Ana Sayfa Edebiyat Eleştiri Kendi Karşıtına Dönüşmek

Kendi Karşıtına Dönüşmek

Yaralarım benden önce de vardı,
ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum
.”
Joe Bosquet

I

İnsan bedeni, çatışmadan doğacak acıdan münezzeh kılınmış değildir; o, bizzat, kendi “özgür” tercihiyle olsun veya devlet otomatikliğinin zoraki bir sonucu olarak bir kimlik inşasında bulunsun, muhakkak belirli acıların talibidir. Onu talip kılan unsurları kendi seçmemiştir; bütün her şey ona yalnızca sunulmuştur. O, bütün bunları yaşamak zorunda olan bir makinedir.

“Ben’in kurulması” der, Ali Akay, “insanın kendi kendisini kurması demek değil, başkaları tarafından ve kendi tarafından varlığını kurmaya başlaması ve kendinin bir “ego”sunun olduğunun farkına varmaya başlaması”[1] demektir. Bu egoyu fark ettiren de öteki’dir. Öteki’yle inşa edilen “melez kimlik” daha baştan özne’nin doğallığına vurulan bir darbe, özne’nin ‘kendilik’ alanını sınırlayan bir müdahaledir. İnsan bu yönüyle, öteki’nin yansımasıdır; fakat bu yansıma, bir hakikiliğin değil, bir kurmacanın yansımasıdır; çünkü, yansınan öteki de bir başkasının kurmacasıdır. Demek ki, insanın özgün gerçekliğinin olanaksızlığı söz konusudur burada. Hatta tükenmiş ve ölmüş bir olanaksızlıktır bu. Nietzsche’nin “Tanrı öldü! Tanrı ölü! Onu öldüren biziz!”[2] ifadesi, insanın hem Tanrı’yı hem de kendisini kurban edişinin bir göstergesiydi. Tanrı’yı başka bir [kurgusal] gerçeklik düzleminde, ulaşılamaz bir meta-dünyaya hapseden insan aklı, [onu] kendisinin koruyucusu olarak görmüştü bir zamanlar. Tanrı’nın dirençsizliği ve yıkılışı, insanın da benzer bağlamda yok oluşu anlamına geliyordu; çünkü insan Tanrı’dan türemişti, onun imgesel dünyasının bir figürüydü ve asırlar boyunca, onun tahakkümü altında yaşıyordu. Nietzsche’nin ünlü vecizesi şu veya bu biçimde insanın da ölümünü haber veriyordu. Bu aynı zamanda yeni bir insanın ve kimliğin doğumunu gerektiren bir süreci içeriyordu.

Resim 1: Nietzsche’nin “Tanrı öldü! Tanrı ölü! Onu öldüren biziz!” [3] ifadesi, insanın hem Tanrı’yı hem de kendisini kurban edişinin bir göstergesiydi.

Kimlik, her toplumda kendisine meşru bir zemin kazandırmış bir kelime gibi görünüyor. W. Connoly, kimliği “insandaki belirsizliği siyasallaştıran”[4] bir kavram olarak düşünürken kimliğin “yapıcı” ve “planlamacı” yönünü dışta bırakmamışa benziyor. Bu yönüyle kimlik masumiyetini kaybeder; insanı kurmaya doğru bir temellendirmeyle belirmiştir çünkü o. Dolayısıyla iktidarlaşmayı öngöremeyen fakat gittikçe güç etrafında biriken ve buradan [öteki] kimliklere karşı zafer elde ederek çıkmayı hesapsız, ancak nedeni bilinmeyen bir arzu ile kovalayan kimlik inşacıları, insanın tahmin edilebilir niteliğini bozmuş ve bu da müphem bireyi ortaya çıkarmıştır.

Müphem birey, geleneksel toplumun şahsiyetlerinin tam karşısında duran kimsedir. [O] belleğini bir çırpıda unutmaya hazır, kendinden kolaylıkla ödün verebilen ve güç söylemine kendini kaptırmış, gücün hazzını öyle veya böyle tatmaya razı olan bir fanatiktir. Makineleşmesi ve otomatikleşmesi, talebi değil, ihtiyacıdır. Makineleşmesi, içinde bulunduğu topluma itaatkâr bir görüntü sunması, iyi vatandaş olmasıyla alâkalıdır; otomatikleşmesi, bütün bunları bir düzen içinde yapmasından gelir. Bütün bunlar müphem bireyin dezavantajıdır; çünkü o şahsiyetini kiraya çıkarmış ve ontolojik güvensizliğini aşmak için araçsallığını piyasaya sürmüş ve böylece robotlaşmaya bir uzlaşım dâhilinde imkân tanımıştır. Bu açıdan burada meşhur modern bireyi yahut öteki anlamıyla müphem bireyi, bir “denek” olarak adlandırıyorum.

Denek olarak hayatını idame eden bu makbul kişiliğin karşıtı değil de ondan bütünüyle kendini sıyıran ve “öteki”liğe, en çok da “kendilik”e mahkûm bir şahsiyet olarak Aki Kaurismäki’nin “Calamari Union” filminden Frank’ler hatırlanabilir burada. Onlar, hep birlikte, sonu tahmin edilebilir bir hayatın minör bireyleriydiler. Davranışları düzgün olanın dışındaydı, kişilikleri başkalarınca değil kendiliğinden veya kendilerince şekillenmişti. Frank’lerin her biri, bir güç mekanizmasının dışında ve ötesindeydiler. Onlar yaratılmış olanlar değil, bizatihi yaratanlardı. Toplumun büyük hassasiyet gösterdiği ve koruyup kolladığı “değer”ler onlar için bir anlama sahip değildi. Frank’ler, toplumu kurulu değerler skalasınındışında görüyorlardı, bu da şundan ileri geliyordu: Her inşa süreci bir çatışma gerektirir, esas olan çatışmayı hissetmemektir. İktidarın ön gördüğü özne teknolojisi, kendi karşıtını da kendisi yaratıyordu. Bu yine, Foucault’nun bahsettiği kendilik teknolojisi değil de bir “başkalık” teknolojisi biçiminde ortaya çıkıyordu. Yani, iktidarın ön gördüğü ve müdahalede bulunduğu kişilik yaratımları temelde birbirlerine karşıt ve düşman olarak görünseler de hep aynı değerler etrafında bir çatışma yaşıyorlardı. İşte Frank’ler bu çatışmanın ne sınırlarında ne de yakınlarındaydılar, çatışmayı görmüyor ve hissetmiyorlardı. Bu durum onları, düzgün dışı bir hayata itti.


Resim 2: Aki Kaurismäki’nin “Calamari Union” filmindeki Frank’lerin her biri, bir güç mekanizmasının dışında ve ötesindeydiler. Onlar yaratılmış olanlar değil, bizatihi yaratanlardı.

II

Kafka’nın hemen çoğu romanında bir karşıtlık ve bu karşıtlıkların dönüşümü vardır. Mesela masumiyet belirgin bir kötülüğe; suçsuzluk bir suça dönüşür. Dönüşüm’de Grete Samsa romanın başlarında müphem bireyi temsil ederken, sonrasında gittikçe şekillenir ve müphemlikten uzaklaşır. O, Gregor Samsa’nın karşı konulamaz dönüşümünü sindirmiş görünür, ancak derinlerde bir yerde başlayan bir hareketlenme ile kabuğunu değiştirir: çünkü Gregor’un -toplumun dar görüşüyle- para kazanma işlevini kaybetmesinden sonra Grete para kazanmaya başlamıştır. Para, Grete’yi değerli kılmıştır ve Grete kendi karşıtına dönüşmüştür. Bunu tetikleyen modern hayatın girdabıdır.

Dava romanında ise Josef K. “kötü bir şey yapmamış olmasına rağmen” bir sabah tutuklanır. Romanın ilerleyen bölümlerinde ise “kendi kendini suçlama” makinesi harekete geçmiştir. Defalarca mahkemeye çağrılması, sürekli suçlu muamelesi görmesinin sonucunda “suçlanan sanık suçunu aramaktadır.”[5] Josef K. sistemin içinde böylece boğulmuş; ebedî mağdur değil, ezelî mağlup bir şahsiyete dönüşmüştür. Onun suçluya dönüşümü arzu değil, ihtiyaçtır. Sonsuz uykusuna devam etmek isteyen sistem, masumu da suçluyu da kendisi üretir. Bu tarafıyla insanı karşıtına dönüştürür.

Robert Louis Stevenson’ın Dr. Jekyll ve Mr. Hyde romanında birey alter egosuna dönüşmeyi arzular. Burada sistem devre-dışıdır. Romanda müphem birey Dr. Jekyll, “mutsuz bilincin”[6] etkisiyle alter egosunu riyakarlık olarak değil, ‘yedek’ enerji olarak kodlar ve onu kullanır; sonrasında kendi karşıtına -Mr. Hyde’a- dönüşür.

Resim 3: Robert Louis Stevenson’ın Dr. Jekyll ve Mr. Hyde romanında birey alter egosuna dönüşmeyi arzular.

Bahis konusu olan bu üç dönüşüm örneği de müphem bireyin ya yine başka bir müphem bireye yahut iktidarın ön gördüğü karşı tipe -başkalık’a- dönüşümünü örneklendiriyordu. Burada “Calamari Union”dan hatırlayacağımız Frank’lere dair herhangi bir çağrışım yoktu. Ayrıca onlara dönüşmeyi arzulayan veya hâlihazırda zaten Frankvarî bir karakter olarak da kimse yoktu. [Siyasî veya dinî] iktidar mekanizması insanın temel niteliğiyle işte böyle oynar, onu bozar, şekillendirir ve kabuğunu değiştirir.İktidarın ön göremediği tepkisel şahsiyet Frank ise, bu dönüşümlerin yaşandığı sırada, gündelik olanın dışında, sınırlarda bir yerdedir.

III

Joe Bousquet’nin sözünü ettiği, daha doğar doğmaz insana yapışan o sonsuz yaralar, bu dönüşümlerin her yerinde -öncesinde ve sonrasında-, bir yazgı hâline gelir. İnsan belirli kimlikleri tercih ederken onun taşıdığı acıyı ve yarayı da yüklenir. Türkiye’de Kürt kimliği, Polonya’da Hıristiyan ve Leh kimliği taşımak; Ortadoğu’da Müslüman kimliğine sahip olmak vs., acıyı ve yarayı henüz baştan tatmak, henüz baştan kabullenmektir. Burada bir mağduriyetten öte, yukarıda bahsedildiği üzere ezelî bir mağlubiyet söz konusudur. Artık bu devirde insanı insan değil, seçmiş olsun veya olmasın, mensubu olduğu kimlik bozar, parçalar ve dağıtır; bu da onu mağlubiyete taşır. Dolayısıyla insan mağlup doğar. Doğmuş olmak işte bu yüzden sakıncalı, işte bu yüzden kirli ve işte bu yüzden rahatsız edici bir eylemdir.[7]

“Müphem” ya da “başka” bireyin yapacağı kimlik tercihleri onu kendi karşıtına ‘iki kere’ dönüştürür. Başlangıçta herkes Frankvarîydi, oysa müphemlik, insana ikinci bir kimliğin verildiği bir zamanın icadıydı. Başkalık üçüncü bir kimlikti. Dolayısıyla müphemlik ve başkalık arasındaki kimlik değişimleri, yani insanın, zaten kendinin [Frank’liğinin] karşıtıyken, bir başka karşıta daha dönüşmesi, iki kere eylenmiş bir tavırdır.

Bu yazıda insanın aslına, özüne dönüş yapması gerektiği çağrısı yapılmıyor; yalnızca insanın acıya sonsuz yazgılı bir şahsiyet olduğu üzerinde duruluyor. Kimlikler arası değişimler, asimilasyonlar veya kendi karşıtına dönüşmeler, kendi acısının şeklini beğenmeyen insanın başkalarının acısını tatmaya çalışmasından başka bir şeyi çağrıştırmıyor.

Çatışmaların ortasında kalmak ve kendi karşıtına dönüşmek yahut Frank’ler gibi öteki, görünmez yerlerde, yersiz yurtsuz yaşamak. Bu durum, insanın “üçgenleştiğini” gösteriyor. Michel Foucault, insanın 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başları arasında icat edilen bir figür olduğunu düşünür. Ona göre bu tarihlerden önce insan değil, düşünce, bilgi, imgelem vs. vardı. Bu tarihlerden itibaren ise insan kademeli olarak çoğaltılmıştır; aralarında yaratılan mücadele post-modernist değil, modernist bir mücadeledir. Müphem ve başkalık bireyler, bir iktidar elde etmek açısından üstünlük savaşına girişirler. Oysa, Frank’ler, yine bu savaşın dışındadır. Onlar için bu savaş, hiçbir şeydir. İşte bu yüzden, modernist bir çatışmadır bu. Üstünlük ve teklik mücadelesidir çünkü söz konusu olan. Kendi karşıtına dönüşmek, içi boş ve derinliksiz bir gürültüdür Frank’ler için.  Onlara göre aslolan aidiyeti ve kendi karşıtına dönüşmeyi reddetmektir.

Kaynakça

Akay, Ali; Minör Politika, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2000.

Connoly, William E.; Kimlik ve Farklılık ‘Siyasetin Açmazlarına Dair Demokratik Çözüm Önerileri’, Çev.: Fermâ Lekesizalın, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995.

Kundera, Milan; Roman Sanatı, Çev.: Aysel Bora, Can Yayınları, İstanbul, 2017.

Nietzsche, F. W.; Şen Bilim, Çev.: Levent Özşar, Asa Kitabevi, Bursa, 2003.


[1] Ali Akay, Minör Politika (İstanbul, Bağlam Yayınları, 2000), s: 62.

[2] F. W. Nietzsche, Şen Bilim, Çev.: Levent Özşar (Bursa, Asa Kitabevi, 2003), s: 130.

[3] F. W. Nietzsche, Şen Bilim, Çev.: Levent Özşar (Bursa, Asa Kitabevi, 2003), s: 130.

[4] William E. Connoly, Kimlik ve Farklılık: Siyasetin Açmazlarına Dair Demokratik Çözüm Önerileri, Çev.: Fermâ Lekesizalın (İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995), s: 206.

[5] Milan Kundera, Roman Sanatı, Çev:, Aysel Bora (İstanbul, Can Yayınları 2017), s: 103.

[6] Hegel’e göre insanın kendisini anlaması için bir başkasına muhtaç olmasından doğan “mutsuz bilinç” etkisi devreye girer ve böylece insanın kişiliği bölünür. Dolayısıyla kişi karşıtına dönüşür.

[7] Doğmuş olmanın bir mesele olarak ele alındığı öneri bir kitap: Emil M. Cioran, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne;ve öneri bir film: NadineLabaki, Kefernahum.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz