en karanlık ülkesi var. Rabbim! Beni bir gün şose uzvu ırmaklarla karşı karşıya getir. Onlara babamın ne biçim baktığını anlatacağım. Kapının deliğinden süzdüğümü, gölgesinin bile kendisiyle alıp veremediği şeyleri, çatık şeyleri…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Yarılanmaya başlıyor sigarası babamın. Ablam hala çevirmiyor kafasını. Okul giysisi üzerinde dizini kırmış, ense kökünden çıkan huzursuz sesle önüne bakıyor. Bu sefer desenleri, çizgileri, gülleri ve çay lekelerini sayan o! Halıyı ezberledi alimallah! Gülümsüyorum içimde. Koyvermiyorum kendimi. Ağlamak için henüz… Neyim? Annesini salonun açık kapısından izleyen biri miyim? Çocuk! Evet sekiz yaşında bir karaşın bir..</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bir pencereye bir sigarasına bir çay bardağında sızlayan küle bakıp duran babam sıkıcı gelmeye başlıyor artık. Duvardaki saatin yelkovanı kulağımı acıtıyor. Saniyede bir! Saniyede bir acıyan kulağım dakikada altmış… Nerede peki! Annemin bunca yıl aradığı o gül nerede şimdi? “Halının üzerinde” desem ve sonra…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Sonra annem parçalanmış camlar tarafından ısırılan elini kan geçmiş bandaja sararak geliyor salona. Buna iyice dikkat ediyorum işte. Çocuğum ama… Babam bir kere olsun bakınmıyor Hatice’nin elindeki yarığa. Çok dokunuyor bu bana, çok. Girişte, elini tutarak iç geçiriyor. Osman çocuklarına ses yükseltmesin için kaşlarını çatıyor. Faydasız. On üç:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kızım” diyor babam, “ben seni böyle mi yetiştirdim!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On dört:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bağırma kızıma!&#8230;”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On beş:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sesi titriyor babamın, oralı olmuyor. “Ha benim güzelim! Böyle mi yetiştirdim seni ben?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On altı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babama yanaşıyor annem. Yüzü yalvarır. “Osman lütfen dedim..!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On yedi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hatice’yi önünden çeker. “Cevap versene güzel kızım, söylesene hadi!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On sekiz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annem ablama döner. “Kızım çık odadan, mutfağa git şimdi!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">On dokuz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Durma öyle konuş dedim sana!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Olacakları daha fazla engelleyemez. “Bağırma Osman, komşular duyuyor, duyacak!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi bir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam ablamın metanetini görünce çilesinden çıkıverir. Gürültü. Ayaklanış ve annem tarafından bastırılması gereken bir isyan daha. Halbuki kan damlıyor annemin elinden. Halıdaki gülün rengi tazeleniyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bana bak! Bak bana, bak! Ne bok yediysen şimdi yukarı çıkıp…!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi iki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ablam bu öfkenin ve bol küfürlü tümcenin acısını yüreğinden damıtarak ilk defa bakar babama. Göz bebeklerinden başlayıp akını kıpkırmızı eden çizgiler ve üflesen boşanacak yaşıyla bir kız çocuğundan daha çok uyumsuz bir çite benziyordu ablam. Nedense ben eşyaların tabiatına meftun bir serseri oldum çıktım ya… Mesele değil. Nitekim o hızlıca akıp biten gözyaşı damlası,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi üç:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Özür dilerim baba… Ben çalmadım.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bir süre ayakta kalır Osman. Diz kapaklarına geçirilmiş bir balta yığmıştır babamı. Yüzü düşerken gölgesi de benim yüzüme ve bitişiğimdeki duvara… Çıkmadı bu lanet leke! Çıkmadı yaşım geçti artık ben niçin hala… Hala babamın; bir devletin gerçekçe yıkılışı gibi ya da bir çınarın gövdesinden kopup yavaşça başlayan devrilişi… Bunu hala niçin anımsarım! Ablam ağlamıştı için bakmadı bir daha yüzüne hiçbir aynada o günden mütevellit! Ruhum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ayaktaydı ve sigarasının bitip parmaklarının arasından yere düşmesine dek de ayakta kaldı. Kendine gelemedi kat’a. Hatice’ye ve onun kanayan eline döndü. Gömleği ağırlaşmıştı. Çıktı salondan. Çıktı evden de. Kazanın katında durdu ve kendini tokatladı. Zaman çok geçmemişti. Annem. Yirmi dört:</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Sen yapmadın kızım! Bir şey yok, ağlama artık. Benimle gel de çıkıp konuşalım.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi beş:</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ablam annemin hala kanamakta ısrar eden elini fark ettirmeye çalışarak, “olur anne!” dedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi altı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Cam battı bir şey değil! Bana bak kızım. Yanlış anlaşılma olmuş belli! Tatlıya bağlarız olur biter, tamam mı?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi yedi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayaklanmış. Son kez atletiyle yüzünü silmiş. Hatice’nin emriyle mutfaktaki lavabodan yüzüne su çarpmış. Annesi önde o arkada yürümüş. “olur anne!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi sekiz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Aldırma babana!&#8230; O hepimiz için korkuyor. Onun korkusu bizim ona duyduğumuz korkudan büyük!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Başka olan şey bu. Merdivenler çıkılırken ikisi beni fark etmesin için peşlerine takıldıysam sebebi açık. Bir trajediyi kovalamak için; için ona yakalanmamak da. Cağnım! Bacakları çarparaktan döndürüyor merdivenleri. Rapt rapt rapt. Ve birdenbire yirmi sayısı: altın sarısı bir işleme, etrafında noel ağaçları.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi dokuz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Korkma kızım!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayat, inandığımız ne varsa bir anlığına hepsini yerle bir edecek kadar uzun! Çalınan kapı buna delil oluşturabilir. Rabbimin beni ve ailemi cennetine alması dilenilecek tek muamma! Öylesi işimize geldiğinden mi bilmem. Fakat biz öyle bir aileyiz ki bizi boğan sıkıntılarımızdan ve acılarımızdan hatta arabesk olanları dahil; kaçınmak yerine peşi sıra düşen türdeniz. Sözgelimi rabbimin nimet diyesine kullarına yağdırdıklarını biz kanırta kanırta almaktayız. Öyle bir ünlem. Yirmi numaradaki kadının kapısının tokmağına vurdukça dökülen incilerimiz istiridyeden “ah!” sancısylan çıkmaktadır. Otuz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Buyurun!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz bir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Saygıyla, el pençe duran Hatice; kızının omzuna elini atmış, yirmi numaradaki kadının meymenetsizliğiyle yüzleşmektedir. Kızı yaman bir şey söylemesin için eliyle kurduğu baskıya ne hacet!</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kusura bakmayın Aysel Hanım! Bir yanlış anlaşılma olmuş belli ki. Size rahatsızlık vermişiz. İsterim ki biz bu yanlış anlaşılmayı düzeltelim.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz iki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Halbuki kadının bu yanlış anlaşılmadan haberi yok. Anlamsız bakmaktadır. Minnacık açık tuttuğu kapıyla sanki sarayını ve mahremini bu yoksul şırpıntılardan gizlemektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bir de yanlış anlaşılma diyorsunuz Hatice Hanım! Allah aşkına dalga mı geçiyorsunuz siz!.. Ne yanlış anlaşılması? Kızın düpedüz hırsızlık yapıyor, sen yanlış anlaşılma olmuş diyorsun!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz üç:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bakı…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz dört:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öfkeyle keser annemin sözünü. O konuşurken lafının bölünmesi, üstelik bu had bilmezliği bir kapıcı karısının yapması mürted isnadı değil de nedir?</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kesin! Bu terbiyesizliğin savunmasını yapmayın lütfen bana. Utanıp özür dileyeceğiniz yerde kalkmış karşıma gelmiş, kızınızı savunuyorsunuz! Böyle mi çocuk yetiştiriyorsunuz siz Hatice Hanım, ha, böyle mi! Yazıklar olsun!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz beş:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Merdiven boşluğundan kulaklarımı kabarttığım bu işkence annem için ne anlam ifade ediyor acaba? Emin değilim. Ablamın öldürmek arzusuyla dolup taşan kalbinin korku ve öfkeyle çarpışının yankısını hissedebiliyorum. Yıllar geçtikçe çocukluğuma dair hatırladığım kâbus bu! Sürüklüyor beni… Ablam da muhtemeldir sürüklenmemek için kurtardı kendisini annemden.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Bak abla! Bağırma anneme tamam mı! (Sümüğünü çekiştirdi) Asıl terbiyesiz olan sensin! Ben bir şey çalmadım tamam mı! Yalan söylem…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Hele şu hırsızın söylediklerine! Arsız bu kız! Kesinlikle iyi bir aile terbiyesi görmemiş, cahil, çocuksa da masum değil ve eline geçse hanım olan Aysel’i bir kaşık suda boğabilir! Bir de çocuklarımızı bunlara arkadaş belliyoruz. Akran değil akbaba bu, akbaba! Aysel ne de bokça girişiyor imdada. Vur kahpeye Aysel, vur!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz altı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Defol! Pis hırsız seni… Utanmaz ahlaksızlar defolup gidin dedim! Herkes görsün de bilsin hırsız olduğunuzu!..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ciyaklayan bu karı korkutuyor annemi. Kızına kızsa da yerin dibine geçmekten kurtulmak istiyor. Anlaşılan olmayacak böyle. Kesilmeyecek ciyaklaması yirmi numaradakinin. Ne yazık, Hatice mağlup! Kızının kolunu çimdikleye çimdikleye sürüklüyor aşağı. Ben de kayboluyorum ortadan. Böylece birkaç kat inilince bırakıyor annem ablamı. Rezil olduğumuzu söyleyip duruyor. Ablam dingin! Bir köpek gibi soluyor sakinleşmek için. Ve o gün anlıyor ben, ablasının dilindeki kekeme kuşu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz yedi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Noldu, ne dedi Aysel!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz sekiz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Nolacak! Böyle, böyle, böyle…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Otuz dokuz:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Anlaşıldı.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Osman “anlaşıldı” dediyse tamam. Son çare. Kovulup da köye gerisin geri gitmemek için son çare. Babam içeri kaçan ablama sesleniyor sakince. Nedenini bilmiyorum ama “ben bağışladım kızım seni!” der gibi. Bir köpek gibi solumuş ve öylece sakinleşmişçe! Belki de annemin “böyle, böyle, böylesine” duyulan iman! Kızının bu hale gelmesinde, hırsız kalmasında suçu kendi yoksulluğunda arayan Osman, bir futbol kulübü batmasın için kafasına sıkan hemşerisi gibi göğüslüyor sorumluluğu. Ne melun bir fanatik!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çıkıyor ablam kapıdan. Babama bakıyor kirişte. Babamın yüzü kırışmış. Haritaya benziyor, Türkiye ülkesine. Ben benzettim diye değil, sahiden kalıtım bir acı bizi daha da ülkesel kılıyor diye. Ağır ağır çıkılıyor merdivenden. Bu sefer babamın nasırlı elleri altında kalan ablamın omzu, ezilmekten ziyade yükseliyor gibi. Koruyan, kollayan… Devlet babadan ayrılan tek yanı; “güven kızım!” diyor. Burası istisna!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yirmi numaralı kapı hiç kapanmamış. Komşulara dil döküp ablamın ve bizim nasıl bir vatan haini olduğumuzu anlatıyor. Gerekirse imza toplanmalı, bizden kurtulmalılarmış. Tekrardan merdiven boşluğunda konuşlanan ben, söylenen her söze yekpare şahidim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Aysel abla. Lafı çok uzatmayacağım. Konuşmayacağım da. Sen söyle ablam; bizim bir eksikliğimizi gördün mü bugüne kadar?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk bir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Komşular toplaşıp gitti birdenbire. Dağıldılar. Benim merdiven boşluğunda konuşlandığım gibi kapı dürbünlerine yığıldılar. Bir “of!” çekip minnacık açıklığın önünde toparlandı ses. Güm.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Osman Bey. Bak sen! Eksiklik falan mesele değil. Elini vicdanına koy da öyle konuş. Ben niye iftira atayım size? Ne kazancım var benim. Ben olanı söylüyorum. Gözlerimle gördüm yahu! Senin kızın elinde gördüm. Benim oğlanı dövüp almış. Oğlan söyledi ya bana! Kusura bakma ama fazlasını da sordum. Bana inanmıyorsan, bana itimat etmiyorsan getirim oğlanı da ona sor. Her gün harçlık veriyorum ben oğlana Osman Bey, her gün! Ne bileyim senin kızın benim oğlanı dövüp de parasını almadığını, ha! Allah aşkına elini vicdanına koy… Senin kızını biri dövs…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ya rabbi sülfür! Asla bakmıyor ablamdan yana. Çünkü ablamdan korkuyor Aysel. Çünkü ablam onun sırat köprüsü. Çünkü ablama bakarsa ateşe düşer, yanar. Bu nutku onun istediği üzre kapanmaz. Rabbim! Annem için ne menem bir duygu! O da benim alt katıma konuşlanmış. Duyar sahibi komşularımız niçin çıkıp da “ne zırvalıyor bu karı!” diyemiyor. Osman’ın dili sökük, ablamın hummasına yemin edebilirim. Biri yardım etse de kurtulsak! Uçurumdan atlayıp da tanrı tarafından kurtarılacağına inanan kimse yok mu? Lanet olsun… O günden sonra o gün her aklıma geldiğinde daha sıkı bağlarla bağlanırım rabbime. İçim ürperir. Metafizik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazık! Bir kere bile bölmüyor babam, araya girmiyor. Sözüne sadık. Konuşsun, öfkesini kussun istiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Sizin için ben yardım topladım be yardım! Anlıyor musunuz Osman Bey… Kursağınızdan sıcak bir şey geçsin, çocuklarının üzerinde güzel kıyafetler olsun diye bütün apartmanda tek tek dolaştım ben. Erzak topladım, elbise topladım. Eline daha fazla para geçsin, maaşın artsın diye her ay daha fazla aidat verdim ben biliyorsun değil mi! Bu mu mükafatı Osman Bey! Ama bize müstahak! İyilik yapıp denize atmayacaksın bu devirde! (Bu cümle esnasında sağa sola çevrilen kafatası komşular da duysun içindir.) Anlaşılan her iyiliği yüzünüze kakmalı sizin! Ancak o zaman anlarsınız! İyilik nedir bilmeye insa…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk iki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babamın beli terden sırılsıklam olmuştu. Biraz daha terlese gömleği aşınacaktı. Titriyordu. Ya da sallanıyordu… Bilmiyorum. Düşse babam… Filmde olur; erkekler yaşlanınca kalbini tutar. Tutmasın. Babam ölürse! Babam ölürse ne olur? Kötü kokudan midemiz bulanmasın için onu gömeriz. Ya da güzel koksun için… Bir gülün tohumunu toprağın altına saklar gibi… Çiçek açsın için babam; onu gömeriz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Baktı babam, güç. Zorlanıyordu. Kafasını kaldıracak güç boynunda yoktu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Oğlan içeride mi Aysel abl..”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Daha çok bir öksürüğe benziyordu. Aysel hanım anlam veremedi. “Ya rabbi sabır!” çekti. İçeriye, oğluna seslendikten sonra babama sitem etti, gürledi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk üç:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Dur. Söyle yavrum, bu kız mı çaldı senin oyuncağını?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk dört:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Gördünüz mü işte!” dercesine gövdesini kabarttı. Haklı çıkmıştı ya… Yalanın mahiyetine göre ablam hırsızdı, Osman ve Hatice vatana ve millete hayırlı evlat yetiştiremezlerdi. Biraz da vatan ve millet Osman’la Hatice’ye hayırlı olabilsinlerdi. Şimdi diyorum ya… O zaman diyemezdim. Annem ve Babam beni vatana ve millete hayırlı bir evlat sanıp mutlu olsunlar için her gece ev ödevinden kalkıp bütün binanın çöpünü dökerdim. Hayat. Annemin pırıl pırıl ettiği merdivenlere damlayan kanın “şıp” sesi ile babamın birbirine çarpan dişleri… Uzunca konuşmak için çabaladı babam. Elindeki ter ablamın omzuna da akmıştı. Suskusunu bozdu. Aysel’in arkasındaki kapı tokmağının süsüne bakarak yalvardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk beş:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ben… Ne diyeceğimi… Haklısınız! Kızım için… Hatice de… Ben özür diliyorum Aysel abla. Bir daha olmayacak. Affedin. Büyüklük sizde kalsın. Ne olursu!&#8230;”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Diye devam etti ve devamında babamın ağzından çıkan tükürüklü dilenmeleri şimdi kendime tekrardan dinletmek istemiyorum. Ablam için de aynı şeyi söyleyebilirim. Bir daha konusu açılmadı. Hatta Aysel ablayla kimi zaman aramızda şakaların da süregeldiğini hatırlıyorum. Bir bayatlık vardı fakat sanki yalnızca zihinlerimizde… Açığa asla çıkmayacak yerlerimizdeydi. Aldırmadık. Babamın özür dilediği o an hafızamızdan çıksın diye hiçbir şey yapmadık. Hayat. Olağan karşıladık. Buna kendimizi inandırmak için…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırk altı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Estağfurullah Osman bey, olur mu!</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Şu kadarcık işte. Özür dileyince halloluyormuş. Ağır ağır çıkılan merdiven daha ağır inildi bu sefer. Babam omzunu bırakmıştı ablamın. Trabzanlardan güç alıyordu. Kaybolmadım ortadan. Gözünün içine baktım babamın. Dönüp de bakmadı bile suratıma. Ablamı ve beni geride bıraktı. Olduğumuz yerde onun silinişini izliyorduk. Hayret. Hatice’ye de bir şey demedi. “Beni mi dinliyordunuz diye çıkışmadı. Biz de yakalanmamış farz edip bozuntuya vermiyorduk. İndi ve bitirdi merdivenleri babam. Eve girdi. Mutfağa geçti. Musluğu açtı. Ensesini, yüzünü, saçlarını ve boynunu ıslattı… Ellerinin arasına başını aldı. Aynı yerde, aynı biçimde…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Ayağına batan cam parçasının acısını duyumsadı. Hiçbir şey olmamış gibiydi; sakince ayağını kaldırdı ve çoraptan söktü cam kırığını. Sandalyeden doğrulmuştu. Pencereden dışarı baktı Osman. Osman benim babam. Pencereden gördükleri de dümdüz arabalar ve asfalttı. Kapıcının bir kutuya açılan deliklere benzeyen pencereleri. İsyan etmedi. Paketten bir dal sigara daha aldı. Hızlıca yaktı. Bir dumanı bütün gücüyle içine çektikten sonra vazgeçti. Musluğu tekrardan açtı. Sigarayı söndürdü. Biz artık içerideydik. Ablam çocuk odasına geçti. Çok sonra bir ses işittik. Ben oraya yöneldim. Kapıyı açtım. Duvara baktım, duvarın bitişiğine de. Tetris paramparçaydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>BERŞAN KOCA</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/tetris/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TOKMAK</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/tokmak/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/tokmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Aug 2024 17:54:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11416</guid>

					<description><![CDATA[&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; Neyim var neyim yoksa kardeşim Hasan’a bırakmak istiyordum. Hasan, çocukluk zamanlarımın en güzel hatıralarında yer almıştı. Birlikte gökyüzüne bakıp hayaller kurardık. Evimiz doğunun güneyinde taştan bir köy evinde tek katlı toprak damlı bir evdi. Hasan ile yazları kasaba sıcağından kurtulmak için kasabaya gelir, toprak dama çıkar hayallerimizde yüzüp serinlemeye çalışırdık. Babam bize kasabamızın kutsal [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Neyim var neyim yoksa kardeşim Hasan’a bırakmak istiyordum. Hasan, çocukluk zamanlarımın en güzel hatıralarında yer almıştı. Birlikte gökyüzüne bakıp hayaller kurardık. Evimiz doğunun güneyinde taştan bir köy evinde tek katlı toprak damlı bir evdi. Hasan ile yazları kasaba sıcağından kurtulmak için kasabaya gelir, toprak dama çıkar hayallerimizde yüzüp serinlemeye çalışırdık. Babam bize kasabamızın kutsal olduğunu, az ilerde Hz. Veysel Karani Türbesinin bulunduğunu o yüzden burada yanlış bir şey yaparsak başımıza kötü bir şey geleceğini anlatırdı. Bu anlatılar ruhuma kutsal his katar ve kalbimi ferahlatırdı, aslında dini anlayacak yaşta da değildim. Bir şeye inanmak kalbimi ferahlatıyordu, ruhuma dinginlik ve anlam katıyordu. İnanmak, bir şeylerin daha iyi olacağına dair umudu artıran bir duyguydu. Bunu Hasan’ın hastalığı ile öğrenmiştim. Hasan, akciğer kanserine yakalanmıştı ve tedavisi için yapılacaklar kısıtlıydı. Hasan’ın iyileşeceğine inanıp bir formül bulmalıydım. Umudum buydu benim. Babam bir keresinde karşı komşumuz Salih amcanın kamyonetini alıp Hasan’ı şehir hastanesine götürmüştü. Doktorlar kanser diye bir hastalıktan bahsetmişti, evreleri olduğunu ve Hasan’ın artık son evrede olduğunu, tedavisinin çok zor olduğunu, yurt dışında tedavi görmesi gerektiğini ancak ilaçların çok maliyetli olduğunu söylemişlerdi. Kasabadan kente zar zor gidebilen babam için o an doktorların söylediği imkansız bir şeydi. Ne yurt dışına gidecek ne de ilaçları alacak paramız vardı. Babama Hasan’ı iyileştirmek için bulduğum formülü söylemiştim. Çaresizlikten olsa gerek fikrimi çok sevmiş, her gün bizi doyurmak için uğraşmaya başlamıştı. Hasan aç kalırsa ciğerleri daha çok yorulur kanser daha çok ilerler düşüncesiyle her gün kasabada gündelik işleri yapmaya çalışırdı. Bulduğumuz formül buydu: Hasan aç kalmazsa yemek yerse güçlenecek ve kanseri yenecekti. Babam fiziksel olarak biraz daha geliştiğim için beni de gündelik işlere beraberinde götürürdü. Kasabada bazı günler iş bulur, bazı günler iş bulamazdık. Babam bizi doyuracak ekmek bulamadığında öfkelenir, öfkeden yüzündeki tüm damarları patlayacak gibi olurdu. Ve bu öfke hali beni dövmesiyle son bulurdu. Her şey Hasan içindi bunun farkındaydım, kimse kimsenin kendi içinde nelerle mücadele ettiğini bilmiyordu, ben babamın kendi içindeki savaşı biliyordum o yüzden babamın sinirli hallerine ses edemezdim. Çünkü bize de amcamlara da bakıyordu. İki aileyi doyurmak kolay değildi. Onun için bir çözüm noktası öfkesini beni döverek atmasıydı, yarına ekmek bulma umudu bu öfkeli hallerinin geçmesine bağlıydı. Annem, Hasan’ın hastalığını öğrendiğinden beri ağlayıp hacı hocaya Hasan’ın hastalığını söyleyip bir çözüm aramaya çalışırdı. Bazı kadınların çok dert çektikleri gözlerinden bellidir, yorgun ve çaresizdirler. Annem de böyleydi. Hiçbir zaman yaralarımı, ruhumdaki acıları ona söyleyemezdim. Çünkü onun derdi kendine yeterdi. Oğlu Hasan hastaydı ve çaresizdi, elinden bir şey gelmiyordu ekmek yapıp gözyaşı döküp kanseri hacı hoca ile yenmeye çalışmaktan başka.</p>



<p class="wp-block-paragraph">  Hassas olmayanlar için hayat daha kolaydır, tekdüze bir hayat yaşarlar, bir şeyleri derin düşünmezler. Ama benim gibi zihnini doyurmak için çabalayan, derin düşüncelere dalan birinin hayatı hep daha zor oluyor. Kendi hayatımdan çok başkalarının hayatında olan acılara üzülüyor, sorunları çözebilmek için daha çok uğraşıyor daha çok emek veriyordum. O yüzden dünyanın neresinde olursa olsun bir haksızlık bir çaresizlik görsem insanlara elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordum. Birinin yarası benim yaram, birinin acısı benim acımmış gibi yaşamak bana kendimi iyi ve merhametli hissettiriyordu. Her şeye yetişemeyeceğimi de biliyordum. Çözemediğim büyük acıları da küçük parçalara bölerek kalbimde yumuşatıyordum. En azından kendimce bulduğum bir çözüm yöntemiydi. Yoksa insan bu kadar acıyı kalbinde nasıl taşıyabilirdi ki?</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kasabanın bilgesi olan Mehmet abi, babasını küçük yaşta iş kazasında kaybetmişti. Annesi de babası vefat ettikten üç beş yıl sonra ilaç alacak paraları olmadığından ve gelen yardımlar kısıtlı olduğundan hastalıktan ölmüştü. Hiçbir şeyleri yoktu, kasabada anlatılan hikayeye göre kasabada hayır sever bir adam onlara tek odalı toprak bir ev vermiş ve her gün kapılarına karınlarını doyuracak kadar yemek bırakmış. Mehmet abi kasabada hayırsever adamın yanında çiftçilik yapana kadar kendi başına aileden kalan tek oda toprak evde böyle büyümüştü. Okumayı çok sevdiği, doğayı araştırıp gözlemlediği için de kasabada ona bilge demişlerdi. Mehmet abi ara sıra okul çağına gelmiş çocukları toplar, onlara okuma yazma, felsefe, psikoloji, matematik gibi alanları öğretmeye çalışırdı. Tek odada toprak bir evde yaşıyordu ve bir keresinde odasını görme şansım olmuştu. Oda yerden yüksekte olan bir tavandan ve yer yatağından oluşuyordu. Yerden neredeyse tavana kadar sıra sıra dizdiği kitapları ve yanında duran ahşap merdiveni gözümde muazzam bir tablo gibi durmuştu. Mehmet abi, kendimi yanında huzurlu hissettiğim ender insanlardandı. Hasan’ın hastalığından sonra beni en iyi anlayan kişinin de Mehmet abi olduğunu hissediyordum. Sanki onunla her konuştuğumda zihnime bir tohum atılıyor ve atılan o tohumun zamanla yeşerdiğini, çiçek açtığını hisseden ruhum ferahlıyordu. Onun yanında hep yeni bir şey öğrenme heyecanı ile sürekli ondan ödünç kitap alma isteğim oluşurdu. İnsanın hayattaki anlamı neydi, insan ne ile yaşardı, insan kendini nasıl tanımlardı soruları Mehmet abinin yüksek tavanlı toprak odasında cevaplanıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Babam taş ve topraktan oluşmuş, güç bela ayakta duran iki odalı evimizin girişine iki çivi çakmıştı. Bir çivide her zaman emektar hırkası dururdu, çivinin hemen alt kısmında duvar köşesinde annemin toprak evimizi süpürüp temizlemeye çalışmaktan yorulmuş belinin bir simgesi haline gelmiş olan çalı ve ottan yapılmış safran sarısı süpürgesi dururdu. Diğer çivide ise babamın hayat felsefesi haline gelmiş ‘Ben fakir bir faniyim günahlarımı ve isyanlarımı bağışla’ kasidesinin yer aldığı eski bir çerçeve bulunurdu. Bu çerçevenin alt kısmında da uçlarına açtığı delikten ip geçirip astığı dedemden kalan iki tane tahta tokmak –dedem buna mîrkut diyordu- bulunurdu. Geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan babam benle Hasan’a mutluluğu, insanın kendi hayatından razı olması diye tanıtmıştı. Okuduğum bazı psikoloji kitaplarında da mutluluğu, kişinin hayatından razı olması şeklinde yazmışlardı. Çivide asılı duran çerçeve isyan etmeden hayatımızı kabullenmeyi öğretmeye çalışmıştı. Biz her şeye razıydık, fakirliğimize isyan etmemek için Hasan ile okula gittiğimiz zamanlarda iki kalem alacak gücümüz olmadığından bir kalemi babamın tıraş olup eskittiği jiletle ikiye böler, kalemin ucunu da jiletle sivriltip yazı yazardık. Toprak evimizin önünde duran dibek taşında yerde bulup topladığımız buğdayları tokmakla ezer ekmek yapardık. Yine de fakirliğimize isyan etmezdik. Bir keresinde Hasan ile karşı komşumuz Salih amcanın ağzına kadar buğday dolu kamyonetine bakıp ‘Bir avuç alsak ne olur ki acaba? ’ diye düşünür gülerdik. En büyük hayalimiz Salih amcanın sahip olduğu kadar buğdaya sahip olmaktı. Hasan aç kalmazsa kanseri ilerlemeyecek gibi doğrusal bir formül bulmuş ve kanseri karnı doydukça yeneceğine inanıyordum. En azından büyük acıyı küçük parçalara ayırıp kalbimde yumuşatana kadar zihnim buna inanmak istiyordu. O buğdaylara sahip olunca buğdayları dibek taşında tokmakla ezmek bizim için büyük bir festival olurdu. Dedelerimizden kalma imece usulü bu geleneği niye bu kadar sahiplendiğimi ben de anlamazdım. Dibek taşının sağında solunda iki kişi duruyor, bu kişiler eline tahta tokmağı alıp sırayla taştaki buğdayları eziyorlardı. Birisi tokmağı kaldırıp indirdiğinde diğeri vurup kaldırıyordu. Bu iki kişi arasında da biri duruyor ve taştan dışarı dağılan buğdayları yeniden taşa atıyordu. Bana göre bu işleme festival havası katan ve adeta bana zihin egzersizi yaptıran- okuduğum kişisel gelişim kitapları zihin egzersizi yapmak size iyi gelir diyordu- kısmı tokmağı taşa vuran kişilerin sırayla ritmik sözler söylemesiydi. Babamla dedemin bir dönem taşta buğday dövüşünü böyle izlemiştim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">   Hasan ile bir akşam toprak damda kurduğumuz hayalde halay çekmek vardı. Hasan yorulur ciğerleri ağırır diye de ‘Ben halay çekeyim sen beni izle, hem bak ayna nöron diye bir şey varmış, geçen Mehmet abinin verdiği bir kitapta okumuştum. Ayna nöronlar beynimizin içindeki özel hücrelerdir ve hareketlerimizi gerçekleştirirken veya başkalarının aynı hareketi yapmasını izlerken devreye giriyormuş. Sen de izleyip halay çekmişsin gibi hissedebilirsin’ demiştim. Hasan da bu fikre gülmüştü. ‘Tamam o halde bunu deneyelim demişti’.  Fiziksel aktivitenin mutluluğu artırdığını Mehmet abinin verdiği kitaplarda okumuştum. Karşı komşumuz Salih amca, kasabadan kente bir günlüğüne gider, tüm işlerini hallederdi. Buğday dolusu kamyonetini kasabaya getirmek bu işlerinden biriydi. Buğday kamyonu geldiğinde halay çekme hayalimizi gerçekleştirmek için Hasan aşağıda beklemişti, ben kamyonete tırmanıp kamyonetin ucunda durup halay çekmeye başlamıştım. Halay çekerken ayağım buğdaylara çarpmış buğdayları yere düşürmeye başlamıştı. Gerçekten de halay çektikçe beynimin içindeki festival coşkusunu hissetmeye başlamıştım. Daha fazla halay çekmek istemiştim, orada ne kadar durup ayak ucumdan omzuma kadar bedenimi hareket ettirdiğimi ve beynimin içinde halay şarkısı çaldırdığımı hatırlamıyorum. Beynimdeki halay orkestrası Hasan’ın ıslık çalıp ‘Hadi in artık akşam oldu, eve gidelim’ demesi ile durmuştu. Hasan’ın yüzündeki keyfi görünce ayna nöronların işe yaradığını düşünmüştüm.  Yere bir sürü buğday düşmüştü, onları kamyonete geri bırakmak bizim için hem zaman kaybıydı, hem de Salih amca görse ona durumu nasıl açıklayacağımızı bilmediğimizden utanç duyduğumuz bir durum haline gelmişti. Zira Salih amca ara sıra babama buğday vermeyi teklif etmiş babam fakirliği gururuna yediremeyip buğdayları kabul etmemiş ve  ‘Rızkı veren Allah’tır’demişti. Salih amcaya halay çekme hayalimiz sonucunda buğdayların yere düştüğünü, bunları geri bırakmaya çekindiğimiz için avuçlarımıza aldığımızı söyleseydik inanır mıydı bilmiyorum. Belki de bilinçli olarak oraya çıktığımızı ve bilinçli olarak buğdayları düşürüp çaldığımızı düşünürdü. Utançla ve keyifle karışık bir ruh halinde buğdayları toplayıp ceplerimize doldurup evin yolunu tutmuştuk. Hasan ‘Sence biz hırsızlık mı yapmış olduk?’ diye sorunca beynimdeki orkestra artık beni terk emiş ve yerini Mehmet abinin bize sorduğu soruya bırakmıştı. Mehmet abi bir keresinde bize toplumsal ahlakı anlatmaya çalışmış ve farklı isimleri örnek göstermişti. Dünyanın farklı bölgelerinde de bizim kasabada olduğu gibi toplumsal ahlaki değerler önemliymiş ve bunun üzerine çok fazla araştırmalar yapılmış. Sadece Veysel Karani Kasabasına ait olduğunu düşündüğüm toplumsal ahlak kavramı Mehmet abinin Kohlberg’i tanıtmasıyla genişlemişti.  Mehmet abinin anlattığı Kohlberg’in ahlaki gelişim kitabında yer alan Heinz İkilemindeki soru beni her zaman geleneklerim, inançlarım, anlatılan hukuk ve duygusal dünyam arasında sıkıştırmıştı. Cevabını bulamıyordum. İkileme göre Amerika’nın küçük bir kasabasında Heinz adında bir adam varmış. Heinz evli ve karısı kanserin özel bir türünden hasta ölüm döşeğindeymiş. Heinz’in karısını iyileştirecek tek bir ilaç var ve o ilaç kasabadaki bir eczacı tarafından üretilmekteymiş. Eczacı bu ilacı maliyetinden çok yükseğe satmaktadır ancak Heinz’de bu ilacı alacak para yokmuş. Heinz çaresizlikten tanıdıklarından ödünç para ister ve resmi kurumlardan destek ister, ilaç için talep edilen miktarın yarısını bulmuştur. Eczacıya gider karısının ölmek üzere olduğunu anlatmış ve eczacıdan ilacı daha ucuza vermesini istemiş, eczacı bunu kabul etmemiş. Peki Heinz karısını kurtarmak için ilacı çalmalı mıdır? Neden? Kasabadaki hiçbir çocuk bu soruya cevap verememişti. Mehmet abi de demişti, bu sorunun cevabı hayatınızın bir parçasında gizlidir.  Belki de hayatımın geri kalanını değiştiren bu soruydu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">  Nefes nefese eve varmıştık. Bahçedeki dibek taşının yanına gelip buğday tanelerini içine atıp eve tokmakları almak için girdiğim sırada anneme ‘Buğday bulduk gel öğütelim’ demiştim. Annemin gözleri hep ıslak kalırdı, dile getiremediği çaresizliğini böyle sulardı. Buğday getirdiğimizi duyunca sevinmiş bahçeye birlikte çıkmıştık. Buğdayları dövmek için sabırsızlanıyorduk. Tokmak bana biraz ağır gelmişti, ama olsun ergenliğe girmiş kaslarımız gelişmeye başlamıştı artık. Kaslarımızı daha da geliştirmek veya farklı bir şey yapma heyecanı içinde miydik bilmiyorum, elimize tokmağı alınca dedemle babamın karşılıklı buğday dövüşünü yaptıkları an tablo gibi gözümün önünde durmuştu. Dibek taşının sağ tarafında ben, sol tarafında Hasan duruyordu. Hasan yorulsun istemiyordum, ama onu çok istekli ve heyecanlı görünce onun da tokmağı alıp taşa vurmasına izin vermiştim. Bu sefer ayna nöronla onu kandıramazdım. Annem taşın orta tarafında durmuş ve dağılan buğdayları tekrar taşın merkezine atıp onları dövüp ezmemiz için yardım etmeye çalışıyordu. Babam da böyle yapardı. Yaramazlık yapmayayım, isyan etmeyeyim diye beni hep ezerdi. Babamla tartışamazdım, hayat beni bu kadar şımartmamıştı. Babam beni her ezdiğinde içimden onla yaptığım kavgalarda ben galip gelirdim ve galip geldiğim her kavgada günah biriktirdiğimi hissederdim. Babamla ilgili ne zaman olumsuz bir şey düşünsem Allah’ın başıma gökten taş atacağını düşünür korkardım da. O yüzden babamı sevmek zorunda kalmıştım. Onu eleştirecek gücüm yoktu. Bizim karnımızı doyurmaya, Hasan’ı kanserden korumaya çalışıyordu. Karşılıklı olarak Hasan’la elimizdeki tahta tokmaklarla buğdayları ezmeye başladık. Her bir buğday tanesi hüzünlerimi, acılarımı, kırgınlıklarımı temsil etmişti. O an dünyanın en büyük çukuru Mariana çukuru değil de önümüzde duran içine hüzünlerimi, acılarımı, kırgınlıklarımı bıraktığım dipsiz kuyu dibek taşı olmuştu. Bu duygularımı ezdikçe dağılıyor, dağılan her bir duygunun yeniden kuyuya atılıp ezilmeye terk edilmesi döngüsü buğdayların un olduğunu görünce duruyordu. Acılarımı böylece yendiğimi ve onları terk ettiğimi sanardım. Un kimisine göre ekmekken bana göre acılarını terk etmiş ve hayatına temiz bir sayfa açmak için verdiğim derin nefesin özgürlüğüydü. Hasan ile Mehmet abiden yeni öğrendiğimiz şarkıyı karşılıklı söylemeye başlamıştık:</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;‘<em>Mezarıma gel gül dök</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>&nbsp;Mezarıma gel gözyaşını dök</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>&nbsp;Mezarıma gel göz yaşını yağdır</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>&nbsp;Mezarıma gel aklına geleyim.’</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">   Festival bitmiş annem unu alıp içeriye girmişti. Annem ekmek yapmaya başlamışken Hasan ile toprak dama çıkmıştık. Artık Hasan’ın karnı doysa da daha çok öksürdüğünü, kalbinin daha fazla ağırdığını, günden güne zayıfladığını görüyordum. Kurduğum doğrusal denklemin yanlış olduğunu kabullenmek istemiyordum. Zihnim başka denklem bulmaya çalışırken Hasan’ın ‘Bak bugün Mehmet abiden aldığın kitaplardan bir söz okudum. Diyarbakırlı biri demiş, aşkı ‘Sana bakınca keyfim gelir’ diye tanımlamış. Ne kadar saf ve masum bir tanım değil mi?’ Şaşırmıştım Hasan’ın büyüleyici esmer gözlerinin ıslandığını görmüştüm. Aslında o an karın doyurup kanseri yenme formülünü, duygularla formüle edebileceğimi Hasan göstermişti. Hasan’a ‘Hayırdır, aşık mı oldun’ diye sorduğumda, ‘Sana bakınca da keyfim geliyor abi’ demişti.  Duygulanmıştım, evrende var olduğumu hissettiğim güvenli alan Hasanın yanı olmuştu. Sarılıp ağlamıştık. Aileden birine sarılmanın rahatlatıcı etkisi olduğunu çok sonra öğrenmiştim. İlk defa sevginin en güzel halini yaşadığımı, bedenimin rahatladığını Hasan’a sarılınca anlamıştım. Babamla annem bize hiç sarılmamıştı, babam bize karnımızı doyurmayı, annem hayatı çaresizce yaşamamızı öğretmeye çalışmıştı. Benle Hasan bunu aşmıştık. Damdan aşağı inip yer yatağımıza geçmiştik. Hasan’ın o gece öksürüğü kesilmişti, karnı doymuştu. Mutlu uyumuştum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">   Sabah uyandığımda Hasan’dan ses çıkmıyordu. Hasan cansız yatıyordu. Nefes alış verişi yoktu. Ölüm neydi? Zihnim kitaplarda okuduğum soğuk kelimelerle yazılan ‘<em>bir organizmayı ayakta tutan tüm biyolojik işlevlerin geri döndürülmez şekilde sona ermesi’</em> tanımını, Hasan’ın öldüğünü kabullenmiyordu. Annem ve babam Hasan’ın ölümüne hiçbir şey dememişlerdi. Annemin ıslak gözlerinde ve babamın öfkeden damarlarının patlayacak gibi durduğu yüzünde artık Hasan için dualar etme hali olmuştu. Hasan’ın öldüğünü benden daha çabuk kabullenmişlerdi ve Hasan’ı uğurlamak için kasabada cenaze töreni düzenlemişlerdi. Ben hayatın anlamını Hasan bana sarılınca anlamaya başlamıştım. Şimdi ise Hasan yok ve anlamsızlık içinde kendimde derinleşmeye ve gittikçe boğulmaya başlamıştım. Veysel Karani Kasabasındandık biz, yanlış bir şey yaparsak başımıza kötü bir şey gelir demişti babam, Salih amcanın buğdaylarını geri bırakmalıydık. Ama biz onları çalmamıştık, yere düşmüştü buğdaylar. Bir de Hasan’ın tokmakla buğday ezmesine izin verdiğim için ciğerleri yorulmuştu, izin vermemeliydim suçluluğu içinde nasıl ağladığımı bilmiyordum. Hasan’ın öldüğüne inanmaya çalışmak ruhumu ateş gibi yakan bir karıncalanma hissi ile uyuşturuyordu. Kendimi kimsesiz ve yetim hissediyordum. Hasan’ın cenazesinde Mehmet abi yanıma gelmişti. Herkes Hasan’ı dualarla uğurlarken kulağıma eğilip şu soruyu sormuştu: ‘Hasan’ın hastalığını iyileştiren tek bir ilaç olsaydı ve paran olmasaydı o ilacı çalar mıydın?’.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/tokmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSMİNİ SEVMEYEN ADAMIN HİKÂYESİ</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ismini-sevmeyen-adamin-hikayesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ismini-sevmeyen-adamin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jul 2024 18:36:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11408</guid>

					<description><![CDATA[Sokak lambalarının kaldırıma yansıttığı ağaç gölgelerinden bahsetmek isterdim ben de. Akşam serinliğinin ince ince dokunmaya başlamış olduğundan. Durakta elleri cebinde bekleyen adamın, dümdüz baktığı caddeye doğru bir öne bir arkaya sallanışından. Kulaklık takıp yürüyüşe çıkmış iki kadının arasındaki fiziksel mesafenin anlamından. Caddeden geçen tek tük aracın bir yere yetişmeme hızına şaşkınlığımdan. Köşeyi dönüp uzaklaşan araçlardan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sokak lambalarının kaldırıma yansıttığı ağaç gölgelerinden bahsetmek isterdim ben de. Akşam serinliğinin ince ince dokunmaya başlamış olduğundan. Durakta elleri cebinde bekleyen adamın, dümdüz baktığı caddeye doğru bir öne bir arkaya sallanışından. Kulaklık takıp yürüyüşe çıkmış iki kadının arasındaki fiziksel mesafenin anlamından. Caddeden geçen tek tük aracın bir yere yetişmeme hızına şaşkınlığımdan. Köşeyi dönüp uzaklaşan araçlardan birinin varacağı evde çıkacak olan kavgadan, bir diğerini kullanan adamın kapıda, “Baba,” diye sevinç çığlığıyla karşılanacağından. Yok. Bunlar değil derdim. Derdim tüm bunların içinden geçen kendim. Aracıyla geçenlerin, kaldırımdaki bu kadını görüp görmediği. Derdim, sokak lambalarının ağaç gölgelerini düşürdüğü bir kaldırımdan diğerine beni geçiren adımlar. Serinliğin ürperttiği bedenimden geçen adamlar. Duraktaki adamın, yanından geçen kadının ayak seslerini duyup duymadığı. Yürüyüşe çıkan kadınların bakışlarının üzerimde olup olmadığı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sırtımı döndüğüm duvarın önündeki bankta oturuyorum. Bir sigara çıkarıyorum çantamdan. Bir sigara. Paket değil. Çakmağı elbette. Sigaranın ucuna tuttuğum ateşin rengi sokağın rengiyle örtüşüyor. Sonra seninle örtüşüp örtüşmediğimiz düşüyor aklıma. Derdim, biz oluyor. Bizi bulmak için geri sarıyorum. -Kendi ânının içinde gerçekleşirken yavaş, yaşanmışlığa dönüşünce hızlı.- Yaşarken sancısını çektiğim ne varsa geriye sararken gülüyorum. Tuhaf ve sinir bozucu bir gülme hali bu. Az sonra kendi cinayetimi işleyecekmişim gibi. “Dur yahu,” diyorum kendime, “yine olumsuz, yine karamsar, bir ölümler kalımlar. Bu senin öykün değil. Bu; derdin ‘ben’ olduğu, bir ‘ben’ olma derdini onun üzerinden anlattığın, ismini sevmeyen adamın hikâyesi.” Geri sarmaya devam ederken niye baştan beri kendimden ve kendi yolumdan bahsettiğimi sorguluyorum. Yemyeşil bahçesi olan, bahçesinin aksine küf kokan yere giriyorum birkaç basamaktan geri geri çıkıp. Tersim sola dönüyor, bir daha sola. Sonra yavaşlıyor her şey. Geri dönüşün yorgunluğuyla oturduğum yerde arkama yaslanıyorum. Zamanın akışının doğrultusunda giriyor içeri. Tam karşıdan, önümden geçerken&#8230; Benim kaldırdığım, onun çevirdiği başlarımız&#8230; Her gün. Daha sonra konuşmak üzere yükleniyor tüm konu başlıkları. Fark ediyoruz. Anlaşılabilirlik hali büyüyerek bir çember oluyor. Sınırı nerede, hatırlamıyorum. Küçücük bir çemberden eğile büküle geçip ilk ne zaman, neyi konuştuk, hatırlamıyorum. Zamanla tüm şakaları ciddiyetle karşılayıp tüm ciddiyetlere güldüğümüz bir hâl alıyoruz. Küfrettiğim yerden çekilip kahkaha atıyor olarak buluyorum bazen kendimi. Onu olumlu, ılımlı bakış açısından küfreder hale getiriyorum bazen de. En çok da şaşırıyoruz, “Şaşırmayacağız bir dahaki sefere,” diye bir öncekinde söz verdiğimizin aksine. Nasıl açılıp da nereye vardığına yetişemediğimiz sohbetlerden sonra, “Hadi bakalım al buyur, yine dünya,” diyeceğimizi biliyoruz. Proust’un tanımı görüyorum öyle anlarda tam karşımda. <em>Bakışları bir an derinlere dalıyor, sonra derhal, dibe varmış bir dalgıç gibi yüzeye çıkıyor. </em>Bir vedada tek sarılmayanım oluyor, bir otobüste dur düğmesine ilk basanı oluyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir var oluşun yokluğunu sorguluyoruz elimizdeki logolu kahvelerle. Biraz Sartre, biraz cortado. Çarpıklığın ve eleştirdiğine düşüşün fotoğrafını verirken, “Az önce şurada sarıldık, hatırlıyor musun?” diyor. “Ben,” diyorum, “Ben,” diyor. “Ben,” diyor, “Ben,” diyorum. Yine gülüyoruz. Coşkulu ve gerçek bir gülüşe sığan yığılmışlık hissiyle, “Hadi kalkalım,” oluyor son cümle, “bir dahakine&#8230;”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dönüş yolunun bana kalan kısmında, neyi kaybettiğimi düşünüyorum. Biriyle yaptığın sohbetin sonunda dünyaya gözlerini yeniden açmak gibi hissetmenin sebebini. Aslında gözlerimi açtığım yerde her şeyin bir miktar anlamsız olduğunu. Hâlbuki bu bir anlamsızlık çağı değil. Aksine her şey fazla anlamlı. Anlamaların arasında kayboluşun öyküsü bu savruluş öyküleri de. Bu tutunamama halleri. Anlam, arandığı dönemde anlamını bulandı ve anlamına oturan anlam kendini var ederken bulunuşunun sancısıyla girdi her bedene. Çekilen her ruhsal acı, anlamı biraz daha çökertti. Anlam, sıvılaşmış hayatların dibindeki tortu oldu. “Bunları konuşmalıyız bir dahakine,” diye geçirdim aklımdan. Anlamsızlaşmanın yolu buydu. Anlamsızlaşmazsak anlam kazanırdık. Kazanmamalıydık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu defa kendim için bastığım düğmenin uyarısıyla duran otobüsten indim. Sağıma soluma bakmadan karşıya geçtim. O an öylesi gerekliydi. Caddeden geçen tek tük aracın bir yere yetişmeme hızına şaşkınlığımdan bahsetmeyeceğimi yazacaktım az sonra. Bazen bakmamak, bazen boşlukta çarpılmak gerekirdi. Karşıya geçip banka oturdum. Bir sigara çıkardım çantamdan. Bir sigara. Paket değil. Çakmağı elbette. Sigaranın ucuna tuttuğum ateş sokağın rengiyle örtüştü. Bir ürperti hissettim. Küçük bir titreme. Ceketi önde sıkıca kavuşturma. “Kavuşturma Feryal,” dedim. Bazı şeyler anlamsız olmalı, bazı kişiler&nbsp;kavuşmamalı. Kavuşmak kavurucu bir gerçeklik getirirdi beraberinde. En tükenmez sandığın şeyler gerçekleşmişliğin kurbanı olurdu. Bir öncesindeki evrede verilen sözler unutmak içindi. Bir ayıbın içinde fırtınaya tutulmuş kayıplardık çünkü. ‘Lütfen tutunmayınız’ diyen bir uyarının treninde tutunmadan yol alanlardık. Sarı çizgiyi hiç geçmedik. Belki geçsek&#8230; Yıllardır aradığımız kayıp kendimizi bulacaktık. Belki geçsek&#8230; Kendimizle çarpışacak ve kendi küçük evrenimizin big bang’i olacaktık. Yapmadık. Geçmedik. Geçmedim ben de. Trenin gelmesine hep dakikalar kala. Ben hep sarı çizginin gerisinde. Kör adımlarımın aldırmadığı yolda bir meczup. Var gibi ama yok. Trenin geldiğini haber veren hava akımı. Önümde açılan vagon kapısı. İçeride içinde onlarca kişiyi barındıran birkaç kişi. Kiminin başı cama yaslı, kiminin başı elindeki telefondan akanlara. Herkesin kaçış yolu kendi bildiğince. Kimse mutlu değil. Zaten mutluluk yakalanabilir bir şey değil. Mutluluk aranması en yanlış olan. En kaybedilmemiş olan mutluluk. En rastlantısal. Mutluluk bir iğne, yanlışlıkla ele batan. Küçük delik. Hızlı acı. Bir miktar kan. Mutsuzluğun bekâreti. Ben mi? Zamanın içindeki ayıp, aslında olmak istediğim kişinin bir yöntemi. Bu ise hâlâ ismini sevmeyen adamın hikâyesi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ismini-sevmeyen-adamin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toroslar</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/toroslar/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/toroslar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Orhan Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jan 2024 09:12:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11332</guid>

					<description><![CDATA[“O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler.” Yaşar Kemal Minibüs, Toroslar’ın zirvesine doğru zikzaklar çizerken hararetlenen motorun gürültüsü hüzünlü bir melodi gibiydi. Akdeniz’in eylül sıcağı adeta yaz sıcağı gibi tepemizdeydi. İkindi vaktinde sıradağların eteklerine doğru uzanan güneş, bodur ağaçların, bazen de sık ormanların arasında ışık ve gölge oyunları yaparakken, kendimi otobüste değil de [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">“O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler.” Yaşar Kemal</p>



<p class="wp-block-paragraph">Minibüs, Toroslar’ın zirvesine doğru zikzaklar çizerken hararetlenen motorun gürültüsü hüzünlü bir melodi gibiydi. Akdeniz’in eylül sıcağı adeta yaz sıcağı gibi tepemizdeydi. İkindi vaktinde sıradağların eteklerine doğru uzanan güneş, bodur ağaçların, bazen de sık ormanların arasında ışık ve gölge oyunları yaparakken, kendimi otobüste değil de bu dağlarda dolaşan bir gezgin gibi düşünüyordum. Doğa ne kadar da muhteşemdi!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çukurova atmosferi ve iklimi, benim için Yaşar Kemal demekti. Dağların yamaçlarına saçılmış seyrek, şemsiye gibi çam ağaçların gölgelerinde İnce Memed’in izini arayacak kadar Toroslar’ın bağrına çekilmek istiyordum. Sanatın ve edebiyattın bir diğer işlevi doğadaki güzellikleri irdelemek ve hayatın öznesi olan sevgiyi yaşamın paydası durumuna eriştirme çabası değil midir, diye düşündüğümde minibüs, aşınmış asfalttan stabilize yola girmişti bile&#8230; Arkasında büyük bir toz bulutu bırakan minibüsü bir kağnı olarak düşlüyorum. Sanki İnce Memed’in köyüne doğru yol alıyoruz ve dağların ardından ovaya inen İnce Memed arkadaşlarıyla yolumuzu kesip, bize Abdi Ağa’nın zulmünü anlatacak. İnsanın, roman kahramanlarını yakın coğrafyasında düşünebilmesi ne güzel bir duyguydu. Yaz sonunda böylesine hoyratça akan ırmağı görünce kendimi bu ırmağa bırakasım, Akdeniz’in tuzlu sularına ulaşasım geliyordu. Ve dağların ardındaki Akdeniz kumsallarında afacan çocukluğumun yarıda kalan saraylarını yeniden inşa etmeyi düşlerken, korna sesi hayallerimi tırpan gibi biçiyordu. Nasılda irkilmiştim…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yanımızdan geçen kömür taşıyan kamyonların oluşturduğu toz bulutuna gömülmenin telaşıyla, yüzlerce metrelik uçurumu seyretmekten ürküyorum. Ruhumda korkunun zikzaklarıyla cebelleşirken, minibüse sıkıştırılmış yolcuların ter kokusu tahammül sınırını çoktan aşmıştı. Ya başımda nöbet tutar gibi bekleyen İbram’a da ne demeli: Toprak rengine dönmüş şalvarının üzerine dökülen üç düğmeli kırmızı yelek, sanki İnce Memed zamanının modasında ısrar gibiydi! Nar gibi kızaran yüzündeki derin çizgilerinde biriken kir, göreve başlayacağım okula giden yol haritam oluyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ardından zirvede oluk oluk akan tarihi taştan biçilmiş doğa harikası çeşmede durduk. Torosları seyrederken, zincirli bakır tasla suyu doyasıya içen İbram’ın ulaştığı huzur bir başkaydı! Islak ellerini şalvarına sildiğinde oluşan lekeler, ressamın tablosuna nakşettiği desenler gibiydi diye düşünüyordum. Yanına sokulduğumda, benimle sohbet etmeyi istediğine o kadar emindim ki. Ancak, minibüs şoförü “mola bitti” diyen ıslığının ardından karşılaştığım görüntü, ilçelere dair ezberimi bozarken vahşi batı filmlerindeki herhangi bir kasabasına ayak basmışım duygusunu yaşatıyordu. Ermenek’e varmıştık. Torosların zirvesinde yükselen dikey kayalar, şehrin üzerine her an yığılacak kadar ürkütücü görünse de, tarihi dokunun gizemi bir başka büyüleyiciydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra, günlerce hayalini kurmakla meşgul olduğum görev yapacağım köyde, şalvarlı köy çocuklarının parıldayan gözleriyle karşılaştım. Karamsarlığa doğru yol alan dünyam bir yana, boş bir sayfa gibi bilinçlerine bir şeyler öğretecek olmanın heyecanı, yaşama sevincimi diriltiyordu. Minicik ellerini tutuğumda, sanki taş duvar ustalarının ellerini sıkıyordum. Her biri bağından bahçesinden avuç dolusu üzüm salkımlarını ikram etme yarışına giren, her daim lokmalarını benimle paylaşan çocukları unutmak mümkün mü? Ve koca kafasını beş köşeli şapkaya sığdıran Sülük muhtarı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Köyümüze sefalar getirdin öğretmen bey.” Millî Eğitim’e uğramışken köylerine tayin edilen öğretmen necidir, kimdir, diye künyeme bakmış! “Bingöl nere, Ermenek nere! Eh, boşuna dememişler tüm yollar vatandan geçer.” diye seslenip yanıma sokulduğunda, toprak kokan teri burnumun direğini sızlattı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ceketin yakasına kadar uzanan yamaları umursamayacak olgunlukla servet ikram edermiş gibi, okul anahtarlarını uzattı. “Öğretmen bey, malum ya, çoluk çocuk yol yorgunu, evimin avlusunda birer tas soğuk ayran ikram etsek nasıl olur?” Yüreği Çukurova’nın verimli toprağı kadar zengin bu misafirperver insanın ayranı içirmez mi? Yerleşeceğimiz lojmanı haşerelerden temizleme derdimizi mazeret kabul etti mi bilmem. Ne var ki geceyi temizlikle geçirmenin yorgunluğu bile bir başka umuttu bizim için.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ertesi gün kapı ziliyle uyandığımda, başka bir okulda görevlendirildiğime dair sarı zarftaki sürgün onayıyla donup kalmıştım. Bakanlığın nokta tayini diye yirmi dört saat içinde, bu okulu terk edip, İkiz Çınar köyü, Belicekkoz İlkokulunda göreve başlamam emir ediliyordu. Bu sürgünü il kez yaşadığım köy olacaktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/toroslar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Firuze</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/firuze/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/firuze/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Handan Kılıç]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Oct 2023 09:43:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11236</guid>

					<description><![CDATA[“Kaçta geleceksin?” “İşim bitince” “Neymiş işin acaba?” “Of anne, sal beni arkadaşlarım bekliyor görüşürüz, sen ye yemeğini.” Bak edepsize, iyice yoldan çıktı bu çocuk, yüzüme kapattı telefonu. Neyse on dakika geçsin bu sefer mesaj atarım. Geçmiş, başla Firuze. “Kaşkol var mıydı yanında, eldiven falan? Bak üşütme oğlum herkes kırılıyor mikroptan! Dikkat et olur mu, maske [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">“Kaçta geleceksin?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“İşim bitince”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Neymiş işin acaba?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Of anne, sal beni arkadaşlarım bekliyor görüşürüz, sen ye yemeğini.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bak edepsize, iyice yoldan çıktı bu çocuk, yüzüme kapattı telefonu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neyse on dakika geçsin bu sefer mesaj atarım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geçmiş, başla Firuze.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kaşkol var mıydı yanında, eldiven falan? Bak üşütme oğlum herkes kırılıyor mikroptan! Dikkat et olur mu, maske tak hatta, bitse de geçmez o virüs, kolonya kullan sık sık.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, çift tık tamam. Peki niye görmezden geliyor bu çocuk. Serhat’ın işleri hep bunlar. Erkek çocuklarına karışılmaz, rahat bırak çocuğu, ne istiyorsa yapsın diye diye böyle zıvanadan çıkardı oğlanı. Anası onu sıkmamış. İyi halt etmiş. Ceremesini biz çekiyoruz şimdi. Hey gidi Fırat, sen cevaplama, anneler yılmaz savaşçılardır unutma.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Fırat, oğlum, arkadaşların kimler? Ben tanıyor muyum? Hem nereye gidiyorsunuz bu saatte? Geç kalmayın bak, sabah erken okul var, dinlenemiyorsun hiç, her gece geç geliyorsun eve.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bak bak interneti de kapadı. Görüyor musun Serhat Efendi? Bir de babası olacaksın. Her şeyiyle ben uğraşayım sen keyfini sür de mi oğlanın. Şimdi çift tik bile olmuyor, mavisi zaten hep kapalı beyefendinin, her şeyi şifreli, ne saklıyorsa artık bizden. Gerçi yapmaz benim oğlum kötü şey, şarjı bitmiştir. Yüzde bire kadar nasıl düşürüyor anlamıyorum ki! Ama bu da senden Serhat Efendi, nerde ihmal orda sen, şimdi bir de oğlun? Ben hep peşinizden koşayım değil mi? Yazık bu Firuze’ye. Hem insan evden çıkmadan o şarjı doldurur, yedek şarj, neydi adı hah power bank, onu da alır yanına, öyle çıkar. Vestiyerin üzerine akşamdan hazırla anahtarı, cüzdanı, kullanmasan da bir miktar nakit paranı. Atkı, bere, bot bu mevsimde zaten şart. Serhat unutmaz bunları, kendini bırakır beresini bırakmaz evde. Ama Fırat öyle mi? Neymiş efendim, amfi sıcakmış, saçı bozulurmuş, kütüphanede ayakları yanarmış! Dışarıda da donuyor o ayaklar, spor ayakkabıyla. Yok “Nuh der peygamber demez.” Ne yapacağım bu çocukla? Bak hala ulaşılamıyor. Arkadaşını mı arasam? Fırat da Serhat da kızar. Babası bey arkasına havlu da götür halı sahaya diye tersledi geçenlerde. Ne yapsam ki? Serhat’ı arayayım en iyisi. Açmıyor bak. Al oğlunu vur babasına! Ah Firuze ah, işin gücü bırak bütün gün uğraş bunlarla.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Kızım ya bırakmıyor ki rahat, evde, okulda, kütüphanede devamlı gözetler gibi ne yapıyorsun, üstünde ne var, atkını sardın mı, halı sahada terli durma, elini dezenfekte ettin mi sürekli bir sorgu hali, yoruyor insanı çok. Ya tamam biliyorum iyiliğimi istediğini. Ama bıktım ya. Yetişkin bir insanım ben. Tek başıma yaşadım aylarca. İdare edemediğim bir şey oldu mu? Gelip başımda beklemesine gerek yok. Tamam ya, sen de benden yana mısın ondan mı karar ver. Tamam anahtarı unuttum bir kez ama bu herkesin başına gelecek bir durum değil mi? Annem unutmamıştır tamam da takıntılı kadın. Kapıyı kilitledikten sonra tekrar açıp ütü yapmadığı gün bile ütüye bakıyor. Kapalı çaycının fişini söküyor. O kadar manyak değilim. Tamam biliyorum yangının telafisi yok. İnanmıyorum. “Gelin kaynana toprağından olur” der durur annem, ütü fişte mi diye iki kere açar bakarız artık kapıyı. Hemen laf sok, iyi ki bir çilingire düştüğümüzü anlattık, yüz sene mevzu yaparsınız annemle. İnan bak ben böyle hayatıma karışılmasını sevmiyorum, baştan söyleyeyim. Kıskançlığa da gelemem. Yok sana karışırım da kıskanırım da o ayrı. Yok daha neler, o kadar da değil. Ne taş fırını yahu erkek olan doğal olarak hisseder o kıskançlığı. Fallik unsur falan başlama yine. Ben sana seminer veririm o konuda ama benim sevgilim benim dizimin dibinde olacak. Evet aynen, gak dediğimde suyum, guk dediğimde yemeğim hazır olacak. Hayır canım ev hanımı olamazsın. Hem çalışacaksın hem evi idare edeceksin hem de çocuklarla ilgileneceksin. Biz anamızdan böyle gördük. Çevirmiyorum lafı, bunaltıyor falan ama bizim bir şeyi düşünmemize de gerek kalmıyor. Biraz rahata alıştım. Babam da unutkandır. Annem peşimizi toplar. İşini de toplar, hobisine de gider. Örnek insan gerçekten emeği çok canım annem ya. Bir arayayım onu. Hadi kapatıyorum şimdi sinemaya kadar çalışacağım, geç kalma. Evet geçen gittiğimiz yerin yanı ya, hamburgeri efsaneymiş. Görüşürüz tatlım. Ben bir canım anama ifademi verip derse oturayım.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Tamam annem, seni seviyorum annem, bilmiyorum babamı nerde, ara sen, hadi ben kapatıyorum.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Arıyor yine. Açmayacağım. Bak mesaja başladı. Geç kalmayacakmışım. Peh! Yüzmeye gideceğim ya bugün, kıskançlık bastı. Sen de git diyorum. Yok. İşler yetişmiyor Serhat diye ağlanıyor. Bırak yapma diyorum yüzüne. Bir gün lafımı dinlerse boku yeriz. Neyse ki inatçıdır, yap deyince yapmaz. Ben buradan yürürüm. Çok dırdırı var ama duymadın mı mis. Her iş bitiyor. Söylenir durur yardım et diye. He he der kulağımın üzerine yatarım. Nasılsa dayanamaz kalkar yapar. Bir ara yoğunluktan işten geç çıktıydı da ortalık birbirine girmişti. Yalapşap yapıyormuşum her şeyi. Eleştirdi mi top bende, canıma minnet, benden bu kadar deyip bırakıyorum. Benim adım Hıdır elimden gelen budur. Sonra dinle bir sürü tan tana. Öyle yapılmazmış da şöyle yapılırmış. Hiç bitmiyor ki istekleri. Daha beğendiği bir kimse görmedim. Hem anam benim elimi sıcak sudan soğuk suya sokmadı. Ne bileyim iş güç. Yolumu buldum ama. Konuşmaya başladı mı perdeyi indiriyorum kulağıma. Tıkaçlar da tamam. Gözlüğü de takalım. Bone sıkıyor ama şart, Firuze gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Atlayalım havuza. Sen ara dur Firuze. Ancak dolapta titrersin. Ben kaçtım sıcak dırdırdan serin havuza. Oğluna sar hadi canım, rahat bırak beni. Sen bırakmazsan da ben bırakacağım kendimi, kaldırma gücüne kurban olduğum sulara.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/firuze/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Annem Gidince</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/annem-gidince/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/annem-gidince/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Saadet Kara Bozacı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Jun 2023 08:25:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11161</guid>

					<description><![CDATA[Sabah olmasına olmuştu ama gökyüzünü kaplayan kalın gri bulut tabakasını aşıp odaya yeterli ışık girmiyordu. Üzerimdeki yorgan onun üstündeki battaniyeye rağmen ayaklarımı karnıma çekme ihtiyacı duyacak kadar üşümüştüm. Benim yatağıma paralel yerleştirilmiş diğer yatağa bakınca Bilal’in sırt üstü, ağzı açık bir şekilde derin uykularda olduğunu gördüm. Kapının arkasındaki çivide asılı olan hırkamı kalkıp almayı düşündüm, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Sabah olmasına olmuştu ama gökyüzünü kaplayan kalın gri bulut tabakasını aşıp odaya yeterli ışık girmiyordu. Üzerimdeki yorgan onun üstündeki battaniyeye rağmen ayaklarımı karnıma çekme ihtiyacı duyacak kadar üşümüştüm. Benim yatağıma paralel yerleştirilmiş diğer yatağa bakınca Bilal’in sırt üstü, ağzı açık bir şekilde derin uykularda olduğunu gördüm. Kapının arkasındaki çivide asılı olan hırkamı kalkıp almayı düşündüm, yorganımın altındaki sıcak alandan ayrılmak bir an için çok zor geldi, yerimden kalkamadım.  Nasıl olsa Bilâl birazdan uyanıp “Abla karnım acıktı.” deyince zaten kalkmak zorunda kalacaktım. Hayatım ve zorunluluklarım ayrılmaz bir bütünü parçalarıydı. Önceden böyle değildi elbet, iki sene öncesine kadar ben de sekiz yaşındaki her kız çocuğu gibi okula gidiyor, oyun oynuyor ve kardeşimle kavga ediyordum. Kardeşimle kavga etme özgürlüğümü bile elimden almıştı yaşadıklarım. Belki yine ederim ama onu öylesine sahipleniyor ve seviyorum ki, hiçbir yaptığı yaramazlığa, huysuzluğa ve bana sataşmalarına asla sesimi çıkaramıyorum. Eskiden olsa kırardım kafasını.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;İki yıl önceydi, Bilâl henüz üç yaşında, atleti asla dışarıda gezmezdi, sırtı hiç terli olmazdı mesela, benim uydurup anlattığım masallarla değil, ninnilerle uyuyordu gün akşama dönerken. Bazı geceler uykuya dalmak üzereyken ya da hasta olup ateşlendiğinde ninninin bazı sözlerini&nbsp; anlaşılmaz bir dille sayıklıyor kardeşim, ezgiyi duyar duymaz beynim yarım kalan kısımlarını hemen tamamlıyor. Billur bir ırmak gibi akıyor zihnimden notalar, sesler…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“ Bebeğimin beşiği camdan</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yuvarlandı düştü de damdan</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bey babası gelmedi şamdan.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nenni bebek, nenni de nenni”</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Koskaca kız ninniyle mi uyurmuş, diyeceğini bildiğim için uyumuş numarası yapardım. Ninniyi değil de annemin sesini dinlemekti tek amacım. Kardeşim sesin etkisiyle pamuk gibi bir uykuya dalar, ben keşke hemen uyumasa da ninni devam etse diye beklerdim. Sabahları odamıza gelir, benim saçlarımı okşar Bilal’i alnından öper, boğazının altındaki taze bebek kokusunu içine çekerdi. Sabahları gülümserdi, gülümsemesinin içinde tedirginlikle titreyen bir leke olduğunu sezerdim. Akşama doğru annemin dudakları sarkar, gözlerindeki ışık sönerdi, olduğundan daha yaşlı görünürdü. Çatlamış boyası, kırık döşemesi, damlatan çatısıyla evimize benzerdi. Dış kapıda anahtar dönmeye başladığında ise telaşlanır, her ne yapıyor ise bırakır kapının önünde dikilip beklerdi. Beklediği onun korkularıydı sanırım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam ısrarla bu çekyatı değiştirme zamanı geldi diyor. Önceden de üzerinde oturmayı pek sevmezdi, onun oturmayı tercih ettiği, tam televizyonun karşısına yerleştirdiği &nbsp;bordo berjeri vardı. Akşamları özellikle çekyata sırtını döner, görmek istemezdi onu. Oturma odasının büyük bölümünü kaplayan bu eşya yokmuş gibi davranırdı. Bilal ise çekyatın yanından ayrılmazdı. Çok sevdiği kırmızı arabasını çekyatın etrafındaki hayali bir yoldan sürer dururdu. Asla onu evden atmasına izin veremem. Yeni bir koltuk takımı almaya karar vermiş, krem rengi, yumuşacık kırlentleri olan, küf kokmayan&#8230; Nereden çıktı bu evi yenileme merakı bilmiyorum. Asla evle, evin içini dolduran her hangi bir eşyaya veya canlıya ilgi gösterdiğini görmemiştim bu yaşıma kadar. Çekyatın kolçakları aşınmış, yer yer yırtılmış hatta çok oturulduğu için sağ tarafı çökmüş olabilir ama o giderse bu ev bizim yuvamız olmaktan çıkar. Zaten babam ona iyi baksaydı bu hale gelmezdi. Bilal’in çekyatın özellikle çökmüş olan sağ tarafına oturmadan ve tülbendi elinde olmadan yemeğini yemediğini de biliyor üstelik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tülbent…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Küçük menekşe motifli, beyaz bir tülbent…Motifi ve renginden ziyade kokusu önemliydi Bilal için.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tam da düşündüğüm gibi oldu. Açtı gözlerini, önce yorganın altından saçları karmakarışık olmuş kafasını çıkarttı. Elinden hiç bırakmadığı tülbendi, burnuna tutuyor, kokluyor kokluyordu, sanki nefes alabilmesi o tülbente bağlıydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“ Abla ben acıktım.” dedi yardım bekleyen ve çaresiz bakışlarını yüzüme dikerek. Çocuklar acıkınca hep böyle mi bakardı? Yatağımın korunaklı sıcağından kalkıp sarıldım ona. Kafasını dayadım göğsüme, gözlerindeki ifadeyi silmek için suratını iyice bastırdım kendime, bir daha bana öyle bakmasın diye. Öptüm yanağından, “ Hadi gel sana patates kızartayım.” dedim. Gülümsedi. Annemi bir daha göremeyecektim ama kardeşimin üzerine sinen süt kokusunu içime çekebilirdim. Onu severek annemle ortak bir duyguyu paylaşabilirdim. Anıları her yerdeydi. Evi dolduran her şeye elleri değmişti; fayansları yer yer kırık mutfak tezgahına, halılara, büyük turuncu çiçekli perdelere, yataklara, kıyafetlerimize… O bizimleydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben bunları düşünürken kapıda anahtarın dönerken çıkardığı sesi duydum. Gelen babamdı. <em>“İşinde gücünde olması gereken bu saatte evde ne işi vardı?”</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">“Hasret, kız neredesin kardeşini de al buraya gel çabuk.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilâl koltukaltıma sokuldu babamı duyunca. Elimi omzuna atıp, onu sesin geldiği yöne doğru sürüklemeye başladım. Misafir odasına girdiğimizde babam ahşap kasalı pencerenin önünde duruyordu, dışarıyı izlemek için değil de&nbsp; oyalanmak amacıyla oradaydı sanki. Bir heykel kadar soğuktu duruşu. Çekyatın üzerinde ise yirmili yaşlarında, yüzü benlerle dolu, çekik gözlü, esmer bir kız oturuyordu. Babam bize baktı, kafasıyla kızı göstererek, “ Bundan sonra Hatice ablan bizimle yaşayacak, Bilâl’e ana sana arkadaş olacak. Seni evin ağır yükünden kurtarıyorum kız.” dedi gülerek. Bakışlarından benim de mutlu olmamı beklediğini anlayabiliyordum. Kardeşime baktım, beş yaşındaki bir çocuk ne anlayabilirse, olayın o kadarını anlamıştı. Yüzünü gömdüğü tülbentin üzerinden beni ve babamı izliyordu, kızın olduğu tarafa ise hiç bakmıyordu. Annemin can çekiştiği çekyatın üzerinde oturuyordu kız, zehrini akıtmaya çekyattan başlamıştı, onun hatıralarının üzerinde gezinip hepsini bir bir zehirleyecekti. Gözlerimin sulandığını ve yanaklarımın ıslanmaya başladığını hissettim. Annemi babam öldürmüş gibi kinle baktım ona ama bir şey de diyemedim. Kardeşime sarıldım ve “Sana patates kızartacaktım, hadi gel mutfağa gidelim.” dedim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/annem-gidince/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üzerime Yazılmıştır</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/uzerime-yazilmistir/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/uzerime-yazilmistir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berşan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 May 2023 05:09:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11156</guid>

					<description><![CDATA[1.Topalın yanındayken böyle düşler kurmazdı normalde. Susmayı ya da söylenene ithafen ucuz bir iki kelime etmeyi daha sık tercih ederdi. Oysa şimdi dünyanın en soğuk Ankara’sında, Topal’ın ablasının evinde oturmuş geceyi düşünüyordu. Ne yapacaktı ne söyleyecekti… Kim bilir belki de gece olmayacaktı. Olsa da o gelmeyecekti. Gelse de öyle bir bakacak, bir gülecekti ki! Her [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">1.Topalın yanındayken böyle düşler kurmazdı normalde. Susmayı ya da söylenene ithafen ucuz bir iki kelime etmeyi daha sık tercih ederdi. Oysa şimdi dünyanın en soğuk Ankara’sında, Topal’ın ablasının evinde oturmuş geceyi düşünüyordu. Ne yapacaktı ne söyleyecekti… Kim bilir belki de gece olmayacaktı. Olsa da o gelmeyecekti. Gelse de öyle bir bakacak, bir gülecekti ki! Her şeyi sıfırlayıp en başına dönmek zorunda kalacaklardı. <em>Seni Seviyorum</em>’suz günlerden yorulmuştu. Artık beklemek istemiyordu. Olacakların olmuşa dönmesi için bu gece mutlaka o’nu durdurmak ve gözlerinden uzaklaşmak; saatlerce konuşmak zorundaydı. İlk gördüğünde neler hissetmişti, ikinci kez görebilmek uğruna kaç beyin hücresine elveda demişti ve’si dünyanın başında nasıl döndüğünü söyleyecekti. Hayat haytaydı; her an ölebilirdi ya da öldürebilirdi. Ayrılık akort edilmeden saldırmalıydı yalnızlığın yeryüzüne biçilmiş uzvuna. Ardı arkası kesilmeyen biraların leş kokusunu ağzından uzaklaştırmak maksadıyla ayağa kalktı. Topal’ın kırık diş fırçasını kullanıp aklandı paklandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Topal” dedi, “ben çıkayım hafiften”.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Topal bu durumu siyasal bir zemine sermeden anlayışla karşıladı ve topallayarak doğruldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Peki madem, ablama selam ver de öyle çık bari”.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ablaya pek pekisinden bol barili bir selam verilip çıkıldı evden. Bir anda eline tutuşturulan çok çöpü konteynıra güm döküp yüründü durağa doğru. Karşıda bir otobüsten inmek üzere olan yek Eda göründü. Eda, şalına, şalının sadece bir şal olduğunu ve tek vazifesinin omuzlarını sarması olduğunu aktarırken, yek Eda’ya doğru seslenildi,</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Eda” denildi, “aslında ben buradayım”.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir şeyin hızlandığı ve ağırlaştığı hissedildi sokakta. Kokusuz birkaç dakikadan ibaretti asfaltta sürünen yüreği. Çığlığa çekildi kılıçlar ve:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Dur araba geliyoo….r!” diye bağırdı yek Eda, “dikkat etttttt araba geliyor”.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>bir iki üç sus bir ki üüç</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>önce ben vardım sonra tanrı yara</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>yara</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>yaratıldı…</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>u u u u</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>umutsuz muyum ki he he he</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>komiksiniz ağbabacım.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">2.Dün gece feleğin çemberinde ahududu aromalı bir şeyler içerken yazgısına kement düşüren tek sigaralı bir bilumum çarecisi, arkadaşıyla konuşurken erilliğinden ödün verip kürküne türküler söyletti ve arkadaşı -semazen Necati- kundurasının burnunu silip söylenmeye başladı irice:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Şimdi kardaşım, rabbimiz buyuruyor; alkolden uzak bir yaşam ve inanç dolu bir iman sürelim diye. Halbuki baksana bir millete, ümmete baksana! Adam sanıp çay içersin… Ne namaz bilir ne ayet! Bir tutturmuş gidiyor küfür, haram! Yani sana demem o ki…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Demesi o’ydu ki bir çareci olarak bakıldığında gecenin bitmesine az kalacaktı. Kaldırdı yakasını ve bir mazlumbağa misali çekildi kabuğuna.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Hocam öylesine bir sabahın köründe keneften uyanıvermiştim. Küçük abdestimi yapmak üzere paldırınküldür tuvalete yetişmiştim. Ayıptır söylemesi küçük abdestim uzun vaktimi apansız alınca telefonuma sarılmıştım. İlkin… Anlamsız geçen bir ömrü niçin daha yakınıklı düşünemediğime üzülmüş ardından sifonu çekmiştim. Duvarlara çarpa çarpa tekrardan giriverdiğim yatakta yeni bir uykuya dalıp gitmekteyken nabzımı yoklamıştım. Aslında… Hocam insanlar tutuklandı ya biraz faşizm öğlesine nasıl uyanmalı ha!?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gömleğinin düğmelerini pir pir söktükten sonra betona oturdu sömürge bir ülke gibi. Kolasına dünyanın en pembe pipetlerini batırıp denizi seyretti gemisiz. Zevcesini oğluna nikahlayan Bey Müşrik asrına denk gelmiş olmanın incesaz hüznüyle, Akdeniz’de petrol arayan umruna söz geçiremeyen insancıl varlığına denk düşürdüğü lokumunu ağzına akıtıp devam etti seyretmeye.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Afrika’daki aç çocukları ve beni düşününce birdenbire ağlamaya başlayan kadınları tanıyor musun Eda?” diye sordu maç oynanırken.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İçinden garip bir sese ton verip vermemek kararsızlığında bocalarken usuna uçuşan sineklerle sigara tokuşturan çocuğa, Eda’nın her şeyhe rağmen nasıl sustuğunu anlayamadığını söyledi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Peki ya Eda, sen niçin bir enternasyonaliçe edasıyla sokuluyorsun güneşe?”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysa Berlin’de bir işbirlikçiydi Dörtköşe Süleyman. Saçları kıvırcık, saati pahasızdı. Kalemini kemirerek açmayı tercih ederdi. Uyumayınca çok sevişirdi. İsyan çıkarken proleter babasını şeyinden vurmuştu. Kasketiyle birlikte katedralin tepesinden düşmek üzereyken babasının gölgesine eğilen annesini Führer’in yatak odasına bağışlayan cennetmekan Dörtköşe Süleyman’ın dünya siyasi tarihine geçen en önemli katkısıysa şudur: üstünpara teorisi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Seni çok seviyorum Eda…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kurşunlar yedi ölmedi İşengeç Osman. Babası sağ partiden milletvekiliydi. Otel odasında fazla rujdan komaya girmiş üç ay sonra da ölmüştü. Cenazesine katılan devlet yetkilisi şöyle demişti: ömrünü vatana hizmete adayan hocamıza Allah’tan rahmet, milletimize ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Halbuki; “yalan değil” derdi İşengeç Osman babası için, “babam vatanını gerçekten çok severdi hatta bir gün çişimi tutamadığım için beni dövmemişti diye çok şaşırmıştım, meğerse meclisteki oylamaya yetişmesi ve üstün para herakatı için el kaldırması gerekiyormuş”. Pek sonrası sosyalist olmuştu İşengeç Osman. Troçkistler, Osman altına işiyor diye ona kızmadığı için tercih etmişti Stalinistlerin yerine. Bir gün dendi ki İşengeç Osman’a: devrim her an kan işetebilir!</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ben severken düşündürürüm de Eda…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eda ansızın dokunuverdi haritada silinen yazıya. Öbürü dişlerini fırçalarken yaklaşıverdi yek Eda’ya. Bakıştılar. Tam gayr-ı aney-i edası birtakım dudaklar yaşanacakken bir Tren yaklaşıp çarpıverdi. Eda sol öbürü ölü kalmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fakat adli tıp aynı kanaatte değildi, “zaten üç ay içerisinde aşırı Eda kaybından ölecekti”.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>bir de</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>la havle kontes</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>a a a</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>yani niçin ahududu</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>komazlar heyhat içre üç yüz</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>özgürlük kumpanyasında üç yüz</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>üç yüz</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>yalan söylemiştim rabbime</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">3.Şehir biterken kaldırıma çıkıp sigarasını yaktı ve uzun uzun seyretti ölüsüne uzanan yolu. Midesi bulanıyordu eğilirken. Çünkü kedilerin gergin bacaklarıyla bu kadar yüz göz olmaması gerektiğini bilmesine rağmen daha da bitkin yaklaşmıştı kendisine. Oysa şimdi dönüverse şehre, yine soluğu yokuşlarda alacağından emindi. Yokuşun ucunda içeceği biranın derdinde değildi tabii ancak; yine de üzüm ezeni dövme endişesiyle dolan yüreğini nasıl susturacağını bilemiyordu. Başta sol elini cebine koyup ısınmaya çalıştı birkaç dakika. Ardından telefonunu çıkarıp itfaiyeyi aramaya girişti. Sigarası bitince ise kırçıllı saçlarını eliyle yoklayıp arabasına bindi. Sağ şeritten şehre doğru akmaya başladı. Hava aydınlanıyordu. Gökyüzü çatlıyor, bozkıra akıyordu. Bozlakça bir mevsimi yaşayan tabiat bir şeylerin yalnızlığını fıçılayarak selamlıyordu; mucize arayan peygamberleri.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yoğunluğuna dayanamayıp asfalta çöken bulutları yararak kentin meydanına kadar gelmişti. Birazdan gövdesiyle yukarıya uzanıp elindeki broşürden bir manşet fırlatacak olan gencecikle ağır bir bağırtıya gidecekti. Kendini kente asmakla işe başlayan birilerini hangi patron tehdit edebilir ki? Çekti arabasını meydana bakan caddeye. Koşmaya başladı kalabalığın ortasında. Açılan bağcıklarıyla çamura bürünmüştü botu. Rüzgârı da yedirdikten sonra üstüne, dışarısı ince bir uğultudan ibaret olmuştu. Pek münasip taraflarından uzun saçlı uzmanları da peşine takabilmiş olmanın bahtiyarlığıyla yerdeki soda şişesine tekmeler savurmuştu. Kitle arasında “memoli” olarak nam salmış bir kenevircinin ellerini boş karşılamakla kriminal birtakım mevcudiyetler sergilemişti. Şimdi “allah devletimize zeval vermesin” diyecekti. Çünkü güneş gözlüğü görünce pipisini tutan bir kuşaktan geriye sadece peştemaller kalmıştı. Onları da kendisine yaptığı gibi sık dokuyup dar ormanlara gömecekti. Annesi de uyarmıştı, yancısı da: sütünü piç içerse yumruğu sana gelir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Artık heykelin önündeydi. Sabah olmuştu. İzmaritini tıpkı memoli’nin yaptığı gibi çamurlu botunun altına alıp ezdi. Heykel ile göz gözeydi. Niçin bütün heykellerinin güçlü ve silahlı olduğunu düşündü bu ülkede. Bir cevap veremedi. Belki de birilerinin hala savunulmaya ihtiyacı olduğundandır. Ürktü. Ya canlanırsa diye korktuğundan ağlamaya başladı. Özür diledi. Pipisini tuttu. Sümüğünü çeke çeke geri çekildi. Bir yandan da “ya canlanırsa” ihtimalini göz ardı etmeyip arkasına bakmayı sürdürdü. İnsanlar gülerek bakıyordu ona. Onunsa sağlık kontrolünden kalma mosmor bir kolu vardı. Koluyla yaslanıyordu bu kentin meydanına. Çatlatıyordu. Heykel ile arasındaki uzaklık artınca tekrardan koşmaya başladı. Kaburgası yere dökülüverdi. Dönüp toplayacak zamanı yoktu. Eda bekliyordu bulvarın bir kıraathanesinde. Dayanamıyordu. Dişleri dökülmeye başlamıştı çünkü. O hızlandıkça zaman da hızlanıyordu. Koştukça yaş alıyordu. Saçları dökülüverdi bu sefer, beyazladı; kamburlaştı! Biraz sonra ışıkların oradaydı. Dayanacak gücü kalmamıştı. Göz çukurları yanaklarına kadar genişledi. Dünya bulanıklaştı. Ve karşıdan karşıya geçerken rabbini çalımladı. Bir gariplik olduğunu sadece Eda anlamıştı. Aşağı inip sarıldı ihtiyara. İki kivi isteyerek kadife kırmızısı bir masaya oturdular. Tam sigarasını yakmak üzereyken çakmağıyla; Eda’nın bez çantasından çıkardığı bıçağını masanın üzerine koyduğunu fark etti. Eğer yanında bir daha sigara içerse kulaklarını kesmekle tehdit edilmişti. “Sen zahmet etme” dedi ve bıçağı alıp kulaklarını kesti. Ardından güzelce bir sigara yakıp dumanladı atmosferi. Yarısı olmayan bir fildi sanki. Kahkaha atmaya başladı Eda, “galiba ben de seni seviyorum” dedi, “ama leş gibi bira kokuyorsun”.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşler dayanılmaz bir hal almıştı şimdi. Sinirine yenik düşüp ayağa fırladı, “kale’ye çıkalım mı” diye soracakken camı parçalayıp içeriye girmek suretiyle kafasına isabet eden kurşunun ensesinden onu olduğu yere yığıverdi. Dışarıda sarhoşun biri silahına davranıp heykellere doğru ateş etmekteydi; botları çamurlu, endişeliydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>yani rabbi üzre nice ağıt yakan birisi</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>devletimize zeval verme dediyse</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>bir ben bilebilirim</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>çünkü bir keresinde</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>dediler ki:</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>aşkın gözü köroğlu’m.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>ve hala üzerime alınabilirim</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>üzerime yazılmıştır.</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/uzerime-yazilmistir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lâl ve Gece</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/lal-ve-gece/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/lal-ve-gece/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Emin Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2022 18:05:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10961</guid>

					<description><![CDATA[Kentin kalabalığından uzak, sarmaşıklar ile bezenmiş, loş ışıklı bir köşe başı kahvehanesidir burası. İşlektir, uğraktır kendini bulanlara, belki de kaybedenlere. “Hüzünle gelen geceyle gider.” diyordu biri. Bir adam gelirdi buraya. Kandillerini yakıp gelirdi, dönüş yolundaki bu mistik kahvehaneye. Üstünde bir şeylerin yorgunluğu. Kirli sakalı ve dağınık saçlarıyla gelirdi tıpkı yüreği gibi. Sanki tufan kopmuş, kopmuşta [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Kentin kalabalığından uzak, sarmaşıklar ile bezenmiş, loş ışıklı bir köşe başı kahvehanesidir burası. İşlektir, uğraktır kendini bulanlara, belki de kaybedenlere.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Hüzünle gelen geceyle gider.” diyordu biri.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir adam gelirdi buraya. Kandillerini yakıp gelirdi, dönüş yolundaki bu mistik kahvehaneye. Üstünde bir şeylerin yorgunluğu. Kirli sakalı ve dağınık saçlarıyla gelirdi tıpkı yüreği gibi. Sanki tufan kopmuş, kopmuşta bir daha toparlayamamış. Masasında gümüş tabakası, sardığı sigarasıyla hep gece gelir kurulur bir köşe başına. Bir başına yudumlar çayını. Kimseyle konuşmadan, ilişmeden hiç kimseye. Bir sigara yakar, gözleri parlar, dalar uzaklara.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir insanın uzağı nedir, nasıl varılır o uzaklıklara? Bir sigaradan diğerini tutuşturur, masanın lâllığına söndürür. Zamanın hoyratlığına. Susar, anılarıyla muhabbet eder içinden sanki. Sudan çıkmış balık gibi gelirdi. Çakır keyf bazen, bazen başı dumanlı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimdi? Kimliğinde acılarına dair ne yazıyordu? Oturup sorsam kızar mıydı? Yahut kalkar gider miydi masadan?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben de sustum, bir sigara yaktım onun gibi. Zaman yanıyordu. Gece yanıyordu suskunluğuyla. Gece sanki onunla geliyordu. O gelince gece çöküyordu omuzlarımıza. Şarkılar bile susuyordu o sustukça.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her gece daha bir dağınık geldi. Ve her gece biraz daha erken&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir keresinde dışarıda bir yağmur yağıyordu. Yağmuru seviyordu zannımca. Zaten bu topraklarda yağmuru en çok çiftçiler ve suskunlar sever. Dayadı alnını cama. Sanki yağmur damlalarını sayıyordu. Bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti. Bir an göz göze geldik, kaçırdı gözlerini, kıstı nefesini. Bir çay işaret etti garsona. Bir kâğıt bir kalem istedi. Garson hızla getirdi kâğıt ve kalemi sonra da çayını. Yine sustu, suskunluğunu çizdi kâğıda. Yağmur damlalarının camekândaki izlerini çizmişti. O kalktıktan sonra gördüm. Aldım sakladım o kâğıdı. Her gün bir kâğıt biriktirdim. Farklı farklı bir tomar kâğıt&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra günlerden bir gün bir kadınla geldi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belli ki buralı değildi ve hiç buralı olmak istemiyordu. Küçümser bakışlar ile süzdü etrafı. Her zamanki masaya kuruldular. İki çay söyledi bu sefer kâğıt istemedi. Kadının somurtuk yüzü çayı soğuttu, zamanı soğuttu konuştukça. Hariçten bir şeyler anlatıyordu. Adam sustu, sustu duvarlar gibi. Çayın bitimine yakın adam konuşmaya başladı. Kadının onu dinlediğinden emin olmamakla beraber. Konuştu konuştu sonra sustu. Masadan vedalaşmadan kalkıp çıktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimdi bu kadın? Bu suskunluğa o mu hapsetmişti adamcağızı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Arkasından öylece baka kaldı. Garson masayı toparlamaya gitti. Adam kadının bardağını aldırtmadı masadan. Bir çay söyledi, tabakasından bir sigara yaktı. Belki de yüreğini&#8230; Çayı içmeden öylece durdu. Bu sefer masasını toplamak için ben gittim. Belki konuşuruz düşüncesiyle küllüğünü değiştirdim. Boşunu aldım ve içmediği çayı yerine sıcak bir çay getirdim. Göz göze geldik fakat konuşmadı. Konuşmak için hiçbir söz sarf etmedi. Gözleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Bir kâğıt bir kalem getirme vakti gelmişti. Masaya kâğıtla kalemi bıraktım. Teşekkür etti. Saatine baktı önce. Sonra tabakasını açtı. Fakat tütünü kalmamıştı. Sigara paketini bıraktım masaya ve yerime geçtim. Geçtim ki döksün yüreğindekileri. Bozsun suskunluğunu kâğıtla, kalemle. Sonra gün bitti. Ayık olduğundan emindim fakat sekiz çize çize yürüdü. Arkasından bakındım. Ayakları gitmek istemiyordu. Sanki ağırlığı katlarca artmıştı. Arkasından izledim sadece. Sonra masasına döndüm kâğıt bomboştu. Elleri bir iki gitmişti. Ama dökememişti içini.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Devrisi gün görmedim onu. Bir devri gün daha&#8230; Beş gün sonra yağmurlu ıslak bir akşamüstü, parkası elinde, üstünde ince bir ceketle sırılsıklam girdi içeri. Özlemiş gibi bakıyordu. Suskunluğunu belki de burada bırakmıştı. Hafif bir tebessümle ve başını sallayarak selam verdi. Her zamanki yerine geçti. Ama kimdi? Beynimde merak uyandıran bu gizemin sebebi neydi? Çayını istemeden garson çayı masaya götürdü ve küllüğünü bıraktı. O gün tıraş olmuştu. Başındaki ıslaklık yüzüne akıyordu. İçini ısıtmak için bir çay daha söyledi. Etrafındaki onca gürültü, onca kahkaha arasında hüznü daha bir baskın geliyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu sığlığın içinde hangi duygu can bulabilir? Yarım saat sonra aynı kadın elinde bir şeylerle geldi. Sanki oturmamak için tüm yolları deniyordu. Oturdu adamın karşısında. Adamın içine bir öküz oturdu sanki. Elindekileri masaya bıraktı. Adama doğru iteledi. Adam hareketsizce durdu Bir kadına baktı bir masadakilere. Fırtına öncesi sessizliği gibiydi ortalık. Bir şeyler demesini bekledi kadın. Adam daha bir sustu. Oysa konuşulacak ne çok şeyi vardı. Dışarıda gök ağlıyordu, onun ise içi&#8230; Sağanak bastırdı iyice. Bir kâğıt istedi adam, sadece bir kâğıt. Kâğıttan bir gemi yaptı. Masaya bıraktı. Eşyaları alıp kapının yolunu tuttu. Gemi masada kaldı. Bir daha hiçbir yerde rastlaşmadık.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/lal-ve-gece/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resim</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/resim/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/resim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Oct 2022 09:52:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10904</guid>

					<description><![CDATA[“Yerini yol kılabilmiş kişi, yönünü yük olmaktan çıkarmıştır, hafiftir artık…” Oruç Aruoba Geldiğimden beri odamdan çıkmıyorum; bugün bir hafta olacak. Sığınma evindeki diğer kadınlar sanırım bu duruma alışık. Bir iki tanesi dışında kapımı çalan olmadı. “Bekleyeceğiz,” dedi içlerinden biri, duydum. “Bekleyeceğiz, hazır olunca karışır aramıza.” Odamın penceresi bir dut ağacına bakıyor, hani uzansam dokunacağım. Korkuyorum [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">“Yerini yol kılabilmiş kişi, yönünü yük olmaktan çıkarmıştır, hafiftir artık…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oruç Aruoba</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geldiğimden beri odamdan çıkmıyorum; bugün bir hafta olacak. Sığınma evindeki diğer kadınlar sanırım bu duruma alışık. Bir iki tanesi dışında kapımı çalan olmadı. “Bekleyeceğiz,” dedi içlerinden biri, duydum. “Bekleyeceğiz, hazır olunca karışır aramıza.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Odamın penceresi bir dut ağacına bakıyor, hani uzansam dokunacağım. Korkuyorum pencereyi açmaya, dallar cama çarpıyor. Saatler sanki hep evden yalın ayak kaçtığım saati gösteriyor, 01.13! Ayaklarımın altı bizim bağın çamuruna bulanık gibi geliyor; bir türlü temizleyemiyorum. Odamdan usulca çıkıp, zayıf ve güçsüz bir gölge gibi koridorun sonundaki banyoya gidiyorum, tam çıkacakken sıcak havlu uzatıyor biri, hoş geldin diyor bir diğeri, pelerinli kostümüyle bir çocuk geçiyor önümden, gözleri ışık tohumu…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aralarına alıyorlar beni, avucumda sıcak bir bardak çay, oturtuyorlar başköşeye. Korkum yerini bayram çocuğu utangaçlığına bırakıyor, ayaklarıma bakıyorum, tertemiz! Pelerinli çocuk, kucağıma bir kâse dolusu dut koyuyor. Gökyüzünün yedi rengi basamak basamak açılıyor önümde. Yanımda kadınlar, kalpleri yediveren gülleri, önümde yeni hayatımın tüm ihtimalleri, gökyüzü bir tuval, elimde bir fırça, inanmak güç…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu resim benim mi şimdi?&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2022/10/eda-ozdemir-resim.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/resim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2022/10/eda-ozdemir-resim.mp3" length="2443392" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Uzaktakiler</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/uzaktakiler/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/uzaktakiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Mar 2022 10:04:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10424</guid>

					<description><![CDATA[Cam parçalarının üzerine düşen çöp poşetlerinin sesi yankılandı duvarlarda. Bu tehditkâr ses dört numaranın bebeğini uyandırınca, annesi Asuman okkalı bir küfür sallayıp, az önce emzirdiği bebeğini tekrar yasladı süt damlayan memesine. Üç numarada oturan Cevdet, siyatikli bacağına iğne yaparken eli titredi. Kapıcı Muzaffer bıkıp usanmıştı bu tuhaf ana kızdan. Kapıya dayanan belediyecilerle mücadele ederlerken, tencere [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Cam parçalarının üzerine düşen çöp poşetlerinin sesi yankılandı duvarlarda. Bu tehditkâr ses dört numaranın bebeğini uyandırınca, annesi Asuman okkalı bir küfür sallayıp, az önce emzirdiği bebeğini tekrar yasladı süt damlayan memesine. Üç numarada oturan Cevdet, siyatikli bacağına iğne yaparken eli titredi. Kapıcı Muzaffer bıkıp usanmıştı bu tuhaf ana kızdan. Kapıya dayanan belediyecilerle mücadele ederlerken, tencere kapağı fırlatmışlardı da kafasını sıyırıp geçmişti maazallah.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mefkûre’nin babası Necmi Bey, Gümrük Müdürlüğü’nden emekli olduğunda almıştı bu evi. Karısı Mukadder Hanım, alıştığı mahalleyi bırakmaya yanaşmamış, evi kiraya vermişlerdi. “Mefkûre evlendiğinde o geçer oturur.” demişti. “Hep bizimle kalacak değil ya!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysaki Mefkûre memnundu hayatından, evi ona yetiyor, dünyanın geri kalanını merak etmiyor; evlenip, çoluk çocuğa karışmayı hiç mi hiç istemiyordu. Çarşı pazara çıktığında hafakanlar basıyor, kaçarcasına eve geliyor, asma kilidi bir mühür gibi kilitliyordu akıp giden hayatın üzerine.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mukadder Hanım, Mefkûre’nin bu haline çok üzülüyor; kızının bu “uzak” haline türlü çareler arıyordu. Necmi Bey’in tüm karşı çıkmalarına rağmen komşusu Cavidan ile her cuma kızını nefesi kuvvetli hocalara okutup üfletmeye götürüyordu. “Ah Cavidan,” diyordu. “Çok mu şey istiyorum? Yaşıtları gibi şen şakrak olsa şöyle, kıpır kıpır dolansa evin içinde hatta bir zibidiye sevdalansa, kızmam bile yeminle!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günler geçiyor, bir hocanın yerini namı büyük başka bir hoca alıyor; kerameti kendinden menkul nefesler hiçbir işe yaramıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mukadder Hanım hocalar arasında en fazla Horasanlı Taman Hoca’dan medet umuyor, kızını ekseriyetle ona götürüyordu. Bu gelip gitmeler esnasında, kuzgun gözlü, esmer güzeli Mefkûre, hocanın dikkatini çekmiş, “Sessizliği ve içine kapanıklığı fıtratındandır.” deyip, küçük oğlu Osman’a istemişti Mefkûre’yi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Necmi Bey bu izdivacı hiçbir şekilde onaylamasa da karısının telkinlerine ve ısrarına boyun eğmişti. Mukadder Hanım bu damadın, onun kalabalık ailesinin ve evdeki efsunlu havanın kızına iyi geleceğinden emindi. Ancak hiçbir şey dediği gibi olmadı; bir evin içinde yalnızlığıyla dost yaşayıp giden Mefkûre, bu bulanık gürültüde tüm seslere düşman kesildi. Kocası Osman, varla yok arasındaki o görünmez çizgideydi her zaman. Üçüncü yılın sonunda kucağına kızı Hümeyra’yı aldığında bir kez öpmüştü alnından Mefkûre’yi. “Ne bir sesi var ne de bir cismi.” diye düşünmüştü Mefkûre.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mukadder Hanım, kızının etrafındaki karanlık halkanın daralıp, yok olmasını beklerken, şahit olduklarıyla sarsılıyor; canından bir parçayı kendi elleriyle dikenli bir yatağa koyduğu gerçeğiyle kahroluyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırkikindi yağmurlarının başladığı gün, biricik torunu Hümeyra’nın ikinci yaş gününe iki gün kala öldü Mukadder Hanım. Komşusu Cavidan, “Pazarda limon seçerken yığıldı kaldı.” diye anlatmıştı Necmi Bey’e; pek dövünmüştü üzüntüsünden kadıncağız, “Topak topak saçları elinde kaldı.” demişti görenler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annesinin ölümü ile karanlıkları büsbütün ele geçirmişti Mefkûre’yi. Taman Hoca, çok değil birkaç yıl önce annesine, “Kızının bu hali fıtratındandır.” dediğini hatırladı; aldığı nefesle birlikte yakıcı bir pişmanlık doldu ciğerlerine. “Bu kızın karanlığı yaratılıştan değil, şeytanlarındandır,” diye geçirdi içinden. “Oğlanın da başını yaktım, bundan doğan da bu gibi olur!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mefkûre’yi nasıl sessizce aldılarsa gene sessizce bıraktılar babasının evine. Artık annesi gitmiş, kızı Hümeyra tamamlamıştı üç kişilik yalnızlığı, çok kalabalık bir yalnızlıktı bu…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşadığı pişmanlık ve vicdan azabı tüketmişti Necmi Bey’i. Tek tesellisi torunu Hümeyra’ydı. Kızında yaptığı hataları onda düzeltmek istiyor; bu sefer kimse “Beni bul!” diye bağırsın istemiyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak, zaman zaman Mefkûre’nin gözlerinde gördüğü yabancı yüzleri, Hümeyra’nın gözlerinde de görüyor; kendi kendine “Bunlar kim?” diye sormadan duramıyor, içindeki dehşeti dillendirip, gün yüzüne çıkarmaya korkuyordu. Yıllar derin bir sükûnetle birbirine ekleniyor, Necmi Bey, kızı Mefkûre ve torunu Hümeyra’nın ruhlarının, başkalarının görüp algıladığı dünyanın çok dışında olduğunu acı veren bir idrakle fark ediyordu. &nbsp;Onlar, “Bizi bulun,” diye bağırmıyor; aksine “Bizi unutun!” diye yalvarıyordu. Kendi dünyalarında, kendi yok oluşlarında unutulmak istiyorlardı. Öyle de yapacaktı Necmi Bey. Kızını ve torununu şimdi oturdukları yerden, koşulları daha iyi olan Harbiye’deki apartman dairesine taşıyacaktı. Bankadaki parasını Mefkûre’ye verecek ve o öldükten sonra Beylerbeyi’ndeki ev de onlara kalacaktı. Böylece Mefkûre ve kızı sadece ikisinin olduğu bambaşka bir hayata başlayacaktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi rahatlıkla ölümü bekleyebilirdi Necmi Bey. Bazen bir insanı sevmek, onu kalmak istediği karanlıklarda bırakmak demekti. Mefkûre’de yerleşik olan ve ondan kızına sirayet eden sarmal kopukluk, hiçbir şeye tutunamayacak kadar güçlüydü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mefkûre kızı ile yalnızdı artık; kendi küflü yalnızlığının kokusu ilk defa bu kadar keskindi. Hümeyra’da bu ikili tekinsizlikten memnundu. Yaşıtlarının istekleri ve yaşama karşı açlıkları ona saçma geliyordu. Okuldan doğruca eve geliyor, teneffüslerde kimselere görünmeden kütüphanede vakit geçiriyordu. Öğretmeni Zühal Hanım, birkaç kez annesini çağırmış ama Hümeyra annesine haber bile vermeden, “Annem hasta.” demişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu berrak akışta onları rahatsız eden tek şey, apartmandaki komşuların gereksiz ilgisiydi. Onlarla hiçbir yakınlık kurmamalarına rağmen, sürekli kapılarına geliyorlar, oturmaya davet ediyorlar, ikramlar getiriyorlardı. Mefkûre hepsini hadsiz ve seviyesiz buluyordu. Hatta ilk taşındıkları zamanlar kapıcı Muzaffer, neden bu kadar az çöp çıkarttıklarını sormuş, Mefkûre’nin sinirlerini hoplatmıştı. “Hadsiz!” demişti Mefkûre,” Şunun söylediğine bak. Her şeyi çöp sanıyor bunlar, sahip olmak nedir bilmiyorlar.” &nbsp;Neyse ki ilk yılın sonunda apartmandakilerin tüm bu yakınlık çabaları sona ermiş, tam da Mefkûre’nin istediği gibi selam bile vermez olmuşlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mefkûre sadece biriktirdiği yemek artıklarını ve dolapta bozulan şeyleri atıyordu çöpe, onu da kapıcıya vermeyip, koridorun sonundaki pencereden, apartman boşluğuna bırakıveriyordu. Geri kalan her şey evde onlarla birlikteydi. Kullanılmış peçeteler, boş şişeler, açılmış kalem pislikleri, kumaş artıkları, kırık bardaklar, yağ tenekeleri, solmuş çiçekler, bozuk radyolar, okunmuş gazeteler, poşetler, kâğıtlar, patlak ampuller…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“İstifçi!” deyip, yeniden dayanırsa kapısına o başıbozuk belediyeciler, günlerini gösterecekti bu sefer. Göz bebeklerinin hızına yetişemeyen düşüncelerinden sıyrılıp, kapıya yöneldi. Gelen, kızı Hümeyra’ydı. Perdeci Orhan’a özel olarak diktirdiği koyu yeşil perdelerini, batmaya yüz tutan günün üzerine örttü. Hümeyra’ya dönüp, kömür karası saçlarındaki örgüleri açarken, “Artık okul yok annem,” dedi. “Sen, ben, bu evdekiler yeter bize.” Hümeyra gönülden bir onayla başını salladı. “Yeter annem,” dedi. “Hiç yetmez mi?”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/uzaktakiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kafa</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kafa/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kafa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lidya Nasman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Jan 2022 08:27:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10331</guid>

					<description><![CDATA[Size biraz geldiğim yeri anlatarak başlamalıyım. Belki o zaman beni yargılamak yerine anlamaya çalışırsınız. Ülkemin adı ‘İki kafa’ anlamına gelen Harmone ve bu ülkede herkesin iki kafası var. Biri hep iyilik düşünür diğeri ise hep kötülük. İşte bu yüzden herkesin savaşı kendisiyledir. İçimizdeki dengeyi sağlamakla o kadar meşgulüzdür ki, hiçbirimizin başkasıyla uğraşacak vakti olmaz. Bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Size biraz geldiğim yeri anlatarak başlamalıyım. Belki o zaman beni yargılamak yerine anlamaya çalışırsınız. Ülkemin adı ‘İki kafa’ anlamına gelen Harmone ve bu ülkede herkesin iki kafası var. Biri hep iyilik düşünür diğeri ise hep kötülük. İşte bu yüzden herkesin savaşı kendisiyledir. İçimizdeki dengeyi sağlamakla o kadar meşgulüzdür ki, hiçbirimizin başkasıyla uğraşacak vakti olmaz. Bir de Tanrılarımız çok meşhurdur bizim. Mesela aşk tanrısı Preya! Aşkla filan işi yoktur. Varsa yoksa nefret! Çünkü Preya der ki: Âşık olmak kolaydır. Mühim olan nefret duygusunu bastırmaktır. Ona göre aşka en yakın duygu nefrettir ve tüm tanrılara göre denge, zıtlıkların uyumundan ibarettir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bolluk Tanrısı Jarn’ı arayanlar kıtlığın ortasına bakmalıdır mesela. Jarn ya çöllerdedir ya da kutuplarda.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben kim miyim? İşte orası biraz karışık. İyisi mi doğduğum günden buraya gelişime kadar başımdan geçen olayları biraz anlatayım da, kim olduğuma siz karar verin.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Harmone’de tek kafayla doğan ilk insan benim, işte bu yüzden de çok değerliyim. Çünkü dış görünüşümle Tanrılara benzerim. Ancak Tanrılar gibi mucize değilim; yoktan var olmadığım için kimse bana tapmayı aklından bile geçirmez. Hayatım diğer herkesten farklıdır benim. Seçimlerimde cesur olmak ve kendi kendime danışmadan karar vermek zorundayım. &nbsp;Uzun uzadıya düşünmeden, iyi mi kötü mü olduğunu bilmeden kararlar alırım. Önce biraz çocukluğumdan bahsedeyim. Akranlarım benden korktukları için pek arkadaş edinemedim. Bana bakınca iyilikle kötülüğü ayırt edemedikleri, zıtlığın uyumunu göremedikleri için korktular. Haklıydılar. Başlarda çok yalnızlık hissettim. Ama sonra fark ettim ki korktukları aslında ben değildim. Kendinden olmayanla yüzleşmek istemiyorlardı. Kendilerinden farklı olanı kabul edemiyorlardı. Çünkü onlara göre sadece Tanrılar farklı olabilirdi, tüm ölümlüler birbirine benzemeliydi. Ben de onları sevemiyordum. İyilikle kötülüğün savaşını izlemekten yoruluyordum. Genelde vaktimi evde boş boş oturarak geçiriyordum. Tek kafanız olduğunda yapacak pek bir işiniz olmuyor. Diğer insanlar başlarına gelenleri kendi kendileriyle uzun uzun tartıştıkları, bir tarafları iyiye yorarken, bir tarafları her olaydan bir kötülük çıkardıkları için işleri bir türlü bitmiyordu. Benimse tek kafayla karar vermem oldukça kolaydı. O yüzden zamanımın çoğu sıkılarak geçiyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dışlanmama çok üzülen babam bir gün benim yarı tanrı olduğumu iddia etti. İşte o günden sonra her şey değişti. Başlarda birkaç çocuk benimle arkadaş olmak istediklerini söyledi. Birkaçı ise hepimizi dışladı. Dedim ya iki kafalı olunca karar verene kadar kendi iç çatışmaları bitmiyordu. Fikrini son cümlesine kadar yorulmadan savunan ve diğer kafanın her dediğine cevap bulan taraf kazanıyordu. İki kafadan daima bir taraf son kararı veriyordu. Bazen bu durum günlerce sürebiliyordu. Benim yarı tanrı olduğuma karar verip inananlar bahçemize gelip adak adamaya başladı. Ancak inanmayanlar Tanrıların gazabından korktukları için beni kurban etmeye karar verdiler. Bu kararı hangi kafalarıyla aldıklarını bugün bile merak ediyorum biliyor musunuz? Bir insanı öldürmeye karar verirken iyilik düşünen kafa ile kötülük düşünen kafanın sohbetine şahit olmayı çok isterdim. Birbirlerine ne diyorlardı acaba? Neyse lafı fazla uzatmayayım. Öldürülmemden korkan annem ve babam ne yapacaklarını o kadar şaşırmışlardı ve o kadar korkuyorlardı ki durmadan dua ediyorlardı. “Dilek Tanrısı Miya, lütfen oğlumu kurtar; dışlanmayacağı bir yerde mutlu olsun” diyordu annem hep. Benden uzak olmaya bile razıydı. Mutlu olduğumu bilmek dışında hiçbir dileği yoktu. Annemin iyi kafası, kötü kafasından daha büyüktü. Bizim ülkemizde bu durum da çok nadir görülürdü. Çünkü insanların kendi menfaatini gözeterek aldığı her karar bir başkasının kötülüğüne sebep olabiliyor, menfaat işin içine girdiğinde genelde kararı kötü kafa veriyordu. &nbsp;Kendi iyiliğin, bazen başkalarının kötülüğüne sebep olmadan olmuyordu. Annem ise çok farklıydı. O kadar iyi kafalıydı ki… Aaa siz burada iyi kalpli diyordunuz değil mi? Kalbin iyisi kötüsü mü olur Tanrılar aşkına? Tamam tek tanrılı olduğunuzu da biliyorum. Ama kan pompalama görevini üstlenen ve kararlarla hiç ilgisi olmayan bir kalbe bu kadar anlam yüklemenizi hala anlayamıyorum. Heyecanlanınca hızlı atıyor diye iyiyi kötüyü ayırt ettiğini düşünüyorsanız, midenizle âşık oluyorsunuz demektir. Çünkü âşık olunca midenizde kelebekler uçuştuğuna dair edebiyat yapan da sizlersiniz. Neyse konuyu dağıtmayalım. Annem o kadar iyiydi ki Tanrılar dileğini kabul etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir sabah uyandığımda kendimi sizin dünyanızda buldum. Sokağın ortasında çırılçıplak olduğum için herkes bana bakıyordu. İnsanların giyinmesi gerektiğine ilk defa o gün şahit olmuştum. Rengarenk, birbirinden bambaşka kıyafetlerin arasında o kadar komik gözüküyordunuz ki herkesin tek kafalı olmasına bile bu kadar şaşırmamıştım. Çıplak olduğum için polisler tarafından apar topar arabaya bindirildiğimde kafamı kıyafetlerinizden kaldırıp yüzlerinize bakmak aklıma gelmişti. Halbuki ben tek kafalı olduğum için kurban edileceğimi düşünüyor, üzerinizdekileri de ayine özel bir çeşit sembol sanıyordum. Çünkü bizim dünyamızda yalnızca Tanrılar için süslenilirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Araba ilerlerken sağıma soluma baktım. Herkes tek kafalıydı, müthiş heyecanlanmıştım. Bu dünyada sizden tek farkım çıplak olmamdı sanmıştım, yanılmışım.&nbsp; Kendim gibi sandığım tek kafalı insanlara dünyalar kadar uzakmışım. Sözlerime beni dinledikten sonra yargılayın diye başlamıştım ya vazgeçtim. Çünkü dünyaya geldiğim ilk günü düşününce fikrinizi değiştiremeyeceğim gerçeğiyle yüzleştim. Dedim ya ben bu dünyaya da ait değilim. Ne sizler gibiyim ne de Harmone’deki insanlara benzerim. Ben sizinle uyum sağlayabilmek için o deli saçması kumaşları bedenime geçirdiğim gün sizi anlamaktan vazgeçtim. Çünkü hiçbirinizin kendi mutluluğu için bir adım bile atmadığını, mutluluğu başkalarının size karşı olan duygularında aradığınızı gördüğümde Harmone’de olduğumdan bile daha yalnız hissettim. Kıyafetleriniz bile kendinizi kabul ettirme, beğenilme çabanızın ürünüydü. Sizin medeniyet dediğiniz; dünyanızı patlamaya hazır bir balona çevirmişti de, bunu görmesi gereken gözlerinize uygun güneş gözlüğü henüz icat edilmemişti. Herkesin hayatına dört gözle bakabiliyordunuz da bir kendi kendinize kördünüz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Galiba babam haklıydı, ben yarı tanrı olmalıydım. Hiçbirinizle uyuşmamamın bir sebebi olmalıydı. Ya siz deliydiniz ya da ben! Ya siz fazlaydınız ya da ben! Şimdi artık dilek tanrısı Miya’ya haykırsam da beni duymazdı biliyorum. Ama dedim ya annem iyi kafalıydı benim, Miya onu yarı yolda bırakmazdı. O yüzden ya siz değişeceksiniz ya da ben!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kafa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eksilen</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/eksilen/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/eksilen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Oct 2021 07:44:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10112</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Fazilet hazır mısın?&#8221; diyor babam, &#8220;Şiir haftasında okuyacağın şiiri ezber ettin mi?&#8221; Ettim babacığım diye atılıyorum; önüme düşen asi perçemi geri atarak. İstersen şimdi hemen okurum, tek nefeste&#8230; &#8220;Şimdi olmaz,&#8221; diyor babam; bond çantasını eline alıp, kapıdan çıkarken. &#8220;Hatırlat! Dinleyeyim sonra.” Tek nefesin ucunu yutuyorum ben de; okurdum hâlbuki bir çırpıda. Peki, babacığım diyorum; yuttuğum [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Fazilet hazır mısın?&#8221; diyor babam, &#8220;Şiir haftasında okuyacağın şiiri ezber ettin mi?&#8221; Ettim babacığım diye atılıyorum; önüme düşen asi perçemi geri atarak. İstersen şimdi hemen okurum, tek nefeste&#8230; &#8220;Şimdi olmaz,&#8221; diyor babam; bond çantasını eline alıp, kapıdan çıkarken. &#8220;Hatırlat! Dinleyeyim sonra.” Tek nefesin ucunu yutuyorum ben de; okurdum hâlbuki bir çırpıda. Peki, babacığım diyorum; yuttuğum dizeler boğazımı yakıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiir haftasının bitiminde okullar kapanıyor. Yazın geldiğini sabahları seyyar arabasıyla Karaköy poğaçası satan Rıfat abinin geçişinden anlıyorum. Kışları memleketinde tütün işleriyle uğraşıp, yazları İstanbul&#8217;a poğaça satmaya geliyor. Bir de pervazla tülün arasından, perde üç parmak daha uzun olsa kapatacak yerinden sızan güneş, altından bir ok gibi gözüme saplandığında anlıyorum yazın geldiğini. Şiir haftasının yaklaşıyor olması tüm sınıfı heyecanlandırıyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Öğretmenimiz Müzeyyen Hanım, &#8220;Okuyacağınız şiiri bu sene siz seçeceksiniz.&#8221; dediğinde telaşa kapılsam da ablamın kitaplığı imdadıma yetişiyor. Özdemir Asaf, Edip Cansever, Turgut Uyar, Orhan Veli, Attila İlhan, Nazım Hikmet, Nilgün Marmara, … Hepsinin ismini ilk defa duyuyorum. Dünyanın etrafını saran kelime öbekleri canlanıyor zihnimde; yaşayan, soluk alıp veren kelimeler. Okuyacağım şiiri sonunda seçiyorum. Gülten Akın&#8217; ın Güvercin Ağıdı adlı şiirini okuyacağım. Okudukça çoşuyor içim, okudukça ağlıyor, okudukça gülüyor. Demek şiir böyle bir şey diyorum, &#8220;iç&#8221;ler karmaşası.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güvercin Ağıdı</p>



<p class="wp-block-paragraph">İkimiz de güvercini sustuk<br>Gökyüzü her günkü yerindeydi<br>Leylakların günü sonra<br>Süsenlerin günü<br>Sonra güller bütün bir yaz<br>O yoktu tek<br>Uzun boynundan bilirdik<br>Kanat seslerinden<br><br>Her şey yerli yerindeydi<br>Tek oydu eksilen<br>İkimiz de güvercini sustuk<br>Balkon soldu</p>



<p class="wp-block-paragraph"><br>Akşam yemekten sonra koltuğunda uyuyakalıyor babam; yorgun ellerine, süzgün yüzüne, çukuru daha da belirginleşen gamzesine bakıyorum. Uyandırmaya kıyamayıp, güvercinler bekler diyorum fısıltıyla. Odama dönüp, şiirimi ezber ediyorum yeniden. Güvercin uykusuna dalıveriyorum, bu sefer de okuyamıyorum babama şiirimi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sabah güneşinin altın okları vurmadan uyanıyorum. &#8220;Sabah sabah başlama sakın,&#8221; diyor ablam. &#8220;Yetti artık bu şiir!&#8221;<br>Güvercin adımlarıyla yatak odasına doğru yürüyorum. Annem, &#8220;Hiç bakma,&#8221; diyor. “Gitti baban.&#8221;<br>Yüzündeki bezgin ve mutsuz ifade güvercin kalbimi sızlatıyor. </p>



<p class="wp-block-paragraph">O gece babam eve gelmiyor. Perdenin aralık yerinden bahçe kapısına bakıp duruyorum gece boyu. Sabah ablamın ve annemin zoraki neşesi daha da canımı sıkıyor. Annem bir de kanat dikmiş elbisemin üstüne, bana sürpriz! En sevdiği oyuncağı kırılmış ama ağlarsa arkadaşlarının yanında küçük düşeceğinden korktuğu için yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştiren sokak çocuğu gibi duruyorlar karşımda. Kanatlardan uçuşan tüyler, göz pınarlarımızda biriken endişe ve hüznü önüne katıp salona doğru sürükleniyor. Gitmeyeceğim şiirimi okumaya diye ağlamaya başlıyorum, babam duymadı daha! Kanatlarımı takıp, çıkıyorum masanın üstüne, başlıyorum bağıra çağıra şiirimi okumaya. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Her şey yerli yerindeydi</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tek oydu eksilen</p>



<p class="wp-block-paragraph">İkimiz de güvercini sustuk</p>



<p class="wp-block-paragraph">Balkon sustu</p>



<p class="wp-block-paragraph">*<em>Gülten Akın’a saygı ve özlemle…</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/eksilen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kulağımdaki Çınlama 500 Bin Lira</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kulagimdaki-cinlama-500-bin-lira/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kulagimdaki-cinlama-500-bin-lira/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Akbaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Sep 2021 06:11:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=10087</guid>

					<description><![CDATA[Günlerdir hiç şikâyet etmeden yanan soba biriktirdiği kurumu, “Artık yeter!” diyerek Furkan’ın yüzüne boşalttı. Bu yüzden ağzındaki kömür tadıyla uyandı. Yüzünü karartan kurum, on ikisinde uyuyup on üçünde uyandığı bu sabah, sanki hayatının nasıl geçeceğinin ön gösterimi gibiydi. Dün böyle bir şey yaşamış olsaydı bambaşka olabilirdi ama bugün hem büyümüş hem de büyük bir sorumluluğu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Günlerdir hiç şikâyet etmeden yanan soba biriktirdiği kurumu, “Artık yeter!” diyerek Furkan’ın yüzüne boşalttı. Bu yüzden ağzındaki kömür tadıyla uyandı. Yüzünü karartan kurum, on ikisinde uyuyup on üçünde uyandığı bu sabah, sanki hayatının nasıl geçeceğinin ön gösterimi gibiydi. Dün böyle bir şey yaşamış olsaydı bambaşka olabilirdi ama bugün hem büyümüş hem de büyük bir sorumluluğu üzerine almıştı. Babası gurbette tuğla yerine günleri üst üste koyarken o da ailesinin geçimini sağlamakla görevlendiriliyordu. Artık her bir kuruş, her bir an hayati derecede önemliydi. Zamanın geçtiğini korkarak haber veren saatin çığlıklarını dinledi. Saat yediye geliyordu. Bugün, babasının arkadaşının yanında işe başlayacaktı. İlk günden geç kalmak istemiyordu. Eğer geç giderse bir de mahalledekiler vardı. Hele onlara görünmeyi hiç istemiyordu. Genelinin durumu iyiydi. Hayat, onlara şımarmayı çok görmüyordu. Bu yüzden onların diline düşmek, isteyeceği en son şeydi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Saat, “cığk, cığk, cığk” diye öterken lavaboya girdi. Aynanın yanında, rengini iyice kaybetmiş beyazımsı düğmeye bastı. Bir anda sarı bir ışık doldurdu gözlerini. Yüzünü iyice yıkadı. Hiç düşünmeden kazağını ve dizleri delik deşik olmuş pantolonunu giydi. Gözlerindeki sarı alevi söndürdü. Kapının koluna sarıldı. İndirirken de yattıkları odaya bakıyordu. Kapıyı açıp dışarı çıktı. Bildiği tek şey hiç düşünmeden, arkasına da bakmadan hızlıca mahalleyi terk etmekti. Saat erkendi ama yine de işini şansa bırakmak istemiyordu. Demir kapının üzerindeki metali kaldırırken sokağın soğukluğu avluyu dolduruyordu. Tam karşısında bahçeli büyük bir ahır, sağında ahşap iki katlı bir ev; solunda ise henüz uykusundan uyanmamış mahalle, öylece duruyordu. Artık saatin çığlıkları duyulmuyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mahalle, olanca heybetiyle karşısındaydı. Bütün evler uyuyordu, hiçbir perde kenara sıkıştırılmamıştı henüz. İçecek dolabı zincirlerinden kurtulmamıştı, o da uyuyordu. Mahallenin ortasında duran park, ağaçların koynuna saklanmış nispeten sıcak kış gününü uykusunda karşılıyordu. Ortasındaki havuz durgun, banklar boş, küçük yeşillikler üzerlerine beyaz yorganlarını almıştı. Yan yana dizilmiş çöp kutuları, fazlalıkları kusmuş gibiydi. Hepsini dikkatlice izleyen Furkan, parkın hemen sağındaki virajı döndü. Artık mahalleden uzaktaydı. Sıcak bir odada uyumanın verdiği rahatlığı hissetti içinde. Adımlarını daha düzenli atıyordu. Bastığı yerin, toprak olduğundan emindi artık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Saat yedi buçuğa gelirken sanayinin gürültülü havasına karıştı. Hemen girişteki blokta olan dükkânı buldu. Güne, önce kahvaltı yaparak başladılar. Furkan’ı çok sıcak karşıladı usta. Kalfa pek oralı olmadı. Hatta usta, bu saatte görünce sevindi. Başını okşayarak, “Adam olacak çocuk!” dedi. Furkan’ın yüzü kızardı. Kalfa, kırmızının bütün tonlarına bürünen yağ sobasının yanına iki tane boş teneke çekti. Üzerine büyükçe bir saç koydu. İki parça gazeteyi tamamen açtı. Bir kalıp beyaz peynir, bir avuç zeytin getirdi, iki üç tane de domates doğradı. Usta, Furkan’ı köşedeki fırına gönderdi. Üç tane sıcak somunu aldı geldi. Demliğin dışı iyice kararmıştı. Ama kimse onu önemsemiyordu. Kara demliğin burnundan kıpkızıl kan bardağın içini doldurdu. Çekinerek yemeye başladı. İlk defa başına geliyordu bunlar. Kara bir yüzle uyandı, evden zor çıktı, mahalleden kaçtı. Sanayide kahvaltı yapıyordu. On ikisinden, on üçüne bu denli yaşayarak, hissederek geçeceğini kim bilebilirdi ki..?  </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün hiçbir iş yapmadı neredeyse. Malzemeleri tanıdı, tezgâhın üzerini toplamayı öğrendi. Neyin nerede olduğunu kavramaya çalıştı. Elini yağa, motora hiçbir şeye sürmedi. Usta, “Önce dükkânı öğreneceksin, sonra takım taklavatı öğreneceksin, iş öğrenmeye ise en son sıra gelecek.” dedi. Kalfanın yanına yerleştirdi. Kalfanın yüzü arabaların altına girip çıktıkça bir kat daha kararıyordu. Sürekli kıpırdayan dudaklarında bir şeyler gizliyor gibiydi. Sesi çıkmıyordu. Furkan, yanında öylece beklerken dizinin altında, yukarı doğru tırmanan bir sızı hissetti. Dizine doğru eğildi. Bir an önce sızının önünü kesmek istiyordu. Kalfa, arabanın altından kararmış yüzünü gösterince doğruldu. “Uyuma!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güne hızlı başlayan Furkan, bu şekilde hızlıca bitiriverdi. İkindi ezanı okunurken ustanın yanına koştu. Usta, başını okşarken diğer eliyle ceplerini karıştırıyordu. “Bugünlük bu kadar yeter hadi sen git evine artık.” dedi. Furkan gözünü duvarlarda gezdirmeye başladı. Sabahki saatin sesini bir yerlerden duyuyordu ama nerede olduğunu göremedi. Gözlerini duvarın koynunda gezdirirken önüne mor bir perde indi. Gözleri büyüdü, ağzı kurudu. Yutkunmaya çalışıyordu ama bir türlü beceremiyordu. Ustaya baktı, paraya baktı. “Ne oldu az mı geldi yoksa kerata?” dedi usta, kızmış gibi görünerek. Furkan, “Ne azı be usta ben bunu hak edecek ne iş yaptım ki bugün? Öylece durdum işte. Evde, okulda, mahallede durduğum gibi. Bunun karşılığı hiç beş yüz bin lira olur mu?” demeyi geçirdi ama bir şey diyemedi. Usta tekrardan başını okşadı, müşterinin yanına gitti. O da kapıya doğru yürüdü. Aklı hep cebindeki paradaydı. Ne büyük paraydı öyle. Okullar açılana kadar çok para kazanacaktı. “Hemen havalanma be her gün böyle olmaz.” dedi, “Olsun oğlum, ev geçindiriyoruz kolay mı?” diye devam etti. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Düşüncelerine engel olamıyordu. “Keşke telefonumuz olsaydı. Annemi arar, bir şey isteyip istemediğini sorardım!” diye düşündü. “Acaba evde ekmek var mıydı?” “Ya da bir çikolata alayım en iyisi.” Cebinde parası vardı ya duyan geliyordu aklına. Boştaki eliyle birkaç kere kafasına vurdu. Düşüncelere saldırıyordu. Sabahki gibi bastığı yerin toprak olduğunu unuttu. Yürüyor muydu, onu da bilmiyordu. Yürümekle, uçmak arasında bir yerlerdeydi. Parayı avcunun içine sıkıştırıp cebine koymuştu. Sağ elini hiç çıkarmadı cebinden. “Artık evimizi geçindirebilirim!” dedi, biraz yüksek bir sesle söylemiş olmalı ki yanından geçen adam kafasını çevirdi, “Bir şey mi dedin çocuk?” diye sordu. Furkan, sapsarı kıla boğulmuş bir yüzle burun buruna gelince hiç düşünmeden koşmaya başladı. Mahalleye kadar koştu neredeyse. Şimdi viraj tam da karşısındaydı. Koşarken de elini çıkarmamıştı. Daha da fazla yorulmuştu bu yüzden. Durdu, nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Parktaki çam ağaçlarını görebiliyordu artık. O sırada yarısı çamura bulanmış bir top kimin attığı belli olmayan bir taş gibi tam önünde durdu. Körün attığı taştı bu. Onu bulmuştu işte. Avcunu iyice sıktı. Paranın hışırtılarını duydu. Sabah kaçarak gittiği mahalleye şimdi elini kolunu sallayarak gelmişti. Nasıl olmuştu da unutmuştu bunu. Avcunu biraz daha sıktı, bu sefer hiç ses gelmedi. Düğünde, gelinle damadın kucağına tutuşturulan çocuk gibi anlamsızca bakıyordu etrafına. Buraya ait olmadığını hissediyordu. Kafasını kaldırdı. Topa vuracaktı ki arkadaşı koşarak geldi. Onu böyle görünce gülmeye başladı. Bir şey demedi. Furkan da bir şey diyemedi. Başını eğdi, hıncını toptan çıkarmak istiyordu. Ayağını “ hııaa” diyerek savurdu ama topa denk getiremedi. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Eli cebinde olduğu için düşüyordu hatta. Bu onu iyice kızdırdı. Arkadaşı daha da gülüyordu. “Nereden geliyorsun lan?” dedi. Sanki belli olmuyordu. Furkan bir şey demedi. Arkadaşını, sesleri, çocukluğunu arkasında bıraktı yürümeye başladı. Diğer çocukların sesini de duyuyordu şimdi. Kalfanın kara suratını gördü. Topa da vuramamıştı işte, hıncı artıyordu. Eli hâlâ cebindeydi. İyice sıktı. Tırnakları avcuna batıyordu. Parayı sıkarak öldürmüştü cebinde. Adımları hızlandı. Aynı hızla gözleri de dolmaya başladı. Parkı geçer geçmez, yolun kenarındaki harabeye attı kendini. Molozların üstüne basa basa en arkaya kadar gitti. Karanlığın içine, un ufak olmuş tuğlaların üzerine çöktü. Buraya girmekten çok korkardı ama şimdi hiçbir şeyi gözü görmüyordu. Mahalleden temkinli bir şekilde geçmediği için kızıyordu kendine. En çok korktuğu durumun başına gelmesine ağlıyordu. O da oynamak isterdi elbette. Ama hayat onlar için sert bir budaktı. Olmadık yerlerde karşılarına çıkıyor, baltalarını kör ediyordu. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Oturur oturmaz elini cebinden çıkardı. Avcu su gibi olmuştu, para ise neredeyse belli olmuyordu. Elini göğsüne bastırıp aşağı doğru sildi. Günlerce makinede unutulmuş çamaşır gibi buruşmuştu para. Düzeltmeye çalıştı. Islak düşlerle baktı, “Senin yüzünden!” diyebildi, içini çekerek. Yine göremeyeceğini bildiği halde önce arkasını dönüp evin olduğu tarafa, sonra mahalleye baktı. Biraz önceki seslerin kulaklarında çınladığını duydu. Önce kulaklarını kapattı. Fayda etmedi. Kulaklarını kapattıkça daha da çok duyuyordu sanki. Öne doğru atılıp dizlerinin üzerine çöktü. Dizlerindeki yırtıklardan taşlar doluyordu içine. Elinde parayı tutarak toprağı eşelemeye başladı. Moloz parçalarının elini çizdiğini hissediyordu. Aldırmadı. Elini toprağa daldırdıkça kulağındaki çınlama, beynine sıçrıyordu. Artık bu sesi bastırmak imkânsız gibi geliyordu ancak bu çınlamaları paranın sesi bastırabildi: “Cırt, cırt, cırt, cırt, cırt…”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kulagimdaki-cinlama-500-bin-lira/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayna</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ayna/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ayna/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Jul 2021 06:30:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9969</guid>

					<description><![CDATA[İçimde ağlayan biri var dedi Nejat; susmuyor anne&#8230; &#8220;Madem susmuyor, bırak ağlasın,&#8221; dedi annesi. &#8220;Nereye kadar ağlayabilir ki?&#8221; Bilmiyorum dedi Nejat, sonsuza kadar belki&#8230;                                Turuncu muşamba serili masanın güneş vuran kısmında taze fasulye ayıklayan annesine baktı. Saçındaki birkaç boncuğu düşmüş tokasına, rengi solmuş ojelerine, bluzundan sıyrılıp, pembe omzunda bir bıçak gibi duran siyah sutyen askısına baktı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">İçimde ağlayan biri var dedi Nejat; susmuyor anne&#8230; &#8220;Madem susmuyor, bırak ağlasın,&#8221; dedi annesi. &#8220;Nereye kadar ağlayabilir ki?&#8221; Bilmiyorum dedi Nejat, sonsuza kadar belki&#8230;                               </p>



<p class="wp-block-paragraph">Turuncu muşamba serili masanın güneş vuran kısmında taze fasulye ayıklayan annesine baktı. Saçındaki birkaç boncuğu düşmüş tokasına, rengi solmuş ojelerine, bluzundan sıyrılıp, pembe omzunda bir bıçak gibi duran siyah sutyen askısına baktı uzun uzun.&nbsp; Başını iki elinin arasına alıp, kendini dışarı attı. Küçükparmakkapı Sokağı’nın caddeye açılan köşesindeki tahta tabureli yere oturdu. Elini kaldırdığı gibi az şekerli kahvesi önüne geldi. Bu bilinmişlik, tanıdıklık hoşuna gidiyor; güvende hissettiriyordu. &#8220;Selma teyze nasıl?&#8221;diye sordu çırak Yusuf. Nejat, çırağın özellikle neden annesini sorduğunu anlamasa da, iyi dedi. Kahvenin buruk tadı damağını okşarken, son yudumunu aldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ağlayan sesi duymaktan korkarak, tedirgin adımlarla caddeye çıktı. Maazallah duymaya başlarsa yeniden, postanenin kenarına çömelip, o da ağlayacaktı bu sefer&#8230; Aznavur&#8217;un önünden geçerken, annesinin boncukları düşmüş tokası geldi aklına. Kim bilir belki tokanın yanında birkaç parça da kıyafet alırdı annesine; şöyle allı morlu… Gümüşçü Tayfur, dönüşte çayımı iç diye el etmişti uzaktan. Vakti yoktu hiç; içindeki coşku, ağlayan sesi şefkatle kucaklamıştı. Gümüşçü Tayfur&#8217;a sonra minvalinde bir el hareketi yapıp, yoluna devam etti. Cezayir Sokağı’ndan bir de şakayık aldı annesine, severdi. Ağlayan ses suskundu o vakte kadar. Dimitri&#8217; nin eskici dükkânının önünden geçerken, tozlu bir Venedik aynasından yansıyan aksini gördüğü gibi içindeki sesi yeniden duymaya başladı. Bu acı ses onu boğuyor, nefes almasını zorlaştırıyordu. Dimitri&#8217; nin hareketlerine de anlam verememişti doğrusu. Kolunu omzuna atmış, &#8220;Annene iyi bak evlat&#8221; demişti. Nejat&#8217;ın sessiz hıçkırıkları ve havada asılı soruları şakayıkların üstüne düştü. Yolda karşılaştığı birkaç kişi daha annesini sordu; hatta annesinin bir yıldır küs olduğu tuhafiyeci Meryem bile, &#8220;Al bu fanilaları&#8221; deyip; kolunun altına birkaç paket sıkıştırmıştı. Olacak iş değildi! Eve yaklaştığı her adımda içinde bir endişe hali hâsıl oldu. Unuttuğu bir şeyler vardı sanki acısı içinde, görüntüsü çok uzaklarda bir yerde. Eve gelirken taze fasulye kokusunun bütün evi sardığını hayal etmişti. Öyle olmadı&#8230; İçeri girdiğinde koridorun sonunda bulunan annesinin odası dışında bir ışık yoktu evin içinde. Mutfağa yöneldi. Turuncu muşamba serili masanın üstünde biraz ekmek, reçel ve yarısı dolu bir çay bardağı vardı. Annem dedi kendi kendine, annem bugünlerde çok yorgun. Annesinin odasına girdiğinde yatağının karşısında oturan komşu Makbule’yi gördü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">— Hah! Geldin mi Nejat? Ben de anneni yıkadım, yedirdim, şimdi yatırdım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Nejat olan bitene anlam veremiyordu. Annesi yatakta boylu boyunca yatıyor; başını sol omzuna yaklaştırmış, boşluğu kucaklayan gözlerle uzaklara bakıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nejat’ın gözü, yatağın yanındaki komodinin üstündeki fotoğrafa takıldı. Nejat, annesi ve Nejat&#8217;ın tıpatıp aynısı bir adam daha vardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Komşu Makbule, Nejat&#8217;ın fotoğrafa hayretle bakıyor olmasına şaşırdı; çerçeveyi eline alıp, solgun ışığın altına tuttu. Nejat’ın boş bakışlarından aldığı kifayetsiz izinle, bir yabancıya anlatır gibi anlatmaya başladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derin bir iç çekip, &#8220;Yavrum Necdet,&#8221; dedi. “Senden sadece üç dakika sonra doğmuş olsa da seni hep saydı, ağabey bildi. Ne efendi çocuktu Necdet. Siz ne güzel aileydiniz öyle. Bahtsızım Selma o kazada evladını kaybetti; kendi de yatağa mühürlendi böyle&#8230; Sanki yatağa mahkûm olan bedeni değil, ruhu.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nejat hiçbir şey söylemedi. Aynalara baktıkça içinde ağlayan sesin kime ait olduğunu anlamıştı artık; herkesin neden annesini sorduğunu da&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm bu olan biteni neden hiç hatırlamadığını, yeniden ne zaman unutacağını ve annesinin kazadan önceki halinin sanrısı ile tekrar karşılaşırsa ne yapacağını sormayacaktı kendisine. Komşu Makbule’yi yolcu etti, annesine aldığı allı morlu elbiseleri, rengi çoktan uçup gitmiş kıyafetlerin arasına yerleştirdi; şakayıkları suya koydu. Mutfağa geçti; taze fasulyeyi aldı. Turuncu muşamba serili masanın üstünde ayıklamaya başladı. Yarına annesine mis kokulu bir fasulye pişirecekti&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ayna/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küf</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kuf/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kuf/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Apr 2021 05:39:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9856</guid>

					<description><![CDATA[Altı yıl, altı ay verdiler bana. O soyu bozuk Yusuf&#8217; u öldürdüm. &#8220;Mahallede itibarı vardır, kaç yıllık komşumuz, yapmaz öyle şey!&#8221; demiş anneme, Terzi Necibe. Annem de kovmuş evden. Arkasından çok ağlamış, en küçüğümüz Şehriban söyledi. Geçtiğimiz perşembe, görüş gününde&#8230; Sekiz aydır dört duvar arasındayım; sanki evvel ezel buradayım. Görüş günleri olmasa, dünya buradan ibaret [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Altı yıl, altı ay verdiler bana. O soyu bozuk Yusuf&#8217; u öldürdüm. &#8220;Mahallede itibarı vardır, kaç yıllık komşumuz, yapmaz öyle şey!&#8221; demiş anneme, Terzi Necibe. Annem de kovmuş evden. Arkasından çok ağlamış, en küçüğümüz Şehriban söyledi. Geçtiğimiz perşembe, görüş gününde&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sekiz aydır dört duvar arasındayım; sanki evvel ezel buradayım. Görüş günleri olmasa, dünya buradan ibaret sanacağım. Herkesin aksine sevmiyorum ben görüş günlerini. O gün koğuşta soluduğum heyecanı sevmiyorum. Herkes dışarıdan gelecek bir yaşam kırıntısına hasret, yürekleri ağızlarında, geceden sabaha sardıkları buklelerinin sıcaklığı geçmeden, sevdiği bir yüzle karşılaşacak olmanın sevinciyle çıkıyor kapıdan. Saat dördü vurduğunda ise, bukleleri gibi kalplerinin bağı da çözülmüş, boynu bükük dönüyorlar, gerçeklerin evine, karanlık köşelerine.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babamın ölümünden sonra böyle oldum ben. Bitişleri düşünüp, başlangıçları sevemedim. Bir arkadaşım vardı Gülizar, &#8220;Bu korkaklık,&#8221; demişti. &#8220;Sakın başka bir şey sanma.&#8221; Haklıydı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam öldüğünde on altı yaşındaydım. Bir küçüğüm Cevat, en küçüğümüz Şehriban ve annem kaldık geride. Annemle babam tütün fabrikasında çalışıyordu. &#8220;Ciğeri bitmiş,&#8221;demişti doktor. &#8220;Ne vardı bu kadar içecek!&#8221; Oysaki babam ağzına bile sürmezdi. Yıllar yılı, tütün kazanlarının başında soludukları mesuldü hacizli nefesinden&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam kanun çalardı akşamları bize. Şehriban hala o sesi arar, uykuya dalmak için. Gençlik hevesiymiş, olmamış. Bir doğum gününde, Eskici Yordis Efendi&#8217;den yorgun bir kanun almıştık annemle. Ne sevinmişti; ağladığını da görmüş annem, &nbsp;öldüğünde söylediydi&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belediyenin açtığı ücretsiz kursa gitmişti, güle oynaya. Tütünden sararmış parmakları ne de güzel gezinirdi, o eski püskü kanunun üstünde.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Asılıdır hala evde, dokunmayız pek. Cevat bir kere heveslendiydi sonra gitmedi eli. Sustu tüm sesler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam tüm sesleri alıp, beraberinde götürünce, evdeki sesler boş tabak, tencere sesine bıraktı yerini. Annem çok üzüldü okulu bırakmama. Cevat ve Şehriban yolunu bir bulsun, sözüm söz dedim, ben de bitireceğim okulumu. Manifaturacı Ziynet ablanın yanında işe başladım. Annemin kız meslek okulundan sınıf arkadaşıydı. Pek neşeli, pek alımlıydı. Kocasından boşanmış, kızı Mukaddes öğretmen çıkıp, Edirne&#8217;ye yerleşmişti. Annemle, babamın ölümünden sonra daha da yakınlaşmışlardı. &#8220;İçimdeki yaslı toprağa iyi geliyor onun neşesi.&#8221;demişti annem.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşimi seviyordum. Karanlıkta kaybolmuş seslerimizi geri getirmek için canla başla çalışıyordum. Ziynet abla dükkânı bana emanet edip, kızını görmeye Edirne&#8217;ye gidiyor; &#8220;Gözüm hiç arkada değil Sebile.&#8221; diyordu. Ben gene şimdiki gibi o zamanlarda da dünyayı bu kadar sanıyordum. Evden işe, işten eve&#8230; Bundan mütevellit Ziynet abla anneme, &#8220;Günler geçtikçe kızının güzelliğine güzellik katıyor Ümran, görmez misin?&#8221; dediğinde şaşırmıştım. &#8220;Bahtı güzel olsun,&#8221; demişti annem, yaslı coğrafyanın hüzünlü prensesi, &#8220;Bahtı güzel&#8230;&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Koğuş soğuk oluyor geceleri. Babamın Azrail’i, bir ömür tükettiği kazanların başında soluduğu tütün buharıydı; benimki ise iliklerime kadar işleyen rutubet olacak sanırım. Yastık, yorgan, battaniye hatta biz bile sırılsıklamız burada. Küflü ve ağır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geceleri kulağıma gelen nefes sesleri tıpkı babamın soluk alıp vermesi gibi… Bahtı güzel Sebile, küflü Sebile&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Elim ekmek tutuyor, Cevat&#8217;la Şehriban derslerinde üstün başarı gösteriyor, annem sisli adasından yavaş yavaş ayrılıyor, güneşli günler vapuruna biniyordu. Hayat böyle sonsuza kadar devam edebilirdi. O soysuzun oğlu Recep, beni görüp istemeseydi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Recep, kuyumcu Yusuf&#8217;un basiretsiz oğlu, hala anasının rahminde kıvrılıp yatmakta olan, silik bir ruh… Sürekli bir şeyler bahane edip, dükkâna gelmesinden anlamalıydım, o uğursuz aklına beni soktuğunu.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Ömrün uzun nehirler gibi berrak olsun.&#8221; derdi ninem. Olmuyordu işte, bulandırıyordu birileri, bir avuç toprak atıyorlardı o berrak sulara. Yetmez miydi kirletmeye? Yeterdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kuyumcu Yusuf, dev aynasında görüyordu, ruhu cüce oğlunu. Ona göre babayiğitti, ne isterse alırdı oğlu, oysaki uysaldı Recep, varla yok arası&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birkaç kez süklüm püklüm yoluma çıkmış, niyetimi anlayınca da üstelememişti. &#8220;Bir sevdiğin mi var?&#8221;demişti yalnızca. Kardeşlerim, bir annem ve hayallerim var demiştim. Sessizce çekilmişti yolumdan; ama silik ruhlar, karanlığa her zaman daha yakındır, bilmiyordum daha, öğrenecektim&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kuyumcu Yusuf, oğlu gibi kolay kabullenemedi bu reddedilmeyi. Öyle ya mahallede hatırı sayılır, sözü dinlenirdi. Altında kuyumcu dükkânları olan iki apartmanı vardı. Ben kimdim? Yetim Sebile…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Songül&#8217;le yarım akıllı Neriman kavgaya tutuştu gene. Songül&#8217; ün oğlunun sünneti var bu hafta sonu koğuşta. Neriman kendi oğlunun hakkı olduğunu söyleyip sorun çıkartıyor. Koğuş ablamız Yaşar&#8217;ın, &#8220;İkisini birlikte yapalım.&#8221; teklifini kabul etmedi. Hor görür Songül&#8217;ü ve oğlunu. Burada bile kibrinin kurbanı insanoğlu&#8230; Onlar kavgaya tutuşurken, oğulları havalandırmada misket oynuyor. Ne garip.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yusuf bir daha yoluma çıkmamış, birkaç kez Bakkal Salim Efendi&#8217; de karşılaştığımızda da başını öne eğmiş, gözlerini kaçırmıştı. O yüzden mahalleden Yakup&#8217;la, &#8220;Akşamüstü dükkâna gelirsen, babamı bu kör inadından nasıl vazgeçirebiliriz, onu konuşuruz.&#8221; yazan notu gönderdiğinde, aklıma bir şey gelmedi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dükkânı kapatıp, kuyumcuya vardığımda saat yediyi geçiyordu. &#8220;Ben de kapatmak üzereyim, bekle.&#8221; dedi Recep, tezgâhın üzerindeki kutuları bir bir kasaya yerleştirirken.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Sen arka tarafa geç, işim neredeyse biter.&#8221; dediğinde ise birkaç saniye tereddüt etsem de, ona itimadım olmadığını düşünmesini ve aramızdaki &#8220;sessiz&#8221; iyi niyet anlaşmasına gölge düşürmeyi istemedim; arka taraftaki odaya geçip onu beklemeye başladım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşi bitip yanıma geldiğinde, sesindeki korku ve tedirginliği hemen anladım. Görünmez kelimeleri sahiplenip, başladım konuşmaya. Bak Recep dedim, sen iyi bir çocuksun, efendisin. Baban bunu bir gurur meselesi yapıp, hakkımda ileri geri konuşuyor. Sen mani ol, benim de gönlüm yok de. Sözlerimi tamamlayamadan, &#8220;Var ama var!&#8221; diye bağırdı Recep. &#8220;Hiçbir şey diyemem babama, babam haklı, seninki naz niyaz. Al işte, tüm kasalar dopdolu, ne istersen al!&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayal kırıklığımı, belli etmediğim ürkek bir soğukkanlılığa sarıp, sessizce ayağa kalktım. Dükkânın kapısında, o soysuz Yusuf çıktı karşıma. Ardımda boş bir çuval gibi duran oğluna baktı. &#8220;Bak oğlum,&#8221; dedi, omzumdan geriye doğru iterek. &#8220;Bak oğlum demiştim sana, sen paradan haber ver hele! Hemen geliverirler bu gibiler kuytuya.&#8221; Yerinden güçlükle doğrulan Recep,&#8221; İstemiyor işte baba,&#8221; dedi. &#8221; Bırak gitsin.&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Duydukları karşısında şeytani bir öfkeye kapılan Yusuf&#8217;un gözlerindeki ateş, göz bebeklerimi kapladı. &#8220;Hala, öyle mi?&#8221; dedi, saçlarımdan tutup, odaya götürürken, &#8220;Seni şımarık yetim&#8230;&#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşadığımın bir rüya olduğunu düşünüyor, dehşete kapılmış gözlerle, vicdanına inanmak istediğim Recep&#8217;e bakıyordum. Recep bir köşeye sinmiş, başını iki elinin arasına almış, hızlı hızlı soluk alıp veriyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Seni şuracıkta hallediversin oğlum.&#8221; dedi Yusuf. &#8221; Bakalım bir daha afra tafra yapabilecek misin böyle?&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yayları sırtımı acıtan, vişneçürüğü rengindeki tozlu kanepede babamın kanununun sesini duyuyordum. Görüntüler yavaşlıyor, Yusuf, Recep&#8217; e bağırıyor; Recep, iki elini göğsünde kenetlemiş; başını iki yana sallıyordu. Onlar birbirine bağırıp, şeytanın alfabesinden cümleler kurarken, yattığım yerden doğruldum. Rafın üstünde duran, törpüye benzeyen bir aleti aldım ve can havliyle Yusuf&#8217;un boynuna sapladım. Zaman, Yusuf&#8217; un boynundan akan kan gibi hızlandı birden, şaştım. Kanun sesi yerini Recep&#8217; in çığlıklarına bıraktı. Bayılmışım&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beni bir süre hastanede tuttular; çıkarken duydum ki Recep&#8217; i de bir psikiyatri kliniğine yatırmışlar.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yusuf &nbsp;öldü gitti. Bazen rüyalarıma giriyor. Bir daha bir daha öldürüyorum onu. Şehriban için, annem için, Cevat için, bir daha&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kavga dindi. Songül ve Neriman birlikte yapacaklar düğünü. Az evvel yoldukları saçlarını düğünde nasıl yapacaklar onu konuşuyorlar şimdi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yanlarına ilişiyorum. &#8220;Senin saçlarını da saralım geceden,&#8221; diyor Songül. &#8220;Düğünde şöyle şıkıdım şıkıdım&#8230;&#8221;&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kuf/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Naile’nin Çığlığı</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/nailenin-cigligi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/nailenin-cigligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eda Özdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2021 10:09:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=9710</guid>

					<description><![CDATA[Ahretliğim Feride’m, en son mektuplaşmamızın üzerinden bir hayli vakit geçti; sanki ben yazmayı unuttum, sen de beklemeyi. Bu saman kâğıt, bakkaldan kalıp sabun alırken gözüme ilişti; şunu da ekleyiver Hüsrev Efendi dedim, sabunun yanına bir karton yumurtayı koyarken. “Ne yapacaksın onu?” der gibi baktı Hüsrev Efendi; o sormadan cevapladım. Bakışlardaki soruları iyi anlar oldum artık [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Ahretliğim Feride’m, en son mektuplaşmamızın üzerinden bir hayli vakit geçti; sanki ben yazmayı unuttum, sen de beklemeyi. Bu saman kâğıt, bakkaldan kalıp sabun alırken gözüme ilişti; şunu da ekleyiver Hüsrev Efendi dedim, sabunun yanına bir karton yumurtayı koyarken.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ne yapacaksın onu?” der gibi baktı Hüsrev Efendi; o sormadan cevapladım. Bakışlardaki soruları iyi anlar oldum artık Feride’m. Bizim Necmi için dedim, ödevine lazım…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir saman kâğıda hesap verir hale ne zaman geldim? Onu düşündüm yol boyu. Öyle ya birden bire olmaz böyle şeyler, yavaş yavaş. Belli belirsiz bir mimikle olur bazen, bazen kaçamak bir bakışla, bazen bir el uzatışla olur, bazen isteksiz bir sevişme ile… Böyle böyle sorgusuz cevap vermeyi öğrenir insan.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evde herkes uyudu. Nefesleri derin bir kuyudan geliyor, bütün evi dolaşıp tekrar o kör kuyuya dönüyormuş gibi çıkıyor. Üzerimde bordo şalım, bildin mi? Meryem Abla’nın ördüğü hani. Bir süredir bana pek ilişmiyorlar. Uzunca bir vakit başta kayınbabam, kaynanam, döl deryası eltim ve onun her bir dölü tuttuğunda varlığını bir kez daha ispatladım sayan kocası kaynım Recep, sesli sessiz aşağılamalarla üzerime öyle çullandılar ki, bu ruhsal kamburluğumun tadını çıkarmak istiyorlar bir süre. Olur da kamburum terk ederse ruhumu, dik durursam işte o vakit gene başlarlar, kurbanını arayan katiller gibi karanlık “sokak köşelerimi” tutmaya.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Başlarda böyle değildi elbet, babam bir dönem belediye reisliği yapmıştı; ondan mütevellit sayarlardı beni, babamdan çekindiklerinden… Ama ne vakit çocuk diye tutturdular, ondan sonrası tufan Feride’m; dedim ya köşelerimi tutmuşlar diye, bedenim benim değildi, onlara vermiştim sanki. Üstüne konuşuyorlar, tartışıyorlar, okuyup üfleyip, sarıp sarmalıyorlar, akıllarınca yeşertip bereketli topraklara dönüştürmek istiyorlardı. İşte Rıfat’ı ikna edip, büyükşehirden bir doktor bulup, kimseciklere görünmeden trene binmemiz o zamana denk gelir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doktorun odasında suskun ve korkulu gözlerle bekliyorduk; infazı açıklanacak bir suçlu gibi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bak Efendi, anlayacağınız dilden diyeceğim size,” dedi doktor. &nbsp;“Karında bir sorun yoktur; sorun sendedir. Çocuğunuzun olması için senin tedavi olma gerekir.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz küçükken kasabaya bir sirk gelmişti; doktorun odasındaki gibi gri tabureleri vardı. Rıfat ile arka arkaya oturmuştuk;&nbsp; gene o sirkteydik sanki arka arkaya değil bu sefer yan yana, ama bir o kadar da ayrı… Sonra o sirki hatırlatınca Rıfat’a, “Git başımdan!” dediydi; “Ben sirk falan hatırlamıyorum.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hastaneden çıkınca öfkem büsbütün artmıştı. Bedenime bunca eziyet, ruhumu bunca örselemeden sonra tüm kasabayı hastane bahçesine toplamak istemiştim. İstemiştim ki tüm kasaba köklerinden kurtulsun, karşıma dikilsin. Ebe Hanife’nin, Terzi Nermin’in, Hoca Lütfiye’nin gözlerinin içine bakayım. Bedenim benim diyeyim; bedenimi seviyorum. Çocuğum olsun olmasın bu böyle!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra utandım; Rıfat’a döndüm yüzümü. Ellerini tuttum; üzülme Rıfat dedim. Bana kustular tüm irinlerini, seni ezdirmem gayrı, halledeceğiz. Rıfat’ı bilirsin Feride’m. Ne düşünür belli etmez. Sevindi sanırsın, göz pınarları boş kalmaz. Üzüldü dersin, kahkahası tüm kasabayı inletir. Anladım sandıydım bunca yıl, olmamış… Hastaneden sahile inen taşlıklı yolda eğri büğrü sandalyelerin olduğu bir çay bahçesine oturtup bu kez o tuttu ellerimi. “Naile’m,” dedi, “Bana kustular tüm irinlerini, sen üzülme dersin ama onların kucağına bir torun vermedikçe bizi rahat bırakmazlar. Bunca yıl böyle bilinmiş gene öyle bilinsin; ben kaldıramam. Kasabada Rıfat’ın dölü tutmuyor dedirtemem. Sana sözümdür, bu doktora gelip, tedavimi olacağım.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dalgalar sahile vurdu, iki martı kavgaya tutuştu; ben de kabul ettim Feride’m. Ben çok çekmiştim; ha bir söz eksik, ha bir bakış fazla dedim. Bundan sonra bana daha çok sahip çıkar, daha dik durur yanımda dedim. Hâlbuki en büyük yalanlar kendimize söylediklerimizmiş. Koca bir köy toplansa senin kendine ettiğin tek kelamlık bir avuntu sözü kadar etki etmezmiş insana. Gördüm, bildim, inandım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dönüş yolunda trenin camına başını dayayıp uyuyan Rıfat’a baktım. Teslim ettiği yükün hafifliği ile ne de güzel uyuyordu. Ben ise nasıl bu kadar kolay kabul etmiştim onu düşünüyordum; kendimi hiçe saymayı bir alfabe gibi hangi ara ezber etmiştim. Rıfat, eve döndükten sonra dediğinin arkasında durdu, bana siper oldu. Anası, babası, kardeşi, “Bak hele Rıfat’a!” &nbsp;dediler, “Dölsüz karısını ne de sever, kollarmış.” Böyle böyle rahat ettik bir süre, yalan yok. Ne vakit doktor kontrolü zamanı yaklaştı, &nbsp;Rıfat’ta bir takım tuhaf hareketler peyda oldu. İlaçların sersemliğine ve huzursuzluğuna versem de bir süre, dedim ya Feride’m kendini avutmak kolay diye, tutunduğum (ferahlara vesile olsun) kelimelerim de tükendi, bitti. Rıfat dedim, gideceğimiz günün gecesi, ağız birliği yapalım hele ne diyeceğiz evdekilere şehre giderken? “Ben hiçbir şey demeyeceğim!” dedi, O an öyle sevindim ki Feride’m, ah Rıfat’ım diye atıldım; söyledin demek, ne sevindim bir bilsen! Kendi yükümü hafiflettiğin için değil, bir olmamıza izin verdiğin, bizi seçtiğin için. Ne safmışım Feride’m.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rıfat tozlu kasketini çıkarıp, tersine gene başına taktı. Besbelli bir şeyler diyecekti. Ellerini dizlerinin üstüne koydu, sırtını dikitti. “Gitmeyeceğiz çünkü benim bir şeyim yoktur;&nbsp; turp gibi adamım. O doktorun da bir halttan anladığı yok. Senin teyzen Naime’nin, hala kızı Fazilet’in de çocukları olmamış; sizde süregelen bir musibet bu.” Ama diyebildim sadece, ama… Bahçe kapısından çıkarken ardına dönüp baktı. “İlaçları da bıraktım.” dedi. “Kafası kesik tavuk gibi dolanıyordum ortalıkta!”</p>



<p class="wp-block-paragraph">O kapı benim üstüme kapandı Feride’m. Umutlarımın üstüne kapandı. Ben kimdim? Ne olacaktım? &nbsp;Gün güne, ay aya, yıl yıla bağlandı. Döl deryası eltimin çocuklarına bakıyordum artık. Her işe koşar olmuştum; yemeği, temizliği geçtim; nadaslı tarlanın kontrolü bile bendeydi. Tek eğlencem bakkal Hüsrev Efendi’ye gelen fotoromanlardı. Saça başa, kıyafetlere özenmiyordum da kadınların kafası attığında attıkları çığlıklara özeniyordum. Öyle dolu, öyle gürültülü, öyle bağırdan çığlıklar atmak istiyordum ben de. Öyle ki, birkaç kez samanlığın arkasındaki yokuş tarlada kimsecikler yokken çığlığı bastım da bastım. Bir rahatladım ki sorma. Ne çok ses birikirmiş insanın içinde, şaştım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimse ses etmiyordu fotoromanlara, avunuyor garip diyorlardı. Rıfat da pek ortalıkta yoktu. Şehirde bir pavyona dadandı diye duydum. Umurumda değildi; çoktan gönül bağım bitmişti onunla. Fotoromanlarım vardı, yeterdi bana. Ancak Hüsrev Efendi eskisi kadar fotoroman getirmiyordu artık, nedenini sorduğumda, bundan böyle getirmeyeceğini, benden ve birkaç yeni yetme kızdan başka kimsenin almadığını söyledi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşte şimdi hakkıyla çığlığı basmanın zamanı geldi diye düşündüm Feride’m. Fırtınayı sezen Hüsrev Efendi, “Dur bakayım; benim kızın vardı buralarda bir yerde; okumadıysan al. Sonrası yoktur bilesin.” diyerek, tezgâhın arkasından, bana doğru uzattı, son arkadaşımı&#8230; Fotoromanı kutsal kitabı taşır gibi taşıdım eve kadar. Hüsrev Efendi’nin, “sonrası yoktur bilesin” sözü kulağımdan gitmiyordu. Benim de sonram yoktu burada, biliyordum. Fotoromandaki esas kız Nazan, zamanı geldiğinde anlarsın diyordu. Zamanı geldiğinde! Bu sözü kulaklarıma mühürlediğimden beri yola çıkmayı düşünüyorum Feride’m.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Benim de kendim olmamın, kadın olmamın, özümü kucaklamanın zamanı geldi. Fotoromanı çantama koydum; birkaç parça eşyamı ve babamın düğünde taktığı öteberiyi yanıma alıp, seher vakti kimseciklere görünmeden yola çıkacağım. Kendimi seçiyorum, özgürce çığlık atabileceğim bir yer aramaya gidiyorum. Bundan böyle daha sık yazarım sana. Sesim artık daha gür, kalemim daha özgür…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sağlıcakla kal.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ahretliğin Naile.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="640" height="522" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2021/03/womens-day-3206161_640.png" alt="" class="wp-image-9714" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2021/03/womens-day-3206161_640.png 640w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2021/03/womens-day-3206161_640-300x245.png 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2021/03/womens-day-3206161_640-600x489.png 600w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/nailenin-cigligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
