Ana Sayfa Edebiyat Öykü İçselleştirilmiş Bir Facia

İçselleştirilmiş Bir Facia

Her konak en az bir kere yanar. Ahşabın kaderinde vardır yanmak. O ne ihtişamlı yok oluş ne azametli bir çözülüştür. Biriken gerilimin koyvermesiyle geriye kupkuru bir iskelet kalır. Bundan önceki gün sofada bir aradaydık. Yukarı kata çıkan merdivenlere oturmuştum. Birkaç yaşamsız yazardan derlediğim uzun bir roman vardı elimde. Okumayı bitireli çok olmuştu gerçi ama onların yaşadıkları evlerde -kimisi denize yakın bir köşk kimisi bir otel odası- dolanıp duruyordum. Babamdan kalma bu ihtiyar konakla aralarında benzerlikler bulunca çocukça seviniyordum nedense.

Yeşa piyanoda noktürn bir parçaya çalışıyordu. Hep yanlış bastığı yere gelince benim de bir sinirime dokunmuş gibi okuduğum cümlede takılıp kalamama sebep oluyordu. Aralarına ince melisa dalları dolanmış parmakları hızla gidip geliyor. Böylesine beyaz ve pürüsüz bir el hareketlenen heykelleri andırıyordu.

Yemekten sonra günbatımını içmek için birlikte verandaya çıkıyoruz. Zümrüt gözlü kedimiz üstüme atılıyor. Kucağımda onu severken yarın burada hıncımdan ağlayacağımı bilmeden huzurun sakin akıntısına bırakıyorum kendimi. Çevrede uzak birkaç bağ evi haricinde bozulmamış ıssızlık. Onlar da sahipleri henüz şehirde olduklarından kapıları pencereleri kapalı. Karşı tepelerde büyük sürülerin içindeki iki yorgun çobanı köy yoluna girene kadar takip ediyoruz. Sonra tunç kesilmiş güneş soğuk geceye batıyor. Keskin ve hoş soğukluğunu örtüyor gece üzerimize.

karanlık koyuluyor koyuluyor

o güne kadar gördüğüm bütün kâbuslar

doruk noktasına erişip

bir kıvılcım halinde kendiliğinden doğuyor alt katta

güzelim, sen su içerken bütün konak alev alıyor

İyimser ev halkı uykusunu üstünden atıp derhal mücadeleye girişiyor. Yalnız eski bir ev değil kurtaracakları. Yatacakları yer, yiyecekleri ekmek ama nafile… Alazlar hep yükseğe daha yükseğe erişmek için yarışıyor. Sonra üst kat sonra çatıya varıyor. Perdeler tutuşunca pencereler yardım dileyen kocaman gözler gibi açılıyor. Çığlıklarını hala duyuyorum. İşte böyle can verdi yaşlı konak. Bir gecede çabucak…

Kirlenmiş bir sabaha çıkıyoruz. Küllerin üstünde geziniyorum. Yüzüm de sanırım karalara bulanmış. Yüreğim de yanmış bir parça. Diğerleri benden biraz uzakta kurtardıkları birkaç battaniyeye sarılmış bekliyorlar. Yeşa gelip koluma giriyor.

“Köylüler yiyecek getirmiş.”

Bahçenin kuytu bir köşesinde yiyoruz fakat ne yediğimi bilmiyorum. Alevler içime işlemiş, kanıma karışmış. Hala yanmaktayım. Buz gibi sabah, soğuk gözyaşlarımı söndürmeye yetmiyor. Huzur da demek yanıcı bir şeymiş. Yeşa beni oyalamak için konuşuyor.

“Bir ansiklopedi var. Orta sayfalarına gelmiştim ki hiç açılmamış bir sayfa buldum. Düşünsene üzerinden onca sene geçmiş. Onlarca insan yaşayıp ölmüş. Bu sayfa kapalı kalmış.”

“Peki, ne buldun?”

“Japonya’da yapılan bir seramoni hakkında okudum.”

“Burada bir batım daha kalmak istemiyorum.”

“İki treniyle ayrılırız.”

Her birinde felaketten izler olan kurtarılmış eşyalar arabanın arkasına tıkıştırılıyor. Çalışanlar önce köye oradan bir araçla gara gitmeye karar veriyor. Ayrılmadan önce birer sigara ikram ediyorlar. Kimse el sallamıyor ardımızdan. Ana yola çıkan sapağa dönüyor ve o insanlarla yok olmuş konağı geride bırakıyorum.

Bir süre gittikten sonra yol üstünde bir bataklık görünce duruyorum. İnip kaportaya oturuyorum. Gri bulutların yansığı donuk yüzüne bakıyorum. Yuttuğu saksağanların uğursuzluğu dönüyor üstünde. Ormanın neden bu kadar sessiz olduğuna şaşmamalı. Belki konaktan geriye kalanları bu bataklığa gömmeliyim. Cesetten kurtulmak isteyen bir katil gibi hissediyorum. Nasılsa her şey yanmadı mı? Yeşa içeriden cama vuruyor. Eğilip kenardan bir papatya koparıyorum. Kaybettiğimiz onca şeyden sonra bu çiçeği armağan edişim ikimizi de gülümsetiyor. Hayat neden ibaret sevgilim?

Gara varınca zaten çoğu zaman boş olan büyük salonda bekliyoruz. Bütün bu binanın, gelecek olan kömürlü trenin de küllerden oluştuğunu biliyorum artık. Düne kadar sarsılmaz sandığım anıtsal olan ne varsa hepsinin tutuşabileceğini anlıyorum. Omzuma düşen hafif başıyla karım artık yorulduğunu söylüyor.

“Bütün yazı şehirde geçireceğiz. Camları açtığında benzin kokusu girecek içeriye.”

“Dairemize perdeler alacağım.”

Temizlenip hala deterjan kokan kıyafetlerimizi giyiyoruz. Işıklandırılmış geceye birlikte iniyoruz. İkimizin de eğlenmeye ihtiyacı var. Uzun bir sessizliğin talihsiz sonuna hala alışamadık. Birkaç dostla buluşup olayların görünen kısmını anlatıyoruz. Daha çok Yeşa anlatıyor. Bense çalan müziği dinliyorum. Ciddi konular konuşmaktan usandım. Konuşmak dahi istemiyorum. Ama ısrarla ne yapacağım soruluyor. Yeniden restore edilecek mi? İtifaiye neden gelmedi? Köylüler yardım etti mi? Yangın neden çıktı? İlerleyen saatlerde merak azalıyor. Beni de kendi halime bırakıyorlar. Oysa facia içimde devam ediyor. İşte ben de bütün o romanlarda, filmlerde yaşayıp ölmüş bir karakter oldum. Üstelik öldüğümün farkındayım. Belki de en acısı bu. Belki de yeniden doğuşun sancısını çekiyorum. Yine de etrafımı saran atmosfer: kül, toz ve hiç.

Önceki İçerikBeyhude
Sonraki İçerikZamansız Kitap Sitesi Açıldı
Seren Ay Şahin
Yazarın doğumu okuduğu ilk kitapla başlar. Okumaya Tolstoy’un “Diriliş” eseriyle başladım. Genç yaşım ve deneyimsizliğim bu başyapıtı okurken beni zorladı ancak aynı zamanda farklı bir evrenin kapısını araladığımı da hissettim. İlerleyen zamanlarda kitaplar farklı karakterleri tanımama ve insan psikolojisini anlamama yardımcı oldu. Birikimlerimi yazamaya karar verdim. Şiir yazarak başladım. Ardından kısa öykülerle devam ettim. Yazmak giderek benim için kendini ifade yetisi haline geldi. Bugün yazarak nefes aldığımı söyleyebilirim.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz