Ana Sayfa Edebiyat Röportaj Her Şey Değişebilir! Yeter Ki Seslerimizi Birlikte Çoğaltalım. Barış İnce İle Röportaj

Her Şey Değişebilir! Yeter Ki Seslerimizi Birlikte Çoğaltalım. Barış İnce İle Röportaj

1982’de İzmir’de doğan yazar, ilk ve orta öğrenimini aynı şehirde tamamladı. İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü’nden mezun olduktan sonra, yüksek lisansını Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde yaptı.2013’te Çağdaş Gazeteciler Derneği, 2014’te ise Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Yılın Başarılı Gazetecisi Ödülü’ne değer görüldü. BirGün gazetesi Yayın Kurulu Üyeliği’nden Bavul Dergisi yazarlığına, Yedi Yetmiş adlı çocuk edebiyat ve kültür dergisinin yönetmenliğine kadar ürettikçe üretmeye devam etti. “Yazmak sohbet etmenin diğer şekildir”, diyerek bu günlerde yazarlık atölyeleri düzenlemekte. Öncelikle tebrik ediyorum. İki kitap! Çelişki için 8. baskı ve Sarsıntı için ise 2. baskı yapıldı. Çok kısa bir süre içerisinde, toplamda yaklaşık  30 bin okurla buluştu Barış İnce. Ben bunun sebebini şuna bağlıyorum: Samimiyet! Edebiyatta böyle bir eksiklik varmış ki insanlar kitaba sahip çıktı.

Tükettiğini üretemeyen bir toplumuz, ters köşe yapan ‘Sarsıntı’nın öyküsüyle başlayalım. Okurdan nasıl dönüşler alıyorsunuz?
Eleştirmenlerden de okurlardan da olumsuz bir dönüş görmedim. Hatta beklediğimden çok daha olumlu oldu. Elbette herkesin beklentisi aynı olmayacaktır. Benim hep bir meselem var ve onu anlatıyorum. Bu meseleyi içselleştirmeyenler, hoşlanmayabilir. Ben epey olumlu dönüşler aldım ki ilk baskı yedi bin adet basıldı ve bir ayda tükendi, ikinci baskı da tükenmek üzere. Bizim gibi ana akım mecralarda yer bulamayan kişilerin romanları ancak okurların birbirlerine önermesiyle satılabilir. Bu da bir gösterge.

Bulgurcular’ın gerçek bir tarikat olduğu, Bozcaada’da Ticanilerin dava dosyalarını inceleyerek oluşturduğunuz söyleniyor, doğru mu?
Bu hikâye gerçek bir hikâye, ama gerçek olamayacak kadar da tuhaf bir hikâye. Yani böyle bir istismar vakasının geçtiği bir ada Türkiye’de var. Böyle bir tarikat da var. Bunu romanı okuyanlar, gazeteciler, yazarlar, hatırlayacaktır. O olayı biliyorum ve ondan esinlendim. O kişileri araştırdım, mağdurların bir kısmını okudum, inceledim. Yerinde inceleme imkânı buldum. Ama ben yeni bir tarikat yarattım romanda. Kendi efsaneleri var, yeni söylenceler yarattım. Yeni bir tarih, yeni bir tarikat lideri… Yeni bir ada… Gerçek bir olaydan esinlendim ama her şey kurmaca.

Her iki kitapta da anlatmak istediğiniz dertleri yaklaşık 100 sayfaya sıkıştırmaya çalışmışsınız. Yazdıklarınız kimine gör uzun öykü kimine göre roman. Size göre hangi kategoride? Biz romanlarda dertlerin uzun uzun anlatılmasına alışmışız. Sizin burada kısa değinileriniz bilinçli mi? Kolay verilen bilgi kıymetli olmaz. Okur tamamlasın diye mi?
Anlatacağım şey bittiyse kitap bitmiştir. Bu konuda özel bir çabam yok ama bu da bir üslup meselesi. Bu kitaplar öykü ya da uzun öykü değil. Tür açısından roman… Öykü, roman farkı kuramsal açıdan çokça tartışılır. Poe’ya göre öykü okuyucunun kafasında “ tek bir etki” yaratacak bir biçimde kurgulanır. Bu “tek bir etki”nin okuyucuda yaratacağı dramatik coşkunun okurda biçimlendirici bir deneyim haline gelebilmesi için öykü bir oturuşta okuyup bitirilebilecek kısalıktadır. Yazar olayları, karakterleri ve durumları “tek bir etki” etrafında kurgular. Biz buna öyküde düğüm ya da zirve deriz. İktisatçı deyimiyle tüm yatırım orayadır. Benim romanlarım tek bir düğümden oluşmaz. Yine Orhan Duru’ya göre öykü daha çok olaya dayanır. Kişiler silik kalır. Romanda ise kişiler ve tanımlamalar öne çıkar. Şu tanımı seviyorum: “Roman iç iskeleti olan, omurgalı bir canlıya benzer. Öykü ise iskeleti dışından gövdeyi saran kabuklu hayvanlara benzer. Romanda metin, kas ve dokular gibi iskeletin üstünü kaplar ve onu gizler. Öyküde metin iskeletin kendisini oluşturur. Kabuk metni kaplar.” Buradan baktığınızda benim yazdıklarım roman. Romanlarımı öyküye yakınlaştıran şey ise kısalık değil, gereksiz ayrıntıya yer olmamasıdır. Bunu önemserim. Öyküdeki gibi romanda da her cümlenin bir işlevi olmalı. Öykü bu anlamda şiire yakındır derler.” Bu üslubun netleşmesine Sarsıntı’da daha önem verdim.

Çelişki’de kişilik bölünmesi yaşayan bir karakter yaratıyorsunuz. Onun bir yarısı normal, sıradan bir yaşam sürdürme peşindeyken, diğeri sürekli sorular sorup bu normalliği yok ediyor. İçeriden dışarıya, insandan evrene, toplumdan dine, dilden ülkeye her şeyi soran. Bir hesaplaşma kitabı diyebilir miyiz?
Tam da öyle… İçimde biriktirdiğim meseleleri ilk kitabımda anlatarak kurtulmak istedim. Bu bana iyi geldi. Pek çok yazar gibi yaşantımda ağır sıkıntılar çekmedim ama kolay bir hayat da yaşamadım. Gazetecilikte, yazarlıkta hep “muhalif” denilen tarafta olmak ve bunun bedelleriyle uğraşmak, bunlarla uğraşırken kendi içinde de kendi mahallene dair de sorunları görmek kolay değil. Bunu romanda bence en iyi anlatan isim Vedat Türkali. Hem mücadeleden kopmayan hem de kendi mahallesinde olan biteni de gören bir usta… Biz ancak onun ve onun gibi ustaların izlerini takip edebiliriz. 

Kitaplarınızın başkarakterleri genellikle erkekler. Çelişki’de Savaş, Sarsıntı’da Levent. Başkarakteri kadın olan bir roman yazmayı düşünüyor musunuz? Ya da yazsaydınız nasıl bir karakter olurdu? Acaba, Levent’i bırakıp giden Filiz’den bir karakter çıkar mıydı?
Sorunuz Filiz’den bir başkahraman çıkar mıydı ise evet, çıkardı ki zaten çıktı bence. Sarsıntı, bir antikahraman olan Levent’in anlatıcı olduğu bir roman olsa da okurun desteklediği karakter Filiz’dir. Düğümü çözen de odur. O yüzden anlatıcının erkek olması Filiz’in başkahraman olma durumunu değiştirmiyor. Sarsıntı; içindeki tavuk-horoz masalıyla, tarikat liderini ihbar edenin kadın olmasıyla ve Filiz’in okur tarafından desteklenebilir tutumuyla ataerkillikle de hesaplaşma gayesinde bir roman.

Kendi vicdan muhasebelerini Levent üzerinden yürüten bir masa var Sarsıntı romanında. Akış öyle hızlı ki! Tiyatro metni ile ilgilendiğinizi biliyorum. Bu masayı bir filmleştirilme projesi var mı?
Kim istemez ki bunu? Hikâyenizin iyi bir senaristin elinde beyaz perdeye yansıtılması ve kitlelere ulaşması güzel bir duygu. Buradaki temel mesele ülkedeki baskıcı iktidarın durumu… Levent’i çıkmaza, çatışmaya sürükleyen şeyin geçmişte yaşadığı sarsıcı istismar olayı olduğu açık. O zaman bu vakayı anlatmadan nasıl film yapılabilir? Bu vaka anlatılsa, siyasi İslamcı iktidar ya da yandaşları hop oturup hop kalkacak sonra da filmi yasaklamak isteyecek. Kaldı ki baştan bunun farkında olan yapımcı ve yönetmenler bu işe girmek istemeyecek. Maalesef gerçek bu…

Tim Parks’ın “Ben Buradan Okuyorum” kitabında şöyle bir ifadesi var: “Edebiyattaki en büyük sorun şu ki, küresel edebiyata eklemlenmek için dünya kendi dillerinden vazgeçiyorlar. Bu da gerçek edebiyatı tahrip ediyor. Edebiyata katkı kendi getirdiğinde başlıyor aslında. Var olana bir yenisin eklemekle değil”, diyor. Birçok yazarın konunun iskeletini oluştururken çevirisi yapılabilecek cümlelere özen gösterdiğinden şikâyet ediyor. Bu konudaki düşüncelerinizi alırken kendinizi Türk edebiyatının neresinde gördüğünüzü öğrenebilir miyiz?
Edebiyatta çığır açma, yepyeni bir akım başlatma gibi iddialarım yok. Ustalarımızın izlerini daha titizlikle takip edebilsem bana yeter. Zaten yaşadığımız çağ da bu anlamda zor bir çağ. Yeni bir şey bulmak öyle kolay değil. O yüzden taş üstüne taş koymak bence yeterli. Henüz yolun başında olduğumun farkındayım. Bu yüzden çok çalışmak, eleştirileri de dikkate alarak bolca üretmek dışında kendime koyduğum bir hedef de yok.

Aktivist yönünüz sizi korkutmuyor mu ya da belli bir kitleye hitap etmeniz? Toplumsal barışı önemseyen ve safınızı belli etmekten çekinmeyen birisiniz. Kendinize bu anlamda biçtiğiniz bir görev var mıdır?
Bu gazetecilik açısında sorunlu bir durumdur gerçekten de ama edebiyat açısından değil. Yani Türkiye’deki kutuplaşmış siyasi iklimde gazeteler, televizyonlar etiketlenmiş bir halde. Her mahalle kendi yayınını okuyor ya da izliyor. Ana akım dediğimiz her kesimin az çok ilgilendiği büyük sermaye medyası ise hükümet yanlısı olarak tekleşmiş durumda. Burada geniş kesimlere hitap eden ve henüz kutuplaşmamış olan ise edebiyat. Benim romanlarımı sadece “bizim mahalle” okumuyor. Siz de bunu çevrenizde gözlemleyebilirsiniz. Çünkü okur, romandaki mesajdan hoşlanmasa da bir cümlenin bir diyalogun etkisi ile kitaba bağlanabiliyor. İşte edebiyatın gücü de buradan geliyor. Ben kültürel, dinsel kutuplaşma denen şeyi iktidarın bilinçli yarattığını düşünüyorum. Toplumu yüzde 52-48 bölüp bu safları sıkılaştırarak ömür boyu yüzde 52 ile iktidarda kalma peşindeler. Edebiyat bu kutuplaşmayı parçalıyor. Siyasi görüşleri bilinen Sabahattin Ali’yi bugün sadece yüzde 48 mi okuyor? Ya da Cemal Süreya’yı, Nazım’ı, Yaşar Kemal’i… Mesela, Reşat Nuri’nin Yeşil Gece kitabındaki mesajdan muhafazakâr bir kişi haz etmeyebilir ama Reşat Nuri okumanın kendisine verdiği hazzı da yadsıyamaz.

Çelişki ve Sarsıntı isimli romanlarınızdan iki tane alıntı yapacağım, benim çok sevdiğim, susmak ile ilgili. Çelişki’den: “Gerçeği küçükken bağırmak, büyüdükçe fısıldamak, en sonunda da susmak…” Sarsıntı’dan: “Sustunuz… Uzunca bir süre sustunuz. Niye böylesiniz? Böylesiniz işte. Sevdiğini hiç bağıra çağıra söyleyememişler gibisiniz. Haksızlık görünce dili tutulmuşlar gibi… Suskun. Verdiğiniz sözleri yutmuş, ettiğiniz yeminleri bozmuşsunuz. Duyulmasından korkmuşsunuz.” Her iki kitaptaki sessizlik aynı çığlığın sebebi mi?
Bu konuya biraz kafayı takmış olabilirim. Sartre’a göre yaşadığımız dünyadan sorumluyuz. Bu sorumluluk bilinciyle hatayı önce kendimizde ararım. Yakup Kadri’nin Yaban romanında köylüleri kıyasıya eleştirirken bu sefillikten önce aydınları sorumlu tutması gibi… Bizler yani görüp de susanlar sustukça, seslerimizi birlikte çoğaltmadıkça hiçbir şey değişmeyecek. Kahraman beklentisi halkı pasifleştiren bir durum… O yüzden kahramanlara da şüpheyle yaklaşırım. Kitlesel ses çıkarmaya inanırım.

Son olarak, siz nasıl bir okursunuz?
Yazmak isteyen birinin iyi bir okur olması gerektiğini düşünüyorum. Bu birinci kural… Yazı atölyelerinde tanıştığım dostlara da benzer şeyleri söylüyorum. Yazma ile ilgili verilen tavsiyelerin pek çoğu anlamsız. Yok sabah erken kalk yaz, yok kağıda yaz, yok şöyle böyle… Ben kimlerin nasıl yazdığını anlatıyorum pek çok örnekle… Proust’tan Orhan Kemal’e herkesin farklı bir yazma rutini var. Bunları anlatıyorum ama soranlara “nasıl rahat ediyorsan öyle yaz” diyorum. Üstelik “yazmak sanat değil zanaattır” diyenlerin tarafındayım. Yani yazmak çok çalışarak ve teknikleri bilerek öğrenilebilir. Burada tek bir şartım var o da okumak. Okumayan yazar olamaz. Bunun bilinciyle okumaya çalışıyorum. Yazan birisi tabii ki kitapları farklı bir gözle okuyor. Metaforu nasıl kullanmış, olay örgüsünü nasıl kurmuş, bilinç akışı mı kullanmış, ben anlatıcı mı tanrısal anlatıcı mı, bu seçimi neden yapmış vs… Özellikle yeni, genç denebilecek yazarları takip ederim. Özellikle yeni yazarlarda birbirlerine, “Aaa sizi hiç okuma fırsatı bulamadım” demek havalı gözükür. Ben öyle değilim, havalı biri de değilim, sıradan biriyim. O yüzden hemen hepsini okumaya çalışırım. “Hepsini beğeniyor musunuz” derseniz, iyi yayınevlerinden çıkan kurgu kategorisindeki kitapların hemen hepsi iyi kitaplar oluyor ancak tarz olarak bana uymayabiliyor. Beğenmedim demiyorum. Her okuduğum kitap yazacağım metne belki bir virgül olarak bile katkı sağlar. O yüzden okumaktan vazgeçmem.

Röportajı Yapan: Eda Sarıkaya

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz