Öykü

Kalbe Konan Kelebek

Yeni yeni şeyler öğreniyordu kadın. Üstelik zihnine tıkıştırdığı onca lüzumsuz sarsıntının bilincinde bile değildi. “Ah o akşama kadar başından ayrılamadığı kahrolası beyin ağı, hepsi onun suçu” diye geçirdi içinden adam.

Kadının dudaklarından dökülen hayıflanmaları, sitemleri, isyanları sessizce dinliyordu. Alışmıştı artık, aslında ortalığa saçılan bu kelimelerin hepsini ezberlemişti. Yorulmasına yorulmuştu ama sabretmeye çalışıyordu. Çünkü kadının gözlerinden dökülen yaşlar adamın elini ayağını bağlıyordu. Geçecekti, geçmeliydi. Eskiden olduğu gibi şefkatle karşılandığı günler gelecekti. Bu nefret dolu bakışlar karısına ait olamazdı. Sevdiği, tanıdığı insan ne zaman bu hale gelmişti. Ondan çok kendisini suçluyordu. Bir çocuğumuz olsun derken işlerin bu duruma geleceğini tahmin edebilir miydi? O ister miydi böyle olmasını? Anlatamıyordu işte. Onun kadar becerikli değildi hüzünlerini ulu orta haykırmaya. Belki de korkuyordu, neyin doğru neyin yanlış olduğuna şaşırmıştı. Karısına yaklaşmaya çalıştıkça daha çok kaybediyordu. Oysa bu hengâmeden yenik ayrılmak istemiyordu.

Adam düşünceler denizinde çırpınırken, kadın çoktan köşesine çekilmişti bile. Yine o saçma sapan dizileri izleyip, kendi zehriyle besliyordu zatını. Süslü püslü kıyafetlerin ardında sözüm ona şaşalı hayatları… Yalanların, iftiraların, kargaşaların içinde masum aşk hikâyeleri…

Nasıl kanabilirdi bu oyunlara. Demek ki okullar okumak yetmiyordu bazı gerçekleri kavramak için. Düşünebilmeliydi ilk başta, sonrada anlayabilmeli.

Bütün gün beynini uyuşturan bu tehlikeyi göremiyordu, diğer birçok şeyi göremediği gibi. Belki de sırf bu yüzden yapıyordu. Bile isteye kaçıyordu düşüncelerden. Her ne olursa olsun, çakılmışçasına yığılıp kaldığı o köşesinden kalkmalıydı. Unuttuğu hayata bakmalıydı. Dışarıda akıp giden kederlere, kayıplara, felaketlere… Sandığı “büyük acılar” bu değildi.

Aniden ayağa fırladı, kadının bile takip edemeyeceği hızla pencereyi açtı, eskisi kadar ağır değildi artık televizyonlar bir çırpıda kucakladığı gibi bırakıverdi beşinci kattan aşağı. Kadın, yaşadığı anlık afallamadan sonra içine ejderha kaçmış gibi ateş püskürüyordu.

Adam kolundan tuttuğu gibi sürüklemeye başladı kadını. Aslında bunu daha önceden yapmalıydı fakat lanet olası koltuğundan kalkmaya bir türlü ikna edememişti. Hayatlarından sebepsiz yere kaybolan bir yıl, yirmi altı günden daha fazlasına tahammül edecek gücü kalmamıştı.

Tekmelemelere, çığlıklara, küfürlere bütün algılarını kapamış, büyük bir gayretle nefsini zapt etmeye çalışıyordu. Araba kullanacak durum pek mümkün olmayacağından, karşısına çıkan ilk taksiyi durdurdu. Güçlükle kadını bindirip, taksicinin tuhaf bakışları ardında devam etmesini söyledi.

Tepinmekten yorgun düşmüş kadın başını koltuğa sokmuş derin derin nefes alıp veriyordu. Bir gözü şehrin zifirinde kaybolan ışıltıları arıyordu. Burası daha önce hiç tanık olmadığı bir karanlıktı.

-“İşte geldik” diyerek işaret etti adam.

Biçimsiz bir tepenin üzerine öylece kondurulup, unutulmuş gibi duran bu gecekonduya manasızca bakan kadının gözlerindeki heyecan, korku, merek bütün kızgınlığı alıp götürmüş yerine yepyeni duyguları getirmişti. Sanki içindeki ıstırap, duvarlarına kazınmış gibi duran eve, yavaşça yaklaşıp kapıyı tıklattılar.

İncecik suratıyla kapıyı açan dedenin yüzünde beliren aydınlık tarifsiz bir his uyandırmıştı kadında. Turgut Dedeyle kesişen yollar sekiz ay önceydi. Lalenin çocuğunu kaybedip, kendini boş bir yansımanın önüne hapsetmesinden beş ay sonra. Murat, özel bir hastanede sağlık personeli olarak çalışıyordu. Turgut dede ve kızı Rabia’nın hikâyelerine bu sayede dâhil olmuştu. Rabia’nın eşi Kemal Bey içine düştüğü boşluktan kurtulamamış ve üç yıl önce ansızın ortadan kaybolmuş. Böylece kızı ve torunu Nur’un bakımı Turgut dedeye kalmış. Murat, tamda hayatında olup bitenleri sorgulamaya başladığı sıralarda tanımış onları. Sonrada desteğini üzerlerinden hiç çekmemiş.

Adam kendisi içinde zor olan bu kaybı bütün hücrelerinde hissetse bile karısının içine düştüğü çukura anlam veremiyordu. Bebeği altı ay hissetmiş olması, karnında ölmüş olma gerçeğini değiştirmiyordu. Hem Yaratanın takdirine kim karşı gelebilirdi.  Yolun daha en başında yıkılmak “anneliği” ilk engelde kaybetmek değil miydi?

Usulca içeriye doğru yürüdüler. Minicik bir bedende sayısız acı karşıladı onları. “Nur bebek” henüz dört yaşında ufacık bir kelebekti. Fakat vücudunda taşıdığı yaralar, izler, ağrılar küçücük yüreği için öyle büyüktü ki… Nur, henüz iki aylıkken kelebek hastalığı teşhisi konmuş, hayat o günden sonra ne kendisi nede ailesi için yüzüne pek gülmemiş. Elleri, ayakları günden güne sevdiklerinin gözleri önünde eriyip gitmiş. Kemal bey kızının bu halini görmeye dayanamayıp belki de en kolayını; paylaşmak yerine kaçmayı seçmiş. Lale hikâyeyi dinledikçe gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu. Karşısında duran şey hayatın taa kendisiydi.

Ya onun yaşadıkları. Henüz gencecikti yeniden bir çocuk sahibi olabilirdi. Rabia’yı düşündü… Kadının yüzüne bakmaya utandı bir an. Canından bir parça, yavrusu… Gözlerinin önünde kayboluyor yine de çaresizce savaşmaya çalışıyordu. Üstelik bu acıyı paylaşması gerektiği gerçek kişi onları bırakıp gitmişti. Nur’un kelebek misali incecik cildi her gün baştan sona narince ilaçlanarak, tamamıyla sargılanıyordu. Koşup oynaması gerektiği odanın içinde o öylece tavana gözlerini dikmiş dalıp gidiyordu. Kadın, kalbine camlar saplanmış gibi hissettiği bu sezgilere ad bulmaya çalışırken, acının bambaşka boyutlarına tanıklık etti. Evet, yaşadığı şey kolay değildi. Fakat önüne çıkan ilk engelde kendini kaybetmek, sevdiklerine zarar vermek neyi geri getirebilirdi ki. Başa çıkmak için uğraştığımız imtihanların çok daha fazlasını yaşayanlar vardı.

Kadın bir an rahmetli babasının sözlerini hatırladı.

-Bu dünyanın “imtihan dünyası” olduğunu asla unutma kızım. Hayatın güzel anları kadar, sıkıntılı zamanları da dünya imtihanımızın bir parçasıdır. İsyan ve yok oluş bize yakışmaz biz her daim Yaratana şükrü bir borç biliriz.

Kadın hem ağlıyor hem de kalbine konan kelebeğe içten içe teşekkür ediyordu.

Yazar: Emel Bulut

Fethiye doğumlu. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Muhasebe ve Anadolu Üniversitesi İşletme Mezunu. Okumak ve Yazmak kendimi en iyi ifade edebildiğim en çokta özgür olduğumu hissettiğim alan. Hayatımın her alanında kâğıt, kalem olmaya da devam edecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir