Ana Sayfa Zamansız O An İzlenim Havin

Havin

Havîn, küçük bir kız çocuğu. Havîn’den çok etkilendim. Daha çok renkli gözlerinin kontrastından taşan gözlerindeki korku korkutmuştu beni.

Havîn’in evindeyiz, anne babasıyla odaları geziyoruz. Mavi gözleri, ateş sarısı saçı güzel çehresi korkusunu daha da dışa vuruyordu. Annesinin İşaret parmağından sıkıca tutmuş bir parçasıymış gibi bırakmıyor hangi tarafa gidiyorsa ardından gidiyordu. Şaşkındı, bir yorgan gibi korku onu sarmalamıştı. Korku dolu günlerden kalma bir mumyaydı sanki Havîn. Anlamsız soğukluğu, durgunluğu, bomboş bakışları tam da bu anda ilgimi çekmişti.

Çoğu Silopili aile gibi Havîn’in ailesi de savaştan kaçmıştı. Günler sonra döndüklerinde, tanınmaz haldeki mahalleyle ve darmadağın bir evle karşılaşmışlardı. Nasıl olmuştu tüm bunlar, bilgileri yoktu. Yeri titreten top, havan, roketatar ve ateşe atılmış tuz gibi gecesi gündüzü susmamış mermi seslerinden durumun pek iyi olamayacağı anlamışlardı doğrusu, ama bu kadarını hiç beklememişlerdi. Çatışmalar bittiğinde herkes koşup gelmişti. Mahallelerini tanımamış, evlerini ise zor bulmuşlardı. Annenin ayakları herkesinkinden daha hızlı, bezgin yüzü ise meraklıydı yıkılıp dökülmüş komşu evlerin arasından geçtiğinde. Anne, evini merak ediyor; eşyalarına, bir ömür biriktirdiği ötesini berisine ne olduğunu düşünmek onda umutsuz bir tedirginlik yaratıyordu. Evinin bulunduğu sokağın başına geldiğinde delik deşik olmuş duvarlarla, içi dışı bir olmuş odalarla, paçavraya dönüşmüş ve poyrazda savrulan perdelerle yüz yüze kaldığında adeta dondu.

Annenin işaret parmağı Havîn’in elindeydi. Anne, ansızın çığlık atıp evine doğru koştu. Havîn çığlıktan irkildi, ama ne olduğuna da pek anlam veremedi. Havîn’in takatsiz eli, küçük bir su birikintisinde çırpınan minicik bir balıkmış gibi, eve doğru koşmaya başlayan annenin elleri arasından kayıverdi. İyice korkmuş ve şaşırmış olan Havîn önce ne yapacağını bilemedi, şaşkınlığı geçer gibi olunca da annenin peşi sıra o da bir koşu tutturdu. Anne o sıra eve varmış, ürkek ceylan adımları ile molozla kaplı merdivenleri tırmanmaya başlamıştı. Arkada kalmıştı Havîn, yetişemedi anneye.

Havîn, ne olup bittiğinin, evlerini kimin ve neden bu hale getirdiğini bilemeyecek ve tüm bu olup bitenlere anlam veremeyecek yaştaydı. Evlerinin halinden, annesinin çığlıklarından ve onu arkada bırakışından korkmuştu. Ağlaya ağlaya annesinin arkasından koştu. İsabet eden güllelerin şiddeti ile etrafa saçılmış beton molozlar ile kaplanmış avluya vardığında, korkusu ve şaşkınlığı iki kat arttı Havîn’in. Avlu, minik ayaklarının altında çiğnediği molozlarla kaplı değilken, Havîn ve arkadaşları koşturmalı oyunlar oynarlardı burada. Gâh düşe gâh kalka, ikinci kata çıkan merdivenlerin başına zorlukla attı kendini Havîn. Evelinde, bu merdivenler öyle temiz olurdu ki seke seke inip çıkarken çoğu kereler kayıp düşmüştü. Şimdiyse, annenin peşinden emekleye emekleye ikinci kata tırmanmaya çalıştığı bu şekilsiz beton parçalara merdiven demek mümkün değildi.

İkinci kata tırmanan Havîn, anneyi delirmişçesine bir odadan diğerine koşar halde buldu. Çığlıkları bir türlü dinmek bilmeyen anne bir ağlıyor bir durup ölü, bitkin bakışlarla etrafına bakıyordu. Bazen de ölüm döşeğinde yaşama doyamamış biri gibi gözlerini eşyalarından arta kalanların üzerinde doyumsuzca gezdiriyordu. Bir ömür verdiği eve ah’lar, boğazından eksiltip aldığı ve bir sineğin dahi konmasına izin vermediği güzelim eşyalarına vah’lar ediyordu.

Büyükçe salonun ortasında, atlas kumaştan koltuklara bakarken gördü anneyi Havîn. Bir vakitler Havîn ve arkadaşlarına girmelerini yasak ettiği salondaki eşyalar, patlayan duvarlardan üzerlerine inen büyük beton parçaların altında darmadumandı. Anne ağzı bir karış açık, ağlaya sızlaya eşyalarına göz gezdirirken bir yandan da Kelepçesinden kurtulmuş deli gibi bir dizini, bir göğsünü dövmekteydi. Havîn, kendini göstermek istercesine, annenin önüne geçti, gözlerini gözlerinin içine dikti. Annenin hiç alışık olmadığı çığlıklarından, ağlayıp göğüs dövmelerinden korksa da sokuldu yanına. Küçücük ellerini elbisesinin eteğine uzatıp cılızca kuvvetiyle “Ben buradayım anne, bağırma, dövme kendini, korkuyorum” dercesine kendine doğru çekti.

Anne, Havîn’i fark etti; ona takılıp kalmış donuk gözlerine baktı. Havîn’in gözbebeklerindeki korkuyu gördü, derinlerdeki asıl korkuyu anlamaya başladı. Her iki elini Havîn’in koltukaltlarına uzattı, onu bir çırpıda kucağına aldı. Bütün mal, mülk sana kurban olsun dercesine sıkıca bağrına bastı kızını. Göz çukurlarından gamzelerine doğru süzülmüş gözyaşlarını parmak uçlarındaki anne şefkatiyle sildi. Defalarca yüzünden öptü kızını, sen sağ ol yeter bana der gibi. Ama Havîn’in gözbebeklerinin derinliklerine sinen korkuları silmeye gücü yetmedi annenin.

Havîn’in gözlerine nakış gibi işlenen korku ne zaman silinecek, bilinmez? Günler gelip geçerken ruhuna dağlanmış bu ize ne olacak?

Havînlerin evlerinden ayrıldığımda güneş taç’a giden top gibi hızlıca batmaktaydı. Soğuk poyraz, Cudi Dağı’nın kar tutmuş yükseltisinden tanınmaz hale gelen şehrin sokaklarına kaymıştı. Kıştı, soğuktu, evler yıkık, sokaklar günlerce sürmüş savaştan mirate. İliklere işlemiş buz kesen korku, kış gününün soğuğunu unutturuyordu. Nuh’tan miras şehir, tümden üşüyordu. 

1 Yorum

  1. Eline, yüreğine, bakış açına hatta belki objektifine, merceğine sağlık demekte mi lazım…

    Güneşin “taca çıkan top gibi battığı” bir yerin çocuklarını anlatmaya çalışmak zor. Çünkü; Havin üşüyor…

    Hasılı eline, yüreğine sağlık.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz