Ana Sayfa Sanat Sinema Hizmetçi Cleo’nun Gözünden Sosyo-Politik Dönüşümün İzleri- Roma

Hizmetçi Cleo’nun Gözünden Sosyo-Politik Dönüşümün İzleri- Roma

1970’lerin başında Meksika’da, devletin varlığını sokaklarda çok net hissettirdiği, suçun yaygın olduğu Roma adlı mahallede burjuva bir aileye ait büyükçe bir konaktayız. Anne-baba, biri kız üçü erkek dört çocuk ve anneanneden oluşan ailede; eşya karmaşası içindeki odaları toparlamaya çalışan, çamaşır yıkayan, köpeğin pislediği iç avluyu hortumla sık sık yıkayan, koştura koştura evin en küçük oğlunu okuldan alan, akşam da televizyon başındaki ev ahalisinin ihtiyaçları için koşuşturan dolayısıyla tüm günü hararetli tempoyla dolu geçen bir hizmetçinin hayatına konuk ediyor Alfonso Cuaron bizleri.

Bir yandan köyünü özler, doğduğu toprakların kokusu burnunda tüterken bir yandan da gönlüne düşen adamla kuracağı geleceğin hayaliyle başı dumanlı; itaatkar, boynu bükük biri hizmetçi Cleo. Hizmet ettiği aileyi ve çocuklarını kendi ailesi gibi benimsemiş, çocukları birer birer dua ettirerek, onlara ilahi okuyarak yataklarına yatıracak kadar aileden biri gibi hissediyor kendini. İzin günlerinde de etkilendiği bir gençle görüşüyor…

Uzun uzun sekanslarla gündelik rutin hayatını izlediğimiz Cleo’nun sade yaşamı ve bir burjuva ailenin dramatik dönüşümünü merkeze alarak 1970’ler Meksika’sının sosyokültürel ve siyasal yapısına dair anlatılarda bulunan film, makro politikaların mikro hayatları nasıl etkilediği üzerine çarpıcı alt metinlere sahip. Cuaron’un çocukluğuna dair kişisel bir hikâye anlatan film, Meksika tarihi özelinde yerel bir öykü anlatıyor gibi gözükse de bir yandan ‘70-‘80’ler Türkiye’si ile özdeşlik kurmayı sağlaması bir yandan da biri alt sınıftan diğeri üst sınıftan iki kadının ortak bir kaderi paylaşmaları ve çocukları ile birlikte ayakta kalma çabalarını anlatması yönleriyle sonuna kadar ilgiyi diri tutmayı başarıyor.

Noel akşamı zenginler lüks ve şatafat içerisinde yüksek tavanlı görkemli bir konakta eğlenirken, şehirli hizmetçileri kibirli olmalarından dolayı aralarına almak istemeyen köylü hizmetçilerin aynı binanın alt katında havasız ve karanlık bodrum dairesinde mütevazı şekilde eğlenmelerinden yola çıkarak hikâyenin sınıfsal farklılıklar üzerinden yürüyeceğini düşünürken, dönemin sosyal, kültürel ve siyasal yapısının fon olarak aktığı bir zeminde özellikle iki kadının özel yaşamına odaklanıyoruz.

Ev sahibesi kadın, ekonomik gücüne duyduğu güvenle sudan şeyleri bahane ederek kendine yeni bir hayat kurmak isteyen kocası tarafından dört çocuğu ile ortada bırakılıp terk edilirken, hizmetçi Cleo, çocuğunun babası olacağını düşündüğü, sözüm ona memleketi kurtarmayı amaçlayan, sorumluluk kaçkını bir serseri tarafından karnında bebeği ile ayazda bırakılıyor. Bu yönüyle ayakta kalma savaşı veren bu kadınların ve olaylardan en çok etkilenenler olarak çocukların dünyasına eğilen bir hikaye çıkıyor ortaya.

Erkeklerin acımasızlıkları ve sorumsuzluklarıyla yer aldığı filmde her iki kadın da şartlara boyun eğmeden güçlü bir duruş sergiliyorlar. Televizyon sayesinde popüler olmuş ve özellikle Meksika varoşlarında adeta İsa kadar saygı gören Profesör Zovek’in idman sahasında gösterdiği, sadece çok güçlü bir spritüel ve bedensel yetkinliğe sahip olanların yapabileceğini söylediği hareketi bir tek Cleo’nun sarsılmadan yapabilmesi de yönetmenin Cleo’nun güçlü duruşuna dikkat çektiği bir sahne olarak düşünülebilir.

”Yalnızız, ne derlerse desinler biz kadınlar hep yalnızız” cümlesiyle kadınların erkek egemen toplumdaki konumuna dikkat çeken, fakat çocuklarından aldığı güçle yeni süreci yönetmeyi başaran ev sahibesi de yer yer yalpalayan ancak yine de ayakta kalmayı başaran bir kadın profili sergiliyor. 

Ev sahibesinin, babalarının evi terk ettiğini ve eşyalarını alması için kendilerinin bu kısa tatile çıktığını açıkladığı çarpıcı sekans sonrası çocukların yıkılmışlık duygusu içinde dondurma yedikleri sahnede, arka planda yeni evlenen bir çiftin mutlu mesut fotoğraf çektirdikleri ve patlayan flaşlara coşkulu alkışların eşlik ettiği anlara hep birlikte dönüp bakmaları hayatın iki yüzünü gösteren yürek burkan bir sahne olmuş. Büyük mutlulukla evliliğe adım atan coşkulu bir çift ile 8-10 sene önce aynı mutluluğu yaşamış bir kadının dört çocuğu ve ayakta onlara refakat eden hizmetçileriyle hüzünlü hallerinin aynı karede görselleştirilmesi, yönetmenin hayatın diyalektiğine işaret ettiği sorgulatıcı bir sahneydi.

Kısa tatilleri sonrası eve döndüklerinde, oturma odalarındaki camlı-camekânlı bütün kitaplıkların babaları tarafından götürüldüğünü ve içlerindeki kitapların yerlere yığıldığını gördüklerinde, çocuklardan bazılarının “böyle iğrenç olmuş” derken bazısının da ”hayır böyle çok daha güzel olmuş” şeklindeki yaklaşımları da, babanın evden gidişinin çocuklar üzerinde bıraktığı etkiyi sembolik bir dille anlatması açısından önemli bir sahne. Çocukların bu yaklaşımlarından farkındalık seviyelerini; iğrenç bulanların babasız süreçte zorlanacaklarını, güzel bulanların ise kitaplığın götürülmesiyle değersiz olanın gittiği, değerli olanın kitaplar olduğunu ve kitapların da anneleri gibi evde kaldığı bu yeni sürece daha kolay adapte olacaklarını çıkarsamak mümkün. 

Filmin tüm gerçekçiliğiyle izleyici için zamanı durdurduğu bölüm, mezbelelik bir doğumhanede çocuğunu ölü olarak doğuran Cloe’nin, bebeğine kalp masajı yapılırken sanki bebeği adına nefes almak istercesine soluk soluğa acı içinde müdahaleyi izlemesi sahnesi belki de. Her ne kadar aşağılık bir adamın bebeğini dünyaya getirmek istememiş olsa da, ölü bedenini kucağına verdikleri bebeğini kollarının arasına aldığında hissettiği duyguları ve bebeği gözlerinin önünde kefenlenirken duyduğu acı tüm çıplaklığıyla aktarılabilmiş.

Filmi belki de kült film statüsüne yükseltecek ikinci önemli sahne ise, yüzme bilmediği halde Cloe’nin hiç tereddüt etmeden kendini dalgalı denize atması ve çocukları boğulmadan sudan çıkarabilmek için dalgalara karşı verdiği savaşın olduğu sekanstı. ”Ellly Hakkında” filminde Asghar Farhadi‘nin aktardığı dehşeti aratmayacak bir ustalıkta çekilen sahnede; kadının çığlıklarıyla o anda hissettiği derin korkuyu, dev dalgaların yutmak üzere olduğu çocukların bir görünüp bir kaybolmalarıyla umutla umudu yitirmenin anbean yer değiştirdiği dehşet anlarını, ”çocuklar suyun içinde kaybolacak ve bir daha var olmayacaklar” duygusunu keskin bir şekilde yaşatıyor yönetmen bize.

Filmin Türkiye’nin 1970-1980’li yıllarını anımsatan yönlerine gelince:

  • Bütün aile efradının yan yana kanepeye dizilip akşamı televizyon başında geçirmeleri,
  • Televizyonda benzer niteliksizlikte şov programlarının yayınlanması,
  • Çocukların ellerinde oyuncak silahlarla kovboyculuk oynamaları,
  • Belediye hoparlörlerinden sürekli duyurular yapılması,
  • Yoldan bağırarak geçen satıcılar,
  • Bandolu askeri tören geçişleri,
  • İnsanın değersizleştiği hıncahınç dolu hastaneler,
  • Çamurun çirkefin yerden hiç kalkmadığı, kaz ve horoz sesleriyle dolu gecekondu bölgeleri,
  • Üniversiteli gençlerin sokak eylemleri yapması, devletin, askerî eğitimden geçirdiği gençleri kontrgerilla olarak eylemcilerin üzerine salması ve çıkan çatışmalardan otoritesini artırarak çıkması, (bir anlamda CIA’in dünyanın her yerinde aynı taktikle iş gördüğünü gösteren de bir durum)…

Eleştirmenlerin daha çok teknik detayları öne çıkararak sinematografik açıdan kusursuz bir film olarak addettikleri ve yılın hatta son beş yılın filmi gibi abartılı övgülere mazhar kıldığı filmin, tüm öğeleriyle birlikte değerlendirildiğinde herkese hitap etmese de sıra dışı bir film olduğunu söyleyebilirim. Ana hikâyesi zayıf görünse de güçlü alt metinleri ve ikinci izleyişte daha bir fark edilen detaylarıyla izleyicisini adeta çarpan bir film Roma.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz