Deneme

İmtihanı Upuzun Bir Yoldur “Aile”

Nikâh memuru:“Aile, sevginin en güçlü halidir” diye sonlandırmıştı sözlerini. Yaren ve Ali ellerinde duran o küçük kırmızı defterin büyüsüne teslim olmuş, duydukları son cümleyi birbirlerinin gözlerinde yineliyorlardı. On iki yıllık birlikteliğin ardından evlilikle taçlandırılan bu izdivaç, binlik bir puzzle’ın son parçasını yerleştirmek gibiydi onlar için. Aynı liseden mezun olduktan sonra, kopmayan bağlar gene aynı üniversitede buluşmuş bir daha hiç ayrılmamıştı. Hayata dair tüm deneyimler el ele gerçekleşmişti. Şimdi önlerinde yeni bir yol, yeni tecrübeler vardı.

İş yerlerinin arasındaki elli sekiz kilometrelik uzaklıktan ayrı başka bir sıkıntıları yoktu. Mesafe, tam ortada kiraladıkları ev ile çözüme kavuşmuş aile olmanın gerektirdiği maraton dâhilinde, aradan geçen üç yılı fark etmemişlerdi bile.

Bir Pazar kahvaltısında Yaren dilinin ucunda gevelediği kelimeleri özgür bırakamayışının stresi ile cebelleşirken Ali bütün yükü kendi omuzlarına çoktan almıştı bile.

Sanırım doktorların söylediklerini kabullenmeliyiz. Hem ne olmuş yani; anne baba olmak illaki kan bağı şartı mı gerektirir. Belki de bizim hayatlarımız öksüz bir çocuğa umut olmak için birleştirilmiştir ne dersin?

Yaren hiç konuşmadan anlaşılmış olmasına mı yoksa kulaklarının işittiği son cümleye mi sevinsin bilemeden gözlerinden süzülen yaşları sevdiği adamın parmaklarına emanet etmişti bile. Yeni yıla sayılı günlerin kaldığı son Pazar kahvaltısını taptaze umutlar eşliğinde sonlandırmışlar, değişik duygulara kalplerini aralamışlardı. Aradan geçen bir buçuk sene, ilgili kurumlara; evlat edinme süreci, takibi ve bekleyişi ile geçmiş nihayetinde dört gözle beklenen güzel haber yine bir Pazar kahvaltısında başköşeye oturmuştu. İlk defa bir tatil günü geçmek bilmemiş ve böylece uykusuz geçen geceler başlamış olmuştu. Yaren, avuçlarında kendisine bakan minicik bal rengi gözleri görünce içinde coşan hislere anlam vermeye çalışırken, Ali karşısında duran manzaranın cazibesinde, dünyanın en güzel görüntüsüne bakıyormuş gibi seyre dalmıştı. Alışma evresinde her ikisi de yıllık izinlerine ayrılmış beraber geçirecekleri bir ayın ilk sabahına Nisan güneşi ile merhaba demişlerdi. Yaren, içini ısıtan saadetin gözlerini takip eden sıcacık bakışların tesiri olduğundan öyle emindi ki. Ağzından bir çırpıda çıkan o cümle “benim sahici güneşim” aile olmalarında eksik kalan ismi koyuvermişti. Böylece “Güneş” kızımız hem yeni adına hem de yeni yuvasına kavuşmuş oldu. Henüz dört aylık olan Güneş çevresinde olan bitenlere anca adapte olurken Yaren ve Ali birbirlerinin şartlarını kolaylaştırmak için büyük gayret gösteriyorlardı. Bir ay sonunda her iki taraf da birazcık da olsa kendilerini birlerine tanıtmışlardı. Yarenin anne ve babası torunları için il değiştirip, bakımı konusunda onlara destek olabilmek adına karşı dairelerine taşınmışlar herkesin hayatlarında bambaşka dönemlere adım atılmıştı. Taaa ki o kara günler gelene dek.

Güneş yedi aylık olana kadar herkesin göz bebeği evin neşe kaynağıydı. Daha sonraki zamanlarda anneanne Güneş’in davranışlarında endişeler hissetmeye başlamış ve bu konuyu çok uzatmadan kızına açmıştı. Böylelikle başlayan hastane yolları sekiz ay devam etmiş nihayetinde “Otizm” olduğu kanısı dile getirilmişti. Artık hayat eskisi gibi olmayacaktı. Yaren ve Ali anne baba olmanın zorluğunu tüm hücrelerine kadar duyumsayabiliyorlardı artık. Tarifi konmamış bir sızı tüm hayatlarına ansızın gelip çökmüştü. Bu esnada Güneşin hastalığının araştırıldığı vakitlerde yurt müdürü ile tekrar iletişime geçilmiş teşhis koyulduktan sonra da görüşmeler devam edilmişti. Kurumdan Güneş’in yeniden devlet koruması altına alınarak bakımının üstlenilmesi önerilse de Yaren ve Ali kızlarının Tanrı hediyesi olduğunu ve ondan vazgeçmeyeceklerini ifade ederek gerçek aile olma konusunda ilk imtihanlarının üstesinden el ele gelmişlerdi.

Bir gün “otizm” çocukların ailelerinin yer aldığı sempozyuma katılmışlar ve kulaklarından bir ömür çıkmayacak o cümle ansızın yazgılarını kâbusa çevirmişti. Bir dedenin annesi ve babası vefat etmiş otizmli bir torununu ifade ederken kullandığı o kelimeler, salonun ortasında buz gibi bir rüzgâr etkisi yaratmıştı. 

“Birine beddua etmek isterseniz ‘Allah sana otizmli çocuk versin’ deyin.”

O gün eve dönerken hiç konuşmamışlar içten içe gözyaşlarını yüreklerine akıtmışlardı. Güneş bir buçuk yaşına geldiği anlarda bakımı daha bir zorlanmış anneanne ve dedenin gücü oldukça zayıflamıştı. Yaren bir karar vermeliydi. Ya “Güneş” için yapabileceği her şeyi yapmalı ya da bir ömrü vicdanının yükü ile geçirmek zorunda kalmalıydı. Yaren işini ve geldiği statüde verdiği emekleri bir çırpıda silerek hakkını kızından tarafa kullanmış, işittiği en ufacık ihtimallerin peşinden canla başla seferber olmuştu. Uykusuz geçen geceler, günler, umutsuzluklar, gözyaşları, isyanlar, pes edişler her defasında Yareni ayağa kaldırmış, önüne çıkan her engelde biraz daha güçlendirmişti. Tedavi süreçleri, özel eğitim programları, kesintisiz birebir iyileştirme aşamaları derken soluksuz geçen beş yıl Yaren ve Âlinin hayatlarından öyle çok şey alıp götürmüştü ki. Her ikisi de içlerindeki yangınları dile getirmemiş olsalar da bu ateşler kolay kolay sönmeyecekti. Bir kez olsun evlatlık konusu açılmamış, yıkılan hayallerden söz edilmemişti. Şüphesiz inandıkları İlahi adalet Güneşlerini ve ruhlarını aydınlatacaktı. Âlinin daha çok çalışması Yareninde daha çok tükenmesi, umutlarını hiç soldurmamış; bir ömre adanan yıllar hiç beklemeden yâda bekletmeden hızlıca geçip gitmekteydi.

Otuz yaşlarında atıldıkları bu hikâye, kırklı yaşlarında bile aynı tempoda devam ederken yeni sıkıntılarda peşlerini bırakmıyordu. Ali bu süreçte annesini kaybetmiş, hastalığı sırasında yeteri kadar ilgilenemediği için kendini suçluyordu. Yalnız kalan babada aynı üzüntüleri yaşamamak adına gözünün önünde olmasını isteyerek, dairesinin çatı katını ona göre tasarlayarak yakınında olmasını sağlamıştı. Yaren için de durumlar pek parlak değil babası için koyulan kanser teşhisi ile bir darbe daha yemişti. Onlar zamana değil de zaman onlara yetişmeye çalışıyordu adeta. Yaren sadece aynı şehirlerde değil ışık gördüğü ve ulaşabileceğe her kentte deva aramaya devam ediyordu. Mucizelere inanmak istiyordu ve bunu başarabileceklerine dair inancından bir defa bile şüphe duymamıştı. Vakit onlar için gözlerini araladıkları sabahlara güneş olmaya devam ettikçe mucizelerde çoğalmaya devam ediyordu. On bir yılın sonunda doktorların bile şaşıracakları türden ilerleme sarf etmişler kızlarının her yaş alışında aydınlık geleceklere yol almışlardı. Yaren bu tempoda bile Güneşe dair her ayrıntıyı cebinden bir an olsun ayırmadığı o küçücük deftere bambaşka yavrulara umut olacağını bilmeden özenle sığdırıyordu.  On üç yılın sonunda gözle görülebilecek değişikler artık apaçık ortadaydı. Güneş okuyup yazabiliyor, çevreye uyum sağlayabiliyor, iletişim kurabiliyor ve artık anne ve baba kelimesini dolu dolu söyleyebiliyordu. Kaybedilen çok şey vardı tabii ki de. Belki de gençlik yıllarının başlarında hayal edilen evlilik yaşanamasa da aile olabilme konusunda fazlasıyla bedel ödemişlerdi. Yaren binlerce insana ışık olacak “Güneşin Yolculuğu” kitabını ve getirdiği duaları işte böyle kazanmış oldu.

“Güneşin Yolculuğu” Kitabından ilk sayfa:

Biz bir aileyiz. Zira imtihanı upuzun bir yol bu. Bir yanında neşesi, hüznü, gürültüsü, şamatası ve gerçekleri ile tüm insanların yaşadığı bir dünya; Diğer tarafta ise kocaman zifiri karanlık. Eğer karanlık tarafa denk geldiysen ve pes etmek üzereysen neden başladığını düşün.

“Kötü bir döneme girdiğinde ve her şey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika daha dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde sakın pes etme. Çünkü işte orası, gidişatın değişeceği yer ve zamandır”.(MEVLANA)

Yazar: Emel Bulut

Fethiye doğumlu. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Muhasebe ve Anadolu Üniversitesi İşletme Mezunu. Okumak ve Yazmak kendimi en iyi ifade edebildiğim en çokta özgür olduğumu hissettiğim alan. Hayatımın her alanında kâğıt, kalem olmaya da devam edecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir