Ana Sayfa Edebiyat Deneme İşkence Vitrininde Yeni Bir Ürün: Lekeçözücü Anlam!

İşkence Vitrininde Yeni Bir Ürün: Lekeçözücü Anlam!

“Bir zamanlar, uzak diyarların birinde astığı astık, kestiği kestik bir imparator yaşarmış. Kudreti, halkına yaptığı zulüm ile ölçülürmüş. Vergi mi vermedin kafan vurulur, köpeklerine attığı kemiklerden birini mi çaldın, derhal tırnakların sökülürmüş. Halk, bu zalim imparatorun gölgesinde korkudan tir tir titrer, kendilerini kurtaracak kahramanı umutla beklermiş.”

Masallarda, umutla beklenen kahraman geç kalmaz, hep gelir ve zalim imparatorun saltanatına son verir. Zaten, masallarda tercihen hep iyiler kazanır.

Destanlar, masallar güç’ün kanlı imzasına üstü kapalı değinirler. Destan/masal önce “Tanrısal Adalet”in kaybedildiği, zorla ilhak edildiği, yok sayıldığı bir mecraya akıtılır söylenceci tarafından. Sonra yine aynı anlatıcı, halkın duaları, inan gözyaşları arasında gökyüzünden inen kutsal kılıcı kahramanın eline tutuşturur ve hak edilmiş bir intikamın yerine getirilişine seyre davet eder okuyanı/dinleyeni. Gücün kanlı zorbalığına karşılık, Tanrısal Adalet’in kutsal kılıcı! Acı, kan ve gözyaşı, aynı söylence içerisinde Samsavari bir dönüşüme uğrar gözlerimizin önünde. Lacan’ın o ünlü sözü, söylence içerisinde hayat bulur kendine: “Dil anlamı belirtmez, anlamın yerini alır.” Anlamın yerini alan sözcükler, yaratılan bu üstgerçeklik içerisinde diledikleri gibi at koşturmaya başlar. Hatta anlamı yeniden yapılandırır ve bozarlar. İşte anlamın yeniden üretildiği bu noktada, anlamı yeniden üretilmiş bir sözcük, aynı anda hem ürperti hem de çılgınca bir tatmin duygusu uyandırmak için kullanılmaktadır: İşkence!

Resim 1: İşkence’nin sözcük anlamı hep seyredilenin (şiddet gören) maddesel varlığı üzerinde yoğunlaşıyor: Vücuda yapılan eziyet, şiddetli eziyet gibi.

Bir arketip olarak söylencenin ve günümüzdeki sinema/hikâye türlerinin yeniden yapılandırdığı anlam içerisinde işkencenin geçirdiği dönüşüm şaşırtıcıdır. Anlatıcı/yazar hak, hukuk tanımadan şiddet uygulayanın, seyredenin ve seyredilenin üzerine, süpermarket raflarının popüler lekeçözücü ürününü sıkmaktadır dili kullanarak. Seyirlik bir hadiseye dönüşen işkencenin üzerine sıkılan anlamsal solüsyon, suç ile ceza arasındaki etik dengeyi görünmez kılarken, suçlunun/cezalandırılanın masumiyeti olasılığını bellekten silmek/unutturmak konusunda da kimyasal bir başarı sergiler. Yeni ürünün çalışma prensibi basittir: Anlamın yerini alan dili kullanarak, olay örgülerini birbirine bağlayan dialektik süreçlerin algılanışı üzerinde deformasyon yaratmak! Şimdi, mucize solüsyonumuz “işkence” sözcüğünün üzerine sıkıldığında nasıl bir kimyasal reaksiyon yaratıyor, buna bakalım.

İşkence’nin sözcük anlamı hep seyredilenin (şiddet gören) maddesel varlığı üzerinde yoğunlaşıyor: Vücuda yapılan eziyet, şiddetli eziyet gibi. Aslında bu karşılıklar, daha çok Ortaçağ engizisyonlarınca yapılan işkenceyi tanımlar görünüyor. Halkın (seyircinin) önünde gözlerine mil çekilenler, falakaya yatırılanlar, tırnakları sökülenler, vücutları dağlananlar… Gerçi, suçluların/mağdurların/masumların kent meydanlarına kurulan şiddet panayırlarına çıkarılıp sergilendiği, seyirlik çoğaltılışla işkencecilerin sayısının arttırıldığı günler geride kalmış gibi görünüyor. Oysa şiddet panayırının yeni bir adı var: Medya! Artık, bedenlere uygulanan şiddeti izlemek için seyircilerin kent meydanlarında toplanması, ‘sen öndesin biraz çömel, ben arkada kaldım azıcık başını indir’, diyaloglarına girmelerine gerek yok. Bir yandan mabadımıza, sırtımıza rahatlatıcı masaj yapan koltuğumuzda oturup bir yandan da kişisel kumandanımızla dilediğimiz kanalda, dilediğimiz açıyı ve görüntü kalitesini seçerek işkenceyi gerçek zamanlı izleme şansınız var. Kim sıkıyor teknoloji insanları yalnızlaştırır palavrasını? Patetik meddahlıkları maksimumda kristalize eden yüksek çözünürlüklü dev ekranların hakkını yemektir bu!

İşkence kavramı etrafında dönen özne-nesne ilişkisinde, yüzeydeki nedensellik açısından modernizm kılıfıyla paketlenmiş kimi dönüşümler mevcutsa da, kavramın imlediği gizil nedenler/anlamlar açısından temel farklılıklar aramak abesle iştigal olacaktır. İşkence olgusu üzerinde, yüzyıllardır ana fikrinden hiçbir şey yitirmeden, değişmeden gelen gizil nedenler olmuştur hep. Eni konu, bu gizil nedenlerin, yüzyıllar boyu seyredile seyredile alenileştiğini, bir parça deşifre olduğunu söylemek mümkün. Eski çağlardan bu yana, herhangi bir otoriteyi/iktidarı/yönetsel gücü karşısına alan eylem ve fikirler üzerinde bir caydırma aksiyonu olarak çalışmıştır işkence çarkları. Nedense, komşusunun çiftliğinden inek çalan adama yerel otoritenin nasıl bir işkence lensi arkasından baktığını tarih kaydetmeye değer bulmaz, ama yönetsel otoriteye karşı işlendiği varsayılan suçların karşılığı olan cezaladırma biçimleri her detayına kadar aktarılır. Sanki tarih, “İnsan, tarihe her istediğini söyletebilir; çünkü ölüler itiraz edemezler.”(1), sözünü haklı çıkarmak için yazılmaktadır! Ortaçağ’da, bilmemne köyünde bilmemne isimli kul/köle/kamu malı/potansiyel suçlu, mevcut düzeni hedef alan bir “suç” işler. Düzen kilise babalarının, koyu yobazlığın, hazine imparatorluklarının düzenidir. Suç “yolunda gitmeyen bir şeyler var”ı fark edenlerin, yeryüzündeki gerçeki bulmayı cennette imtiyazlı bir yer edinmeye yeğ tutanların, çoğunluğun inandığı dogmaların peşinden gitmek yerine bilimin ışığında kendini arayanların suçudur. Malum suçların karşılığında varılacak yargı apaçıktır: İbreti alemin gözü önünde işkence görmek. Hem işlenen suçun mazur görülecek bir tarafı da yoktur; bile isteye işlenmiştir.

Resim 2: Tarih, “İnsan, tarihe her istediğini söyletebilir; çünkü ölüler itiraz edemezler.”(1), sözünü haklı çıkarmak için yazılmaktadır!

Yirmi birinci yüzyılda, demokrasi ile yönetilen bir ülkede bilmemne kentinde bilmemne isimli yurttaş/sahibinden adaklık oy/özgür birey/potansiyel süpermarket müşterisi, mevcut düzeni hedef alan bir “suç” işler. Düzen, halkın insan hakları çerçevesinde onurlandırıldığı, yasalarla özlük haklarının korunduğu, sınıfsal farkların insan varoluşunun önüne geçirilmediği güllük gülistanlık bir düzendir! Suç, halkın refah ve mutluluk içerisinde yaşadığı düzeni hazmedememişlerin, ard cenabına rahatlık batanların, onca olanak içerisinde tatminsizlik çekenlerin suçudur! Bu malum(!) suçların karşılığında varılacak yargı, bu kez apaçık değildir ama. Çünkü, anlamın bu paragrafın başından bu yana kendini gizleyişi gibi, yargının asıl maksadı da kendini gizlemektedir sözde demokrasilerde.

Kuzu Postuna Bürünmüş Bir Kurt: İşkenceci Olarak Umut Takdimimizdir!

Kurtulduğum bu ölüm, engizisyon üzerine anlatılan öykülerde dinleyip de saçma bulduğum, masal deyip geçtiğim ölümler tıpatıp uyuyordu. Kurbanlara iki tür ölüm vardı: ya vücuda yapılan korkunç işkencelerle ölüm; ya da ruha yapılan korkunç işkencelerle ölüm. Bana ikincisi hazırlanıyordu. Çektiğim bunca şey sinirlerimi iyice gevşetmişti; kendi sesimi bile duysam titriyordum; beni beklemekte olan işkenceye, her bakımdan uygun bir durumdaydım.”(2)

Edgar Allen Poe, “Kuyu ve Sarkaç” isimli öyküsünün kurgusunu, engizisyon tarafından işkence ile öldürülmesine karar verilen bir adamın kaçınılmaz ruh durumları, korku ve titreme arasında gidip gelen süreçleri üzerine oturtmuştur. Öykünün kurgusal zemini, öykü kişisinin bedeninin işkenceyi kabullendiği, çekeceği acının bilincine vardığı noktalarda oynak bir bataklığa, kurtulma umudu beslediği ve kurtuluş yolları aradığı zaman aralıklarında asfalta dönüşür.

Öykü kişisi, anlatıcı ya da işkenceye uğrayan, kendisine verilecek cezayı az çok kestirerek bir suç işler. Bu noktada, işlenilen suçun büyüklüğü ya da niteliği önemli değildir. Çünkü suç, eyleme dönüştürülmemiş olsa bile ceza gerektirir; buradaki önemli nokta, bir eylemi suç olarak tanımlayan ile suçu tartan, kadraja alan ve ceza hükmünü verenin aynı özne oluşudur. Sürü başının kaderci keyfiyeti, Tanrıyı tutsak etmiş, onun krallığını yeryüzünde yeniden yaratmış ve göksel kılıcını demirci atölyesinde akan kızgın korun içinden çıkarmıştır. Kişi, düşünselini kamuya açık yaşam alanında eyler gibi yaptığı/eylemeye yeltendiği anda, gökten yere indirilen kılıcın ucu suçu ve suçluyu işaret etmektedir.

Adı, zaman içerisinde imlediği şeyden başkalaşıp başka bir ada, ‘kültür’e dönüşen töre, adaletle hiç ilgilenmez. Tersine, adalet kavramını kitle içerisinde yabancılaştırır, adaletsizliği hoş görür; bu yüzden kopan bacaklar, oyulan gözler yıllar yılı bir Kutsal Kâse seremonisi içinde yutturulmuştur halka. İşkenceci, halkın karşısına Tanrısal erkle donatılmış olarak çıkartılır. Acı, korku ve utanç, mistik bir evren içerisinde saydamlaşarak kaybolur. İşkencenin ruhsal ve bedensel partikülü olan korku, seyirciler (halk) kendini törenin bir parçası olarak görmeye başladığı andan itibaren taraf değiştirir; işkence görenin gerçek korkusu, seyircilerin bilinçaltına simulatif bir nedensellik, ilke, hak ediş, bir babanın çocuğunu yola getirmek için uyguladığı kabul edilebilir şiddetin hoşgörüsü olarak yansır. İşkence, tam bu sırada mutlak saçmalığını yitirir; yargıyı veren ve uygulayan otoritenin hayaleti halkın ruhunu sarmalar ve onu ele geçirir. Seyirciler, kendilerini otoritenin zavallı bir parçası olarak değil, otoritenin kendisi olarak algılamaya başlarlar. Güç tarafından, planlıca büyülenmiş robot toplum! Geçmişten yansıyan tanıdık bir bilimkurgu sekansı gibi değil mi?

Resim 3: Tanrının bile akıl edemediği bir işkenceci, zindanlarda yanan her can ateşinin içinde kendini yeniden ve yeniden yaratmaktadır: Umut!

Suç ve ceza arasındaki itiraf boşluğunu doldurmak için türetilen işkence, evrilmiş ve cezanın kendisine dönüşmüştür artık. Bu hali ile kendi iç dialektiğine sahiptir; hatta o dialektiği kendi yaratmıştır. Apaçıklaşmıştır. Cezalaşan işkencenin suçtan hiçbir sakınımı olamaz doğal olarak. Seyredilen (işkence gören), cezanın üzerinde somutlaştırılacağı bir nesnedir sadece. İşte bu nedenle, işkence, bir cezalandırma parodisi olarak tam bir etik donanıma sahip kılınmıştır.

Oysa seyredilen cephesinde durum hiç de iç açıcı değildir: “Umut neden oluyor buna, sinirlerim onun yüzünden geriliyordu –ben onun yüzünden büzülüyordum. Umut –her türlü işkencenin üstünde, ötesinde olan umut- engizisyon zindanlarında ölümü bekleyenlerin kulağına bile kurtuluşu fısıldayan umut!(3) O, törenin/söylencenin içinden çıkacak bir kurtarıcı beklemektedir. Kurtarıcı bir figür, rastlantısal bir affediliş, mistik bir mucize kılıklarından herhangi birine bürünmüş olarak beklentilenebilir. Ruhun dinginliği tehlike altında iken, umudun tekinsiz sularına açılmak çocukçadır; oysa töre’nin masalsı labirentlerinden çıkıp gelecek düşsel bir kahraman her şeyi yoluna koyabilme gücüne sahiptir.

Tanrının bile akıl edemediği bir işkenceci, zindanlarda yanan her can ateşinin içinde kendini yeniden ve yeniden yaratmaktadır: Umut! Zindana konanın bedeninin çektiği acı, ruhuna enjekte edilmiş aşağılanmışlık, bulantı, korku ve ölüm hislerinin hiçbiriyle baş edebilecek kadar derin olamaz. Üstüne üslük bilinç, sürekli panzehirini olmayan bir zehir salgılamakta, bunu refleks duyarlılığında tekrar tekrar yapmaktadır. Umutla yavaş yavaş, ruhu kıskacına alan derin acılar içerisinde zehirlenmektedir zindana atılan.

Bir ölüm-dirim savaşına dönüşmüştür işkence. Ona karşı kazanılacak zafer (Az da olsa bir umut vardır hep), zafer sahibine kaybettiği ruh dinginliğini yeniden kazandırmayacaktır oysa. Hayatta kalan, adına yaşamak denen tarih eskizini karalamaya devam ettiği sürece, ruhuna damgalanmış bir Scarlet Letter ile dolaşacaktır halk arasında. Geçmişe dair anıları, bir hayvan leşi gibi küstah ve müstehcen bir gösterişle sırıtacaktır belleğinde. Geçmişte çektiği ruhsal ve bedensel acı bile bir seraba dönüşecek, bu serap ona, ölüm karşısındaki dayanıksızlığını, teslimiyetini imlemekten başka işe yaramayacaktır. İşkence, işkenceye uğrayanın sahip olduğu, dengelerini üzerine kurduğu tüm etik donanımları yerle bir etmiştir artık. Oysa işkence bu süreçte kendi etiğini yitirmemiş, aksine kendi varlığını pekiştirmiş ve bütüncül bir kötülüğü imler hale gelmiştir.

Acı Çekiliyor Mu Acaba? Uzun Süre?

Ortaçağ engizisyonunda, suç ile ceza arasındaki itiraf boşluğunun işkence ile doldurulmadığını, işkencenin kendisinin bir cezalandırma yöntemine dönüştürüldüğünü söylemiştik. Halkın gözü önünde, apaçık ya da bir zindanların derinliklerinde gizli kapaklı olarak. Oysa demokrasilerde işkence yapmak kanunen bir suçtur. İşkencenin suça karşı bir sakınım yaratmadığını fark etmek ne kadar zaman almış acaba; yoksa hâlâ fark edilmiş değil mi? Ya da kadim zamanlardan bu yana ortalıkta olan bir gerçeği görünmez kılmak için anayasalara iliştirilen sözde bir özür mü işkencenin illegalliği?

Demokrasilerde devlet, halkın kendinden taraf olmasını tesis etmek zorunda değildir. Teorik olarak, devletin insanları kendi gibi düşünmeye zorlaması, kendi niyetlerini halka dayatmak için herhangi bir gövde gösterisine ihtiyaç duyması, sindirme politikası gütmesi ya da gücünü imleyen eylemleri halkın gözüne sokması da gerekmemektedir. Teorik olarak durum böyle. Oysa pratikte, zaafları olan bir yapıdır devlet. Geçmişteki hamilerinin uyguladığı yöntemleri bilen, aleniyeti kamufle etmenin yolları üzerine ihtisaslaşmış, her ne pahasına olursa olsun kendi varoluşu dışında hiçbir organik yapıya ve oluşuma geçit vermemek üzerine kurulu politikalar üretme becerisine sahip devasa bir etoburdur enikonu devlet. Kaldı ki, yönetimi altındaki kitlenin kendi içinde aldım-verdim çekişmesini ellerini ovuşturarak izlerken bile tedbiri elden bırakmamaktadır. Günün birinde bir çocuğun çıkıp da “Aaaa! Bakın kral çıplak!”, demiş olduğunu ve tarihin döngüsel olarak tekrarlandığını aklından hiç çıkartmaz çünkü. Bu nedenle, kanunca illegal saydığı/saydırdığı işkenceyi kullanmaktan hiçbir dönemde ve nedenle çekinmemiştir. Gerçek ile gerçek tasarısının birbiri içinde eridiği çağın yeni tiranları, hamilerinden çok daha şanslıdır işkenceyi bir cezalandırma yöntemi olarak kullanmak konusunda. George Orwell, 1984 isimli yapıtında ağzından kaçırdığı şu cümleler ile, bu dehşetengiz zekânın tek emelini ve varoluş nedenini harikulade açılımlar: “Parti, iktidarı yalnız iktidar olmak için ister. Başkalarının iyiliği bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren yalnızca iktidrdır; zenginlik, lüks, uzun ömür ya da mutluluk değil; yalnız iktidardır, güçtür, katıksız bir güçtür.

Resim 4: Takmakta olduğumuz medya lensleri sebebiyle, seyredilenin (işkence gören) ideolojik ve etik tercihleri hakkında en küçük bir ipucuna bile sahip olabilmemiz olanaklı değildir.

Belleğin yüzyıllar boyunca insanlık tarafından kazanılmış iyi/kötü deneyimleri bir çırpıda unutuşa teslim etmesi elbette mümkün değildir. Nasıl bir zamanlar engizisyon çılgınlığından ürküp inanmadığı şeyler üzerine yeminler etmiş, gerçekten vazgeçmiş insanlar olduysa, bugün de devletin kendi varlığını tehlikeye düşürebileceğini sezdiği düşünce ve eylemlere karşı sürdürdüğü üstü örtülü mücadelenin mağdurları arasından kimi inkârcılar çıkmaktadır, çıkacaktır. Bu inkârı, basitçe “sisteme uymak” olarak değerlendirmekten kaçınmak gerekir. Zaten, takmakta olduğumuz medya lensleri sebebiyle, seyredilenin (işkence gören) ideolojik ve etik tercihleri hakkında en küçük bir ipucuna bile sahip olabilmemiz olanaklı değildir. İşte, bu son cümle, içinde iktidarın gücünü barındırır. Seyirci, seyretmekte olduğunun yanlışlığı, suçluluğu ya da kötücüllüğü hakkında bir yargıda bulunmayı artık talep etmemektedir. Seyirci, zaten demokratik, parlamenter bir sistem içerisinde yaşadığını var saymakta, sisteme dair herhangi bir muhalefeti olsa bile bunu dillendirecek birimin kendisi olmadığını düşünmekte, kendi içsel muhalefetinin sesini kısıp TV’nin sesini açmayı yeğlemektedir. İşkence, çağlar boyu büyük bir başarıyla yerine getirdiği korkutma ve sindirme misyonunu sürdürebilmek için, artık kendine bile ihtiyaç duymamaktadır! İşkence sözcüğünün içine enjekte edilmiş anlamsal çağrışımlar, işkence eyleminin yerine kat kat güçlenerek geçmiştir çünkü. Lacan’ı burada bir kez daha anmakta yarar var: “Dil anlamı belirtmez, anlamın yerini alır!”

Peki, artık işkencenin eyleme dönüştürülmesine dahi gerek kalmamış, sözcüğün zikredilişi bile eylemin yarattığı etkiyi yaratır hale gelmişse, hâlâ neden işkence uygulamaları devam ediyor? Oysa, özellikle sinema sanayii ve görsel medya, ihtiyaçtan fazla işkence sahnesini yeniden yaratmak konusunda bir sıkıntı çekmiyor. Bu sorunun yanıtını verirken, yeni bir şey söylüyor olmayacağız elbette. Bir zamanlar, toplama kamplarında binlerce insanı diri diri ölüme gönderen rütbeli cellâtların yükselen çığlıkları duymamak için klasik müzik dinleyişlerindeki masturbatif nedenden çok da farklı değil modern devletin resmi yayın organlarında işkence sahnelerini yayınlamakta oluşu. Gerçeği karikatürize etmek bu bir anlamda; acıyı gülünçleştirmek, seyirlik hale getirerek anlamsızlaştırmak, soyutlamak. Ve bir anlamda da güç sahibinin cüretine dair bir gözdağı! Sistemin gerçeği kurgulamak konusundaki becerisinin farkında olanlar için dehşet uyandıran, farkında olmayanlar içinse muğlak bir anının çağrışımlarını tetikleyen bir bilinçaltı kılçığı. Su almak için çeşmeye her gidişi öncesi bir tokat yiyen kız çocuğunun manasız kanıksamışlığını yaratmak kitle üzerinde; kitleyi kendinden korkar, kendini ihbar eder hale getirmek. Ve ara sıra, kitle içerisinden rastgele seçtiklerinin bedenlerine ve ruhlarına akılalmaz bir cüretle tecavüz ederek, sonrasında akıldışı bir şiddet uyguladığı bu nesneyi bir teşhir malzemesine dönüştürmek. Sonra da seyrettirdiğini, bir fotoğraf karesi gerçekliği ile resmi karikatür albümüne iliştirmek…

Biraz da güç sahibinin yabanıl işkence metodlarından söz edelim. Güç sahibi, yazılı olarak güvence altında tutulduğunu iddia ettiği temel insan haklarını çiğnerken, hiç de sinsi ve örtük tavırlar sergilemez. Aksine, illegalliği, tuhaf bir çelişki ile, kendinde hak görür. Engizisyonun pervasız gücü olan sorgulayan ve yargılayan rahip görüntüsüne bürünür. Seyirciler ise, ne yargının açıklandığı salona alınır ne de meydanlarda toplanarak işkenceyi seyretmeye zorlanır. İşleyiş aleni, eylem gizli kapaklıdır. Kurgu gereği, halkın olup bitenlerden gösterilmek istendiği kadarı ile haber almasına izin verilir. Böylelikle, kan ve acıyı likid kristal ekranın hipergerçeği olarak görmeye, duymaya alışmış olan kitleye, tamamen gerçek görüntüler en kaba saba biçimleriyle izlettirilerek kitlesel bir bozgun, ruhsal bir talan ortamı yaratılır. Bu ne biçim bir demokrasidir, bu ne biçim bir cüretkârlıktır! Bu gibi sorular homurtu kıvamında kitleden yükselirken, güç sahibi kıs kıs gülmektedir. Çünkü tam da o anda, demokratik sistemin tüm yapılar üzerinde kusursuz biçimde işletilebilmesi için kitlenin şu ve bu özgürlüğünden vaz geçmesi gerektiğini masalcı teyze şirinliği ile itiraf etmektedir. Hatta, bunu bir özeleştiri edasıyla, üzgün süzgün bir suratla yapar ekranın içinden, gazete sütunlarından, köşe yazarlarının kiralık kalemlerinden. Yine aynı anda, bu ne biçim demokrasidir homurtusuna, Pavlov’un meşhur köpeği eksik olmasın, bir de bilinçaltından gelen işkence görmek, acı çekmek korku-tetiklemesi eklenen kitle, işkence görenle ilgisiz bir tavırla, kendi geleceği, kendi çekebileceği acı namına titrer ve somurtur. Kitle, gördüklerinin dehşetinden kendini kurtarmak, panik atak geçirmemek, margarin ağırlıklı beslenme nedeniyle tıkanan damarlarına bir yenisini eklememek ya da gece yatağına gittiğinde mide ağrısı çekmemek gibi pek mühim gerekçeler ile yatıştırıcılar alır (Görünüz: Devlet-ilaç sanayii ilişkisi), 10 Seansta Tüm Somurtukları Güldürme Metodları ve Zen isimli kitapları best-seller listelerinde yükseltir (Görünüz: Devlet-tüm alternatif medya ilişkileri), gaz yapmasın diye organik gıdalar tüketir akşam yemeğinde (Görünüz: Devlet-GAP çevresindeki arazilerde yabancı sermayeli şirketler tarafından yapılmakta olan organik tarım ilişkisi), bu sözde demokrasinin içinde bir birey olmak yerine gider bir dergâhta kul olmayı seçer (Görünüz: Devlet-tarikat ilişkisi). Elbette, doğal olarak Woody Allenvari bir soru sormaya hakkınız var artık: “Bir devlet işkence ile tüm bunları yapabilir mi?”

Yaşamın Ederi Ne? Ölü Olmak Mı Leş Olmak Mı?

Bedene uygulanan işkence sırasında ruh sukûnetini koruyabilir. Ancak, doğrudan ruha uygulanan işkence beden üzerinde pek çok patalojik iz bırakır. Zamansız sanrı nöbetleri, kalpte ritm bozukluğu, körlük ve sağırlık… Kişi, yoğun işkence altında geçirdiği zamanların travmatik şokunu üzerinden atamayarak intihara bile kalkışabilir. J.P. Sartre, Duvar isimli öyküsünde, haklarında idam cezası verilmiş tutukluların ağızlarından birkaç itiraf kopartmak için uygulanan ruhsal işkenceden söz ediyor. Öyküde, 1920’li yılların sonunda faşistler tarafından tutuklanan üç kişinin idam edilecekleri saati beklerlerken çektikleri işkence gerilimli bir dille anlatılıyor. Bekleyiş esnasında, tutukluların hiçbirine herhangi bir bedensel işkence uygulanmıyor. İşkencecilerin tek yaptığı, tutukluları kendi ölüm anlarının kurgusu ile yalnız bırakmak, kendileriyle hesaplaşmalarını izlemek. Öykü kişileri arasında geçen dialoglardan birkaç örnek verelim: “Saragossa’da ne yapıyorlar biliyor musun?, dedi. Adamları sokağa yatırıp kamyonlarla üzerlerinden geçiyorlar. Asker kaçağı bir Faslı söyledi bize. Söylentiye göre boşuna mermi harcamamak için yapıyorlarmış bunu.(4). Üç tutuklu da şafakla beraber idam edilecektir ve akıllarındaki tek şey canlarının ne kadar acıyacağıdır: “İnsanın canı herhalde çok berbat acıyor olmalı. –Sonra da haince ekledi. Biliyorsun değil mi, insanın suratını allak bullak etmek için gözlere ve ağza nişan alırlarmış; bir saattir başımda, boynumda ağrılar var. Gerçek ağrı değil; daha da kötüsü; yarın sabah duyacağım ağrılar bunlar. Ama ya sonrası?” (5)

Resim 5: Bedene uygulanan işkence sırasında ruh sukûnetini koruyabilir. Ancak, doğrudan ruha uygulanan işkence beden üzerinde pek çok patalojik iz bırakır.

Biri korkusundan altına işer, diğeri soğuk mahzende ter döker… Ancak, hücrede yalnız değillerdir; faşistler onları gözlemek için Belçikalı bir doktor yollar. İdam vaktine kadar rahatça ağlayıp bağırmalarına bile olanak tanımamışlardır bunu yaparak. Karşılarına dikildikleri despotun gönderdiği bir temsilci önünde zayıflıklarını belli etmek utanç verir onlara. Ama bir zaman sonra bu duyguyu da yitirirler. Artık tamamiyle itirafa hazırdırlar: “Ne yaptıklarını çok iyi biliyorlardı; geceyi bekleyiş içinde geçirmiştim; bundan sonra da Tom ile Juan’ı kurşuna dizerlerken beni bodrumda bir saat daha bekletmişlerdi. Şimdi de çamaşırlığa kapatıyorlardı; bu oyunu herhalde ta dünden hazırlamış olmalıydılar. Sinirlerimin sonunda yıpranacağını düşünüyor ve beni alt etmeyi umuyorlardı.” (6)

Sartre’ın da Duvar isimli öyküsünde kurguladığı gibi, ruhsal işkence bir ölüm tehditi ile beslendiği vakit tam bir oyuna dönüşür. Seçilmiş kişilere, çoktan hazır olan senaryo içinde, yönetmenin uygun gördüğü roller dağıtılır ve motor verilir. Her sekans titizlikle gözlenir, esas oğlanın tüm replikleri tek tek taranır; cümlelerin arasına sıkışmış itiraf kırıntıları sinema makinesinin rontgen cihazı gibi çalışan merceğinin arkasından tek tek tespit edilir. Tehlikeli sahneler için dublör kullanılmasına izin verilmez! Ancak, yirmi birinci yüzyıla atfedilen  “kendi maceranı kendin seç” teknolojisi, itiraf senaryolarının kurgulandığı işkence sahnelerinde yıllar öncesinde keşfedilmiştir. Hatta, esas oğlana/işkence görene/kurtuluş umudu besleyene çekilen bu film için alternatif sonlardan seçeceği birini oynamak özgürlüğü bile sunulmuştur. ‘Kurşun geçirmez sözcükler ver bize ve bedenin kurtulsun’; ‘kurşun işlemez sözcüklerle ödüllendir kendini de bedenini bir leşe çevirmeyelim’; ‘kurşun yaraların ister istemez olacak, ama istediğimiz sözcükleri bize verirsen senin de herkes gibi sadece bir ölü olarak anılmanı sağlayabiliriz!’

Bulun bakalım, sizin ruhunuz hangi işkenceye gerili?

DİPNOTLAR:

1: Şahabettin, Cenap; “Tiryaki Sözleri”, Altın Kitaplar, 2005, İstanbul

2: Poe, E.A.; “Kuyu ve Sarkaç”, Adam Yayınları, 1992, İstanbul

3: Poe, E.A.; a.g.e., s: 65-66

4: Sartre, J.P.; “Duvar”, Varlık Yayınları, 1995, İstanbul, s:7

5: Sartre, J.P.; a.g.e., s: 15

6: Sartre, J.P.; a.g.e., s: 26

Önceki İçerikBaloncuk
Sonraki İçerikUluslararası Dublin Edebiyat Ödülü Emily Ruskovich’in
Seda Cebeci
1974 yılında Bursa'da doğdu. İlköğrenimini Gemlik’te, orta öğrenimini Bursa Kız Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nden mezun olan Seda Cebeci, üniversite yıllarından başlayarak Cumhuriyet Kitap, Dünya Kitap, Hürriyet Online, Varlık, Sombahar, Düşler, Atika, Siyahi ve Monakl dergileri için edebiyat-sanat eleştiri, deneme ve şiir türlerinde yazılar kaleme aldı. Şiir türünde olan ilk kitabı Okaliptüs-Yeşim Ağacı, 1993 yılında yayımlandı. 1996 yılında, Varlık Yayınları tarafından düzenlenen “Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri” kapsamında, “Ölüm” isimli şiir dosyası ile “Dikkate Değer Genç Şair Ödülü”nü kazandı. Gazeteci-yazar Adnan Gerger ile birlikte kaleme aldığı ikinci kitabı Şimdi Gözlerini Kapa, postmodern deneme tarzında yazılmıştır. 1995 yılından bu yana çeşitli yayın kuruluşları ve firmalarda editörlük, yayın yönetmenliği ve proje yöneticiliği görevlerinde bulunmuştur. Yapıtları Şiir: Okaliptüs-Yeşim Ağacı (1993) Deneme: Şimdi Gözlerini Kapa (2001, Adnan Gerger ile birlikte)

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz