Ana Sayfa Edebiyat Öykü Fındık Tozu

Fındık Tozu

1.Bölüm

“Artık büyüdüm, genç bir adam oldum. Çevremde yıllarca dönüp dolaşan acılarla olgunlaşmıştım. Binlerce adım attım topraklarımda. Acıların, yoksullukların ve çaresizliklerin adı değişiyordu sadece. Zaman oldu buz kestim, zaman oldu kömür oldum toprak olmam gerekirken… Fitilli ateşlerle mumlu iplerle çevirdim okuduğum kitapların sayfasını. Karanlıkla aram gitgide daralıyordu ama hiçbir zaman yok edemiyordum…

Hayatım bir kurgu muydu? Hayatım yoksa bir oyundan mı ibaretti? İçimde yeşerttiğim ideallerim ne içindi? Kurgu bana ait değildi. Evet, bunu anlayabiliyorum. Ya oyun? O da bana ait değildi ama oyunun içinde olabilirim. Hiç olmazsa kendi oyunumu da oynama fırsatı yaratabiliriz.

Evet, hayat bir oyundu; bu oyunda herkes kendi oyununu oynuyordu. Üstelik herkes bu oyunda oynadığı oyunun en iyisini oynamak istiyordu. İşte bu, dedim. İşte bu. Oynamam gereken oyunda kendi oyunumu oynamaya başladım.

Artık büyüdüm, genç bir adam oldum. Yaşadıklarım ve okuduklarımla binlerce daha adım atabilirim ülkemin topraklarında. Sadece adı değişiyordu yaşadıklarımın ama özü değişmiyordu.”

Günlüğünden başka bir sayfayı açar:

“Şöyle kendi kendime sorarım ara sıra.

Yaşadığım günlerden nedir hatıra.

Çocukluktan başlayıp gelirim yavaş yavaş.

Hayatımı görürüm baştan sona bir savaş.”

…       

Elinde tuttuğu hatıra defterini okuduktan sonra usulca sehpanın üzerine koyar. Fındık kabuklarıyla kıpkırmızı olan sobanın üstündeki kestanelerin çatlayan kabuklarına bakar bir süre. Sonra sobanın odaya verdiği sıcaklıkla gözleri yavaş yavaş kapanır ve uyku ile yaşadığı günlerin gerçekliklerine bırakır kendini koltuğa…

Eşi Perihan Hanım, akşam yemeğini yapmak için mutfağa yönelir. Babası gibi öğretmen olan oğlu da babasının yarı uykulu halini izler. Ara tatil için anne ve babasını köylerinde ziyarete gitmiştir.

Oğlu, ilk defa babasının duygulu anına denk gelmiştir. Ve kendi kendine…

“Yaşlılık bu olsa gerek, insan ömrünü tamamladığını hissedince geçmiş, bir kitap gibi sayfa sayfa açılıyor şimdiye…” diye düşündü. Ardından babasının elinden bıraktığı günlüğü alıp okumaya başlar.

“1938 yılında doğdum. Doğduğumda babam İstanbul’da bahriye askeriydi. Babasız doğdum ve dört yıl boyunca babamı görmedim. Nüfusa köyün ileri gelenleri iki yıl sonra beni kayıt ettirmişler. Babam 1942 yılında köye geldiğinde kendisinin babam olduğunu bilmediğim için ona ‘emmi’ diye seslendim.

Yoksulduk. Çıplak ayakla dolaşır, annemin yamadığı pantolonları giyerdim. Arada etek girmişliğim de olmuş. Köyde çoğu aile yoksuldu. O yüzden kimse kimseyi küçümsemez, kınamaz, hor görmez ve alay etmezdi. Babam geldikten sonra üç kardeşim(ikisi erkek, bir kız) dünyaya geldi.

Babam askerliğinden önce çobanlık yapardı. Babam, eşi Nafiye Hanım ile evlenmelerini şöyle anlatmıştı: ‘oğlum, dağlarda çobanlık yapardım. Evlenme yaşıma geldiğimde yol arkadaşımı seçmek zorundaydım. Taliplerim vardı ama hiç birinin yüzünü dahi görmüyordum. Ben de dedim ki; beni isteyen kim varsa bana hediyesini göndersin. Gönderecekleri hediyeye göre eşimi seçeceğim. Hediyeler gelir ve çoğu da ilgimi çekmezdi. Geri çevirir ve hediyeleri iade ederdim aracılar ile. Bir gün hiç ummadığım anda başka bir hediye geldi. Evlilikten neredeyse vaz geçecektim. İsteksizce gelen hediyeyi açtım. Birden yüreğim ısınmaya gözlerim ise sevinçten dolmaya başladı. Gelen hediye bir yün çoraptı. İşte dedim, işte evleneceğim kadın…’

Neden mi? Şundan oğul; dağlarda çobanlık yapanın en çok ihtiyaç duyduğu bir hediyeydi yün çorap. Beni düşünen, sağlığım için endişe eden birinin bana ördüğü bu yün çorap benim için çok anlamlıydı. Hemen hediyeyi ileten kişiyle haber saldım. Bu kadınla evleneceğim.” dedim.

Benden sonra doğan iki küçük kardeşimden biri kene ısırmasından diğeri çiçek hastalığından dolayı yaşamlarını yitirirler. Bir zaman sonra üçüncü kardeşim Vedat, evin önünde kaynayan pekmez kazanına düşer. Zar zor kazandık çıkardıklarında vücudunun her yeri yanık içindedir. Ve bu duruma nasıl müdahale edileceğine dair kimsenin bir tecrübesi yok. Bir ara komşularının aklına inek dışkısını sürmek gelir. Ve bu dışkıyı vücudunun her bölgesine sürerler. Kardeşimin canhıraş sesi kulağımdan hiç gitmedi. Nasıl bir çığlık, nasıl bir acı anlatamam. Vedat’ın şu sözlerini, yakarışlarını da unutmuş değilim. “Anne, acım çok acıyor, bu sürdüğünüz şey öyle pis, öyle ağır kokuyor ki dayanamıyorum. Acımdan daha beter bir acı bu sürdüğünüz. Ölmek istemiyorum anne, kurtar acımı al…” diye diye annemin ellerinde kardeşim hayata veda etti.

Sobanın başında uyuklayan babamı seyrediyorum. Kâh gülümsüyor kâh acı içinde yüzü değişiyordu. Günlüğü daha fazla okuyamadım. Usulca aldığım yere geri koydum.

Sefer, ilkokula başlar. Yine ayaklar çıplak ve yine yamalı pantolonludur. Okuldaki Mustafa Öğretmenini çok sever. Onda sevgiyi, şefkati görür. Mustafa Öğretmen de Sefer’in akıllı, zeki ve saygılı ve disiplinli halini çok sever. Beklediği, ısındığı baba sevgisini karşılıksız verir.

İlkokul beşinci sınıfa geldiğinde Mustafa Öğretmen, Sefer’e, “Eve gittiğinde babana söyle, seni yatılı öğretmen okulu sınavlarına sokacağım.” der. Sefer sevinçle okuldan çıkar ve babasının olduğu kahveye koşarak gider. Babasını masada domino oynarken görür ve usulca yaklaşarak kulağına, “Baba, öğretmenim beni yatılı sınavlara sokacakmış, sana haber vermemi istedi. İzin verir misin?” Babası oğlunun bu sözlerini duymazlıktan gelir. Sefer tekrar fısıldar kulağına… Hasan baba, oğluna yüzünü döner ve “Şimdi eve git, akşam konuşuruz bu konuyu” der ve uzaklaştırır oğlunu.

Sefer, yaşadığı heyecanın karşılığını alamadan eve üzgün ve buruk adımlarla gider. Akşamın olmasını sabırsızlıkla bekler. Zaman geçmez. Yerinde duramaz, kıpır kıpır evin içinde bir o odadan bir diğer odaya gider gelir.

Hasan bey akşam eve gelir ve sofraya otururlar. Sefer, yemekten bir kaşık bile almaz. Babasının ağzından çıkacak bir söz için gözlerini dikmiştir babasına. Hasan bey, oğlunun bu halinden habersiz ve konuyu unutmuş bir halde çorbasını kaşıklamaya devam eder. Annesinin oğluna bira kaç kez yemek yemesi için uyarıda bulunur. Sonunda Hasan Bey de oğluna döner yemek yemesi için kaş göz işaretlerinde bulunur.

Sefer artık dayanamaz ve babasına kahvede yaptıkları konuşmayı hatırlatır. Hasan bey oğluna döner ve net bir ifade ile “Seni okutacak param yok, bu sene de fındık az. Size zor bakıyorum zaten. Seni ben bu fındık bahçesiyle okutamam. Bunu unut.” der. Çorbadan birkaç kaşık alır ve usulca sofradan kalkıp yatağına uzanır. Hayal kırıklığı içinde yatakta sessizce ağlar.

Bu arada Hasan Bey, kahvede çok sık görünmese de kene ısırıklarından kaynaklanan ölümler üzerine konuşmaların yapıldığını duyar. Genelde hiçbir sohbete katılmayan Hasan Bey, yaşadığı acının ateşi içinde yandığı için kulak kesilir. Başlangıçta bir uğultu vardır ve kimin ne söylediği anlaşılmamaktadır. Birden içeriye Mustafa Öğretmen girer ve kahvedeki uğultu karşısında bir an durur insanların anlaşılmaz konuşmalarına tanık olur. Kısa bir süre sonra konuştukları konunun kene ve ölümleri hakkında olduğunu anlar. Kendine bir sandalye bulur ve bir masanın kıyısına oturur. Keneler hakkında okuduğu bilgiyi aklında kaldığı haliyle anlatmak ister. Ve kahvedekileri susturmak için seslenir:

-Beyler, ağalar! Bu gürültü de ne? Bilip bilmediğiniz her şey hakkında rastgele hep bir ağızdan konuşup gürültü yapıyorsunuz. Bu konuda en azından sizden daha iyi bildiğim bu konuyu size anlatmak isterim susarsanız eğer?

İlk başta herkes tarafından anlaşılmayan Mustafa öğretmene Hasan Bey bağırarak destek verir. Hasan Beyin bu ses tonu kahvedekileri susturmaya yetmiştir. O anda Mustafa öğretmen Hasan Bey’e teşekkür edercesine, başını eğer ve anlatmaya başlar:

-Beyler, ağalar keneler hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz. Ben de onlar hakkında tam bir bilgiye sahip değilim. Ama birkaç yıl önce kitapları karıştırırken onlar hakkında yazılmış bir yazı okumuştum. Ve onların yaşamları ve özelliklerini okurken açıkçası çok etkilendim. Beğenmediğimiz ya da küçük gördüğümüz bu parazitlerin hem yaşamları ve güçlerini okuyunca şaşırdım. İzin verirseniz anlatayım size, “Kene ısırıklarına karşı nasıl mücadele edilir,  bilmiyorum ama onları tanımanın önemli olduğunu söyleyebilirim.” der ve anlatmaya başlar. Hasan Bey, tüm dikkati ile Mustafa öğretmeni dinler ve kahvedeki herkesi etkilediğinden daha çok etkilenir. Hasan Bey, Mustafa öğretmenin yanına gider ve elini sıkar yarı acı bir gülümsemeyle. Hasan Bey, kahveden ayrılır; üzgün ve düşünceli bir ruh haliyle evinin yolunu tutar.

Ertesi gün gözleri şiş bir şekilde yataktan kalkar ve hiçbir şey yemeden okulun yolunu tutar. Durumu öğretmeni ile paylaşır. Mustafa Öğretmen üzülür ama ardından içten bir tebessümle Sefer’in başını okşar ve “Üzülme sen, seni ben sokacağım sınavlara, babanın da bundan haberi olmayacak. Hadi sen de gülümse, geçsin o güzel gözlerinin şişliği… Sınavlar yakın tez elden çalışmaya başlasak iyi olur.” diyerek hazırlıklara başlarlar.

O yıl Sefer, yatılı öğretmen okulu sınavlarına Bulancak’ta girer. Ve sınavı birincilikle kazanır. Ancak yörenin etkili kişilerince(!) bu hakkı elinden alınır ve bir başka çocuğa verilir. Mustafa Öğretmen bu duruma sinirlenir ve müdahale etmeye çalışsa da etkili olamaz. Öğrencisinin hakkını koruyamadığı için üzülür ve Sefer’i karşısına alır “Seni başka sınavlara hazırlayacağım, üzülme sen. Üç yıl sonra yatılı yapı enstitü sınavlarına hazırlarım. Hadi yolumuz uzun, bu kez bize hiçbir şey ve hiç kimse engel olamayacak, hakkımızı yedirmeyeceğiz.” der.

Mustafa Öğretmen ve Sefer herkesten habersiz yeniden çalışmaya başlarlar. Giresun merkezde yapılacak olan sınav günü gelir çatar. Mustafa Öğretmen sınav için gerekli başvuruları yapar. Bu girişimlerden Hasan Bey’in haberi yoktur. Ama Sefer’i de kara kara düşündüren bir şey vardır. O da sınava nasıl gideceğidir?

Sefer’in yaşadığı köy olan Nefsi Piraziz’in Giresun’a olan uzaklığı dağ yollarından gittiği takdirde yaklaşık 30-35 km’dir.

Giresun’da çocuklar, gençler hem ailelerine destek hem de kendilerine harçlık yapmak için fındık bahçeleri toplandıktan sonra bahçelere inerler ve soğlama* yaparlar.

Sınav ertesinin akşamında erkenden yatağa girer Sefer. Sabah soğlama yapmak istediğini ve çok erken kalkacağını söyler annesine. Ve sabah beş gibi kalkar. Annesi ekmek arası çıkını hazırlayıp oğluna verir. Sefer, kara lastiğini ayağına giyer ve peştamal ini de beline sarıp bahçelerin içinde kaybolur. Evden epey uzaklaşmıştır. Peştamal ini bildiği bir ağacın dalına asar ve koşarak, yürüyerek Giresun’a yola çıkar. Sınav 09.00’da başlamaktadır. Ve dokuzu beş geçe 30-35 km’lik yolu soluk soluğa okulun kapısında alır.

Sınavını bitiren Sefer okuldan ayrılır ve yine geldiği tempoyla köyünün bahçelerine yol alır. Bıraktığı peştamal ini alır ve kalan iki saatlik sürede eteğini doldurmanın çabasına girer. Boş etekle eve gidemezdi. Bütün gün ne yaptığı konusunda sorguya alınacaktı. Kalan iki saat boyunca toplayabildiği kadar fındığı toplar ve evin yolunu tutar. Bu kadar az fındığın açıklamasını düşünür. Ve birden aklına bahçede hastalandığını ve uzun bir süre uyuya kaldığını söylemek gelir.

Hasan Bey, kahvededir. Oğlunu annesi karşılar ve eteğinde bu kadar az fındık görünce şaşırır. “Oğlum hep eteğin dolu gelir senin, hayırdır ne den bu kadar az oldu.” der.

“Anne, rahatsızlandım, içtiğim dere suyundandır galiba. Sürekli kusmaya başladım. Karnımın ağrısı da cabası. Bir süre uzandım. Ve uykuya dalmışım. Hala hiç halim yok, izin verirsen ben uyuyayım biraz. Bu günlük böyle olsun yarın çıkartırım acısını,” der, gülümser annesine. Annesi de ona gülümser, yanağından öper ve başını okşayarak, “Tamam oğlum, hadi biraz dinlen. Sıcak bir çorbada yaparım. Yemek hazır olunca kaldırırım seni.” der.

*Soğlama: fındık zamanı dallardaki, yerlerdeki tüm fındıklar toplandıktan sonra isteyenin istediği bahçede gezerek gözden kaçmış çotanakları ve çeç fındıkları toplama işi.   

Önceki İçerikŞaka
Sonraki İçerikAnason
Salih Aydemir
1967’de doğdu. 9 Eylül Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. T.B.M.M’de danışmanlık yaptı. İşsizler Derneği Genel Başkanlığı’nı yürüttü. 2000 yılına kadar çeşitli şiir dergilerinin yayın süreçlerinde yer aldı. 2000 yılından beri Öteki-Siz Dergisi’ni çıkartıyor. 2007-2011 yılları arasında Uluslararası(UNESCO) Türkiye PEN Yazarlar Derneği Denetleme Kurulu Üyeliğini ve Barış Komitesi başkanlığını yürüttü. Anadolu Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü öğrencisi… Şiirleri, İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, Kürtçe, Rusça ve İtalyanca dillerine çevrilmiştir. kitapları: (H)içlenmeler (Şiirsel Denemeler) (İlgi Yayınevi, 2000) , Meriç Hanım (Şiir) (Öteki-siz yayınevi, 2002), Hüzünlü Isırgan (Şiir) (Şiirden Yayınları, 2007) , Akıntılar (Deneme) (Babil Yayınları, 2009), Dilbendi (Şiir) (Şiirden Yayınları, 2009) , Gölge Göçü (Şiir) (Şiirden Yayınları, 2014) , Kırık İğne (Şiir) (Noktürn Yayınları, 2015) , Sessizliğin Laneti (Şiir) (Artshop Yayınları, 2017), Akıl Ayazı (Şiir) (Etikus Yayınları, 2005 ve Kaos Çocuk Parkı, 2018) , Araz (Şiir) (Kaos Çocuk Parkı, 2018).

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz