Ana Sayfa Edebiyat Öykü Fındık tozu 2.Bölüm

Fındık tozu 2.Bölüm

Sefer, annesine çaktırmadan bir ohh çeker ve yatağa girer.

Sınav gününün açıklanacağı günler gelir. Sefer, heyecanla sonuçları beklemektedir. Mustafa Öğretmen’e görünmek için her türlü manevrayı yapar. Okul tatile girdiğinden Mustafa Öğretmen köyün kahvesinde her gün arkadaşları ile sohbet eder, oyun oynarlardı. Derken, yine kahvenin önünden bir ileri bir geri gidip gelen Sefer’i gören Mustafa öğretmen yanına çağırır. Koşarak yanına giden Sefer heyecanla sınav sonucunu öğrenmek ister. Mustafa Öğretmen, Sefer’i önce yanaklarından sonra da alnından öper, başını okşar. Sefer’in bu davranışlarının şaşkınlığı karşısında Mustafa Öğretmen sesini yükselterek kahvedekilere seslenir: “Beyler, ağalar dinleyin beni. Size köyümüz adına güzel bir haber vereceğim. Şu çocuğu görüyor musunuz? Adı Sefer, benim öğrencim. Kimsenin haberi olmadan onu yatılı yapı enstitü sınavlarına soktum. Bu çocuk ne yaptı? Ne yaptı biliyor musunuz? Bu çocuk Giresun ilinde sınava giren 120 öğrencinin arasında sınavı birincilikle kazandı. Köyümüzün adını duyurdu. Bu çocuk bizim yüz akımızdır.” dedi.

Köylüler bu gurur verici haberden dolayı şaşkın ama sevinç ifadeleriyle memnuniyetlerini yansıttılar. Sefer, bu yaşadığı duygu seli karşısında heyecandan ne yapacağını bilmeden, insanların karşısında hazır ol’da kıpırdamadan duruyordu. Tükürüğünü yutmakta zorlanıyordu. Bu kez sevinçten kan ter içinde kalmıştı. Hemen eve gidip bunu anlatmalıydı annesine. Öğretmeninin elini hızla öperek uzaklaştı kahveden. Yüz yüz elli metre gitti ve birden durdu. “İyi güzel ama ben bunu babama nasıl açıklarım, nasıl derim?” kaygısı ve korkusuyla adımlarını yavaşlattı ve ağır ağır yürüyerek eve geldi. Akşam babasına bu haberi verdiğinde evde nasıl bir kıyamet kopacaktı? Babası ona yine “Oğlum, paramız yok, sizi zor geçindiriyorum. Bak dört kardeşin daha var ve beşincisi de yolda. Bu fındık seni okutmaz. Bu fındık bizi zor besliyor. Bu parayı senin için kullanamam. Yarı aç yaşıyoruz. Üstümüze başımıza, soframıza bak… Çoğu kez aç kalkıyoruz sofradan. Hadi unut bunu, hadi oğlum işimize gücümüze bakalım.” diyeceğini hissediyordu.

Hasan Bey kahveden eve gelmiştir. Sefer de hüzün ve sevinç karışımıyla yatağa girmiş uykuya dalmıştır. Nafiye Hanım kocasına sofrayı hazırlar, ancak Hasan Bey pek iştahlı değildir. Nafiye Hanım:

“Hayırdır bey neden oynatıyorsun kaşığı çorbada. Neden yemiyorsun? Bir şey mi oldu canını sıkan?” der.

Hasan Bey, sofradan kalkar ve eşine:

“Biraz canım sıkıldı. Oğlumuzun ölümüne neden olan o küçük hayvanın nasıl bir gücü varmış. Mustafa öğretmen kahvede anlattı kenelerle ilgili bilgiyi. İçim acıdı, içim yandı. O yüzden bir şey yiyemiyorum.” der ve pencerenin kenarına çekilip sigarasını yakar. Nafiye Hanım da merakla:

“Hadi bey anlat, öğretmenin söylediklerini bana da. Ben de bileyim bu büyük acımıza neden olan hayvanın gücünü…”

Nafiye Hanım kocasının karşısına geçer ve Hasan Bey anlatmaya başlar:

“Keneler ufak tefek hayvanlar ya, güçleri o kadar etkiliymiş ki bir boğayı bile ısırdığında öldürebiliyormuş. Üstelik bunların gözleri de yokmuş. Kör hayvanlarmış. Ama buna karşılık çok gelişmiş bir koku organları varmış. Fakat bu gelişmişlik bütün canlılar için geçerli değilmiş… Bu koku, koyun inek, insan gibi canlıların derisinden çıkan asitli bir yağ gibiymiş…

Bu keneler, böylesi canlıların sürtünebileceği alçak ağaçlar ya da çalılıklar üzerinde yaşarlarmış ve sabırla avlarını beklerlermiş. Bütün sıcakkanlı canlılar keneler için birer avmış. Bu canlılardan her hangi biri kenenin bulunduğu dalın altından geçerse, kene kendisini hemen kendisini bırakıverir; eğer avının üstüne düşerse, o zaman başı ile canlının derisinden içeri girer keneye yetecek kadar kanı emdikten sonra yere düşüp yumurtalarını bırakıp ölürmüş.

Eğer kene, bu kör hayvan avının üstüne düşmezse o zaman yeni baştan ağaç dallarına ve çalılıklara yeniden tırmanırmış. Keneler hiç acele etmezmiş ve uzun yıllar aç kalıp ta ki avının derisine düşünceye kadar devam edermiş.”

Hasan Beyin anlattıkları karşısında acısı daha da alevlenen Nafiye Hanım bir süre sessiz kaldıktan sonra yerinden kalkar ve yer yataklarını serer. Hiçbiri konuşmadan yatağa uzanan Hasan Bey ve Nafiye Hanım sabaha kadar yataklarında döner dururlar.

            Hasan Bey, ertesi gün gittiği kahvede oğlunun başarısı için arkadaşlarından övgüler gelir ve tek tek kutlarlar. Bu arada Hasan Bey, oğlunun bu başarısı karşısında ezilir ve köy halkının dayattığı bu gurur karşısında oğlunu okutmaya karar verir. Ve hemen eve geri döner. Sefer, yataktadır ve oğluna seslenir, “Sefer, yanıma gel. Şu benden habersiz çevirdiğiniz dolaplar üzerine konuşalım.” der. Sefer babasının bu yaklaşımından olumlu bir şey beklemez. Yataktan isteksizce kalkar ve babasının yanına gider.

            “Hadi hazırlan seni okuluna kayıt yaptırmaya gideceğiz. Yarın yola çıkarız,” der demez Sefer şaşkın şaşkın bir annesine bir de babasına bakar. Her şeyden ümidini kestiği anda babasının bu sözleri onu deliye döndürür. Ne yapacağını bilemez önce ama sonra birden babasının boynuna sarılıp, “Teşekkürler babacığım… Teşekkürler.” diyerek yanaklarından ellerinden öpmeye başlar.

            Ertesi gün yaklaşık üç saatlik yolculuğa çıkarlar. Okula kaydı yapılınca baba oğul ilk defa yemek yemek için lokantaya giderler. Aralarında pek bir konuşma geçmez. Sefer mutludur ve içi kıpır kıpır… Hasan Bey ise düşünceli, “Ben bu çocuğu nasıl okutacağım” diye geçirir içinden. Sefer, 1953-1954 eğitim öğretim yılında zümrüt Rize’de yatılı yapı enstitüsünde okumaya başlar.

            İlk sene elektriğin ne olduğunu ve nasıl çalıştığını anlamak ve bilmek için sürekli elektrik düğmesiyle oynar. Açar kapatır; açar bir daha kapatır, derken nöbetçi öğretmene yakalanır. Nöbetçi öğretmen Sefer’in bu davranışını hayatı boyunca unutamayacağı birkaç tokatla cezalandırır. Ve bir daha kolay kolay yaklaşamaz elektrik düğmelerine. Ve günlüğüne şöyle bir not düşer, “Elektrik düğmeleriyle oynarken yediğim dayağı hiç unutmam. İyi bir inşaat öğretmeni oldum. Bana topraktan bir apartman yapmaya başla deseler yaparım, yaptım da. Topraktan bir evi alıp kat kat bina yaparım. Tek bir şeyi yapmam, yapamam. O evin elektrik tesisatını, çünkü yediğim o dayak bende bu yönümü eksik bıraktırdı. Ampul bile değiştiremem. Nasıl bir iz kalmışsa bende…”

            Sefer, babasının gönderdiği kuruşlar yetmediği için okulda ek gelir sağlayacak işler yapar. Örneğin hafta sonları arkadaşlarının elbiselerini ütüler, ayakkabılarını boyar, matematik ödevlerini yapar. Bunu sinema parası için de yapar, çünkü sinema da onu büyülemiştir ve kazandığı harçlıklarını sinema için de harcar. Okuldaki ilk dönemleri ağır geçer. Bu herkes için geçerliydi. Oraya gelen herkes ana baba ocağından ilk çıkışları… Sonunda orada herkes birbiriyle başka bir aile olurlar. Ve kaldıkları sürece birbirleriyle yıllarca kopmayacak dostluklar, kardeşlikler kurulur.

            Kalan boş zamanlarında ise okulun kütüphanesinde yeni çevrilmiş klasikleri okumaya başlar. Roman klasiklerinin yanı sıra felsefe çevirilerini de okur. Edebiyat ve felsefe dünyasından okuduğu kitaplar hayallerini ve ideallerini daha da genişletir ve netleştirir. Okuduklarından notlar alır günlüğüne. Son sınıfta edebiyat öğretmeni son sınavları için sınıfa girer. Soru-cevap yöntemine dayanmayan bir sınavla karşılaşırlar. Öğretmeni öğrencilerine bir hikâye anlatır. Ve anlattıktan sonra şöyle devam eder:

            “Evet gençler! Bunca zamandır almış olduğunuz bu eğitimden sonra hayatın kollarına atılacaksınız artık. Bu eğitim size çırak olmanızı ve çıraklıktan çıkıp nasıl birer ustaya dönmeniz gerektiğini öğretti. Çıraklığın ne olduğunu anladıysanız nasıl usta olacağınızı da kavramışsınızdır. Sınavda sizden istediğim anlattığım hikâyeyi yorumlamanızdır. Hepinize başarılar diliyorum.”

Önceki İçerikÇarşıda
Sonraki İçerikSerseri’m Tuhaf
Salih Aydemir
1967’de doğdu. 9 Eylül Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. T.B.M.M’de danışmanlık yaptı. İşsizler Derneği Genel Başkanlığı’nı yürüttü. 2000 yılına kadar çeşitli şiir dergilerinin yayın süreçlerinde yer aldı. 2000 yılından beri Öteki-Siz Dergisi’ni çıkartıyor. 2007-2011 yılları arasında Uluslararası(UNESCO) Türkiye PEN Yazarlar Derneği Denetleme Kurulu Üyeliğini ve Barış Komitesi başkanlığını yürüttü. Anadolu Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü öğrencisi… Şiirleri, İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, Kürtçe, Rusça ve İtalyanca dillerine çevrilmiştir. kitapları: (H)içlenmeler (Şiirsel Denemeler) (İlgi Yayınevi, 2000) , Meriç Hanım (Şiir) (Öteki-siz yayınevi, 2002), Hüzünlü Isırgan (Şiir) (Şiirden Yayınları, 2007) , Akıntılar (Deneme) (Babil Yayınları, 2009), Dilbendi (Şiir) (Şiirden Yayınları, 2009) , Gölge Göçü (Şiir) (Şiirden Yayınları, 2014) , Kırık İğne (Şiir) (Noktürn Yayınları, 2015) , Sessizliğin Laneti (Şiir) (Artshop Yayınları, 2017), Akıl Ayazı (Şiir) (Etikus Yayınları, 2005 ve Kaos Çocuk Parkı, 2018) , Araz (Şiir) (Kaos Çocuk Parkı, 2018).

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz