<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Fri, 09 Oct 2026 18:07:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/08/cropped-Untitled-design-32x32.jpg</url>
	<title>Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Diyarbakır Dikeni</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/diyarbakir-dikeni/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/diyarbakir-dikeni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Oct 2026 18:07:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İzlenim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=13020</guid>

					<description><![CDATA[&#160; 26 Eylül – 4 Ekim Mekan, Sanat ve Kitaplar                                                                                            [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong>26 Eylül – 4 Ekim</strong></p>
<p><strong>Mekan, Sanat ve Kitaplar     </strong>                                                                                                                                                                                                                         </p>
<p>10. TÜYAP Kitap Fuarı geride kaldı. Fuar günleri benim için bayram günleri gibidir. Gelenek üzerine gezip gördüğüm, katıldığım etkinlikler üzerine bir şeyler karalarım. <strong>Katılımcı</strong> olarak bulunduğum fuara dair birkaç gözlemimi madde madde yazmak istiyorum. Hadi başlayalım o zaman. </p>
<p>Fuar alanındaki güvenlik ve temizlik ekipleri işlerini gayet iyi yaptı. Ancak hafta içi öğrencilerin akın ettiği yoğun saatlerde <strong>tuvaletler</strong> yetersiz kaldı. Klimaların çalışmaması ve havalandırmanın yetersizliği ise fuar alanını kısa sürede bunaltıcı bir mekâna dönüştürdü.</p>
<p>Fuar alanının şehir merkezinden uzak olması muhtemelen katılımı etkileyen nedenlerden biri. Fakat buna reklam ve tanıtım eksikliğini de eklemek gerekiyor. İnsan ister istemez şunu soruyor: Şehir merkezinden uzaklaştırılan bir fuarın şehirde duyurulması için ne yapıldı? Benim gördüğüm kadarıyla fuara giden <strong>Elazığ-Ergani</strong> yoluna asılan birkaç afiş dışında pek bir şey yapılmadı.</p>
<p>Fuar düzenleyicileri, <strong>“Sanat yoksulluktan beslenir”</strong> sözünden etkilenmiş olmalı ki katılımcılar için fuar alanında kuru fasulye, pilav ve <strong>dürüm dışında</strong> bir tercih hakkı tanımadı. Bir toplumun aydınlık yüzünün —okurların ve yazarların— <strong>hak ettiği</strong> temel beslenme bu olsa gerek. Ah! Refahtan bizi öldürecek bunlar. </p>
<p>Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası’nın katılımcılar ve yazarlar için düzenlediği yemek ise ayrı bir deneyimdi. Yemeğin eksi ikinci katta verilmiş olması, mekânın atmosferiyle birleşince bana bir <strong>“hapishanede toplanmış roman karakterleri resepsiyonu”</strong> hissini yaşattı. Bir şeyler içerken içim bunaldı. Sigara içilen bölümün kapalı bir otoparka açılması ise ayrıca bir faciaydı. Denilir ya hani, &#8220;Aç karnına yapılan sanat, tok karınların vitrinini süsler.&#8221; Güzel bir süs olduk. </p>
<p>Elimizde dürüm ile kabarık göğsümüzdeki egomuza sıkı sıkıya sarılıp kibirlendik çokça. <strong>Siyasiler, sanayi odasından kimseler ve hatta Spor yöneticileri</strong> gelip göründüler ve gittiler. Bir kısım<strong> kişilerin yönlendirmeleriyle</strong> belli yayınevi stantlarını ziyaret edip gittiler. Geldik! Gördünüz, konuşmayın üzerine tadındaydı. Programımızda propaganda ya da belki bir amigo tezahüratı. </p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Okurlar, Stantlar ve Kitap Fiyatları</strong></p>
<p>Hafta içi fuarın asıl okur kitlesi okul öğrencileriydi. Daha çok <strong>cicili bicili, kapağı güzel ancak içi pek de dolu olmayan kitaplara</strong> yönelmeleri dikkat çekiciydi. Kitabın ne söylediğinden çok nasıl göründüğü ve nasıl pazarlandığı öne çıktığını iyice anladık. Dahası, okurların önemli bir bölümü kitap fuarlarının yalnızca bildikleri yazarların kitaplarını almak için değil, hiç tanımadıkları <strong>bir yazarı keşfetmek</strong> için de önemli bir fırsat olduğunun farkında değildi. </p>
<p><strong>Stant ücretlerinin</strong> yüksekliği kitap fiyatlarına da doğrudan yansıdı. Kitapların fuarda, internet üzerinden yapılan satışların altına inememesi, fuarın en temel işlevlerinden birini olan <strong>“kitabı okurla doğrudan buluşturmayı”</strong> zayıflattı. Okur, fuara geçen seneye nazaran daha az geldi. Gelenler de kitabı internetten alabileceği fiyata bile bulamadı. Böyle olunca fuarın kitap almak için cazibesi de ister istemez azaldı. </p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yetişkin okurun durumu ise daha vahimdi. Okurların önemli bir bölümü yalnızca tanıdığı yazarların kitaplarını, biraz da nezaketen satın aldı. Kitaptan çok tanışıklığın, meraktan çok nezaketin belirleyici olduğu bir alışveriş biçimi ortaya çıktı. <strong>Böylece kitap fuarı, olması gereken kültürel karşılaşma alanından çıkıp yer yer bir eş-dost alışverişine</strong> dönüştü. Kitabı göstere göstere paylaşıp bende aldım, gösterişi sosyal medyada, kitabın içeriğinden bihaber sönüp patlayan flaşlar gibi anılarda yer edindi.  </p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir de bölgenin güçlü yayınevlerinin fuarlara katılım sağlamaması meselesi var. Bölgenin edebiyatını, dilini, düşüncesini ve çoğu güçlü yazarını temsil etme gücüne sahip olan yayınevlerinin bu tür organizasyonlarda görünmemesi, fuarın niteliğini de doğrudan etkiledi. Bu yayınevleri kendi çevrelerinde ve kurdukları mekanlarda görünür olmayı tercih etti. Oysa güçlü yayınevlerinin böyle fuarlarda yalnızca kitap satmak için değil, bölgenin edebiyatını, dilini, düşüncesini, çeşitliğini, kültürünü görünür kılmak, yeni yazarlarla okurları buluşturmak ve edebiyat ortamının gelişmesine katkı sunmak gibi bir sorumluluğu da olmalı. Fuara katılmamak belki ticari açıdan anlaşılabilir bir tercih olabilir; ancak bölgenin edebiyatına yön veren yayınevlerinin <strong>kendi mekanlarını kurduktan sonra </strong>kendi bölgesindeki bir kitap fuarına dahi katılmaması, ister istemez şu soruyu doğuruyor:<strong> Bu yayınevleri gerçekten bölgenin edebiyatını mı büyütüyor, yoksa yalnızca kendi kurdukları çevreyi mi büyütüyor?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yazarlar, Yayınevleri ve Ivır Zıvır Klikleşmeler</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Birkaç fuardır tüm stantları gezer yeni yazar keşfine çıkarım. Aldığım kitapları okumaya çalışırım. Bana göre yazmanın kaynağını güçlü okuma kültürü oluşturur. Saf merak, araştırma ve derdini anlatabilecek güçlü okumalar, yazmanın esasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yeni dönem yazarlarının kitaplarının çoğunu, yarıda bıraktığımı söyleyebilirim. Kitabın okuma kültüründen beslenmediği, eş dost kahvehane sohbetlerinden aşırılmış iddialardan ibaret kalıyor. Keşfe çıkan bir okurun okuma kültüründen gücünü almayan kitaplara sıkça denk gelmesi okurların yeni yazara mesafeli olmasına neden olduğunu düşünüyorum. </p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Okurların yeni yazarlara mesafesi; güçlü yazarların da bundan nasibini aldığına inanıyorum. Peki sonuç ne oluyor? <em>Okursuz Yazar</em> profili ortaya çıkıyor. </p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kitap yayımlayan ama güçlü bir okuma kültürü olmayan, okurla gerçek bir ilişki kuramayan, görünürlüğünü kitaplarından ziyade çevre, network, sosyal medya ve yayınevi ilişkileri üzerinden kuran <em>Okursuz Yazar</em> ortaya çıkıyor. Haliyle <em>Okursuz Yazar</em>, matbaa gibi çalışan yayınevlerinin cenderesine düşüyor. Yazarın kendi parasıyla bastığı kitaplar ticarethane gibi dönen yayınevlerinin çarkını döndürürken niteliksiz ve bayağı bir kültür oluşuyor. Çok önceden söylendiği gibi; “Ticarethane haline gelen bir yayınevi için kitabın ne söylediği değil, kime kaça satılacağı önemlidir. Nitelik yerini pazarlamaya bıraktığında, edebiyat ölür; geriye sadece matbaa kalır.&#8221; bu durumu göz göre göre yaşıyoruz.<strong> Ve asıl sorunlardan biri de yayınevi sahiplerin aleni bir şekilde bunu ifade etmede bir beis görmemeleridir.</strong> (Bu durum Diyarbakır gibi; Ankara, İstanbul ve İzmir’de de gözlemlenen bir durum.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Edebi locaların alkışına muhtaç hale gelen yazar</strong>,” Sözünü gediğine oturtan bir <em>Okursuz Yazar</em> bileşimi ortaya çıkıyor. <em>Okursuz Yazar</em> ayrıca prestij ve güç bulmak adına bağımsız ve özgür olmayı seçemediği gibi klikleşen gruplara entegre olarak yer edinmeye çalışıyor. </p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Klikleşen Okursuz Yazarlar Tayfası, belli yayınevlerinin bir araya gelerek oluşturduğu birliklere üye olarak prestij kaygısıyla otoriteleşmeye çalışan bir diktaya dönüşüyor. &#8220;Tek başlarına hiç kimse olanlar, edebiyat mahfillerinde çeteleşerek bir güç simülasyonu yaratırlar. &#8221; Sözünü yerine getirir gibi zengin veya siyasi sponsorların da gizli eliyle <strong>Okursuz Yazarlar Biatçı Yazarlara </strong>evriliyor. Şu durumda çoğumuz sessiz çoğunluk oluruz bir süre sonrası ise Aslan Asker Şvayk’ı iş başında görürsünüz. Çünkü Aslan Asker Şvayk elinden ışıldağı alınan aydın ise hepimizin vay haline. Bu durum “Cemaatin ebedi ironisi” diye geçer Hegel Abimizde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ayrıca büyük yayınevlerine bir şeyi hatırlatmak gerekir: Üzerinde yayıncılık yaptığınız bu coğrafya, yazının, sayı sisteminin, okullaşmanın ve mitolojik düşüncenin (düşünce üzerine düş kurabilen bir ilkten bahsediyorum) en eski izlerinin ortaya çıktığı Mezopotamya’yı görmezden gelmek inanılmaz sığ geldi bana. Tıpkı Mardin Bienali’ katılan bir katılımcının, “Aaa! Çok şaşırdım Immanuel Kant’ı biliyorsunuz” zihniyetinin karşılık bulmuş hali gibi geldi bana. Hadi hepimize Süryani nazar boncuğu takın. Eh keyfiniz bilir ama Süryani nazar boncuğu diye bir şey de yok ya!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir de gözle görülür bir emeği olamayan, kurduğu networklerle akla gelen ilk isimler sorunu var. <strong>Edebiyatta &#8216;kapıyı tutanların&#8217; taze bir ses gördüklerinde onu içeri almak yerine kendi tahtlarını korumak için kapıyı üzerlerine kilitleme durumu var.</strong> McLuhan’ın Küresel köyünde cirit atan eski çerçiler gibi ortalığa çerçöp kimya bozumu şeyler satmanın anlamı yok sanırım. </p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çok uzattım, farkındayım; atladığım konular olduysa affola. Bu yazıdan rahatsız olup tepki gösterenler illa ki olacaktır. Sessiz çoğunluğun gücüne inanıyorum elbette ki. Ancak o tepki verecek grupların ötesinde; <strong>tüm imkânsızlıklara rağmen anadillerinde (Kurdî-Zazakî ve Süryanice yayın yapmaya devam eden ve direnen yayıncılarımızı, birleştirici ve kapsayıcı duruşunu koruyan aydınlarımızı, keşfedilmeyi bekleyen yeni ve güçlü yazarlarımızı ve cesur panelleriyle toplumun gerçek travmalarını apaçık ortaya koyan genç araştırmacılarımızı yürekten tebrik ediyorum.</strong></p>
<p>Kitap fuarı, kitabın kendisinden çok çevresindeki ilişkilerin görünür olduğu bir alana dönüşürse, ortada hâlâ kitap satılıyor olabilir; ancak fuarın kültürel işlevi giderek zayıflar. Anadilde yayıncılığını sürdüren yayınevleri ve yazarlar desteklenmez, destek belli üyeliklere ve çevrelere sahip yayınevleriyle sınırlı tutulursa, özgür ve bağımsız biçimde ayakta durmaya çalışan yayınevleri varlıklarını sorgulamaya, hatta attıkları adımdan vazgeçerek yayıncılığı bırakmaya başlayabilir. Böyle bir ortamda yalnızca kitap satılıyor olabilir; fakat gerçek anlamda bir kitap fuarından söz etmek giderek zorlaşır. Ayrıca bizim yapabileceğimiz bir şey yok denilecek kadardır bu durum. Öznel olarak en iyileri de onlar ama ayrıca nesnel olarak en kötüleri de onlar paradoksunun tam ortasındayız. </p>
<p>Jean Baudrillard&#8217;ın “İş görebilen tek gönderenin adı yine sessiz çoğunluktur.” dedikten sonra Mandeville&#8217;in, erdem duası yapıyor ve, Arı Masalındaki pişmanlığı yaşamamayı diliyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>


<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/diyarbakir-dikeni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BECKETT’İN DEMANSİF TİYATROSU ve DEDEMİN DEFANSİF BIYIKLARI</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/beckettin-demansif-tiyatrosu-ve-dedemin-defansif-biyiklari/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/beckettin-demansif-tiyatrosu-ve-dedemin-defansif-biyiklari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haydar Alper Eser]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Oct 2026 16:34:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12981</guid>

					<description><![CDATA[Gecenin köründe ne zorum vardı aklımla da kalkıp bu konuyu yazıyorum? İçimdeki şu Yeşilçam babasını ne zaman öldüreceğim? “Evlatlarım okusun!” diye olacak iş mi bu? Dedemin mezarının üstüne buğday döktüm bugün. Kuşlar yesin de onu ansınlar diye. Onun bizi anacak hali henüz yaşarken kalmadı zira. Merak ediyorum da öldükten sonra da demans devam eder mi? [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gecenin köründe ne zorum vardı aklımla da kalkıp bu konuyu yazıyorum? İçimdeki şu Yeşilçam babasını ne zaman öldüreceğim? “Evlatlarım okusun!” diye olacak iş mi bu? Dedemin mezarının üstüne buğday döktüm bugün. Kuşlar yesin de onu ansınlar diye. Onun bizi anacak hali henüz yaşarken kalmadı zira. Merak ediyorum da öldükten sonra da demans devam eder mi? Yani ölüler de bizleri hatırlamamaya ısrar mı ediyordur? Belki de bir yolunu buluyorlardır toprağın altında, ne belli? Neyse, ürkmeyelim bu saatte. Konunun dedemle ilgisi yok ayrıca. Gerçi bence Beckett ile dedem çok benzer hayatlar yaşamış ama şimdi bunu yazsam edebiyat eleştirmenleri beni topa tutar. Dedemin tek eksiği Godot yerine emekli aylığını beklemesiydi. Olsun, Beckett puştu da dedem kadar iyi Zazaca bilmiyordu sonuçta. Herkesin kendini bir var etme şekli var, bu şüphesiz. Ancak bugün, herkesin kendini nasıl bir yok etme şekli olduğunu yazmaya geldim. Mı rınd goşdar bıke ha!</p>
<p>Dedemden kalma tespihin telkâri imamesiyle saçma hareketler yaparken o gümüşün de ilk yapıldığı gün parlak olduğunu ancak zamanla kararma yaptığını gördüm. Benim zihnim de bir zamanlar böyleydi. Sisler çökmeden önce yani. Parlaktı, iyi anımsardı, ayrıntıları çat diye yakalardı. Şimdilerde ailemdeki nöral trajik öyküler daha çok ilgimi çekmeye başladı. Dedemin günden güne bir şeyleri daha az hatırlamaya başladığını kavradığım ilk anlar. Beynimden vurulmuştum o da bu tespihle oynarken. Bence şu tespihten kurtulsak ailecek feraha kavuşacağız ama işte el gidiyor bir yerden sonra. Hayır, öyle kuşaktan kuşağa bir kepazelikten söz etmeyeceğim. Beckett tiyatrosu ile hafıza becerilerimizin benzer olduğunu keşfettiğimi söylemeye geldim. Öyle düşünmüyor olabilirsiniz ve sizi ikna etmeye çalışmayacağım. Sefil hayatlarımız devam ederken Beckett’in pek de umurunda olduğumuzu sanmıyorum zaten. “Haydar diye biri adaşının zihni ile benim tiyatrom arasında bir ilişik mi kurdu acaba?” diye uykusu kaçmıyordur. Benim niye uykum kaçtı lan o zaman? Adaşım kim? Wax, wax!</p>
<p>Şimdi bu herif tiyatrosunun ilk ürünlerinde bile sözcükten ve dekordan kısıyor biliyorsunuz. İnsanlar henüz buna bile şaşırırken ağabeyimiz durmuyor, kalanları da atıyor zaman geçtikçe. Daha az sözcük, daha az dekor, daha az ses ve daha az her ne varsa yaşama dair. Sessizlik, anlamsızlık, yer yer karmaşık sözcükler ve nihayetinde açılan perdenin hiç açılmamış gibi olması. Perdenin bile açılmaması, tiyatronun zamanını da kısaltması, ortalama ömrün kısalması gibi aslında. Dedem de ilk teşhisi aldığı zaman hepimiz halledebileceğimizi düşünmüştük. Sohbetler edecektik, bulmaca çözecektik, hafızasına iyi geldiği söylenen şeyleri bulup yedirecektik ona. Bu hastalığın yaşam biçimi ile ilgili olduğuna inanmıştık bir zaman. Sonra her şeyin biraz geciktirme ve oyalanma olduğunu anladık. Yaşarken de bu geciktirme devam etti olanca hızıyla. Tersine bir hızdı bu ama. Biz ne yaptıysak hastalık daha da ilerliyordu. O bizi geçmesin diye biz atağa kalkıyorduk ama o bir yolunu bulup yine bizi solluyordu. Bu sollamanın ardından farkı açmaya başladı zamanla. Artık yetişemeyeceğimizi kabul etme vaktiydi. Beckett’in de artık sahneye koyacağı şey yaşamın bu hiçliğine karşı üretilen yegâne şeydi belki de. Camus, annesinin cenazesine gittiği için sözcülüğünü ben yapıyorum evet. Doğru kelime: Absürd! Her bijî!</p>
<p>Artık hastalığın hızına yetişmeye çalışmak yerine o an onun duygusuna ehemmiyet göstermek önemliydi. Bunu biraz küçük yaşta yuttuğum için mutsuzum tabi. Hazmetme sürecini de yıllara yaymak zorunda kalıyor insan. Yaşarken bir şeyleri öldürmenin hem katili hem de yas tutanı olmak nasıl bir şeydir bilir misiniz? Beckett bilirdi. Tespihle oynadığı sırada yaptığım gözlemlere dayanarak söylüyorum ki wallah dedem de bilirdi. İkisi de sözü atmaya başladılar zamanla. Daha az sahne, daha az kelime. Daha az iletişim değil ama. İletişim sıvı bir şeydir. İçinde bulunduğu kabın şeklini almazsa devrim yapıp kendi serkeş halini saçar ortaya. Dedem de öyle yaptı. Göz temasını uzun tuttu, tanımaya çalıştı. Tanıdığı yüzlere tebessüm verdi hediye olarak. Tanımadığı yüzlere de fırça attı tabi. “Neden böyle bir günde tanınmayacak kadar uzak kaldınız benden? Neden zihnime sis çökmemişken gelmediniz de göstermediniz bana yüzünüzü?” diyordu. Ben de dedemden öğrendiğim “tiki nê tiki” Zazacamla çevirisini yapıyordum tanımadıklarına. Beni daha ne zamana kadar tanıyacak acaba diye de kaygılar yaşıyordum. Çocukken yaşadığım bu kaygılarım hakkında kimselerle konuşmadım. Burası şahane bir terapötik alan sağlıyor hepimize. Yazarların bilge değil de deli olanlarına denk gelesiniz hep. Camus’a da başsağlığı dileyelim bahsi açılmışken. Anasının devri daim olsun!</p>
<p>Beckett zamanla sesi de çıkarmaya çalıştı sahneden. Replikler arası sus anları arttı. Bazı şeyler de tekrarlı şekilde söylendi. Acaba reenkarnasyon diye bir şey vardı da Beckett’in ruhu dedeme mi sirayet etmişti? Ya da dedem Beckett’i böyle kopyalayacak Fransızcayı mı öğrenmişti arka odada okuma yaptığı sırada. Tecvitli bir Fransızca olacaktı bu hiç şüphesiz. Bonjour, Au revoir, Sadakallahülazîm!</p>
<p>Zamanla dedem de sessizleşmeye başladı. Söylediği çoğu şey anlamlı değildi ama biz kendi anlamımızı sürüyorduk sözcüklerin üstüne. Seviniyorduk bir şeyi işaret edince. Bir büyüğe saygı duyarak sevmek yerine bir çocuğu sever gibi oluyordu insanlar. Sizi temin ederim ben saygı duymaya devam ediyordum. Kimin dedesi Beckett’e bu kadar benziyordu ki? Nasıl saygı duymayacaktım? İkisi de ömrünün son günlerine kadar tıraş olma arzusundaydı. Aradaki tek fark dedemin bıyıklarıydı. Ulan her şeyi unuttu da bıyık bırakmayı unutmadı ya adam. Ustura elimdeyken en usta berberleri bile kıskandıran ince motor becerilerim ile onun titreyen ellerine dalıyordum arada. Hemen kendime gelip devam ediyordum tabi. Elimin kayması hayatımın da kayması gibiydi. Ömründe böyle odaklanmamıştır bıyığını mı keserim acaba diye. Kavga kıyamet, dudağının kenarındaki ince sakalları alırken bile huysuzlanırdı. Yemişim varoluşçuluğunu da psikoterapisini de. Dünyadaki en gerçek şeylerden biri inanın dedemin bıyıklarıydı. Bazen bana bazen de tavana bakıyordu. Tabi genellikle gözü karşıdaki sorgu esnasındaydı. Aynada kendine bakıyor, baktığı bu kişiyi de sanki gözü bir yerden ısırıyordu. Sonra beni yanında görüyor ve muhtemelen “Bu çocuğa bu kadar yakın olduğuma göre dedesi falanımdır.” diye hemen hatırlıyordu kendini. Evet, insan bazen hatırlamalı da kendini. Gerçekten kim olduğunu aynaya bakarken değil de bizimle beraber aynanın karşısına giden insanlardan da öğrenmeli falan. Neyse sıkıcı buralar. Beckett pek eğlenmiyor böyle şeyler diyince. Fazla duygusal buluyor. Oysa Fransız romantizmi Diyarbakır ve Mardin hattında çok satıyor. Bu Beckett de hırıf olmiş ha!</p>
<p>O kadar çok ortak yön var ki hangisini yazayım hangisi kalsın? Üstelik okuyucusu sever de devam yazısı ister diye korkuyorum. Ya da “yazın hayatının ciddiyetinden…” diye başlayan bir mail atarlar. Ben yine de Beckett’e ve dedeme ha bir de Camus’un anasına Fatiha niteliğindeki bir ortaklık daha söyleyeyim. Beckett bugün Paris&#8217;teki Montparnasse Mezarlığı&#8217;nda inziva halinde. Bence yaşamaya devam ediyor çünkü zaten yaşamının evrileceği yer bu karanlık, hareketsizlik ve sessizlikti. Yerini buldu da kimse karışmıyor ona. Hem toprağın altında neler döndüğünü, üstündekiler nerden biliyor? Sıkı durun! Şimdi dedemin nerde yattığını öğreneceğiz ve kelimelerin bu uyumuna şaşıracağız. Montparnasse Mezarlığı oldu mu sana Mardinkapı Mezarlığı? Üstelik dedem de yaşıyor. Gidince pek konuşmuyor ama normal. Eh, tanımıyor artık beni de. İnsan tanımadığı biriyle ne diye konuşur? Bıyık dışında fark olmadı iki koca çınar arasında. Çınar biraz edebi oldu. Bu saatlerde Fransız romantizmi exine mesaj attırıyor ya da kulaklık takıp mezarlığa götürüyor insanı. Montparnasse’ye henüz gitmedim. Ama söz, gidersem onun taşının üstüne de buğday bırakırım. Orda da su döken çocuklar sarar etrafımı. “Abe bişi vermisen?” demek yerine Fransızca büyülü cümleler kurarlar. Ben de onları Zazaca kovarım. Kimse birbirini anlamadığı için Beckett’in ruhu da incinmemiş olur. Zaten amacımız bu anlaşmazlığı devam ettirmekti. Ne anlatıyorum ben üç sayfadır? Siz niye okuyorsunuz ciddiye alıp? Hayatın yaşanmak zahmetine değmediğini söylemişti o Cezayirli. O halde yazmak da okunmak zahmetine değmeyen bir şey olsun. Dedem için kuşları ve akılları beslemeyi unutmayın. Akıllar kuş olup uçmasın, kuşlar da akılsız kalmasın hem.</p>
<p>Eno çı hal o yaw! De ez gıran, wextê mı çniyo loo!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/beckettin-demansif-tiyatrosu-ve-dedemin-defansif-biyiklari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AYRILIK</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ayrilik/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ayrilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2026 15:37:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12974</guid>

					<description><![CDATA[Bir saflığın kıyısında bulmuştum seni; Kendi içimde henüz sönmemiş umudu öpen yanını sevmiştim. Çocuksu düşlerimin saklı bahçesinde adını sır gibi saklamış, hiç düşünmeden ellerimi uzatmıştım sana. &#160; Kapı eşiğindeydik; dışarıda insanların yorgun sesi, içeride birbirimize değmeden ısınan iki gölge Açtık, yorgunduk, Birbirine varamayan iki cümle kadar uzaktık Evrenin en değerli taşına bakan meraklı gözlerinin Sessiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir saflığın kıyısında bulmuştum seni;</p>
<p>Kendi içimde henüz sönmemiş umudu öpen yanını sevmiştim.</p>
<p>Çocuksu düşlerimin saklı bahçesinde adını sır gibi saklamış,</p>
<p>hiç düşünmeden ellerimi uzatmıştım sana.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kapı eşiğindeydik;</p>
<p>dışarıda insanların yorgun sesi,</p>
<p>içeride birbirimize değmeden ısınan iki gölge</p>
<p>Açtık, yorgunduk,</p>
<p>Birbirine varamayan iki cümle kadar uzaktık</p>
<p>Evrenin en değerli taşına bakan meraklı gözlerinin</p>
<p>Sessiz yası vardı içimde</p>
<p>Sanki birbirimize yaslansak,</p>
<p>bütün korkularımız yıkık şehrin dışında kalacaktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ama bilmezsin</p>
<p>Bilmezsin gecenin,</p>
<p>gündüzden sakladığı günahları</p>
<p>İçinde kapanmayan bir yara gibi taşıdığını ve her ışığı,</p>
<p>unutulmuş bir itiraf gibi</p>
<p>karanlığın dibinde bıraktığını</p>
<p>Ellerim sende, umudum içimde kalarak ayrıldık</p>
<p>Ve ben,</p>
<p>senden uzaklaşırken bile</p>
<p>içimde sana doğru yürüyordum.</p>
<p>Her adımım başka bir yola düşüyor,</p>
<p>kalbimse yıkık dökük şehrin ışığına yürüyordu inatla</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu an içimde bana seni anlatan uzun bir karanlık var</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ayrilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İOANNA KUÇURADİ:FELSEFEYE ADANMIŞ BİR ÖMÜR</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ioanna-kucuradifelsefeye-adanmis-bir-omur/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ioanna-kucuradifelsefeye-adanmis-bir-omur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zamansız Editör Kolektifi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Oct 2026 19:06:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Zamansız O An]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12955</guid>

					<description><![CDATA[1936–2026 İoanna Kuçuradi’nin yaşamı, felsefeyi yalnızca akademik bir disiplin olarak değil, insanı ve insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi anlamanın bir yolu olarak ele alan uzun bir düşünce yolculuğuydu. 2 Ekim 2026’da hayatını kaybeden Kuçuradi, ardında altmış yılı aşan bir felsefe çalışması, çok sayıda eser, yetiştirdiği öğrenciler ve insan hakları, etik ve değerler alanında oluşturduğu güçlü bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">1936–2026</p>
<p>İoanna Kuçuradi’nin yaşamı, felsefeyi yalnızca akademik bir disiplin olarak değil, insanı ve insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi anlamanın bir yolu olarak ele alan uzun bir düşünce yolculuğuydu. 2 Ekim 2026’da hayatını kaybeden Kuçuradi, ardında altmış yılı aşan bir felsefe çalışması, çok sayıda eser, yetiştirdiği öğrenciler ve insan hakları, etik ve değerler alanında oluşturduğu güçlü bir düşünce mirası bıraktı.</p>
<p>1936 yılında İstanbul’da doğan Kuçuradi, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden 1959 yılında mezun oldu ve 1965’te doktorasını tamamladı. Akademik yaşamının önemli bir bölümünü Hacettepe Üniversitesi’nde geçirdi. 1969 yılında Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kurdu ve uzun yıllar bölüm başkanlığını yürüttü. Dersleri, araştırmaları ve yetiştirdiği öğrencilerle Türkiye’de felsefe eğitiminin gelişimine önemli katkılar sundu.</p>
<p>Kuçuradi’nin düşüncesinin merkezinde insan, değer ve etik yer aldı. Bir insanın, bir davranışın ya da bir durumun nasıl değerlendirildiği; değerlerin hangi ölçütlerle ele alınması gerektiği ve etik sorunların nasıl düşünülmesi gerektiği, çalışmalarının temel meseleleri arasında bulundu. Felsefeyi yaşamdan kopuk bir düşünce alanı olarak görmeyen Kuçuradi için etik, değer ve insan hakları, gündelik hayatın içinde karşılığı bulunan konulardı. İnsanların birbirleriyle ilişkileri, aldıkları kararlar ve dünyayı değerlendirme biçimleri bu düşüncenin doğrudan parçasıydı.</p>
<p>Bu düşünsel çizgi, Kuçuradi’yi insan hakları alanına da taşıdı. İnsan hakları üzerine çalışmalarında felsefi düşünce ile hukuki ve toplumsal meseleler arasında bağlantılar kurdu. İnsan haklarını yalnızca yasal düzenlemeler çerçevesinde ele almak yerine, insanın değeri ve onuruyla birlikte düşünülmesi gerektiğini savunan bir yaklaşım geliştirdi. Böylece felsefenin kavramsal dünyası ile toplumun somut meseleleri arasında güçlü bir bağ kurdu.</p>
<p>Kuçuradi’nin etkisi akademik çalışmalarının sınırlarıyla da sınırlı kalmadı. Türkiye Felsefe Kurumu’nun başkanlığını uzun yıllar yürüttü, uluslararası felsefe kuruluşlarında çeşitli sorumluluklar üstlendi ve UNESCO bünyesinde felsefe ve insan hakları alanındaki çalışmalara katıldı. Dünya Felsefe Günü’nün ortaya çıkış sürecine de katkı sundu. Bu yönüyle yaşamı, felsefenin üniversite duvarlarının dışına taşarak daha geniş bir düşünce ve kültür alanına ulaşabileceğinin de örneklerinden biri oldu.</p>
<p>Yazdığı kitaplar da bu geniş düşünce alanını yansıttı. İnsan ve Değerleri, Etik, İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları, Sanata Felsefeyle Bakmak, Nietzsche ve İnsan ve Schopenhauer ve İnsan, Kuçuradi’nin düşünce dünyasını anlamak açısından öne çıkan çalışmalar arasında yer aldı. Felsefi düşünceye yalnızca kendi eserleriyle değil, yaptığı çevirilerle de katkıda bulundu; Kant’ın bazı temel eserlerini Türkçeye kazandırdı.</p>
<p>Kuçuradi’nin düşüncesinde dikkat çeken temel noktalardan biri, felsefeyi hayatın gerçek meselelerinden uzaklaştırmamasıydı. İnsan, değer, etik ve haklar üzerine düşünmek onun için yalnızca akademik bir tartışma yürütmek anlamına gelmiyordu. Bu kavramlar, insanın karşısındaki kişiye nasıl baktığından bir olay karşısında nasıl karar verdiğine, toplumsal sorunları nasıl değerlendirdiğine kadar yaşamın pek çok alanına uzanıyordu.</p>
<p>Bu nedenle İoanna Kuçuradi’nin mirasını yalnızca yayımlanmış kitapları üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Kurduğu bölüm, verdiği dersler, yetiştirdiği öğrenciler, içinde yer aldığı kurumlar, yaptığı çeviriler ve uzun yıllar boyunca sürdürdüğü çalışmalar bu mirasın birbirini tamamlayan parçalarıdır. Felsefeye verdiği emek, onu yalnızca kendi döneminin değil, sonraki kuşakların da başvuracağı önemli bir düşünce insanı haline getirdi.</p>
<p>İoanna Kuçuradi’nin yaşamı 2026 yılında sona erdi. Ancak geride yalnızca kitaplardan oluşan bir külliyat değil; düşünmeye, sorgulamaya ve insanı anlamaya dayanan uzun bir akademik ve entelektüel birikim kaldı. İnsan, değer, etik ve insan hakları üzerine yürüttüğü çalışmalar, bugün de güncelliğini koruyan sorularla buluşmaya devam ediyor. Onun yaşamına bakıldığında felsefenin yalnızca bir çalışma alanı değil, aynı zamanda dünyayı ve insanı anlamaya yönelik uzun soluklu bir çaba olduğu görülüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ioanna-kucuradifelsefeye-adanmis-bir-omur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SANATIN İZİNDE: HAFIZA, DOĞA, KÖKLER VE DÖNÜŞÜM &#8211; FIRAT BİNGÖL İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/sanatin-izinde-hafiza-doga-kokler-ve-donusum-firat-bingol-ile-soylesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/sanatin-izinde-hafiza-doga-kokler-ve-donusum-firat-bingol-ile-soylesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gamze Kartal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2026 17:40:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12872</guid>

					<description><![CDATA[1. Öncelikle sizi ve sanat pratiğinizi henüz tanımayan okurlarımız için Fırat Bingöl kimdir? Sanatla kurduğunuz ilişkinin başlangıcından bugüne uzanan yolculuğunuza baktığınızda, sizi üretmeye yönelten temel mesele nedir? 2004 yılında Dicle Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldum. Ancak sanat eğitimiyle ilişkim daha üniversite yıllarında, 2001’de Diyarbakır’da sokakta çalışan çocuklarla yaptığım çalışmalarla başladı. O dönemde Sosyal Kültürel [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>1. Öncelikle sizi ve sanat pratiğinizi henüz tanımayan okurlarımız için Fırat Bingöl kimdir? Sanatla kurduğunuz ilişkinin başlangıcından bugüne uzanan yolculuğunuza baktığınızda, sizi üretmeye yönelten temel mesele nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">2004 yılında Dicle Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldum. Ancak sanat eğitimiyle ilişkim daha üniversite yıllarında, 2001’de Diyarbakır’da sokakta çalışan çocuklarla yaptığım çalışmalarla başladı. O dönemde Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği ile tanışmam hayatımda önemli bir dönüm noktası oldu. Sonja Bohländer Tanrısever, Zafer Kıraç, Serra Müderrisoğlu, Serpil Deniz, Gökhan Deniz, Gazi Selçuk, Şadan Selvi, Cengiz Çiftçi ve Abdullah Katay’dan çocuk hakları, toplum temelli sosyal hizmet, pedagoji, sanat eğitimi ve Reggio Emilia yaklaşımı üzerine eğitimler aldım. SKYGD’de yaklaşık iki yıl boyunca çeşitli eğitimler aldık. Bu sürecin ardından, 2003 yılında Çocuklar Aynı Çatı Altında Derneği’ni, kurduk. Böylece yerel bir örgütlenme oluşturduk ve çocuklarla yürüttüğümüz çalışmaları Diyarbakır’ın yanı sıra bölgedeki farklı kentlere de taşımaya başladık. Sanatın yalnızca üretilen bir şey değil, insanın kendisini ifade edebileceği ve başkalarıyla ilişki kurabileceği güçlü bir dil olduğunu da o yıllarda deneyimlemeye başladım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaklaşık 25 yıldır çocuklar ve gençlerle sanat eğitimi üzerine çalışıyorum. Türkiye’nin farklı şehirlerinde sosyal dışlanmaya maruz kalmış, zorunlu göç yaşamış ve mülteci kamplarında bulunan çocuklarla çalışmalar yürüttüm. 2007–2026 yılları arasında farklı özel okullarda sanat eğitimi çalışmalarımı sürdürdüm. Bunun yanında sivil toplum kuruluşlarında, müzelerde, sanat kurumlarında, psikiyatri hastanesinde ve cezaevinde farklı yaş ve toplumsal gruplarla atölyeler gerçekleştirdim. Zaman içerisinde içerik geliştirme ve küratörlük gibi farklı alanlarda da çalıştım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanatçı olarak resim, video, fotoğraf, nesne ve yerleştirme gibi farklı ifade biçimleri arasında hareket ediyorum. Hafıza, doğa, aidiyet, göç, beden ve dönüşüm uzun zamandır üretimlerimin merkezinde. Benim için kullandığım malzemeden çok, peşinden gittiğim soru önemli; o soru zaman içerisinde kendi dilini ve mecrasını buluyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanat üretimimle sanat eğitimi çalışmalarımı da birbirinden ayrı görmüyorum. İkisi de merak etmek, gözlemlemek, soru sormak, karşılaşmak ve dünyaya başka türlü bakabilmekle ilgili. Kendimi en sade hâliyle, sanat aracılığıyla düşünen, üreten ve öğrenmeye devam eden bir sanatçı ve sanat eğitimcisi olarak tarif edebilirim.</p>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-large"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="576" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000109572-576x1024.jpg" alt="" class="wp-image-12880" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000109572-576x1024.jpg 576w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000109572-169x300.jpg 169w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000109572-768x1365.jpg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000109572-864x1536.jpg 864w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000109572-1152x2048.jpg 1152w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000109572-scaled.jpg 1080w" sizes="(max-width: 576px) 100vw, 576px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph">&#8221; <em>Sanatçı Fotoğraf Arşivinden</em> &#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>2. Farklı dönemlerde video, fotoğraf, resim ve katılımcı üretim biçimleri arasında hareket eden pratiğiniz, tek bir mecraya bağlı olmayan bir araştırma alanı oluşturuyor. Sizin sanatınızda düşünce ile biçim arasındaki ilişki nasıl kuruluyor? Bir fikrin görsel bir dile dönüşme sürecinde belirleyici olan nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Benim için üretim çoğu zaman bir soruyla başlıyor. Kendimi yalnızca ressam, video sanatçısı ya da fotoğrafçı olarak tanımlamıyorum. Önce bir düşünce, bir his ya da bir mesele oluyor; sonra o mesele kendi anlatım biçimini buluyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Videoyla ilişkim üniversitenin ikinci sınıfında başladı. Sanat tarihi okumaları yaparken video sanatıyla karşılaştım; özellikle Nam June Paik’in işleri ilgimi çekmişti. O yıllarda arkadaşım Endam Acar ile videolar çekiyor, kurguluyor ve farklı denemeler yapıyorduk. Şener Özmen’in de o dönemde önemli bir katkısı oldu. İşlerimizi izliyor, eleştirilerini bizimle paylaşıyordu. Bu karşılaşmalar ne anlatmak istediğimize daha fazla odaklanmamızı sağladı. Ben de yavaş yavaş kendi hikâyemi nasıl anlatabileceğimin peşine düştüm.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İlk video işlerimden birini 2003’te Diyarbakır Sanat Merkezi’nde izleyiciyle buluşturdum. 2007’de 10. İstanbul Bienali’nde bir video işimle yer aldım. O yıllarda daha çok video işlerimle tanınıyordum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama resim çok daha önceden beri hayatımdaydı. Dört yaşlarındayken sobanın üzerinde pastel boyayla resim yaptığımı hatırlıyorum. Boya eriyip kayboluyordu; ben tekrar çiziyor, o tekrar kayboluyordu. Benim için büyülü bir andı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belki bu yüzden video, resim ve fotoğrafı birbirinden tamamen ayrı alanlar olarak görmüyorum. Bir düşünce bazen videoya, bazen fotoğrafa, bazen de resme ihtiyaç duyuyor. Bir tekniği seçmekten çok bir sorunun peşinden gidiyorum; o soru zamanla kendi mecrasını buluyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="827" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000087567-2-827x1024.jpg" alt="" class="wp-image-12887" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000087567-2-827x1024.jpg 827w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000087567-2-242x300.jpg 242w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000087567-2-768x951.jpg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000087567-2.jpg 1080w" sizes="(max-width: 827px) 100vw, 827px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>&#8221; Nonexistence &#8221; Video Art Performance </em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>3. İstanbul Bienali, Sinopale, Mardin Bienali ve farklı uluslararası sanat platformlarındaki deneyimleriniz, sanat pratiğinizin farklı dönemlerine denk geliyor. Bu karşılaşmaları yalnızca sergileme deneyimleri olarak değil, sanatçı olarak düşüncenizi şekillendiren eşikler olarak değerlendirdiğinizde, her birinin sizde bıraktığı iz nasıl oldu?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">2007’de İstanbul Bienali’ne katılmam benim için önemli bir eşikti. Profesyonel anlamda yer aldığım ilk uluslararası sanat etkinliklerinden biriydi ve sanat çevresindeki görünürlüğümü de artırdı. Bir video işimle Gece Gezenler projesinde yer aldım. Projenin benim için en etkileyici taraflarından biri, işlerin İstanbul’da daha önce film gösterimi yapılmamış 52 farklı noktaya taşınmasıydı. Böylece video yalnızca bienal izleyicisiyle değil, farklı mahallelerde ve yaşam alanlarında çok farklı insanlarla karşılaştı. Bu deneyim, bir sanat eserinin nerede ve kiminle buluştuğu üzerine düşünmemi sağladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sinopale ise başka bir deneyimdi. Orada Sonja Bohländer Tanrısever, Esin Tanrısever ve Gazi Selçuk ve Niyazi Selçuk’la birlikte çocuklarla yaklaşık 15 gün süren atölyeler gerçekleştirdik. Bienalle eş zamanlı olarak çocukların ürettikleri işleri de sergiledik. Bu kez benim için öne çıkan, kendi işimi sergilemekten çok birlikte üretmek ve sanatın toplumsal tarafıydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mardin Bienali ise üretimimin daha sonraki bir dönemine denk geliyor. Orada Ey Su adlı video çalışmam sergilendi. Su, hafıza ve coğrafya üzerine düşüncelerimin belirginleştiği bir dönemdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün geriye dönüp baktığımda bu karşılaşmaların her birinin başka bir iz bıraktığını görüyorum. İstanbul Bienali farklı izleyicilerle karşılaşma ve görünürlük, Sinopale birlikte üretme ve paylaşma, Mardin Bienali ise kendi üretimimde derinleşen meselelerle yeniden karşılaşma açısından önemli eşiklerdi.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="813" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170839-2-813x1024.jpg" alt="" class="wp-image-12882" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170839-2-813x1024.jpg 813w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170839-2-238x300.jpg 238w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170839-2-768x967.jpg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170839-2-1220x1536.jpg 1220w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170839-2-scaled.jpg 1524w" sizes="(max-width: 813px) 100vw, 813px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>&#8221; The Memory of Water &#8221; Oil on Canvas 100&#215;120 cm , Fırat Bingöl 2022</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>4. Son dönemde Kapadokya Bienali kapsamında gerçekleştirdiğiniz “Deneyim Odaları: Oyun, Hafıza ve Ortak İmgeler” çalışmasında çocuklarla ve gençlerle birlikte üretme, bireysel izlerin ortak bir hafızaya dönüşmesi ve sanatın deneyim yoluyla kurulması üzerine çalıştınız. Bu yaklaşım, sizin bireysel sanat üretiminizdeki hafıza ve dönüşüm kavramlarıyla nasıl kesişiyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapadokya Bienali kapsamında gerçekleştirdiğim Deneyim Odaları, gençlerle birlikte deneyimlemek ve sanatın bir ifade dili olduğunu keşfetmek üzerine kurduğum üç aşamalı bir çalışmaydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İlk odada bir çemberde buluşuyor, “Herkes eşit, herkes farklı” düşüncesi üzerinden bireysel farklılıklarımızı konuşuyorduk. İkinci odada temel duygular üzerine çalışıyorduk. Katılımcılardan sevgi, korku, öfke ya da heyecan gibi duyguları resim, şekil veya sembol kullanmadan, yalnızca çizgiyle ifade etmelerini istiyordum. Buradaki amaç “iyi çizmek-kötü çizmek” gibi yargıları ortadan kaldırarak herkesin kendisini özgürce ifade edebileceği bir alan açmaktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üçüncü oda ise ses, müzik, renk ve hareket üzerineydi. Katılımcılar gözleri kapalı biçimde farklı müzikler dinliyor; müziğin ortaya çıkardığı duyguları renk ve hareket aracılığıyla deneyimliyorlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Benim için bu çalışmanın önemli tarafı, sanatı yalnızca ortaya çıkan estetik bir nesne üzerinden değil, yaşanan deneyim üzerinden kurmaktı. Çünkü hâlâ resim yapmanın yalnızca “yetenekli” insanlara ait olduğu ya da sanatın bir hobi olduğu düşüncesiyle karşılaşıyoruz. Oysa ben sanatı insanın kendisini ifade edebileceği temel dillerden biri olarak görüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çalışma kendi üretimimle de burada kesişiyor. Hafıza ve dönüşüm benim için yalnızca yapıtın konusu değil; üretim sırasında yaşanan deneyimin insanda bıraktığı izle de ilgili. Deneyim Odaları’nda da ortaya çıkan sonuçtan çok, insanın deneyimin içinden nasıl geçtiği ve o deneyimden nasıl değişerek çıktığı benim için önemliydi.</p>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="684" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6534-684x1024.jpg" alt="" class="wp-image-12893" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6534-684x1024.jpg 684w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6534-200x300.jpg 200w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6534-768x1150.jpg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6534-1026x1536.jpg 1026w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6534-scaled.jpg 1282w" sizes="auto, (max-width: 684px) 100vw, 684px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph">&#8221;<em>Kapadokya Bianeli , Sanatçı Arşivi</em>nden &#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>5. Son dönem çalışmalarınızda insan bedeni ile doğal formlar arasındaki sınırlar giderek geçirgenleşiyor. İnsanı doğadan ayrı bir özne olarak ele almak yerine onu doğanın dönüşen bir parçası olarak düşünmenizin ardında nasıl bir sanat düşüncesi var?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğayla ilişkim son dönem çalışmalarından daha geriye gidiyor. 2015–2016 yıllarında çocuklar ve ailelerle gerçekleştirdiğimiz doğa ve sanat kampları benim için önemli bir başlangıç noktasıydı. O dönem defterimi yanıma alıp ağaçları çizmeye başladım ve zamanla bu çizimler bir ağaç serisine dönüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yıllar sonra yine doğadayken bir ağacın altında uzanmış onu izliyordum. Bir anda tarif etmesi kolay olmayan bir hâl yaşadım. Sanki ağaçla birlikte nefes alıp veriyordum; ben onun içindeydim, o da benim içimdeydi. Belki zaten bildiğimiz ama gündelik hayatın içinde unuttuğumuz bir şeyi bedensel olarak hissettiğim bir andı: İnsan doğadan ayrı değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nedenle çalışmalarımda insan bedenini doğadan bağımsız bir form olarak düşünmüyorum. Ağaç, su, insan bedeni ya da başka bir doğal form arasında bizim çizdiğimiz kadar kesin sınırlar olduğuna da inanmıyorum. İnsan doğanın içinde, onun dönüşen parçalarından biri. İnsan bedeniyle doğal formların işlerimde iç içe geçmesi de insanı doğanın merkezine değil, doğanın içine yerleştiren bu düşünceden geliyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="748" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000106962-2-748x1024.jpg" alt="" class="wp-image-12886" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000106962-2-748x1024.jpg 748w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000106962-2-219x300.jpg 219w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000106962-2-767x1051.jpg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000106962-2-1121x1536.jpg 1121w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000106962-2-1495x2048.jpg 1495w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000106962-2-scaled.jpg 1402w" sizes="auto, (max-width: 748px) 100vw, 748px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>&#8221;Double Peace &#8221; watercolor on paper 18&#215;24 cm , Fırat Bingöl 2025</em></p>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>6. Ağaç, Tree Series, Freedom Hope, Double Peace ve Self Viator gibi çalışmalarınızda tekrar eden önemli bir imge. Bir imgenin sanat pratiğiniz içinde bu kadar uzun süre varlığını sürdürmesi sizin için ne ifade ediyor? Ağaç, zaman içinde anlamı sabitlenen bir sembol mü, yoksa her çalışmada yeniden düşündüğünüz açık bir araştırma alanına mı dönüştü?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ağaç imgesinin pratiğimde uzun süredir var olması doğayla kurduğum ilişkiyle doğrudan bağlantılı. Tree Series ile başlayan süreç zaman içerisinde farklı biçimlere dönüştü ve başka çalışmaların içine yayıldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Freedom Hope, Double Peace ve Self Viator gibi çalışmalarımda farklı sembolleri bir araya getiriyorum. Zafer işareti yapan bir elin zeytin ağacına dönüşmesi ya da bir güvercinin zeytin ağacıyla bütünleşmesi gibi. Burada iki ayrı formun bir olma hâli ve aynı zamanda bir istenç var. Özgürlük, umut ve barış gibi kavramlar tek bir imgenin içinde birbirini güçlendiriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ağacın üretimimde bu kadar uzun süre kalmasının nedeni, benim için tamamlanmış ve anlamı sabitlenmiş bir sembol olmaması. Her yeni çalışmada başka bir forma ya da kavrama temas edebiliyor; suyla, bedenle ve doğanın başka unsurlarıyla yeni ilişkiler kurabiliyor. Bu nedenle ağacı tekrar etmekten çok, aynı imgeye farklı zamanlarda ve farklı deneyimlerle yeniden bakıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="689" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000079703-1-689x1024.jpg" alt="" class="wp-image-12885" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000079703-1-689x1024.jpg 689w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000079703-1-202x300.jpg 202w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000079703-1-768x1141.jpg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000079703-1-1033x1536.jpg 1033w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000079703-1-scaled.jpg 1292w" sizes="auto, (max-width: 689px) 100vw, 689px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em><em>&#8221; Integrate with Nature &#8221; Oil on Canvas , Fırat Bingöl 2025</em></em></p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>7. Self Viator ile birlikte köklenme, aidiyet ve hareket kavramları belirginleşiyor. İnsanın hem bir yere ait olma hem de sürekli hareket etme arzusu üzerinden düşündüğünüzde, aidiyet ile özgürlük arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Self Viator’da köklenme, aidiyet ve hareket kavramlarını insanla doğrudan ilişkili düşünüyorum. Burada yine ağaçtan yola çıkıyorum. Bir ağaç toprağın derinliklerine doğru köklendikçe bulunduğu yerle bağı güçleniyor; aynı zamanda gökyüzüne doğru yükseliyor. Yani hem içeriye hem dışarıya doğru eşzamanlı bir büyüme var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan için de benzer bir durum olduğunu düşünüyorum. “Ben kimim?” sorusunun peşinden gitmek; kendi köklerini, aidiyetlerini ve derinliğini keşfetmek aynı zamanda bir özgürleşme biçimi. İnsan kendisini ve nereden geldiğini tanıdıkça dünyayla kurduğu ilişki de genişliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nedenle aidiyet ile özgürlüğü birbirinin karşıtı olarak görmüyorum. Köklenmek benim için sabitlenmek değil; köklerini bilerek hareket edebilmek ve yeni karşılaşmalara açılabilmek.</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="732" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000128957-2-1024x732.jpg" alt="" class="wp-image-12884" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000128957-2-1024x732.jpg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000128957-2-300x214.jpg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000128957-2-767x548.jpg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000128957-2.jpg 1440w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>&#8221; In the Shadow of the Olive Tree with Vincent van Gogh&#8221; Ink pen on paper 55&#215;70 cm , Fırat Bingöl 2022</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8. Freedom Hope ve Double Peace gibi çalışmalarınızda umut, özgürlük ve barış gibi geniş toplumsal çağrışımlara sahip kavramları doğa imgeleri üzerinden ele alıyorsunuz. Bu kavramları doğrudan temsil etmek yerine onları doğal formlar aracılığıyla kurmanızın nedeni nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü insan için geçerli olan umut, özgürlük ve barışın doğa için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Bu kavramları yalnızca insana ait olarak görmüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Freedom Hope ve Double Peace gibi çalışmalarımda doğa, bu kavramları anlatmak için kullandığım bir arka plan değil; meselenin doğrudan bir parçası. İnsanın özgürlük ihtiyacı kadar doğanın da kendi varoluşunu ve döngüsünü sürdürebileceği bir alana ihtiyacı var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nedenle insan için umut, özgürlük ve barış isterken bunu doğadan bağımsız düşünemeyiz. İnsanın özgürlüğü ile doğanın özgürlüğü birbirinden ayrı değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="757" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000107150-1-1-757x1024.jpg" alt="" class="wp-image-12892" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000107150-1-1-757x1024.jpg 757w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000107150-1-1-222x300.jpg 222w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000107150-1-1-767x1038.jpg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000107150-1-1-1136x1536.jpg 1136w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000107150-1-1-1514x2048.jpg 1514w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000107150-1-1-scaled.jpg 1420w" sizes="auto, (max-width: 757px) 100vw, 757px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>&#8221;Freedom Hope &#8221; watercolor on paper 18&#215;24 cm , Fırat Bingöl 2025</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>9. Suyun Hafızası düşüncesinde suyu akış, iz, zaman ve değişim kavramlarıyla ilişkilendiriyorsunuz. Suyun hafızası fikri sizin için nasıl bir düşünsel alandan doğdu ve bu kavram zaman içinde sanat pratiğinizde nasıl bir karşılık buldu?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Suyun Hafızası düşüncesinin bende ilk belirmesi 2016–2017 yıllarına dayanıyor. Başlangıçta, 15. yüzyılda yaşamış Kürt şair Fakî-yi Teyran’ın Dicle Nehri’yle kurduğu ilişkiye dair karşılaştığım bir anlatı vardı. Günün belli saatlerinde Dicle’ye girip nehre şiirler okuduğu anlatılıyordu. Bir insanın sözünü, şiirini suya söylemesi ve suyun bunu alıp başka yerlere taşıması fikri beni çok etkiledi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu düşünce daha sonra Ey Su adlı dokuz dakikalık video çalışmasına dönüştü. Çalışmayı Hasankeyf sular altında kalmadan yaklaşık on beş gün önce gerçekleştirdim. Videoda insanın suyla karşılaşması, kendi yansımasıyla yüzleşmesi, suya niyetlerin söylenmesi ve sözcüklerin suyun akışına bırakılması üzerinden ilerleyen bir anlatı kurdum. Böylece su benim için yalnızca bir doğa unsuru olmaktan çıkarak insanın, coğrafyanın ve zamanın hafızasını taşıyan bir varlığa dönüşmeye başladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonrasında merakım giderek derinleşti. Suyun bilimsel yapısından farklı kültürlerde ve tasavvufta taşıdığı anlamlara, yaşamla ilişkisinden mikroskobik dünyasına kadar uzanan bir alan oluştu. Bunlar zamanla işlerimin görsel dünyasına da girdi. Suyu bazen bir damlanın hareketinde, bazen atom altı parçacıkları ve DNA formlarını çağrıştıran yapılarda, bazen de denizin derinliklerinde ortaya çıkan yaşam biçimlerinde düşünüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şu anda suyu merkeze aldığım kişisel bir sergi üzerinde çalışıyorum. Video, resim ve yeni üretimlerimi bir araya getirdiğim bu süreç benim için biraz laboratuvar gibi. Kesin bir cevaba ulaşmaktan çok, suyun açtığı yeni soruların peşinden gidiyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="558" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/61f7d004-26a4-4bd7-a6df-032a7810b60d-1_all_102056-2-1024x558.png" alt="" class="wp-image-12890" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/61f7d004-26a4-4bd7-a6df-032a7810b60d-1_all_102056-2-1024x558.png 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/61f7d004-26a4-4bd7-a6df-032a7810b60d-1_all_102056-2-300x163.png 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/61f7d004-26a4-4bd7-a6df-032a7810b60d-1_all_102056-2-768x418.png 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/61f7d004-26a4-4bd7-a6df-032a7810b60d-1_all_102056-2-1536x836.png 1536w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/61f7d004-26a4-4bd7-a6df-032a7810b60d-1_all_102056-2.png 1912w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>&#8221; Ey Su &#8221; , O Water , Video Performance &#8211; Fırat Bingöl </em></p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="710" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170830-1-1024x710.jpg" alt="" class="wp-image-12896" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170830-1-1024x710.jpg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170830-1-300x208.jpg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170830-1-767x532.jpg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170830-1-1536x1065.jpg 1536w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170830-1-2048x1420.jpg 2048w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170830-1-scaled.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>“A Moment Before”Oil on canvas, 50 × 70 cm 2026</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="720" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170836-1-720x1024.jpg" alt="" class="wp-image-12901" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170836-1-720x1024.jpg 720w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170836-1-211x300.jpg 211w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170836-1-767x1092.jpg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170836-1-1079x1536.jpg 1079w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170836-1-1439x2048.jpg 1439w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000170836-1-scaled.jpg 1349w" sizes="auto, (max-width: 720px) 100vw, 720px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>&#8221; States of Water &#8221; &#8211; 2 , 55&#215;38 cm , Graphite on Paper 2022 , Fırat Bingöl</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>10. Çocuklarla ve gençlerle yürüttüğünüz uzun soluklu çalışmalar, sanat eğitiminin sizin pratiğinizde yalnızca pedagojik bir alan olmadığını gösteriyor. Çocukların bakma, soru sorma ve imge kurma biçimleri sizin bir sanatçı olarak görme ve üretme biçiminizi nasıl etkiledi?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocuklarla ve gençlerle yürüttüğüm uzun yıllara yayılan çalışmaların bana çok şey kattığını söyleyebilirim. Özellikle erken çocukluk döneminde, 0–5 yaş grubuyla çalışmak benim için çok öğretici oldu ve kendi bakışımla ilgili pek çok şeyi yeniden fark etmemi sağladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocuklar dünyaya çok daha doğrudan bir yerden bakıyorlar. Ne söylemek istiyorlarsa çoğu zaman dolandırmadan söylüyor, duygularını ve meraklarını daha açık biçimde ortaya koyuyorlar. Henüz “doğru mu, yanlış mı, güzel mi, çirkin mi?” gibi yargıların çok fazla belirlemediği bir ifade alanları var. Bir çizgiye, renge, nesneye ya da sıradan gördüğümüz bir şeye bambaşka anlamlar verebiliyorlar. Bunu görmek benim de sanatçı olarak bakma biçimimi etkiledi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanırım çocuklarla çalışmanın bana en önemli katkılarından biri, merak duygusunu ve doğrudan bakabilme hâlini korumanın ne kadar değerli olduğunu hatırlatması. Yıllardır çocuklara ve gençlere bir şeyler öğretiyorum ama özellikle erken çocukluk dönemindeki deneyimlerim bana şunu gösterdi: Aslında bizim de çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1004" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6541-1024x1004.jpg" alt="" class="wp-image-12902" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6541-1024x1004.jpg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6541-300x294.jpg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6541-767x752.jpg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6541.jpg 1320w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>&#8221; Sanatçı Fotoğraf Arşivinden&#8221;</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>11. 2018 İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali’ndeki küratörlük deneyiminizden bugünkü çalışmalarınıza kadar, sanatçı, eğitimci ve küratör kimlikleriniz birbirini besleyen farklı üretim alanları oluşturuyor. Bugün bu üç alanı birlikte düşündüğünüzde, sanatın sizin için asıl olarak nerede başladığını düşünüyorsunuz: yapıtın kendisinde mi, üretim sürecinde mi, yoksa insanlar arasında kurduğu ilişkide mi?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">2018 İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali’ndeki küratörlük deneyimim, uzun yıllardır çocuklarla yürüttüğüm çalışmaların getirdiği deneyimle birleşen bir süreçti. Orada daha kolektif bir çalışma biçiminin içindeydik. Farklı üretimleri, insanları ve düşünceleri bir araya getirmek benim için önemliydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün sanatçı, eğitimci ve küratör kimliklerimi birbirinden ayrı alanlar olarak görmüyorum. Üretmek, öğrenmek, paylaşmak ve başkalarıyla ilişki kurmak birbirini tamamlayan süreçler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nedenle sanatın yalnızca ortaya çıkan yapıtta başladığını ya da bittiğini düşünmüyorum. Yapıt elbette önemli ama ona gelene kadar geçen üretim süreci, o süreçteki keşifler ve karşılaşmalar da işin bir parçası. Sonrasında yapıtın başka insanlarla buluşması ve orada yeni ilişkiler kurması geliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Benim için yapıt, süreç ve karşılaşma birbirinden ayrı değil. Sanat tam da bunların kesiştiği yerde oluşuyor.</p>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1012" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6542-1024x1012.jpg" alt="" class="wp-image-12903" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6542-1024x1012.jpg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6542-300x296.jpg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6542-768x759.jpg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_6542.jpg 1320w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>&#8221; Sanatçı Fotoğraf Arşivinden &#8221;</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>12. 2000’lerin başından bugüne uzanan üretiminizde hafıza, doğa, beden, hareket, aidiyet ve dönüşüm farklı biçimlerde birbirine bağlanıyor. Bugün bütün bu kavramların ötesinde, hâlâ yanıtını aradığınız temel soru nedir ve bu soru sizi bundan sonraki üretimlerinizde nereye götürüyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün hâlâ yanıtını aradığım tek bir temel soru var mı, bundan çok emin değilim. Belki benim için asıl mesele, o sorunun kendisinden çok merak duygusunun devam etmesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanatla kurduğum ilişki sevgiyle, tutkuyla ve yaptığın şeye gerçekten bağlanmakla ilgili. İnsan yaşadıkça değişiyor. Biz de doğadan ayrı değiliz; onunla birlikte sürekli bir değişim hâlindeyiz. Biz değiştikçe dünyaya bakışımız, sorduğumuz sorular ve merak ettiğimiz alanlar da değişiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazen yıllar sonra kendimi aynı kavramların etrafında dolaşırken bulabiliyorum. Hafıza, doğa, aidiyet, beden ya da dönüşüm benim için kolayca tamamlanıp geride bırakılabilecek konular değil. Belki sorular aynı kalıyor ama ben değiştiğim için onlara baktığım yer ve onları ifade etme biçimim değişiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanırım sanatla ilişkimi şöyle tarif edebilirim: Bir derdimiz var ve o derdi anlatabileceğimiz bir dil arıyoruz. Sanat benim için bu dili sürekli yeniden keşfetme alanı. Merak ettiğim, soru sormaya ve kendimi ifade etmenin yeni yollarını aramaya devam ettiğim sürece üretimin de devam edeceğini düşünüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nereye götüreceğini ise şimdiden bilmek istemiyorum. Belki sanatın benim için hâlâ heyecan verici olmasının nedeni de tam olarak bu bilinmezlik.</p>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="926" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000176344-1-1-1024x926.png" alt="" class="wp-image-12912" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000176344-1-1-1024x926.png 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000176344-1-1-300x271.png 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000176344-1-1-767x694.png 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000176344-1-1.png 1319w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="480" height="640" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000080252-1.jpg" alt="" class="wp-image-12897" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000080252-1.jpg 480w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/1000080252-1-225x300.jpg 225w" sizes="auto, (max-width: 480px) 100vw, 480px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph">&#8221;<em>Sanatçı Fotoğraf Arşivinden &#8221;</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/sanatin-izinde-hafiza-doga-kokler-ve-donusum-firat-bingol-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşamı Uyuyor Olabilir Misin?</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yasami-uyuyor-olabilir-misin/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yasami-uyuyor-olabilir-misin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seve Bayta]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2026 14:48:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İzlenim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12874</guid>

					<description><![CDATA[Fernando Pessoa&#8217;nın Huzursuzluğun Kitabı&#8217;na Dair Kısa Bir Değerlendirme      Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı&#8217;yla okuru sahiden huzursuz eder. İnsan olmanın ne kadar hüznü varsa tek tek ele alıp etraflıca irdeler; duyumsayıp da üstüne düşmeye imtina ettiğimiz her acıyı deşer. Bu yüzden bana göre, okuması en zor kitaptır. 675 sayfa boyunca olaysız bir içsel konuşma okuruz çünkü. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><em><strong>Fernando Pessoa&#8217;nın Huzursuzluğun Kitabı&#8217;na Dair Kısa Bir Değerlendirme</strong></em></p>
<p>     <span style="font-family: -apple-system, BlinkMacSystemFont, 'Segoe UI', Roboto, Helvetica, Arial, sans-serif, 'Apple Color Emoji', 'Segoe UI Emoji', 'Segoe UI Symbol';">Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı&#8217;yla okuru sahiden huzursuz eder. İnsan olmanın ne kadar hüznü varsa tek tek ele alıp etraflıca irdeler; duyumsayıp da üstüne düşmeye imtina ettiğimiz her acıyı deşer. Bu yüzden bana göre, okuması en zor kitaptır. 675 sayfa boyunca olaysız bir içsel konuşma okuruz çünkü. Üstelik bu insan, başta kendi olmak üzere hiçkimseyi sevmez. Aşkın ve hatta dostluğun imkansız olduğunu kendi itikadınca, mantıklı da temellendirir. Ancak insan sevgiyle yaşarken, bu adamı yaşamış sayabilir miyiz? Yoksa kitabın bir yerinde dediği gibi &#8220;yaşamı uyumuş&#8221; mu olur? </span></p>
<p>      Bunu, çocukluğundan beri içe dönük, insanı ve hayatı anlamaya çalışan, &#8220;kendinin avcısı&#8221; biri olarak soruyorum. Varoluşunu, hayatın kenarından; bir bekleme odasında, yaşama dahil olmayı bekleyerek sürdürmüş biri olarak&#8230;</p>
<p>     Hayır, yaşamış sayamayız. İnsan olmak hayli hüzünlü ve zor, doğru&#8230; Bizim dışımızdaki canlı varlıklarda ve doğanın diğer unsurlarında olmayan bu bilinç denen mefhuma sahip olmak bile kâfidir bu hüzne. Ama bazılarımız, kitabın hayali karekteri Bernardo Soares gibi; bilincini, hayatla arasındaki bağları koparmak için bir neşter olarak kullanır. </p>
<p>     &#8220;Duyarlılığı gereksiz yere arttırılmış bir fotoğraf camıyım ben.&#8221; der Soares bir yerde. &#8220;Bütün ayrıntılar, dışımdaki şeylere kıyasla ölçüsüzce kazınıyor üzerime. Cam, sadece kendimle uğraştırıyor beni.&#8221;</p>
<p>     Değerlendirmemi burda bitirmem beklenmedik bir son elbette. Tıpkı yaşamımız sona erdiğinde, uğraşlarımızın ansızın yarım kalacağı o an gibi&#8230; Sırf bu yüzden bile olsa; camı da kendi yakamızı da bırakıp dünyada olmanın tadına varmamız gerek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>


<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yasami-uyuyor-olabilir-misin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Kokusu</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/insan-kokusu/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/insan-kokusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2026 16:14:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Mektuplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12869</guid>

					<description><![CDATA[Sevgili Zin, &#160; &#160; İnsanın en güzel kokusu; sevgidir. Sevginin yanına aşkı, vefayı, saygıyı, merhameti, ilgiyi, şefkati ve Mem’i koyarsak; insan cennetin tedarikçisidir. &#160; Ancak insanın en kötü kokusu; nefrettir. Nefretin yanına; kini, kıskançlığı, ihaneti ve yanına utancı da koyarsak; insan bir cehennem tetikçisidir. &#160; İyi bir kul olmayı öğretenler; kötülüğü besleyen kitaplar gibidir. Kâtibin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Zin,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın en güzel kokusu; sevgidir. Sevginin yanına aşkı, vefayı, saygıyı, merhameti, ilgiyi, şefkati ve Mem’i koyarsak; insan cennetin tedarikçisidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak insanın en kötü kokusu; nefrettir. Nefretin yanına; kini, kıskançlığı, ihaneti ve yanına utancı da koyarsak; insan bir cehennem tetikçisidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İyi bir kul olmayı öğretenler; kötülüğü besleyen kitaplar gibidir. Kâtibin hükmünü şaşıran vaizin sesi; dili, damağı ve zihni bulandıran yoldur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Vardır bir bildiği” dediğimiz fukara; bir pragma obezi ve Ortadoğu rakkası. Cebinde köle akidesi; devşirme çoban olmayı öğütler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgili Zin! İnanma ona. O, kötü insanın kokusu. Sarı benizli adama ev zencisi olan şaibeli meddah. Geniş başlı hamamböceğinin hepçil kafası; makarna kırıntısındaki nişasta zehri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O; berrak suyun göğsüne çöken karanlık, sıvadığı balçıkta çürüyen murdar, hakikati saklayan gafil ve paslı eski bir cehalet.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgili Zin! Cehalet, kötü bir açlıktır. Önüne hangi bilgiyi koyarsan! Yer, yalar, yutar ve kokutup yayar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgili Zin,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O; sahte cennetteki ada mahkûmu, aklını yitirmiş zindan faresi. Zindandaki mahkumlara özgürlük bildiği lağımı anlatır, durur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O; eski bir doğmanın eşeği, çirkin insanın hilesi, kötü insanın zenginliği, nâdan adamın koşulsuz iştahı ve körün aynası.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O; yeni hikâyenin Kronos vakası, bir tohum düşmanı, elin efendisine eş-dost ve sentetik zaferin sefaletinde evladının azığını yiyen canavar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Onlar; kör bir sürü, despotik kırbacın sesleri, plastik terlikli şahın uşakları ve kavram tüccarları. Büyülü sözlerin, anlaşılmaz kılıfların ve uyduruk terimlerin şükürleri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Onlar; suçlayıcı gafiller, sahte hürriyetin kulları, yarının hırsızları ve beşiğin al karaları, ormanın zehirli kökleri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Onlar; yeni jargonun gölge müşterileri, hakikatin düşmanları ve dumanla beslenen gölgelerdir. Somun ekmek siyasetinin hımbılları.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgili Zin,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sen, Mahabad’ın güneşi. Baharın konuştuğu gül. Dengbêjin bülbüle anlattığı gözlerin yükü ve ışıltısı. Elbet bu tiyatro bitecek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/insan-kokusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zaman Oteli</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/zaman-oteli/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/zaman-oteli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aydın Edinçgil]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Sep 2026 13:27:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12865</guid>

					<description><![CDATA[                           Zaman bir yanılsamadır &#160; &#160; Kırmızı ışığın önünde bir konvoy gibi sıralananan otomobillerin, belediye otobüslerinin ve Cuma akşamı trafiğinin olmazsa olmazı servis araçlarının renkli meşalaler gibi parlayan farları yağmurun ıslattığı gözlük camımdan akan damlalarla iç içe geçerek renkli ışık küreleri halinde baktığım [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">                           Zaman bir yanılsamadır</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kırmızı ışığın önünde bir konvoy gibi sıralananan otomobillerin, belediye otobüslerinin ve Cuma akşamı trafiğinin olmazsa olmazı servis araçlarının renkli meşalaler gibi parlayan farları yağmurun ıslattığı gözlük camımdan akan damlalarla iç içe geçerek renkli ışık küreleri halinde baktığım her yere yansıyordu.</p>
<p>Şehrin meydanlarını ,ana caddelerini, sokaklarını ve tüm ücra köşelerini dolaşan ince ince ve belirsizce yağan soğuk bir kış akşamı yağmuru kentin bilindik düzenini ve tüm görüntüleri yerle bir etmeye yetmişti. Kasvetli bir Kasım ayı akşamının sıradan karanlığı, karşılığı lapa lapa kar olması gereken dondurucu kuru bir soğuk ile birleşerek adeta zifiri bir gece karanlığına dönüşmüştü.</p>
<p>Ellerimi paltomun cebinden çıkarıp ıslanan gözlük camlarımı silerek otomobil farlarının parlak helezonik ışık efektlerine ve her defasında halüsilasyon derecesinde gözümü alan ve yağmur damlalarının içinde adeta eriyerek farklı nesnelere dönüşen ışık yansımlarına son verebilirdim ama hava soğuktu ve bunu yapmak işime gelmiyordu. Zamanın içinde sıkışan trafiğe, her defasında bu sıkışmışlığı çaresiz bir kabullenişle seyreden servis şoförlerine,iş yerlerini hayatlarının bundan sonraki bölümünde bir daha dönmeyecek edasıyla kaçarcasına terk eden ve içinde bulunduğumuz zaman diliminde tek isteklerinin bir an evvel evlerine ulaşmak olan beyaz yaka çalışanlarının ince ince yağan yağmurun içinde formlarını kaybederek eriyen görüntülerini seyrederek Nihat’ı bekliyordum.</p>
<p>Kül rengi bir pelerin gibi şehrin üzerine çöken kasvetli ve karanlık hava kilometrelerce uzunluğunda dizilmiş araç konvoylarının çıkardığı egzos dumanlarının kalıntılarıyla iç içe geçerek metorolojik literatürde olmayan ancak bu şehirde yaşayanların yakından bildiği gri bir İstanbul akşamı havasını tekrar tekrar yaşatıyordu.</p>
<p>Cuma akşamının yağmurlu İstanbul trafiğine meydan okurcasına Nihat her zamanki gibi zamanında gelmişti. Bulunduğum kaldırıma doğru yaklaşan, yaklaştıkça sanki başka bir zaman diliminden gelen bir ışık kütlesine andıran otomobili hemen önümde tüm görüş alanımı uzun farları ve yanıp sönen flaşörleriyle kapatmıştı. Hızlanan yağmur gözlük camlarımı çok daha fazla ıslanmasına neden olmuştu, görüş alanımdaki tüm objeler çok daha parlak,çok daha renkli ve formunun kaybetmiş yansımalar halindeydi ,hiç durmadan yağan yağmur ve bu yağmura eşlik eden zifiri bir karanlık sadece şehire ait altyapıyı değil, tüm gerçekliği de alt üst etmişti..</p>
<p>Kapıyı açmam ve Nihat’ın yanına oturmam aynı saniye içinde oldu, hararetle yanan radyatörün korkunç uğultusu,radyodan gelen Virginio Aillo’nun notaları , amaçsızca çalınan klaksiyon sesleri, araç motorlarının kafamın içini işgal eden patavatsız gürültüleri ve Nihat’ın “hoş geldin nasılsın” karşılaması hepsi birleşerek mizofonimi tetiklemişti. Tüm görüntüler sürekli form değiştireren akan ışık fotonları gibiydi ,sesler ise iç içe geçmiş, anlam düzeyinden uzak, gittikçe yok olan kısık ve yoğuşmuş kalıntılar halindeydi ;zaman ise durmuş bir saatin yelkovan ve akrebi gibi birbirinden uzaktı.</p>
<p>Nihat’la uzun yıllara varan tanışıklığımız vardı ve mizofonimden haberdardı. Kendinden emin ve seri bir şekilde çalmakta olan müziği tamamen kıstı, radyatörün hararetli üfürme sesine son verdi, otomobilin içine daha fazla gürültünün girmemesi için camların tamamen kapalı olduğuna emin olmak için otomobilin kapısındaki tuşları kontrol etti ve beklemeye geçti… dakikalar sonra kafamın içindeki uğultular ve kulaklarımı esir alan basınç hissinin verdiği rahatsızlığı hissederek kısık tutmak zorunda kaldığım gözlerimi açarak adeta hayata geri dönmüştüm ve Nihat’a cevap verdim.</p>
<p>“İyiyim Nihat sağol ,sen nasılsın “</p>
<p>Şehrin cuma akşamları alışılagelmiş bu kaos halinden adeta kaçarcasına uzaklaşarak ana arterlere oradan da şehir dışına yakın bağlantı yollarına ulaşmıştık. Denizin ortasında karanlık dalgaları, soğuk ve sert rüzgarları aşarak yolunu bulmaya çalışan tek fenerli bir tekne gibi zifiri karanlığın içinde ilerliyorduk. Şehir merkezinde trafiğin içinde akmayan ve adeta sıkışan zaman yolun açılmasıyla sanki başka bir boyut kazanmıştı. Yol ilerliyordu , zaman akıyordu, karanlık hala her yere hakimdi.</p>
<p>Oteli Nihat rezerve etmişti, pandemiden önce hep beraber kaldığımız ve güzel vakit geçirdiğimiz Bozcaada’daki motelin sahibinin İstanbul’daki oteliydi. Geçtiğimiz aylarda Nihat eşiyle bu otelde kalmıştı ve ziyaret etmem için bana da tavsiye etmişlerdi. “Bozcaada’daki kaldığımız motelin izleri ,mimarisi ve havası var tam sana göre ,mutlaka gitmelisin” demişti Nihat,ancak benden habersiz adıma rezervasyon yapması benim için de sürpriz olmuştu. Hatta havanın soğukluğundan dolayı rezervasyonu iptal etmesini söylediğimde, böyle bir şeye gerek olmadığını şehir dışında iki gece geçirmemin bana iyi geleceğini söyleyerek bilinçli ve anlam veremediğim bir gülüşle “hava tam senin havan” demişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gökyüzünü adeta koyu gri bir fare gibi kaplayan içi soğuk ve yağmur dolu bulut kümesi havayı iyiden iyiye katran karası bir hale getirmişti. Şehir merkezinde hissettirmeden yağan ve sinsice ıslatan yağmur burada tipi şeklinde kar yağışına dönüşmüştü. Karanlığın içinde oteli zar zor bulabildik. Otelin önünde uzun süre beklemedik.Nihat telefonumu hep açık tutmamı söyledi ve vedalaşarak otomobilden indim.</p>
<p>Sedir ya da gül ağacından yapıldığını tahmin ettiğim ve üzerinde sonsuzluk sembolüne benzer oymaların olduğunu son anda fark ettiğim otelin heybetli ve ağır kapısını büyük bir zorlukla iterek aralamaya çalıştım. Karanlık bir koridorun bitiminde parlak spot ışıklarına benzeyen bir ışık huzmesinin gereğinden fazla aydınlattığı otel danışmasına doğru ilerlemeye çalışırken omzumda asılı sırt çantamın yere düştüğünü hissetim, tam almaya çalışırken “iyi akşamlar nasılsınız, hava çok soğuk lobide bir şey içmek ister misiniz” sorusuyla kafamı yukarı doğru kaldırdım. Tavandan geldiğini düşündüğüm ve içerdeki karanlığı daha da kesif bir hale getiren parlayan beyaz ışık demetleri arasında kamaşan gözlerimi önce kısarak sonra da bana bu soruyu soran sesin sahibini görebilme merakıyla açmaya çalışarak “teşekkür ederim” dedim. Karşımda genç bir kadın vardı, parlayan beyaz ışıklar yüzünü görmeme engel oluyordu ,sürekli tebessüm içinde, beni çok yakından tanıyan bakışlarıyla şefkatle gözlerimin içine bakıyordu. Karşımda duran genç kadının yüzünü dahi göremiyordum ama bana bakışını tebessümünü ve yakınlığını hissediyordum.. işin daha da garibi göremediğim sesin sahibini çok iyi tanıyordum ama nereden ,ne münasebetle ve hangi zaman diliminde ..bana şefkatle yaklaşan bu genç kadın kimdi hatırlayamıyordum..</p>
<p>O ana ait hatırlayabildiğim tek şey ise genç kadının beyaz parlak inci taşlardan oluşan ve açarken ağırlığını kollarımda hala hissettiğim otel kapısının hemen hemen her yerine işlenmiş sonsuzluk motiflerinin aynısı olan bir anahtarlığı bana uzatmasıydı.</p>
<p>“Odanızın anahtarı buyurun”</p>
<p>Odanın kapısı turkuaz renginde ahşap görünümlü üzerinde birbirinden farklı ve bana çok tanıdık gelen simgeler, motifler ve işaretler barındıran el işi oymalı bir kapıydı. Lobide verilen anahtar ile uzun zamandır açılmadığı ya da ilk defa açılacağını düşündüren bu hantal görünümlü kapı, anahtarı kilide sürmemle adeta bir yağ gibi ardına kadar açılıverdi.</p>
<p>Yatağın tam çaprazında devasa boyutta sedef ve inci taşlarıyla sonsuzluk simgesi işlemeli kenarları pirinç kaplama bir boy aynası vardı. Devasa boyuttaki aynanın uzunluğuna bakmaya çalıştıkça kendimin küçüldüğünü hissettim, aynanın sonunun nerede olduğunu ,nerede bittiğini görebilmek için merakla yukarı bakmaya devam ettikçe küçülüyordum daha da küçülmemek belki de bu büyüklüğün karşısında kaybolmaktan korktuğum için yukarı bakmaktan vazgeçtim. Karşımda sürekli değişen ve başka zamanlara, başka mekanlara ve başka kişilere ait görüntüler yer değiştiriyordu ve bu görüntülerin hepsi bana aitti; bana ait tüm duygular ,düşünceler ve gördüğüm tüm rüyalar ,hayaller, hatıralar karşımdaydı,farklı insan suretleri vardı ama hepsi bendim.. adeta kusursuz bir ustalıkla işlenmiş görkemli bir porselen vazonun üzerindeki birbirinden farklı gözüken ancak birbirini tamamlayarak anlam kazanan parçaları gibi hepsi bendim ve bunu idrak etmek için bir izaha ya da bir mihmandara ihtiyaç duymuyordum, tıpkı otel lobisinde bana büyük bir şefkat ve sevgiyle bakan kadının yüzünü görememe rağmen hissetmem gibiydi ;görmeye, dokunmaya ya da koklamaya ihtiyaç yoktu sadece aynada akan görüntülerin bir parçası oluverme ve kendini istekle bu akışa teslim etme ihtiyacını hissediyordum.. Görüntülerin içinde buldum kendimi artık bir toz tanesi bile değildim, odanın pencersine konan güvercinlerin meraktan ve şaşkınlıktan aniden büyüyen göz bebeklerini hissediyordum ; hiç durmadan akan coşkun bir ırmağın içinde kulaç atarak süzülüyordum ve bu ırmağın bir şelaleye dönüşeceğini hissederek ve isteyerek kendimi akıntıya bıraktım. Yüksekliği ölçülemeyecek bir şelalenin içinde aktığımı görüyordum.Karşımdaki duran dev boy aynasından başıma gelen her şey akan görüntüler halinde akıyordu, gördüğüm ben isem, seyreden kimdi…</p>
<p>Eski bir saat atölyesinin içinde buldum kendimi. Sayısını tahmin edemediğim kadar altın varaklı ve yine sonsuzluk motifli, ayaklı dev saatlerin yelkovan ve akreplerinin tarif edilmesi mümkün olmayan ritimle çıkardıkları ses kulağımın içinde yankılanmaya başladı, zamanın akışının sesiydi bu yüzyıllardır sessiz ve dingin bir halde süzülen zaman hırçın ,coşkun ve azametli dalgalarıyla bir okyanusa dönüşmüştü, kulaklarımdaki korkunç çınlama ile kendimi o sese bıraktığımı hatırlıyorum.Zamanın durması ya da akan zamanın içinde bana ait olan bir saatin durması beni akıntının en dibine büyük bir süratle batırırcasına sürüklüyordu, sonu olmayan bir dibe dalış gibi derin suların belirsizliğine doğru yapılan bir yolculuk..</p>
<p>Gözlerimi açtığımda karşımda kocaman rengarenk bir tablo vardı. Ve bu tablonun içinde çocukluğuma ait bir manzara karşımdaydı, ne zamana ,hangi yaşlarıma ait bir görüntüydü hatırlamıyorum. Beyaz bir köşkün girişindeydim. Daha önce içinde yaşadığım,insanı hayran bırakan bir köşk burası.Bahçesinde sekoya ağaçlarının adeta bulutları tırmaladığı,Lir kuşlarının eşsiz serenatlarıyla yeşil bir denizi andıran bitki örtüsünün tam ortasında beyaz köşkün kapısının tam önündeyim.Bakmaya cesaret edemediğim kıp kızıl ahşap bir kapının “hiçbir şeyin sonu olmadığı ve her şeyin yeniden başladığı” bir hissin içimi kaplamasıyla yavaşça açılması, ılık, tanıdık ve yüzyıllar önce yaşanmış bir an gibi hatırlatan, tekrar tekrar yaşatan, şefkatli, huzur veren bir tablonun içindeydim.</p>
<p>Gözlerimi açmaya çalışırken kulaklarımdaki çınlamanın ve uğultunun vermiş olduğu rahatsızlık hissi ile derin bir uykudan uyanmanın çok ötesinde yeni doğmuş gibiydim . Ait olduğum bir gerçeklikten gelmiş bir yabancı gibi,neden burada olduğumu ,nasıl buraya geldiğimi ve buranın her neresi olursa olsun tekrar geri dönme arzusunun içimi esir aldığı bir duygudan başka bir rüyaya uyandığımı anlayarak ağlamaya başladım, tıpkı dünyaya gözlerini ilk defa açan bebeklerin ağlaması gibi ;hüngür hüngür, gökyüzünü delercesine, çığlıklar atarak ağlıyordum. Adeta kapalı bir kavanozun içinde hapsolmuş gibiydim, uzun bir aradan sonra nefes alma ihtiyacı hissettim, nefes alamazsam boğulacağımı düşündüm ve korkudan ağlamaya devam ediyordum işte o zaman anladım yeni doğan bebeklerin hep neden ağladıklarını. Göz bebeklerimin büyüdüğünü ,nefes alabildiğimi ,kalbimin atışını, damarlarımda akan kanın varlığını ,kıpırdayan parmaklarımı ,yorgunluğumu ve çaresizlik içinde ağlayaşımı.. hepsini hissettim. Kısılmış gözlerimi yavaş yavaş açtığımda titreşen, parlayan ve belli belirsiz formlar görüyordum. Aynı an içinde formlar, nesnelere, nesneler görüntülere, görüntüler tanıdık siliüetlere dönüşüyordu, bir bilgisayarın hafızasını yeniden yükleme işlemi gibi ya da domino taşlarının birbirlerine dokunarak devrilmesi gibi; titreşen formlar hafızamın içinde birer birer tanıdık görüntülere dönüşüyordu.</p>
<p>Kaybolmuş bir çocuğun tedirginliği ile gözlerimi önce kısarak sonra yavaş yavaş açtığımda çevremdeki her şey varlığını ışık ile yansıtan katı formlar halindeydi ve bu durum bana çok tanıdıktı. Kendimi bir koltukta yarı yatar durumda buldum ,tam karşımda sonsuzluk motifli rengarenk bir tablo duvarda asılıydı ve Nihat’ın sanki uzaklardaymış gibi gelen sesini işittim “Amma uyudun be abicim, hadi kalk sofra hazır “. Nihat’ın evinde salondaydım,Nihat,eşi ve kızları tam karşımda yüzüme tebessümle bakıyorlardı, salonun diğer köşesinden gelen müzik sesine birdenbire dikkat kesildim;</p>
<p>“Öyle bir geçer ki zaman,Dediğim aynıyla vaki,</p>
<p>Böyle bir geçer zaman ki,Dediğim aynıyla vaki. “</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/zaman-oteli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YAŞANMAMIŞ BİR HAYAT</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yasanmamis-bir-hayat/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yasanmamis-bir-hayat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zozan Aksan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2026 16:02:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12849</guid>

					<description><![CDATA[&#160;Adımlarını hızlandırdı. Bir an önce o eve varmak istiyor, orayı hiç olmadığı kadar merak ediyordu. Ayaklarının altında kalan yemyeşil bahar otları, hindibalar ve papatyalar adımlarının verdiği baskıdan kurtulur kurtulmaz ayağa kalkmaya çalışıyorlardı. Yol bitmek bilmiyordu ve zaman esaret altındaydı. Şu an zaman, nehrin akıntısıyla kendinden geçmiş bir şekilde suyun yüzeyinde sürüklenen bir yaprağa benzemiyordu. Zaman; [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Adımlarını hızlandırdı. Bir an önce o eve varmak istiyor, orayı hiç olmadığı kadar merak ediyordu. Ayaklarının altında kalan yemyeşil bahar otları, hindibalar ve papatyalar adımlarının verdiği baskıdan kurtulur kurtulmaz ayağa kalkmaya çalışıyorlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yol bitmek bilmiyordu ve zaman esaret altındaydı. Şu an zaman, nehrin akıntısıyla kendinden geçmiş bir şekilde suyun yüzeyinde sürüklenen bir yaprağa benzemiyordu. Zaman; rüzgârda can havliyle özgürlüğüne uçmaya çalışan ama asıldığı ipe mahkûm çamaşırları andırıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yol ne kadar sürdü, kaç çiçeği bu uğurda çiğnedi farkına bile varamadı. Yüz yıl da sürmüş olabilirdi; çok kısa bir an da. Kalp atışları doğanın tüm seslerini bastırıyordu. Karşısında duran taş yapının aradığı yer olduğunu anladı. Sonunda yıllar önce karşılık bulmayan bir aşk nedeniyle hayatını sonlandıran adamın evini bulmuştu. Soluğu durdu, bedeninden yayılan sesler de yok oldu. Baharın fışkırdığı toprakla, vardığı yerin kasveti aklını karıştırdı. Doğa yaşamı bağırırken vardığı yer ölümü çağrıştırıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp; Yıllar öncesinden kalan taş yapının içine girer girmez bir küf, eskimişlik ve umutsuzluk bulutu çekti içine. Peşine düştüğü bu macerayı sonlandırdığı yerde kendisini salonun diğer tarafında buldu. Merak ettiği adam oluvermiş, yüzyıllar öncesine gittiğini hissetmişti. Bu metruk evde yaralı bir halde bir geceyi ebediyete götüren oydu artık.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ceviz masada şamdanın devrildiğini ve balmumunun masaya damladığını gördü. Birkaç gün sonra cesedinin alınacağını, koltukların ve diğer eşyaların çarşaflarla örtüleceğini ve bu masada bir daha hayatın kokmayacağını biliyordu. Kalın, koyu renk perdeler evin içine yaşam ışığının girmesini engellemek için bir daha açılmamak üzere çekilecekti. Duvarlar zamanla bu evde yaşamın bittiğini gösteren örümcek ağlarıyla kaplanacaktı. Yıllar önce böyle bir sona neden olacak küçük, dolgun dudaklara değen çatal kaşıklar kuruyacak; evdeki tüm ruhları hapsedecekti içine.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Üzerine geçmişin perdeleri çekilmiş, bir zamanlar ayak seslerinin işitildiği bu evde kendi ayak sesini duya duya geçmişin heyulasına yolculuk yaptı adam ve bir daha çıkamadı bu yolculuktan.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kitabı kapatamadan okuma koltuğunda bir süre öylece kaldım. Kitabın yaydığı kasvet ve ölümün soğukluğu tüm bedenime işlemiş gibiydi. Gözyaşlarım kaynağından çıkıp yüzümü ıslatmaya çoktan başlamıştı. O evde ben de vardım ve ayak seslerini duydum. Kitabın içinden çıkmıştım, kahramanı bendim. Taş duvarları, kalın perdeleri, ceviz masayı, devrilen mumu ve bir ruhun yükseldiği anı gördüm. Etkisinden uzun süre çıkamayacağım ortada. Zaten hep böyle olur bana. Normal hayatıma dönmek biraz zaman alır. Bir süre gerçek hayatımı görmez gözüm. Sonra ufak bir umut ışığı görünce okuduğum veya izlediğim hayatla vedalaşırım ve kendi hikâyemi yazmaya devam ederim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Her zamanki gibi kendi yaşamıma döneceğimi bilmek beni sakinleştirdi. Kalkıp bir çay demledim… &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yasanmamis-bir-hayat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KIRILMANIN İÇİNDEN: ÖMER EKEN İLE SÖYLEŞi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kirilmanin-icinden-omer-eken-ile-soylesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kirilmanin-icinden-omer-eken-ile-soylesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zamansız Editör Kolektifi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2026 17:49:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=12824</guid>

					<description><![CDATA[1. Ömer Eken kimdir, sanat pratiği nedir? Silvan’da başlayan çocukluğunuzdan Diyarbakır Güzel Sanatlar Lisesi’ne, oradan MSGSÜ’ye ve bugün Diyarbakır’daki atölyenize uzanan bir yol var. Bu yolculuğa geriye dönüp baktığınızda, yaşadığınız coğrafyaların, mekânların ve deneyimlerin sanatçı kimliğiniz ve üretim pratiğiniz üzerindeki en belirleyici etkileri neler oldu? Ben, Silvan’da doğmuş ve çalışmalarını bugün Diyarbakır’daki atölyesinde sürdüren bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>1. Ömer Eken kimdir, sanat pratiği nedir? Silvan’da başlayan çocukluğunuzdan Diyarbakır Güzel Sanatlar Lisesi’ne, oradan MSGSÜ’ye ve bugün Diyarbakır’daki atölyenize uzanan bir yol var. Bu yolculuğa geriye dönüp baktığınızda, yaşadığınız coğrafyaların, mekânların ve deneyimlerin sanatçı kimliğiniz ve üretim pratiğiniz üzerindeki en belirleyici etkileri neler oldu?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben, Silvan’da doğmuş ve çalışmalarını bugün Diyarbakır’daki atölyesinde sürdüren bir ressamım. Sanat pratiğimi yaşamın içinde karşılaştığım çelişkiler, birey ile toplum arasındaki gerilim, iktidar ilişkileri, insanın doğayla kurduğu sorunlu bağ ve bütün bunların yarattığı kırılmalar üzerinden oluşturuyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Köyde yaşarken çamurdan yaptığım oyuncaklarla başladım bu yolculuğa. Okula başladıktan sonra resimle tanıştım. İlkokul döneminde dayımın kopya kâğıdı kullanarak yaptığı resimler bende büyük bir merak uyandırmıştı. O zaman bunun hayatımın merkezine yerleşeceğini bilmiyordum; fakat resim, dünyayı anlama ve anlamlandırma biçimim hâline geldi. Silvan’da büyümek, bana yalnızca belirli manzaralar ve imgeler kazandırmadı. Aynı zamanda insan ilişkilerini, devlet şiddetini, toplumsal baskıları, yasakları, direnişleri, dayanışmayı, çatışmayı, kaybı ve aidiyet duygusunu çok erken yaşlarda gözlemleme imkânı verdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Diyarbakır Güzel Sanatlar Lisesi’nde resimle kurduğum ilişki daha bilinçli bir yön kazandı. Ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde önce Geleneksel Türk El Sanatları, daha sonra Resim Bölümü’nde eğitim gördüm. İstanbul, farklı sanat anlayışlarıyla karşılaşmamı ve üretimime düşünsel bir mesafeden bakmamı sağladı. Buna rağmen zihnimde her zaman Diyarbakır’a dönmek vardı. Buraya dönüşüm bir geri çekilme değil, bilinçli bir tercihti. Çünkü bir sanatçının yalnızca merkez olarak kabul edilen yerlerde var olabileceği düşüncesine inanmıyorum. Aksine merkezden uzak olmanın bir sanatçı için birçok açıdan daha avantajlı olduğunu düşünüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşadığım coğrafyanın üretimimde güçlü bir karşılığı var; ancak resimlerimi yalnızca bölgesel bir anlatının içine kapatmak istemiyorum. Buradan yola çıkan bir duygunun ve deneyimin insanlığın ortak meselelerine ulaşabileceğine inanıyorum. Benim için yerel olanla evrensel olan birbirinin karşıtı değil; birbirine açılan iki alan. Diyarbakır’daki atölyem de geçmişimle, bugünkü hayatla ve dünyada yaşananlarla sürekli ilişki kurduğum bir düşünme alanı.</p>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="790" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4236-790x1024.jpeg" alt="" class="wp-image-12834" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4236-790x1024.jpeg 790w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4236-231x300.jpeg 231w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4236-767x995.jpeg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4236-1185x1536.jpeg 1185w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4236-1580x2048.jpeg 1580w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4236-scaled.jpeg 1481w" sizes="auto, (max-width: 790px) 100vw, 790px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Dürtü 80&#215;60 cm T.U.Y.B 2026</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>2. Erken dönem çalışmalarınızdan Arayış ve Zamanın İmgeleri sergilerinize, oradan 2025 tarihli Aporia ve Shadows çalışmalarınıza baktığımızda belirgin bir dönüşüm görüyoruz. Bu dönüşümü yalnızca biçimsel bir değişim olarak mı değerlendiriyorsunuz, yoksa dünyaya bakışınızın, kavramsal yaklaşımınızın ve sorduğunuz soruların dönüşümü mü söz konusu?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu dönüşümü yalnızca biçimsel bir değişim olarak görmüyorum. Biçimdeki değişiklik, dünyaya bakışımda ve sorularımla kurduğum ilişkide yaşanan dönüşümün görünür sonucudur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öğrencilik dönemimde yaptığım çalışmalar daha çok doğa ve insan ilişkisine dayanan, daha yalın ve biraz da romantik, doğrudan resimlerdi. Arayış ve Zamanın İmgeleri sergi eserlerinin oluşum dönemlerinde ise düşünsel ve toplumsal meseleler belirginleşmeye başladı. Ak ve Kara Diyalektiği, Erk ve Umut, Namus Bekçileri, Orta Doğu Tanrıçası, Adem’in Torunları gibi eserlerde karşıtlık, inanç, iktidar, cinsiyet, doğum ve varoluş meselelerini daha açık semboller ve birbirinden ayrışan figürler üzerinden ele alıyordum. Resimlerdeki alegorik yapı daha okunaklı, imgeler arasındaki karşılaşma daha doğrudandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aporia ve Shadows, bu yaklaşımın daha sorgulayıcı bir alana taşındığı dönem oldu. Artık yalnızca bir toplumsal durumu göstermek değil, o durumun nasıl üretildiğini ve insanın düşüncesine nasıl yerleştiğini anlamaya çalışıyorum. Düşünce ve algı farklılıkları, gerçekliğin kendi içinde taşıdığı çelişkiler benim için daha fazla önem kazandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dolayısıyla meselelerim tamamen değişmedi; derinleşti ve anlatım biçimim dönüştü. Önceleri “Sorun nedir?” diye sorarken bugün daha çok “Bu sorun insanın içine nasıl yerleşiyor, kuşaktan kuşağa nasıl aktarılıyor ve hep birlikte oluşturduğumuz bir yapıya nasıl dönüşüyor?” sorusuyla ilgileniyorum. Dönüşüm hem biçimsel hem kavramsal; fakat geçmişle bugün arasında kopuştan çok süreklilik var.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1007" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-1-1024x1007.jpeg" alt="" class="wp-image-12826" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-1-1024x1007.jpeg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-1-300x295.jpeg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-1-767x755.jpeg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-1-1536x1511.jpeg 1536w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-1-2048x2014-1.jpeg 2048w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-1-scaled.jpeg 1920w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Gölgeler (shadows) 140&#215;140 T.U.Y.B 2025</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>3. Üretiminizi “yaşamdaki karşıtlıkların çatışması” üzerine kurduğunuzu söylüyorsunuz. Karşıtlık kavramı sizin pratiğinizde nasıl bir düşünsel işlev görüyor? Birbirine zıt görünen unsurların zamanla birbirini var eden yapılara dönüşmesi, resimlerinizde nasıl karşılık buluyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Karşıtlık benim için iki zıt unsurun basitçe yan yana getirilmesi değildir. Birbirine karşıt görünen şeylerin zamanla birbirini ürettiği, beslediği ve hatta birbirinin içine dönüştüğü bir ilişki biçimidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İyi ile kötü, masumiyet ile şiddet, umut ile umutsuzluk, doğum ile ölüm, özgürlük ile iktidar arasında kesin ve değişmez sınırlar olduğuna inanmıyorum. Barış düşüncesi bir iktidar aracına dönüşebilir; güvenlik adına başlayan bir süreç baskı üretebilir; özgürlük isteyen birey güç kazandığında başkasının özgürlüğünü sınırlayabilir. Bazen kurban ile fail arasındaki sınır bile zaman içinde yer değiştirebilir. Bu, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; iktidarın ne kadar kolay yeniden üretilebildiğini gösterir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Resimlerimde de karşıtlıklar birbirini görünür kılar. Canlı ve çekici renklerin içinde rahatsız edici bir olay bulunabilir. Çocuksu ya da masum görünen bir imge, silahlarla veya yıkımla aynı yüzeyde yer alabilir. Yumurta yaşamın başlangıcını temsil ederken, kırıldığında boşa çıkan bir potansiyelin ve kaybın göstergesine dönüşebilir. Gül güzelliği ve aşkı taşırken dikeniyle birlikte tehlikeyi ve incinebilirliği de barındırır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nedenle karşıtlık benim için bir sonuç değil, düşünceyi hareket ettiren bir yöntemdir. Bir kavramı karşıtıyla birlikte ele aldığımda, onun gizlediği başka bir gerçeklik ortaya çıkıyor. Resmin anlamı da iki uçtan birini seçtiğimiz yerde değil, ikisinin arasında oluşan gerilimde beliriyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1017" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-2-1024x1017.jpeg" alt="" class="wp-image-12827" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-2-1024x1017.jpeg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-2-150x150.jpeg 150w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-2-300x298.jpeg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-2-767x762.jpeg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-2-1536x1526.jpeg 1536w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-2-2048x2034.jpeg 2048w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-2-scaled.jpeg 1920w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Soylenemeyenin Bicimi 60&#215;60 cm T.U.Y.B 2026</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>4. Resimlerinizde absürt ile trajik, gündelik olan ile tekinsiz olanın aynı yüzeyde buluştuğu anlar var. Sizce resim gerçekliği yeniden mi kuruyor, yoksa gündelik hayatın içinde zaten var olan fakat görünmezleşen bu çelişkileri mi açığa çıkarıyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bence resim her ikisini de yapıyor. İçinde yaşadığımız gerçeklikte zaten var olan fakat alışkanlık nedeniyle göremez olduğumuz çelişkileri açığa çıkarırken, onları yeni bir düzen içinde yeniden kuruyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gündelik hayat çoğu zaman resimlerimdeki sahnelerden daha az absürt değildir. Şiddetle, kayıpla ve adaletsizlikle sürekli karşılaşıyoruz. Bir süre sonra en ağır olayları bile sıradan haberler gibi izlemeye başlıyoruz. Trajik olan gündelikleşiyor; olağanüstü olan normal kabul ediliyor. Görünmezlik biraz da bu alışma hâlinden doğuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben gerçekliği olduğu gibi aktarmaya ya da yaşanan bir olayın belgesini oluşturmaya çalışmıyorum. Gerçeklikten aldığım parçaları birbirinden ayırıyor, dönüştürüyor ve beklenmedik ilişkiler içinde yeniden bir araya getiriyorum. Böylece tanıdık olan yabancılaşıyor. İzleyici ilk anda renkli, masalsı veya mizahi görünen bir sahneyle karşılaşırken, biraz daha baktığında resmin içindeki huzursuzluğu, şiddeti ya da güç ilişkisini fark ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Absürt olanı trajediyi hafifletmek için kullanmıyorum. Tam tersine, trajedinin nasıl normalleştiğini göstermek için kullanıyorum. Resim bana görünmeyeni doğrudan açıklamak yerine, görünür olanı yeniden düzenleyerek izleyicinin kendi görme alışkanlığından şüphe etmesini sağlayan bir alan sunuyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1016" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-3-1024x1016.jpeg" alt="" class="wp-image-12828" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-3-1024x1016.jpeg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-3-150x150.jpeg 150w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-3-300x297.jpeg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-3-767x761.jpeg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-3-1536x1524.jpeg 1536w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-3-2048x2032.jpeg 2048w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-3-scaled.jpeg 1920w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Eşik 60&#215;60 cm T.U.Y.B 2026</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>5. Bireyin toplum normlarıyla çatışması, iktidar ilişkileri ve güç kazanan bireyin otoriterleşmesi üretiminizin önemli damarlarından biri. İktidarı yalnızca dışarıdan uygulanan bir güç olarak değil, bireyin içine yerleşen ve zamanla yeniden üretilen bir mekanizma olarak ele alıyorsunuz. Bu dönüşüm sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü iktidar yalnızca devlet, kurum, yönetici ya da dışarıdan uygulanan açık bir güç değildir. Ailenin, toplumsal rollerin, geleneklerin, cinsiyet ilişkilerinin, gündelik dilin ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin içinde de çalışır. Zamanla bireyin davranışlarına ve düşünme biçimine yerleşir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beni ilgilendiren temel meselelerden biri, iktidara karşı çıkan insanın güç elde ettiğinde karşı çıktığı yapıya benzeyebilmesidir. Baskıya uğrayan kişi, başka biri üzerinde aynı baskıyı kurabilir. Özgürlük talep eden birey, kendi düşüncesini mutlaklaştırdığında başkasının varoluş alanını daraltabilir. Böylece iktidar yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen bir yapı olmaktan çıkar; insanlar tarafından gündelik hayatın içinde sürekli yeniden üretilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İktidarı yalnızca dışarıdaki bir düşman olarak göstermek bana eksik geliyor. Onun kendi içimizdeki karşılığını görmeden gerçek bir yüzleşme yaşayamayız. Resimlerim biraz da izleyiciyi bu rahatsız edici ihtimalle karşı karşıya bırakıyor: Eleştirdiğimiz yapının küçük bir parçasını biz de kendi davranışlarımızla sürdürüyor olabiliriz.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1018" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1062-1-1024x1018.jpeg" alt="" class="wp-image-12830" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1062-1-1024x1018.jpeg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1062-1-150x150.jpeg 150w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1062-1-300x298.jpeg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1062-1-767x763.jpeg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1062-1-1536x1527.jpeg 1536w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1062-1-2048x2037.jpeg 2048w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1062-1-scaled.jpeg 1920w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Bekleyenler 60&#215;60 cm T.U.Y.B 2025</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>6. İktidarın aynı zamanda bir algı biçimi kurduğundan söz ediyorsunuz. Neyi göreceğimiz, neyi görmeyeceğimiz ve neyi gerçek kabul edeceğimiz üzerinde çalışan bu görünmez mekanizmalar, resminizin içinde nasıl görünür hâle geliyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İktidar yalnızca davranışlarımızı değil, bakışımızı da biçimlendiriyor. Neyi normal, neyi tehlikeli, kimi kahraman, kimi düşman olarak göreceğimizi belirliyor. Bunu her zaman açık bir emirle yapmıyor; imgeler, tekrarlar, korkular, kabuller ve gündelik dil üzerinden gerçekleştiriyor. Bir süre sonra bize öğretilen bakış biçimini kendi düşüncemiz sanmaya başlayabiliyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Resimlerimde bu mekanizmayı doğrudan temsil eden tek bir otorite figürü göstermek yerine, onun sonuçlarını görünür kılmaya çalışıyorum. Figürlerin aynı yöne bakması, belirli bir düşüncenin çevresinde toplanması, birbirine benzemesi veya tek bir toplumsal bedene dönüşmesi bu yapının parçalarıdır. Tekrar, yönlendirilmiş bakışlar, ölçü farklılıkları ve kimi figürlerin kalabalık içinde görünmezleşmesi de algının nasıl kurulduğuna işaret eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Boşluklar ve gölgeler de bu açıdan önemlidir. Gösterilmeyen şey bazen gösterilenden daha belirleyici olabilir. Gölgeyi yalnızca ışığın fiziksel sonucu olarak değil; bastırılanın, korkunun, görünmeyen şiddetin ve bireyin içinde büyüyen otoritenin karşılığı olarak düşünüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Resimde önce izleyicinin bakışını belirli bir noktaya çekiyor, ardından o ilk bakıştan şüphe duymasını istiyorum. Çünkü iktidarın kurduğu algıya karşı ilk adım, bize sunulan gerçekliğin tek ve değişmez gerçek olmadığını fark etmektir.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1010" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-4-1024x1010.jpeg" alt="" class="wp-image-12831" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-4-1024x1010.jpeg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-4-300x296.jpeg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-4-768x757.jpeg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-4-1536x1514.jpeg 1536w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-4-2048x2019.jpeg 2048w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-4-scaled.jpeg 1920w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Hilgir/Taşiyici 100&#215;100 cm T.U.Y.B 2026</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>7. Patriyarkal düzenin kadın ve doğa üzerindeki tahakkümünü aynı düşünsel zeminde ele alıyorsunuz. Kadının ve doğanın nesneleştirilmesi arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? İnsan-doğa ilişkisindeki kopuşu ekolojik bir kriz olmanın ötesinde, insanın kendi köklerinden ve kendisinden uzaklaşması olarak okumak mümkün mü?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Patriyarkal düşünce hem kadına hem de doğaya üzerinde hak kurulabilecek, denetlenebilecek ve ihtiyaç doğrultusunda kullanılabilecek bir varlık gibi yaklaşıyor. Kadının bedeni, emeği ve yaşamı üzerinde söz sahibi olmaya çalışan yapı ile doğayı sınırsız bir kaynak olarak gören anlayış aynı tahakküm dilinden besleniyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Burada kadın ile doğa arasında özcü ya da biyolojik bir özdeşlik kurmuyorum. Kadını doğayla eşitlemek de başka bir kalıba dönüşebilir. Benim ilgilendiğim, her ikisinin de benzer bir iktidar mantığı tarafından nesneleştirilmesi. Bu mantık yaşamı kendi başına bir değer olarak görmek yerine onu sahip olunacak, kontrol edilecek ve verim alınacak bir alana dönüştürüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan doğadan uzaklaştıkça yalnızca ekolojik bir kriz yaratmıyor; kendi varoluşunun dayandığı ilişki biçimlerini de kaybediyor. Toprakla, hayvanlarla, mevsimlerle ve diğer canlılarla bağını koparan insan, giderek kendisini bütün yaşamın merkezine yerleştiriyor. Bunun sonucunda hem doğaya hem de kendine yabancılaşıyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1021" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1685-1024x1021.jpeg" alt="" class="wp-image-12832" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1685-1024x1021.jpeg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1685-150x150.jpeg 150w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1685-300x299.jpeg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1685-767x765.jpeg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1685-1536x1531.jpeg 1536w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1685-2048x2042.jpeg 2048w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1685-scaled.jpeg 1920w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Yolculuk serisi &#8211; mola 100&#215;100 cm T.U.Y.B 2025</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>8. Yumurta, kırık yumurta, gül, kuş, fare, ölmüş ağaç, çöl, kuru toprak ve gökyüzü boşluğu gibi imgeler üretiminizde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Bu imgeler sizin için sabit anlamlar taşıyan bir sembol sistemi mi, yoksa her yapıtın bağlamında yeniden anlam kazanan yaşayan unsurlar mı? Bir nesneyi resmin içinde düşünsel bir imgeye dönüştüren şey nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu imgelerin taşıdığı temel anlamlar var; fakat onları kapalı ve değişmez bir sembol sözlüğü olarak görmüyorum. Her imge, içinde bulunduğu resme ve çevresindeki diğer unsurlara göre yeniden anlam kazanıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yumurta benim için yaşamın özü, doğum, potansiyel ve yeni bir başlangıçtır. Ancak aynı zamanda son derece kırılgandır. Aporia’da yumurta, çıkmazın ve yorgunluğun ortasında korunmaya çalışılan belirsiz bir ihtimale dönüşüyor. Kırık yumurta ise yalnızca ölüm anlamına gelmiyor; gerçekleşemeyen bir ihtimali, boşa çıkan umudu ve yitirilen bütünlüğü de taşıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Benzer biçimde gül hem güzelliği ve aşkı hem de incinebilirliği barındırıyor. Dökülen gül yaprağı zamanın geçişini ve solan hafızayı çağrıştırıyor. Kuş özgürlüğü temsil edebilirken, bulunduğu bağlama göre yaklaşan bir tehlikenin tanığına da dönüşebilir. Fareler bastırılan ve istenmeyen yanlarımızı görünür kılarken aynı zamanda yıkımın içinde yaşamayı sürdüren dirençli varlıklar olarak da okunabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir nesneyi düşünsel bir imgeye dönüştüren şey yalnızca nesnenin kendisi değildir. Onun resimdeki yeri, ölçeği, başka imgelerle ilişkisi, tekrar edilme biçimi ve izleyicinin belleğinde uyandırdığı çağrışımlar bu dönüşümü yaratır. Ben imgelerime bir başlangıç anlamı veriyorum; fakat onların resimde yaşayabilmesi için yeni ilişkilere ve farklı yorumlara açık kalmaları gerektiğini düşünüyorum.</p>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="869" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4072-869x1024.jpeg" alt="" class="wp-image-12833" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4072-869x1024.jpeg 869w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4072-255x300.jpeg 255w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4072-767x904.jpeg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4072-1304x1536.jpeg 1304w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4072-1739x2048.jpeg 1739w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_4072-scaled.jpeg 1630w" sizes="auto, (max-width: 869px) 100vw, 869px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Yeniden insan 120&#215;100 cm T.U.Y.B 2026</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>9. Aporia kavramı; çıkmazı, çözümsüzlüğü ve düşüncenin kendi sınırlarıyla karşılaşmasını çağrıştırıyor. Çatlaklar, boşluklar ve yıkıntılar üzerinden baktığınızda, kırılma sizin için bir son mu, yoksa yeni bir anlamın ortaya çıkabileceği bir eşik mi?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırılma benim için hem kaybı hem de yeni bir ihtimali içinde taşır. Her kırılmanın kendiliğinden iyileştirici veya dönüştürücü olduğunu düşünmüyorum. Bazı kırılmalar geri döndürülemeyen kayıplara yol açar. Bu nedenle acıyı romantikleştirmek istemem. Fakat kırılma, üzeri örtülen bir gerçeği görünür hâle getirebilir ve alışılmış düzenin aslında ne kadar kırılgan olduğunu açığa çıkarabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aporia kavramı benim için düşüncenin bir çıkış yolu bulamadığı, kendi sınırlarıyla karşılaştığı anı ifade ediyor. Resimdeki figürler birbirlerine tutunuyor fakat aynı zamanda birbirlerinin ağırlığını taşıyorlar. Ortadaki yumurta kesin bir kurtuluş vaadi değil; henüz gerçekleşmemiş, korunması gereken kırılgan bir olasılık. Çıkmazın içinde umudun bulunması, çıkmazın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çatlaklar, boşluklar ve yıkıntılar da benzer biçimde çalışıyor. Çatlak, bütünlüğün bozulduğunu gösterirken içeride kalmış başka bir katmanı da görünür kılabilir. Boşluk yalnızca yokluk değildir; yeni bir anlamın yerleşebileceği alan da olabilir. Yıkıntı geçmişte yaşananların izini taşırken geleceğin neyin üzerine kurulacağını sorgulatır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dolayısıyla kırılmayı ne yalnızca bir son ne de kolay bir yeniden doğuş olarak görüyorum. Benim için kırılma, yüzleşmenin başladığı bir eşiktir. Yeni bir anlamın ortaya çıkıp çıkmayacağını ise bu yüzleşmeyle ne yaptığımız belirler.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="842" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-842x1024.jpeg" alt="" class="wp-image-12825" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-842x1024.jpeg 842w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-247x300.jpeg 247w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-768x934.jpeg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-1262x1536.jpeg 1262w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-1683x2048.jpeg 1683w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Snapseed-scaled.jpeg 1578w" sizes="auto, (max-width: 842px) 100vw, 842px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Aporia 170&#215;140 cm T.U.Y.B 2025</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>10. Sanat pratiğinizde sizi besleyen sanatçılar, düşünürler, edebiyatçılar ya da sanat dışındaki alanlar var mı? İlham aldığınız isimlerden söz ederken, onların yalnızca estetik dillerinin değil, düşünme biçimlerinin de üretiminize temas ettiğini söyleyebilir miyiz? Bugün sizi yeni bir resme başlatan şey çoğu zaman bir görüntü mü, bir fikir mi, yoksa bir soru mu?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Elbette beni besleyen sanatçılar, yazarlar ve düşünürler var. Ancak etkilenme meselesini yalnızca isimlerden oluşan bir liste olarak görmüyorum. Bazen bir sanatçının biçimsel dilinden çok, dünyaya bakma biçimiyle ilişki kuruyorum. Bir yapıtın nasıl yapıldığından önce, neden yapıldığı ve hangi soruyu açık bıraktığı beni etkiliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Resim tarihinin figür, ışık, alegori ve sembol kullanımıyla kurduğu uzun ilişki üretimimi besliyor. Mitolojik ve dinsel anlatılar da benim için hazır cevaplar sunan kaynaklar değil; insanın iktidar, suç, inanç, korku, doğum ve ölümle kurduğu ilişkinin tekrar tekrar okunabileceği kolektif hafıza alanları. Geleneksel Türk El Sanatları eğitiminin ise ayrıntı, yüzey, motif ve sabırla kurduğum ilişkide izleri olduğunu düşünüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Edebiyat, felsefe, tarih, toplumsal olaylar, doğa ve gündelik hayatta karşılaştığım sıradan nesneler de üretimimin parçası. Bazen bir haber, bazen çocukluktan kalan bir görüntü, bazen çölde tek başına duran kuru bir ağaç zihnimde uzun süre kalabiliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeni bir resim çoğu zaman bir soruyla başlıyor. Görüntü daha sonra o sorunun etrafında oluşuyor. Fakat kimi zaman karşılaştığım bir görüntü de henüz adını koyamadığım bir soruyu ortaya çıkarabiliyor. Yani fikir ile görüntü arasında tek yönlü bir ilişki yok. Benim için önemli olan, başlangıçtaki sorunun resim tamamlandığında bütünüyle cevaplanmaması; başka sorulara açılabilmesi.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1014" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_3640-1014x1024.jpeg" alt="" class="wp-image-12835" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_3640-1014x1024.jpeg 1014w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_3640-297x300.jpeg 297w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_3640-150x150.jpeg 150w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_3640-768x775.jpeg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_3640-1521x1536.jpeg 1521w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_3640-2029x2048.jpeg 2029w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_3640-scaled.jpeg 1902w" sizes="auto, (max-width: 1014px) 100vw, 1014px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Piyonlar 20&#215;20 cm T.U.Y.B 2023</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>11. Çalışmalarınızda bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasında güçlü bir geçiş hissediliyor. Kişisel bir deneyimin, nasıl olup da başka insanların hafızasında karşılık bulabilecek ortak bir imgeye dönüştüğünü düşünüyorsunuz? İzleyicinin eserde kendi deneyimini bulması, sizin için yapıtın tamamlanması anlamına gelir mi?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kişisel hafıza hiçbir zaman bütünüyle yalnızca bize ait değildir. Hatırladığımız şeyler ailemizle, yaşadığımız coğrafyayla, toplumsal olaylarla ve başkalarının anlatılarıyla iç içe geçer. Bu nedenle kişisel bir deneyimin içinde çoğu zaman kolektif hafızanın izleri bulunur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben yaşadığım veya tanık olduğum bir olayı olduğu gibi resmetmeye çalışmıyorum. Onu zaman içinde zihnimde taşıyor, bazı ayrıntılarından uzaklaştırıyor ve başka imgelerle ilişkiye sokuyorum. Böylece belirli bir kişiye ya da olaya ait deneyim, başkalarının kendi hafızalarıyla ilişki kurabileceği daha açık bir yapıya dönüşüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Silvan’a veya Diyarbakır’a ait bir görüntü benim için çok özel bir anının parçası olabilir. Fakat resimdeki kuru toprak, bekleyen bir figür, kırılmış bir yumurta ya da uzak bir gökyüzü başka bir izleyicide bambaşka bir kaybı, göçü veya bekleyişi harekete geçirebilir. İmgenin ortaklaşması, kendi kökenini kaybetmesi anlamına gelmez. Tam tersine, belirli bir yerden ve deneyimden doğduğu için başkasına ulaşabilecek bir gerçeklik kazanır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İzleyicinin eserde kendi deneyimini bulması benim için yapıtın önemli bir aşamasıdır. Resim atölyeden çıktığı anda yalnızca bana ait olmaktan uzaklaşır. Fakat izleyicinin yorumu yapıtı sınırsız ve bütünüyle rastlantısal bir alana da dönüştürmez. Resmin kurduğu ilişkiler, renkler, figürler ve semboller bir yön oluşturur; izleyici ise kendi hafızasıyla bu yönün içinde yeni bir yol açar. Yapıt biraz da bu karşılaşmayla yaşamaya devam eder.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="894" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/sirata-dogru-170x150-2017-894x1024.png" alt="" class="wp-image-12836" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/sirata-dogru-170x150-2017-894x1024.png 894w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/sirata-dogru-170x150-2017-262x300.png 262w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/sirata-dogru-170x150-2017-768x879.png 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/sirata-dogru-170x150-2017-1341x1536.png 1341w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/sirata-dogru-170x150-2017-1788x2048.png 1788w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/sirata-dogru-170x150-2017-scaled.png 1677w" sizes="auto, (max-width: 894px) 100vw, 894px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Sirat&#8217;a Dogru 170&#215;150 cm T.U.Y.B 2017</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>12. Bugünkü üretiminize Aporia ve Shadows gibi çalışmalarınız üzerinden baktığınızda, geçmişten bugüne taşıdığınız ancak hâlâ cevaplayamadığınız mesele nedir? Resim yapmaya devam etmenizi sağlayan o çözülememiş soru hâlâ aynı yerde mi, yoksa siz ürettikçe başka bir soruya mı dönüşüyor?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocukluğumdan beri üzerinde düşündüğüm ve hâlâ cevaplayamadığım mesele, insanın başka insanlar ve diğer canlılar üzerinde hüküm kurma arzusudur. İnsan, davranışlarının sonuçlarını kavrayabilen bir varlık olmasına rağmen neden başkasının özgürlüğünü kısıtlamak ve onu kendi iradesine tabi kılmak ister? Üstelik tahakküme maruz kalan insanın, güç kazandığında aynı düzeni yeniden üretebildiğini görüyoruz. İnsanların hayvanlar üzerinde kurduğu egemenlik de bunun başka bir biçimidir. Buna verilen cevaplar beni hâlâ tatmin etmiyor. Resim yapmayı sürdürmemi sağlayan soru belki de budur: İnsan, bilincine rağmen neden hükmetmekten vazgeçemiyor?</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1018" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/FDC26BCA-B910-4824-8F10-1AF43C93658E-1018x1024.jpeg" alt="" class="wp-image-12837" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/FDC26BCA-B910-4824-8F10-1AF43C93658E-1018x1024.jpeg 1018w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/FDC26BCA-B910-4824-8F10-1AF43C93658E-150x150.jpeg 150w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/FDC26BCA-B910-4824-8F10-1AF43C93658E-298x300.jpeg 298w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/FDC26BCA-B910-4824-8F10-1AF43C93658E-767x772.jpeg 767w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/FDC26BCA-B910-4824-8F10-1AF43C93658E-1527x1536.jpeg 1527w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/FDC26BCA-B910-4824-8F10-1AF43C93658E-2037x2048.jpeg 2037w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/FDC26BCA-B910-4824-8F10-1AF43C93658E-scaled.jpeg 1909w" sizes="auto, (max-width: 1018px) 100vw, 1018px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Ruzgarin Buyumedigi Yer 80&#215;80 cm T.U.Y.B 2025</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>13. Bütün üretiminizi tek bir düşünsel hat üzerinde düşündüğümüzde; karşıtlıklardan iktidara, doğadan ekolojiye, sembollerden belleğe ve kırılmadan yeniden doğuşa uzanan bir dünya ortaya çıkıyor. Ömer Eken bugün aslında neyin peşinde? Sanat pratiğinizi tek bir kavramla değil, tek bir soruyla tanımlamanız gerekse, o soru ne olurdu?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün, insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve doğayla kurduğu ilişkinin başka türlü olup olamayacağının peşindeyim. Üretimimdeki karşıtlıklar, iktidar, bellek, ekolojik yıkım ve yeniden doğuş imgeleri bu arayışın farklı yüzleri. Sanat pratiğimi tek bir soruyla tanımlamam gerekirse şöyle sorardım: İnsanlık, hem kendi içinde hem de hayvanlar ve doğayla ilişkisinde gerçek anlamda eşitlikçi ve adil bir düzen kurup; ezmeden, yıkmadan ve hükmetmeden yaşamın diğer unsurlarıyla birlikte var olmanın başka bir biçimini yaratabilir mi?</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="684" height="1024" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1367-684x1024.jpeg" alt="" class="wp-image-12838" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1367-684x1024.jpeg 684w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1367-200x300.jpeg 200w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1367-1026x1536.jpeg 1026w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1367-768x1150.jpeg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_1367-scaled.jpeg 1282w" sizes="auto, (max-width: 684px) 100vw, 684px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Vecd 150&#215;100 cm T.U.Y.B 2024</em></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="783" src="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Umut-90x120-1-1024x783.jpeg" alt="" class="wp-image-12840" srcset="https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Umut-90x120-1-1024x783.jpeg 1024w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Umut-90x120-1-300x229.jpeg 300w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Umut-90x120-1-768x587.jpeg 768w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Umut-90x120-1-1536x1174.jpeg 1536w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Umut-90x120-1-2048x1566.jpeg 2048w, https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2026/09/Umut-90x120-1-scaled.jpeg 1920w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p class="has-text-align-center has-small-font-size wp-block-paragraph"><em>Umut 100&#215;120 cm T.U.Y.B 2012 </em></p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kirilmanin-icinden-omer-eken-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
