Ana Sayfa Zamansız O An Anlatı Kıdıriye-2

Kıdıriye-2

Eşikte öylece ne kadar kaldığını kestiremedi Kadriye. Kısa bir an da olabilirdi uzun bir zaman da. Kendisini halsiz, güçsüz, çelimsiz ve duygusuz hissediyordu. Yaşlanmış gibiydi, içinden çürümüş gibi. Son kalan mecalini feri yitmiş gözlerini yere devirmeye harcadı. Mavi lastik ayakkabısındaki çamur daha ıslak ve tazeydi, demek ki yaşananların hepsi daha demincek oluvermişti. Burnunu çeke çeke ağlamaktan başına, boynuna bir ağrı saplanmıştı. Elindeki ıslak yazmayı alnına koydu, yazma ateşinden kuruyayazdı. Bir çift el, onu içinde kaybolduğu zamanda bir kâbustan uyandırır gibi şefkatle kömür karası lepiska saçlarında dolaştı. Başını bütün ağırlıklarıyla beraber sağına çevirdi. O vakit eşiğine oturup sırtını döndüğü evin sahanlığında Mükremin’i gördü. “Ana” dedi oğlan kısacık ve anlaşılır. Unutuverdi kendini, oğlanın ellerini tuttu öptü “Oy abasının kıymetlisi sürmeli gözlüsü” diye bastı bağrına.

Seni yazacağım diyorum “Kahramanım” sanki… “Yazar Hanım, günaydın!” Duruyorum olduğum yerde. Mesut Bakkaliyesinin geniş yüzü çiçek bozuğu, gür sesli, sesinden küçük boylu sahibi, dükkânın sundurmasından sallanan lastik topların arasından sallandırdığı başı ile selam veriyor. Sağ el işaret parmağı ile çay kaşığının ucunu tutarak dikiyor tepesine bardağı. Bizim oralardan mı? “Buyurmaz mısın?” diyor, sağ elimi göğsüme bastırıyorum. Sol elimde yol haritam o defter…

Ağlamaktan şişen gözleri, kızarmış burnu ve boynundan yanaklarını, oradan alnını basan sıcağa rağmen Kadriye, oğlana sarıldığında zangır zangır titrediğini fark etti. Birkaç vakittir anasının söyleyeceklerini sezdiğinden midir bilinmez iştahı nerdeyse yoktu. İçi ne görse havaya kalkıyor, öğürmesi boğazından çıkıp gitmiyordu. Açtı, ağzına gelip çöreklenen katran gibi acımsı tat dayanılmaz olmuştu. Anasıyla babasının konuştukları odadan ses soluk çıkmıyordu. Mükremin’i kucakladığı gibi kalkınca başı döner gibi oldu, nerdeyse çocukla birlikte sedirin önüne yığılıp kalacaktı ki duvara tutundu.

Açtım kapıyı, duraklamadan, dönmeden içinden geçerken elimle sertçe ittim; gerimde kalan kapı menteşesine sığındı gürültüyle. Bir kapı daha açtım üç-beş bir şey çıkardım, üstüme başıma; koymadım, tıktım bir çantanın boğazına basarcasına. Ansızın durdum, buradan arabayla tren garı bir saat sürerdi. Kendi kendime “Niye tren” diye sordum, “Eskiden olduğu gibi” diye cevapladım. Ne basit cevaptı. İnsan üç şeyi bir anda düşünebiliyormuş: Demini, evveli ve ileriyi…

Kadriye odadan bozma mutfağa girince, burnuna gül kokusu çarptı. Pencere içlerine reçellik için serpiştirilen renk renk gül yapraklarını şöyle bir altüst etti. Dolu dolu birkaç nefes çekti içine “Ne severim ciğerim bu kokuyu, eğil kokla sen de hadi hadi!” diyerek kucağındaki oğlanla birlikte eğildiler yapraklara. Yerde katlanmış duran sofra bezlerinin üstüne koydu kardeşini. Çocuk ona bakıp: “Ana, ana!” dedi, sonra testiyi gösterdi. Çay bardağına testiden biraz su döktü, içirdi. Ekmekliğin örtüsünü kaldırdığı sıra Zübeyde’nin getirdiği tepsideki sıkmaları gördü. Ucundan bir lokma kopardı ağzına attı. “Ne vardı ölecek, erkenden göçüp gidecek” dedi. Hayıflandığı ve sesini çıkartabildiği tek kişi kırk gün önce öte dünyaya giden teyzesinden başkası değildi. Sanki o istemişti ölmeyi, ne yapsın yaradan almıştı işte canını. Nerdeyse kızacaktı kadına ecele erkenden teslim olduğu için Acaba ölüm döşeğindeyken aklına bunlar gelmiş miydi? Gelseydi yattığı yerden öyle kolay bırakıp gider miydi? Öksürmekten patlayacakmış gibi olan ciğeri şimdi kendisinin ki gibi parça parça olmuş muydu?

Enişte dediği adamın karısı, kardeş bildiği teyze çocuklarının bundan böyle anası olacaktı. Onlarla oynadıkları oyunlar geldi aklına, yediği birkaç lokma ağzında birikti birikti bir türlü boğazından aşağıya inmedi. Boğulacak gibi oldu. Mükremin’i alıp çıktı ocağı sönmüş mutfaktan. Mandallı kapı hâlâ kapalıydı. Duramadı evin içinde, dışarı çıktı. Kızları ne bahçede ne evde görmüştü, hâlbuki şimdi hepsini yanında isterdi. Ekmekliğe baktı yüzüne taze ıslatılmış yufka kokusu çarptı. Ambara seğirtti, kapıyı açınca ablası Emine ve kardeşleri Saime ve Neriman’ı gördü. Toprak turşu küplerinin arasında, ekşimsi bir sessizlikle ve tek pencereden gelen aydınlığın tozlu ışığında oturuyorlardı. Kenardan kendisine bir kürsü çekti bağdaş kurar gibi oturdu. Kucağındaki çocuğu yere bıraktı, çocuk bir iki adım attı, döndü, güldü. Gülmeye takati kalmamış dört kız kardeş oturdular. Kışlık reçeller gibi havaları alınmış, turşular kadar ekşi, pekmez gibi kara ve sirke küpleri kadar sırlı oturdular. Ambar, kırık hayaller, hayal edilmeyen gerçekler ve beyaz tülbent sarılı dört baştan yükselen buram buram efkâr kokuyordu. Emine de sevdiğine varmamıştı ama “Evlenince sevdim sanki” derdi. Sevmez mi niye sevmesin; kocası delikanlı, iş güç sahibi,bekâr ve çocuksuzdu. Bir iki öksürme, birbirinden kaçırılan onca bakış arasında bu ekşimsi, tatlımsı, kuru, sulu bir sürü şeyle dolu odada öylece saklandılar bayaca bir vakit…

Aklım yerinde değilmiş gibi olurdu kimi anlarda. Kendim için biraz sükunet diledim. Bilgisayarımı çantama atmadan bir bilet kestirdim, kart numaramı ancak üçüncü kez eksiksiz yazabildim. Bir taksi çağırıp üstünkörü eve bir göz gezdirip çıktım kapıdan. Dönüşte burayı değil, kendimi nasıl bulacağımı düşündüm kilitte üç kez dönerken anahtar. “Gar” dedim şoföre. “Garaj mı?” dedi adam. “Gar” dedim, “Isparta Garı.” Yol boyu sustum, şoför yol boyu dikiz aynasından gözleri ile konuştu.

Akşam yemeği erken yenirdi, sofra geç düzülse babaları sinirlenirdi, akılları biraz başlarına gelince ilk bunu düşündüler. Konuşmadan anlaşmış gibi altlarındaki kürsüleri duvarın dibine koydular, dört gölge, işte o vakit sarıldılar birbirlerine ve hıçkırarak ağladılar. Korktu Mükremin, geldi bacaklarına sığındı ablalarının. İçleri boşalmış gibi sırayla ambardan çıkıp eve girerlerken dönüş yolundaki ilçe otobüsünün sesi akşam ezanına karışıyordu. Büyük oğlanlar okuldan dönmüş evde olan bitenden habersiz gibi görünüyorlardı. Mutfaktaki taş ocağı çırayla tutuşturan Döne, çorba tenceresini üstüne koymuştu çoktan. “Sofrayı serin ciğerlerim” dedi başını kaldırmadan. Önünde yanan ateş öğlen vakti söylediği sözü getirdi aklına “Ha işte bu ateşin daha koruna soktum ellerimi; Allah vere de sonu hayır olsun.” diye geçirdi içinden. Sofra tahtasını Mehmet’le Orhan yuvarlayarak sahanlığa götürdü. Herkes çömeldi sofra başına, bir hamla kurulan sofra yine öyle kaldırılırken Kamil Hoca Kadriye’yi yanına çağırdı.

“Ne desem söze neyle başlasam bilemedim Kadriyem” der demez sesi titredi. Devamını getiremeyecek gibi uzun bir soluk aldı bıraktı; bıraktı ya,“Bırakmaz olaydım” dedi içinden. “Kadriyem böyle olunca böyle, ananla kararımız budur Allah hakkında hayırlısını versin bize de görmeyi nasip etsin inşallah” dedi. Suskunluğundan anlardı kızının çok şey dediğini; lakin Kadriye de anlamıştı ki babası diyeceklerine kulağını çoktan kapatmış. Ne dese boş ne yapsa geç…

Gardaki büyük saate baktım, sigaramın son nefesi tren düdüğüne karıştı. Yüksekçe merdivenden tek başıma çıkıp biletimde yazan numaraya oturdum. Trenin sakinliğine memnun oldum. Yan koltuk yolcusunun tren vagonları gibi birbirine bağlı ve bitmek bilmeyen meraklı soruları ve demir misali soğuk dürtüklemeleri çekilecek gibi değildi her zaman şimdi ise hiç… Bir kitap açtım bir sayfayı yirmi kere okudum da kendimden tek şey bulamadım, camdan baktım bir an Kıdıriye oldum sandım. “Kıdıriye!”; dili dönmeyen bir çocuğun kahramanına dili döndüğünce koyduğu isme dalar gibi ilk tünelde uykuya daldım…

Her akşamkinden daha erken girdiler yataklarına. Yer yatakları serilince duvara oyulu yüklükte eğlenirler, külçeden hallice yastıklarla birbirlerine oyun ederlerdi, ama bu akşam oyunun sırası değildi. Kadriye abaları ana oluyordu. Hem de kime; biri beş, biri sekiz biri oniki yaşında teyze çocuklarına. Kafası taş gibi ağırdı Kadriye’nin hâlâ ateşi vardı. Sağ yanına döndü sol yanı acıdı, sol yanına döndü nefessiz kaldı, gecesi öylece bir karabasandı.

Uyandığımda kendimi sıktığı zamanlar sırtımda duyduğum ağırlıkla gözlerimi açtım. Tıkır, tıkır, tıkır… Fren sesine boğuldu ortalık, dişlerim kamaştı. Kondüktöre bakındım nerede olduğumuzu sormaya. Bir önceki gün sabahladığım defter kapağı gibiydi sesim çatlamış, çatallı. Adam sorulardan bıkkın omuzlarını düşürmüş yaklaştı, ezbere konuşan rehber çocukların edasıyla “Sıradaki istasyon Ayrancı, sonrası Böğecik ve Ereğli, bir saat var yok” dedi ve konuştuğu hızla uzaklaştı. İçimden iki gündür duymadığım bir duygu geçti: Sevinç…

Babası onunla konuşalı üç dört gün olmuştu Arpacı lakaplı eniştesi Mustafa çıktı geldi bir öğlen üstü. İçinde gazete kâğıdına sarılmış bir kutu lokum, beş altı çarşı ekmeği, bir de şalvarlık birkaç renk kadife kumaşın olduğu çuvalı kapı önüne bıraktı “Naparsınız, nörersiniz? İlçeden geliyorum bir uğrayayım dedim” diyerek içeri girdi. Köy yerinde akraba da olsa evin erkeği yokken erkek misafir pek gelmez, ayıp sayılırdı. Arpacı, Kamil Hoca’nın öğleden sonraları mektepten geldiğini, bağ bahçe işine giriştiğini bildiğinden bu saatte gelmişti. Onunla konuşacağı konu belliydi zaten. Neriman kuyunun tulumbasını bir aşağı bir yukarı ederken, elini yüzünü yıkayan babasına havluyu Saime tuttu. Döne Kadriye’ye “Kahve kaynatıver misafire” dedi. Kendi kahvelerini kendileri öğütürlerdi menengiçten. Fincanları dizdi, öğleden kalan ateşte kahveyi yaparken “Keşke ölen sen olaydın enişte!” dedi çocukça. Fincana pay edince kahveyi, üstüne kallavi bir tükürük bıraktı. “Yakıştımı bu sana?” diye sordu kendine. Tepsiyle odaya varırken “Herkes yakışanı mı yapıyor sanki?” diye geçirdi içinden. Kızlar sahanlıkta bekleşiyordu, Orhan’la Mehmet’i gördü kapı ağzında, ağızlarının çevresi bembeyazdı. Dişlerine yapışan lokumdan konuşamadılar. “Eline sağlık kızcağızım” dedi babası, anası ile Arpacı ses etmediler fincanları alırken. Tepsi elinde odadan çıkarken Arpacı söze girdi,“Ne ettiniz?” Babasının bazen muvazenesiz bulduğu kadar vardı, adam hakikaten de…  Çekinmesi de yok diye geçirdi içinden Kadriye. Kendini kör bir bıçak gibi boşa bileylediğinin farkındaydı. Arpacı, tükürüklü kahveyi höpürdeterek içti bir yudumda, fincanı kenara koydu göz ucuyla Kadriye’ye baktı “Eline sağlık” dedi.

Seneler evvel defalarca geldiğim yer değil sanki bu istasyon. Yabancılaştım her şeye ve kendime. “Yük taşınır, yükün var mı abla” diye bana bakarak seslenen çocuğu yanıma çağırdım. Yüküm neydi? İlla bir valiz, bir çuval ya da bir denk miydi yük? Yüküm vardı lakin bu çocuğa ağır gelirdi. Köy otobüslerinin nerden kalktığını sordum, anlattı, biraz harçlık sıkıştırdım avucuna. “Taşımadım ki abla, istemem” dedi. “Vaktiyle yük taşıyan bir çocuğun alacağına sayarsın” dedim. Anlamadı. Yürüdüm el sallayanları, kucaklaşanları ardımda bırakıp. 

Kamil Hoca söze başladı: “Biz düşündük taşındık bu işin oluruna karar kıldık” dedi. Belli belirsiz bir sevinç geçer gibi oldu Arpacı’nın yüzünden. Geçti mi? Geçmedi mi? Kendisi bile emin olamadı; geçmese ayıp, geçse daha çok ayıp etmiş olurum deyip kaskatı durdu. “Allah sizden razı olsun çocukları anasız komadınız ya” dedi. Artık kaynanası ile kaynatası olan Döne ile Kamil’e baktı, yaşları çok değildi ellerini öpse öpülmez. Sağ elini sol göğsüne koydu hafif öne eğildi. “Ne vakit almaya geleyim Kadriye’yi?” dedi. O ana kadar elini alnına götürdüğünde hissettiği sıcaklık ta içini yaktı kavurdu Kadriye’nin. “Biz sana haber ederiz enişte!” dedi, Döne kadın. Adam diyecek sözünü söyleyip duyacağını duyduğundan izin istedi. Kapıdan yüzü eve dönük çıktı gerisin geri. Ayakkabılarını ayağına geçirirken “Haber bekliyom kulağım sizdedir” dedi.

Ön camında “Belceağaç” yazan minibüs, İvriz suyu gibi akıp giden köy yolunda, kâh söğütlerin kâh meyve ağaçlarının yola cephe dallarına selam sala sala ineceğimi söylediğim sapağa kadar getirdi beni. Beni unuttuğunu sandığım şoför yavaşladı, arkaya doğru dönerek bana baktı, onunla beraber tüm minibüsün bana baktığını Karayusuflular gibi takındığım güneş gözlüğümün arkasından gördüğüm için rahattım. İndim. Minibüsün egzozundan çıkan dumandan kurtulunca saatime baktım ve çocukluğumda hep yaptığım gibi koşmaya başladım. Soluk soluğa kalıncaya kadar, dalağımın şişliği yüreğimi sarıncaya kadar koştum…

Kadriye incecik bacaklı güzel ceylanın yavrularına göz kırptığı odadan boşalan fincanları toplarken hepsini kırıp dökesi, o dokumayı duvardan yırtıp sökesi, sedirleri tahtalarından tek tek ayırıp odayı, evi tarumar edesi geldi. Hırsla çıktı odadan elindeki tepsi olmasa babası ile burun buruna gelecekti. Başını kaldırıp babasına baktı, gördüğü bulutlanmış gözlere hiç unutmamacasına dikti gözlerini.

Hem her şey sürekli olarak değişiyor hem de daima aynı kalıyor gibiydi burada. Kamil Hoca’nın evine vardım. Derin bir soluk aldım. Kapıyı çalmaya elimi uzattım, kapı yavaşça aralanırken gıcırtısı çığlığa çaldı. Sofada üç kişiydik şimdi. Kamil Hoca, Kıdıriye ve ben. “Geldim” dedim. Dönüp bakan olmadı. “Ben geldim, yetiştim!” dedim daha yüksek perdeden, sesimin üzerine devrilen halamın kuzguni ışıkları sönmüş gözlerinin ağırlığı altında ezilirken…

Önceki İçerikÇay
Sonraki İçerikHüseyin Kıran’dan Yeni Bir Roman: Resul
Yasemin Onat
Yaşadığım süre boyunca öğrenme telaşıma ortak, öğretmen bir anne ve babadan 1977 yılında Ankara’da doğdum. Bana ve aileme Anadolu’nun misafirperverliğini tattıran kasaba ve şehir okullarında tamamladığım öğrencilik yıllarımı İzmir’de okuduğum Hukuk Fakültesi ile tamamladım. Ve hep yazdım, hep anlattım. Kimi vakit gerçekleri kimi vakit kurmacaları hikayeleştirmekten tadına doyulmaz bir zevk aldım. Savunma yaparken ve yazarken kuralarla, yaşamı ve varoluşumun cilvelerini savunup kâğıda dökerken hayal gücüm ve çekmecelerimde biriken anılar ile yol aldım. Bir vakit geldi kimi ağırlıklardan vazgeçtiğim köşe başlarında, hafifleyerek yeni ve bilinmedik yollar ile tanıştım. Yazmanın büyülü dünyasında şimdi karşıma çıkan yeni istikamete doğru yürürken gür bir sesle “hoş buldum” diye sesleniyorum. Duyuyor musun?

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz