Ana Sayfa Edebiyat Deneme Sisten Bir Sır

Sisten Bir Sır

Kadim bir kente yol almış izlenimi veriyor hislerim bana. Oysa nereye, nasıl bir yere gideceğimi bilmiyorum. Bir gezgin olduğum için içimdeki hislerin yolculuğu nereye ise oraya çeviriyorum gözlerimi ve hızla arabamı oraya doğru sürüyorum.

Sabahın esen hafif yeli, bazen bir şefkatli anne gibi, bazen de hasretin pınarından akan su kadar narin bir sevgili gibi ağaçlardaki yaprakları önce heyecandan titretiyor, sonra da incitmemek için hafifçe okşuyor. ‘Kış olmadan bahar gelmez’ sözünü doğrularcasına kara gecenin enkazları altında gün yavaş yavaş doğuyor. Her şeyin başlangıcı heyecanlı olduğu gibi gün de utangaçlık ve sevinç karışımlı bir tonla –kırmızı-doğuyor. ‘’Bu gibi güzel bir gün içime mi doğuyor yoksa yol aldığım kente mi ?‘’ sorusunu kendime sorar dururken,  gökdelenlerin yükseldiği kent hafifçe bana gülümsüyor. Biraz daha ilerlerken ihtişamlı bir kale görünüyor. Bu da bana insan evladı için yüksekliğin büyülü cazibesini hatırlatıyor. O büyüleme ki, korkuyla merakın insan ruhunda damıttığı o heyecan. O bilinenle bilinmezin dans ettiği eşik…

Bu yolculuğum sürerken kentin doğu tarafına bakan bir girişte Dara Üniversitesi yazılı bir levha görünüyor. Burada hemen duruyorum.  Kızlı, erkekli geçen öğrencilerin gözlerinde tarihin yatağından akan akarsuların serçe kanadının hafifliğinde bir coşku görüyorum. Yaklaşık seksen binden oluşan bir üniversite görünümünü veriyor. İnanç ve uluslarıyla çiçek bahçesini andıran Lübnan’dan biri olarak geldiğim için buradan pek kimseyi tanımıyor sayılırım. Halbuki ‘Birbirini tanımak için birbirini anlamak gerekir; birbirimizi anlamadan, tanımayız birbirimizi, kardeş ya da sıra arkadaşı olsak bile’ diyor şair Halil Cibran… Herkes çağın en modern imkânlarıyla inşa edilen binaya doğru yürüyor. O arada bir çocuğun merakıyla o yere doğru yol alıyorum. Dış kapıda, “Mardin  Mars’a  Yürüyor.  Konuşmacılar: Oksijenoloji Profesörü  Darin  Mardin, Eğitim Profesörü  Martin  Ale,  03 Haziran  2026 -Dara Üniversitesi’’ yazısı  gözüme ilişiyor ve beni bir heyecan sarıyor. Darin Mardin ile aynı üniversitede okumuştuk. Bu heyecan, ondan olsa gerek… Salona girip, oturuyorum. Meğer konferans birkaç dakika önce başlamış. Dört bine yakın dinleyici var burada. Mars gezegeninden  Dünya  gezenine  gelen  Darin,  Dünya  gezegeninden  Mars’a – oradaki üniversiteye-gidecek öğrencilerin karşılaşacakları  oksijen  sorunları hakkında biz dinleyicileri bilgilendiriyor. Şu tespiti dikkatimi çok çekiyor: “Siz zannetmeyiniz ki, bu problem sadece Mars’ta olmaya devam edecek. Şimdiden sizin gezegende oksijensizliğin yol açtığı birçok hastalık günden güne gezegeni sarıyor. Eğer doğaya bu kadar sevgisizce davransanız- ormanları katledip,  denizi, toprağı, havayı kirletseniz-kısacası doğayı rahatsız etseniz o da sizi rahatsız eder ve edecektir. Tez elden düşünüp, doğaya sevgiyle yaklaşmanız gerekir. Bilirsiniz ki, nefretin dostluğu bizi ölümle sevginin dostluğu ise yaşamla tanıştırır.’’  İşte Darin’in bu sözleri beni bir kez daha içsel yolculuğa davet etti. Evet, içsel yolculuk… Sahiden şu içsel yolculuklarımız da olmasa kim bilir ne kadar da harap bir gezegende yaşıyor olacaktık; harabi bir hayatın yönetmenliğini yaptığımız biz insan evladı olarak. Bir süre, bu cümle kelime müziğini içimde mırıldanadurdum.

Akşama doğru konferans bittiğinde Darin’le karşılaşıp tarihin nabzını dokuyan kalenin altına doğru yürürken kendimizi yer denizi ile gök denizi arasında gördük. Bedenimiz yer denizinin ağırlığını taşırken, ruhumuz gök denizinin hafifliğini taşıyor… Yürüye yürüye bu iki deniz arasındaki mesafe büyüyor. Elbette bu durum bizi, zamanın hükmettiği tek bedenle iki ayrı yere kanatlanmamıza yol açıyor. Bu iki yerin arasındaki uzaklığa –mesafeye- çarpıyorum. Çarptıkça içimdeki kendimle olan mesafeyi görüyorum. Bu iki mesafe ne kadar da birbirine yakın. Bazı yerlerde bitişik iken, bazı yerlerde fersah fersah uzaklık kendini gösteriyor. Bir gel-git oluyorum. İçimdeki denizin suyu bir yer denizine bir gök denizine çarparak, hayat denizinden bir köpük oluyorum. Bu durum böyle sürerken bir anda bir yağmur başladı. Yağmur sanki bütün bu mesafeleri ve denizden parçaları alıp damlalarında eritmiş, yeni ama bilinmeyen bir şeye dönüştürmüştü. Artık bir yağmur damlasıydım. Belki de yağmur damlası bendim. Ama yağmur müziğinin melodisinden bir damla. Beethoven’in 9. senfonisinin kompozisyonundan bir parçaydı sanki bu yaşadıklarım; bir yavaş bir hızlı ama ahengini kaybetmeyen dalgaların soluğunda.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz