Ana Sayfa Edebiyat Öykü “Kan” Davası

“Kan” Davası

Galata köprüsüne geldiğinde durdu, hemen ardından kendiyle aynı ritimle yürüyen ayak sesi olup olmadığını dinledi. Köprü üzerinde gün ışımadan balık tutmaya gelenlerin yan yana dizdiği kovaların kiminde can çekişmekte olan, cam gibi iri gözlerinin nereye baktığı belli olmayan balıklar varken kimi yalnızca boğazın sıcak ve nemli havasıyla doluydu.

Kendini izleyen kimse olmadığına emin olunca köprüden karşıya, yokuş yukarı Galata’ya, oradan da Taksim’e doğru gitmek üzere yürüyüşe geçti. Her adımda biraz daha yavaşlıyordu. Sıcaktan buğday rengi derisinin gözeneklerinde biriktirdiği ter damlaları, üzerindeki mavi rengi kaçmış partal gömleğine yapışıyor, havadan topladığı nemle birlikte üzerine çöken yeni bir ağırlık oluşturuyordu. Güneşin pırıl pırıl, neredeyse hiç engel görmeden ulaştığı açık havada, boğazın ince dalgalarından yansıyan parlak ışık gözbebeği refleksini çalıştırıp küçültüyor, sıklıkla gözünü kısarak yürümesine neden oluyordu. Tünel’in yanından sokağa girdiğinde kalabalıklaşan dar sokaktan gelen ayak sesleri tedirginliğini artırdı. Hızını artırmak istiyor ama dik yokuş bu isteğine engel oluyordu. Hızlı başlayan yürüyüş temposu yüzünden çabuk yorulup nefesi taşmıştı. Arkasına baka baka yürürken ön tarafından gelen kuvvetli bir el göğsüne dokunup yolunu kesti. “Her şey bitti,” diye geçirdi içinden. Ensesinden sırtına doğru bir serinlik yayıldı, bacaklarının gücü kesildi. Bütün bedeni terden sırılsıklamken ağzı kurumuş, sırtında hissettiği serinliğin aksine beynini kavurucu bir ateş dalgası sarmıştı. Derisinin hemen altındaki küçük kasların kasılmasıyla tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Biliyordu ki bu hayvanlara ait bir savunma mekanizmasıydı, tüylerini dikleştirerek büyük görünmek gibi bir şansı yoktu. Üstelik bırak büyümeyi, tam aksine giderek küçüldüğünü hissediyordu. Kafasını çevirdiğinde orta boylu, esmer, çiçek bozuğu yüzünün üzerinde kalın bıyıklı bir polisle burun buruna geldi.

“Özgür?” dedi polis.
“Efendim?”
Güç bela konuşabilmişti. Elbette kendini konuşmamak üzere şartlamıştı ancak durumla ilgili olmayan bir sözcüğün dahi bu denli zor çıkaracağını tahmin etmemişti. Ne de olsa bugüne değin zihninde defalarca tekrarladığı sahne buna hiç benzemiyordu.

“Özgür, tanımadın mı beni?”
İsmini uzaktan bildiği bir kaç polis müdüründen başka tanıdığı hiç bir polis yoktu. Üniversite kampüsünde zaman zaman karşı karşıya gelseler de hiç birisiyle tanışmamıştı. Nasıl ve neden tanısındı? Kendi açısından şu an üniformalı bir polisle karşılıklı konuşuyor olması dahi önemli bir sorun oluşturuyordu. Çevresin hızlıca göz gezdirip ekip arabasıyla başka polisler olup olmadığını kontrol etti. Yakınlarda görülen bir ekip arabası yoktu. Sağlı sollu dükkânlardan kimisine mal indirmek için yanaşmış bir iki kamyonetle, patronlara ait olduğu anlaşılan otomobillerden başka araç da görünmüyordu.

“Etrafta sivil polisler olabilir ancak ani bir hamleyle kaçıp ara sokaktan sıvışır, Mevlevihane’nin altından dolanarak Cihangir’e doğru kaçabilirim.” diye zihninde bir kaçış güzergâhı planladı. Kendini biraz toparlayıp boğazına takıla takıla kuru bir cümle söyledi:
“Buyrun komserim, bir şey mi vardı?”
Güldü polis.
“Bırak lan komseri şimdi! Tanımadın mı oğlum beni?
Şaşkındı. Tanıyıp tanımama işi polisin bir numarası olabilir miydi? Hısımlık ile hasımlık arasındaki ince yolu zorlayıp, durumu kullanıyor olabilirdi. Yakınlaşarak bilgi almak çağlar boyu kullanılan en basit yöntemlerden biriydi. Onca ajan da aynı işi yapmıyor muydu? Karşısındakinin farkı polis olduğunu gizlememesiydi. “Tedbirli olmalıyım! Tanıdık numarasıyla yakınlaşmaya çalışıyor,” diye geçirdi.
“Yok tanımadım. Nereden tanıyacakmışım ki?”
Etrafta başka polislerin görünmemesinden aldığı cesaretle yolunu kesen polisin üzerine gidiyordu artık. Yolunu kesen o olduğuna göre yaşanılan durumun üstünlüğü kendinde olmalıydı. İnandığı ahlaki üstünlüğü de eklediğinde duruşundaki tedirginlik, küçüklük giderek azalıyor, boyu uzuyordu ama tedbiri elden bırakmamakta yarar vardı.
“Oğlum hani ortaokulda aynı sınıfta değil miydik seninle? Mehmet benim ismim. Mahalleden de hemen kapı komşusu sayılırdık.”
Mehmet ismini hatırlamıştı. Kız kardeşi Gülşen’e âşıktı o zamanlar. Süheyla’dan sonra ikinci aşkı sayılırdı. Sonra kan davası dediler, mahalleyi ansızın terk edip gitmişlerdi. Bir süre gözleri hem okulda, hem evlerinin penceresinde onları aramıştı ama bir daha ikisiyle de karşılaşmayacaktı.

Hala bunun bir tuzak olabileceğini düşünüyordu. Karşısındaki gerçekten Mehmet olmayabilir, başkalarından öğrendiği bir hikâye ile yakınlaşmaya çalışan biri olabilirdi yine de.
“Hayır. Yanlışınız olmalı. Benim ortaokulda Mehmet isminde bir arkadaşım olmadı. Acelem var, müsaade ederseniz tramvaya yetişmem gerekiyor!”
Kestirip atmıştı. Polisi geçip yürümeye çalıştı. Süheyla beklerdi onu. İlk aşkıyla üniversitenin merdivenlerinde karşılaşır karşılaşmaz hatırlamıştı. Sağ yanağının üst tarafındaki nokta ben unutulacak gibi değildi. Okuldan çıkarken öğleden sonra buluşmak üzere anlaşmışlardı. Yarım saat bekleyecek, ikisinden biri gelmezse oradan ayrılacaklardı. Şimdi önündeki polisi aşıp Süheyla’ya gitmenin çabası içindeydi ama karşısındaki bırakacak gibi değildi.
“Sen yüzüme iyice bak bakayım. Eminim hatırlarsın. Kız kardeşim vardı. İsmi Gülşen hani, rahmetli oldu. Babamım zoruyla evlendirdik. Böcek ilacı içip canına kıydı. Seni hep severdi Özgür. Hatırlamadın mı hala? Bu ay tayinle geldim İstanbul’a.”
Elindeki gazetenin bir köşesine adresini yazıp tutuşturdu eline. Yazarken elleri titriyordu. Onun da alnından damlayan terleri o zaman fark edebildi.
“Adresimi buraya yazdım. Mutlaka beklerim. Eminim hatırlayacaksın. Neyse… Fazla tutmayayım seni. Hem beni de görev bekler. Şimdilik hoşça kal.” dedikten sonra elini şapkasına götürüp hafifçe kaldırıp selamladı, yokuş aşağı yürüdü.

İçinde büyük bir ferahlama ile birlikte ince bir acı hissetti. Ne kadar şüphe etmiş olsa da Gülşen’i dün gibi anımsıyordu. “Öldü” dediğinde yaşadığı acıyı yüzüne yansıtmamak için çok çabaladı. Kim bilir? Belki de üzüldüğünü hissettirdiği için adresini yazıp vermişti. Polisin eline tutuşturduğu gazeteye baktı.
23 Temmuz 1980 tarihli Cumhuriyet gazetesiydi. Bir polisin elinde gazete görmek bile şaşkınlık yarattı. “Kemal Türkler öldürüldü!” başlığının hemen altında, bedenindeki kurşun deliklerini dahi gösteren hastanede çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Hemen yanında eşi Sabahat, kanlar içerisinde çekilmiş fotoğrafıyla isyan ediyordu. Haber açıklamasında üç kişinin saldırısında yaralanan Türkler’in hastaneye giderken eşinin kollarında can verdiği, ayrıca koruma polisinin de ağır yaralandığı yazıyordu. Lanetli günlerden bir tanesi daha yaşanmış, geleceğe dair umutların bir kısmı daha kararmıştı. Yazın sıcağı, ışıldayan güneş dahi içini ısıtmaya yetmiyordu. Yıllar geçtikçe apartman dikilen boş araziler, yıkılan eski konaklar gibi yaşayan, doğayı, halkı ve yaşamı savunan ne varsa acımasız bir değirmenin dişlileri arasında can çekişiyordu. Ilık bir rüzgârın sokakları aşıp boğazdan getirdiği hafif iyot kokusu geçmişe bir pencere açtı.
Kısa şortuyla annesinin elinden tutup Caddebostan’da denize girmek için yarım saat sıcağın altında yürümüşlerdi. Süheyla’yı ilk kez o zaman görmüştü. Kumla oynayan dalgalı saçlı esmer kız, güneşin altında belki saatlerce kumda yarattığı oyuncaklarla oynamış, arada gelen zayıf dalgaların bozduğu kıyıları tekrar tekrar bıkmadan yapmaya devam etmişti. En sonunda dayanamayıp yanına gittiğinde:
“İstersen biraz daha kenarda yapabilirsin. Ben de yardım ederim sana. Hem o zaman deniz taştığında bozulmaz ikide bir,” demişti.
Gülümseyerek bakan iki gözünü birden kırparak yanıtlamıştı Süheyla:
“Olur. Sen de istersen birlikte oynayabiliriz.”
O günden beri denizden gelen esintinin taşıdığı iyot kokusu burnuna ilişir ilişmez beyninin kıvrımlarından bazıları harekete geçip bu anı film şeridi gibi oynatıyordu.
Aslında Mehmet’i daha iyi anımsamaya başlamıştı. O zamanlar gözü kara, sıklıkla kavga eden bir çocuktu. Yüzündeki çiçekbozuğu unutulacak gibi değildi. Fakat o bile olsa güvenemezdi. Neticede o bir polisti ve yine de bir tuzak olabilirdi.

Adımlarını hızlandırarak arkasına bakmadan yürümeye başladı. Çok geçmeden patlayan bir silah sesiyle irkildi. Herkes çığlık çığlığa sağa sola kaçışıyordu. Öyle ki kimi dükkân sahipleri hızla kapılarını kapatmışlardı bile. Sağ yanında duran lokantanın kapısını zorlayan birkaç insan, yemeklerin sergilendiği camekânı kırmış, kırılan camların şangırtısı sokaktaki paniği katlamıştı.

Kendini kenardaki binalardan birinin sundurmasına zor attı. Silah sesi arka tarafından gelmişti. Bedenini el yordamıyla yokladı, açılmış bir yara aradı, bulamadı. Sızan bir kanın ılıklığını da hissetmemişti. Rahat bir nefes aldıktan sonra, sokağın aşağısına doğru baktı. Yerde kızıl bir birikinti üzerine uzanmış üniformalı biri yatıyordu. “Mehmet!” dedi içinden. Kendini ondan kurtarma çabasına öylesine kaptırmıştı başkası için gerçekleşecek bir tehdidi gözünden kaçırmıştı. Kimin neden yaptığını bilmeden aklında okul anılarıyla hızla uzaklaştı oradan.

Sonraki İçerikÇiçekli Çuval
Kenan Şahbaz
Kenan Şahbaz 1975 yılında Ankara’da doğdu. İlkokul birinci sınıfı Yozgat, Başalan Köyü İlkokulu’nda okuduktan sonra öğrenimine Ankara’da devam edip, Gazi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Biyoloji bölümünü bitirdi. Gazi Eğitim Fakültesinden aldığı pedagojik formasyon eğitimi sonrasında 1996 yılında İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Halen Ankara’da bir lisede öğretmenlik yapıyor. Fırat ve Elif’in babası olmak yaşamının en büyük öyküsü. Babalık ve öğretmenliğin müsaade ettiğince yazmaya devam ediyor. Şiir ve öyküleri daha önce Edebiyatist, Öykü Gazetesi, Patika, Eliz Edebiyat, Ekin Sanat, Berfin Bahar, Lacivert Öykü ve Şiir, Yeni Dönem Kültür Sanat, Son Gemi ve Kirpi (e-dergi) dergilerinde yayınlandı. 2018 yılı içerisinde Sahibi Aynı Kuyular isimli öykü kitabı yayınlandı.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz