Eleştiri

İngiliz Sömürge Kültürü’nün Anlatıldığı Roman: A Passage to India

Hindistan’ın İngiliz sömürüsü olduğu yıllarda(1920’ler), Bir İngiliz ve Hintli’nin arkadaş olduğunu düşünebiliyor musunuz? O yıllarda, İngiltere neredeyse tüm dünyaya hükmetmektedir. Hindistan ise yalnızca geçim kaynağı, bir sömürü ülkesi olarak görülür. E.M. Forster, bu ihtimali düşünür ve üzerine yazar. İlk basımı 4 Haziran 1924 tarihinde gerçekleşen A Passage to India, romanı bir arkadaşlık ilişkisinden çok daha fazlasıdır. O dönemlerin İngiliz ve Hintlilerini anlatan bu roman, aynı zamanda o dönemin İngiltere ve Hindistan’ını anlatmaktadır.

A Passage to India kitabını yükseliş düşüş ve tekrar yükseliş olarak 3 bölümde ele alacak olursak, ilk bölüm İngilizlerin ve Hintlilerin birbirlerine karşı ön yargılarını anlatır. Her iki grup da birbirleri için soğuktur, bilinmezliklerle doludur ve merak uyandırıcıdır aslında. Bayan Moore ve Adela, İngiltere’den Hindistan’a geldiklerinde neler olacağını merak ederler. Her ikisi de yerel hakla tanışmak ve gerçek Hindistan’ı görmek için sabırsızlanıyorlardır. Fakat gemide karakterin söylediği gibi, “East is East. It is a questioning of culture.” Doğu, İngilizlerin büyük bir çoğunluğu tarafından sömürge olarak görülmektedir, doğal olarak insanları da yalnızca kendilerine hizmet eden birer köledirler. Fakat Forster, Bayan Moore ve Adela karakterleri ile bu görüşün ilerisine gitmiştir. Bir Müslüman doktor olan Aziz ile kurulan dostluk, bunun kanıtıdır. Aziz karakteri, Hindistan’da yaşamasına ve İngilizler tarafından kendisine kötü davranılmasına rağmen, arkadaşlarıyla bir İngiliz ve Hintlinin arkadaş olup olamayacağını tartışacak kadar geniş fikirli ve umutludur. Tam da bu konuşmanın olduğu gece, Bayan Moore ve Aziz bir camide tanışırlar ve arkadaş olurlar.

İkinci bölüm olarak adlandırdığım ve düşüş bölümü olan mağaralar, aslında iki grubun da birbirlerine olan ön yargılarını kırdıkları ve birbirlerine ısındıkları bir bölüm olarak görülebilecekken, mağarada yaşandığı düşünülen tecavüz olayından sonra Aziz’in mahkemede yargılanması, aslında iki grubun da içlerinde yatan nefretin ortaya çıktığını gözler önüne serer. Marabar Mağaraları, romanın sembollerinden biridir. Mağaralar, doğaya yabancı olan her şeyi ve herkesi temsil eder, doğadaki gerçek bir boşluktur. Bu esnada, bayan Moore ve Adela’nın da belki de İngiltere’de aynı mağaralarda olan boşluk gibi bir boşluğa düşüp Hindistan’a ziyarete karar verdiklerini ve yeni bir arayış içerisinde olduklarını söylemeden geçmemek gerekir. Mağaralar, dünyanın en eski oluşumlarıdır ve boşluklardan oluşurlar. Dolayısıyla, bağırıldığında yankı olarak bağırdığınız şey size geri döner. İşte, bu iki bayana da olan aynı şeydir: beraberlerinde getirdikleri ön yargı ve o boşluk kendilerine geri döner. Belki de hiç ön yargılarını kırmamışlar ve aradıklarını bulamamışlardır. Bu da bir olasılıktır.

Romanın son bölümünde Hinduizm ön plandadır. Bana göre, Forster romanını, birbirinden hem etnik hem dinsel açıdan farklı karakterlerden oluşturur çünkü hikâyeyi ve tarihi tek bir taraftan anlatmak istemez. Hinduizm’in bu bölümde ön planda olmasının sebebi de budur. Bir Hintli ve bir İngiliz karakter Hindistan’dan ayrılırken ve tam da şu an tam anlamıyla uzun soluklu arkadaş olabileceklerini düşünürken, roman şu cümlelerle biter, “No, not yet. . . . No, not there.”. Çoğu eleştirmene göre, Forster romanını karamsarlıkla bitirmiştir ve bir Hintli ve İngiliz’in arkadaş olamayacağı konusunu romanında işlediğini düşünür. Bana göre böyle değildir, burada umutsuz bir yaklaşım yoktur. Evet, bu arkadaşlık ilişkisi zordur, hatta romanın başlıca temalarından biridir. Bu İngiliz sömürüsü şartları altında, Hintlilerin birer hizmetkar, İngilizlerin ise onların yöneticisi olarak görüldüğü bir dünyada bu ilişki çok zordur. Fakat, Fielding ve Aziz gibi birer karakter, işte bu ilişkinin olma ihtimalini arttırmaktadır, insana umut aşılamaktadır.

Sonuç olarak, tüm bu romanın yazılma sebebi tamamen British colonial/military kültürünün bir parçasıdır. Güneşi hiç batmayan ülke olarak görülen İngiltere, sömürü halklarına belki daha iyi davransaydı, belki hiç sömürmeseydi, sistem bu şekilde ilerlemiyor olmasaydı, bir İngiliz ve bir Hintlinin arkadaş olması bugün konumuz olmazdı, bu romanı yazdırmazdı. Etnik ve dini farklılıklar, tarihsel süreçler insanları bu kadar yönlendirmeseydi ve etkilemeseydi, her insan karşısındakini rengine, dinine, ırkına, kökenine, yaşadığı yere ve yaşam stiline bakmaksızın sadece insan olarak görebilseydi, sizce de dünya daha yaşanabilir bir yer olmaz mıydı?

Yazar: Buse Çınar

Ankara’da dünyaya gelmiştir. Çocukluğundan beri edebiyata ilgi duymuş ve birçok yazı yazmıştır. Lise eğitiminin ardından Selçuk Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girmiştir. Halen bu okulda öğrenim görmektedir. Ek olarak, okul topluluklarında çevirmenlik yapmaktadır. Ayrıca yazılarını kendi web sitesinde de yayımlamaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir