Ana Sayfa Zamansız O An Anlatı KIDIRİYE – I. Bölüm

KIDIRİYE – I. Bölüm

Ölü dalgaya bir taş attım oturduğum yerden, sekmedi; üstelik yatay ve yuvarlak hatlı olmasına rağmen sekmedi. Sekmez tabii, yirmi derecelik altın açıyı tutturamadım ve deniz beni yanıltıyor. İlk bakışta durgun ve sakin görünürken kıyıda başkalaşıyor. Ayaklarımın dibine kadar gelen hiddetli, köpüklü dalgalara dönüşüyor. Ölü dalga… İki kişi denizin içinde, bizimle birlikte dört kişi kenarda. Hepi topu bu kadarız koca sahil boyunda. Şikâyetim yok sekmeyen taştan gayri. Bir de kalın kapağı çatlayıp damar damar ayrılmış, sayfaları sararmış, ilk yaprağında “Kadriyenin” yazan şu defter var! Ondan bana kalan tek şey, içimin ölü dalgaları gibi pusuda bekleyip belleğime vurup duran o defter! Sırdaşım sanki…

Kolu mandallı, açıp kapatırken türlü sesler çıkaran tahta kapının ardında kıpırtısız durmuş, annesi ve babasının içeriden gelen fısıldaşır gibi konuşmalarını duymaya çalışıyordu. Duyabildikleri soluğunu kesmiş, eli ayağı birden buz gibi olmuştu. Oda kapısının dibindeki sedire çöktü kaldı. Azıcık kendine gelir gibi olunca kapının önündeki mavi lastik ayakkabıyı yün çorabının üstüne geçirip bahçeye doğru koşmaya başladı. Bir an durup geri döndü; aceleyle kuyunun başına seğirtip tulumbanın koluna yüklendi. İlk birkaç hareketiyle tulumbaya yükselen su boşalınca bıraktı kolu, yüzüne gözüne su çarptı, biraz içti. Sonra yine bahçeye doğru koşmaya devam etti. “Ah kadın anam! Ölsem yeri var, ne ettin sen?” diye kendi kendine söylenirken dolaşan dili ağzının içinde büyümüş, soluk borusunu tıkayası oluvermişti nerdeyse. Gözpınarları kuyudan farksızdı şimdi. Önüne bulanık bir kâbusun soğuk ürpertisi gibi dikilen fasulye sırıklarının arasından koştu…

Sabaha karşı defterin son yaprağını kapadım. Sığamadım, duramadım, yatamadım ve oturamadım… Tuttum elinden, sertçe çekip çıkardım deftere hapsedilmiş hayatının o karanlık hücresinden O’nu. Yürümedim, yürütmedim uçtuk. Bu deniz kenarına onunla özgür bir çift kuş gibi konduk. Vakitlerden henüz kuşluk. O hâlâ on altısında… Tombul yanakları gergin, gözleri kuzguni ışıklı, saçları gümrah ormanlar misali sık ve kokulu ve dudakları bana “Ciğerim!” diye sesleniyor dolu dolu… Küçüğüm sanki…

Döne, duvarında dokuma örtüden göz kırpan ve ailesini arkasına katmış ormanda gezinen incecik bacaklı güzel ceylanın olduğu odada Kamil Hoca’yı iknaya çalışıyor, çok da zorlanmıyordu. Kırk gün süren yas yenice bitmiş, gündelik işlere ve telaşlara hemen de düşüvermişlerdi. Sahanlıkta sesler duyulunca, beş metre kadifeden dikilen taşıması meşakkatli şalvarı ile her adımda ahenkli ahenkli salınarak kapıya yürüdü. Mandalı indirip oda kapısını açınca Zübeyde Aba ve onu karşılayan büyük kızı Emine ile karşılaştı. Komşu kadın elindeki koca tepsiye bir tencere bamya çorbası, bir tepsi sıkmayı koymuş “Döne Aba nasılsın, nörersiniz?” derken Emine alıverdi elinden tepsiyi. O, mutfağa giderken Döne buyur etti Zübeyde’yi, “Oturmayım iş güç” deyip hayırlar dileyerek gerisin geri çıkıp gitti komşu kadın. Döne şu hayattaki tek kardeşini ecelin o soğuk ellerine bırakalı, evinde sıcak yemeği hiç eksilmemişti. Hısım akraba konu komşu yakın uzak dememiş, mutfaklarını her gün nerdeyse tam tekmil sofra kurmaya yetip de artacak yemekle doldurmuştu.

O hem çocuk hem kadın… Ne yapacağını bilmez deniz kenarında. Kuma adını yazdı, dalga sildi. Çiçekli şalvarını topladı, suya ayaklarını daldırdı, azıcık yürüdü denize doğru; yüzme bilmez, korktum “Uzaklaşma” diye seslendim arkasından. Denizin içindeki iki kişi anlamsızca baktı bana. Kucağımda defter, yanımda ne vakittir O.  Arkadaşım sanki…

Döne odaya döndüğünde Kamil Hoca düşünceliydi. Kızları da vardı oğulları da. Günü gelince büyük kızları Emine ile ele de karışmışlardı, devamı da gelecekti bilmesine bilirdi de işte böylesini hiç düşünmemişti. “Hayır, olmaz bu iş, bize yakışmaz” dedi. Pek vaki değildi hanımına hayır dediği, bu sefer yine eli kolu ağzı dili bağlanacak mıydı? “Öyle kestirip atma Hoca. Allah için, bu öksüz fukaralar için bu işe hayır demek günahtır” dedi Döne. “İyi de onlar anacıklarından ebedi ayrılan garibanlarsa benim Kadriye’min ne günahı var?” Dine, imana, Kur’an’a, Kitaba pek ehemmiyet verirdi Eğitmen Kamil Hoca. Oturduğu sedirin kilim desenli sırt minderine yaslandığında, tepesindeki çivide asılı duran yeşil satenden zarf biçimli kumaşın içinden Kelamullah’ı sallanırdı. “Sevaptır Hoca, büyük sevaptır, hem Kadriye nasıl beceriklidir bilmez misin? Anca onun elinden gelir üç çocuğa analık edip dul kocaya karılık etmek.” “Sus kadın” diyemedi, hocalığı başını önüne eğip baktığı ayaklarından yerin dibine dibine çekti onu. “Söyle, gadasını aldığım; söyle, bilmez misin?” “Bilirim, bilirim de!” dedi çıkmayan sesi ile “Bu iş başka iş, bize yakışmaz” “O vakit bırakalım, çocuklar anasızlıktan öldükleri gibi bakımsızlıktan bir kez daha ölsünler.” deyiverdi Döne gücenmiş bir ses tonuyla.

Sayfanın birisine kenar süsü yapmış bencileyin. İlla çiçekli. Çiçeğin toprakla buluştuğu kök kısmına ismini yazmış. Kızlar üçüncü sınıfa kadar giderken o beşi tamamlamış. Eğitmenin kızı. Kenar süsüne harcamış kalemin sivri ucunu, ondan ismi kalınca düşmüş kâğıda anlamı gibi. Kıymet ve değer. Ayakları suda, koca derya arkasında, bana bakıyor. Denize dikilmiş bir çiçek gibi. Benzeşim sanki…

Kadriye koştu, koştu… Bahçenin en ucundaki DSİ sulama kanalının bahçelere suyu pay eden hortumlarının sallandığı sınıra kadar geldi. Orada bir ceviz ağacı vardı. Taze ceviz vakti dibine otururlar, elleri simsiyah oluncaya kadar kırar kırar yerlerdi. “Anam babam cevizin karasından bin beterini reva gördüler bana” dedi ağaca bakarak. “Daha bu yaşa geldim, sözlerinden dışarı çıkmadım. Anam ne öğrettiyse belledim, babam ne emrettiyse yerine getirdim” dedi, hışırdayan yapraklara dallara bakarak. “Bu mu şimdi hak ettiğim? Daha birini bile sevmedim.” Dizlerini kendine çekti, başını diz kapaklarının arasına gömdü, şalvarına akan gözyaşlarını, burnunu yazmasıyla sildi. “Ölsem yeri var” dedi. Silkelenmeye alışkın yaşlı ağaç silkeledi kendisini. Dallarından havalanıverdi sakalar. 

Kamil Hoca kalktı, meshli ayaklarından hiç ses çıkartmadan odanın içinde birkaç döndü oturdu. Oturamadı, yine kalktı. Bir Emine’yi görmüştü az önce kapı aralığından, Kadriye’yi görse yüzüne bakabilir miydi? Büyük oğlanlar okuldaydı. Mükremin daha yenice apalıyor, ablaları elinden tutunca bir iki adım atıyor sonra popo üstü yere mıhlanıyor, başlıyordu yüksek perdeden mızıldanmaya, ama bugün onun bile hiç sesi soluğu çıkmıyordu. Köy yerinde çocuğun oyuncağı ne olur, en fazla abilerinin yırtık pırtık bezlerden sara sara yaptıkları topa benzer şey. Belki onun peşinde yuvarlanıyordu sessiz soluksuz bir köşede. Saime ve Neriman da ortalıklarda yoktu. Belki anaları tembihlemişti görünmesinler diye. Analarının sözünden çıkmazlardı. Sanki kendisi çıkardı. Salâvat getirdi. Yine oturdu yerine. “Daha on altı yaşında, nasıl başa çıkar!” dedi. Kıyamıyordu kızına, kara gözlü, kömür karası saçlı kızı. Daha kendisi çocuk Kadriye’nin başka çocuklara analık etmesine ön ayak olmak ağırına gidiyordu.

Denizi seviyor, çıkmak istemiyor bir çocuk gibi. Çocuk değil mi zaten? Ona kadınlığı yakıştıranları yazmış satır satır. “Sen bilmiyorsun” diyorum, “Ufak bir deniz motoru ile yolculuk yapacağız, heyecanlanacaksın ve avuç içinle yazmanı başından şöyle arkaya doğru kaydırıp rüzgâra doğru tutacaksın.” Yaşayacaklarından habersiz bir masal dinler gibi beni dinliyor. İnanmıyor belki, inandığı dallar birer birer kırılmış, nasıl inansın ki… Acıma duyuyorum, bir yalaz yakıyor sol tarafımı. “Seni yazacağım” diyorum. Kahramanım sanki…

Döne kadın hayattaki tek kardeşinin kırk duasını daha birkaç gün önce okutmuş, okuturken de herhalde bu planı kafasında kurmuştu. Eniştesi, köy yerinde üç geri beş ileri yıl fark etmez, elli yaşlarında vardı. Üç çocukla ortada mı kalsındı? Allah korusun, kardeş yadigârı üç masum üvey anne eline mi düşsündü? Kardeşi öte dünyada bunun hesabını ondan sormaz mıydı? İki elini yakasına koyup “Döne Abam nettin benim çocukları, üvey ana eline mi reva gördün?” demez miydi? Oy Allah korusun ne cevap verirdi! Ya Kadriye’si çocukken ana olabilir miydi, olurdu olmasına da çocukken henüz on altısında, ellilik eniştesine karı olabilir miydi? Hocaya bunları belli etmiyor, zaten uzun olan boyunu iyice uzatırcasına dimdik duruyor, kararım karardır diyordu.

Kadriye oturduğu yerden kalktı, elma bahçelerinin arasından kimi yerde çamurlaşmış yumuşacık topraklara bata çıka dolandı. Mavi lastiği bir ara toprağa saplandı kaldı, çıkardı ayağını balçıktan orda bulduğu bir sopayı kalem gibi tuttu elinde, adını yazdı sonra üstünü karaladı. Anası babası gibi öyle değil mi? “Bir ben mi fazla geldim bu eve anam, ciğerim yandı” dedi. Balçıktan kazıya kazıya bir top çamur aldı eline, biraz kuru toprak ekledi; evirdi, çevirdi evcilik oyununda olduğu gibi bir tabak yaptı, buncacık şey mi fazla gelmişti dokuz nüfusa! Gözünün yaşı durmamıştı. Uzaktan köy yolunun üzerinden geçen ilçe otobüsünün sesi duyuldu. “Şu otobüse doğru koşsam, binsem de kaçsam buralardan” dedi. “Nerde deseler Kadriye, bir daha hiç göremeseler beni de kıymetimi bilseler.” Elma ağaçlarına baktı, keyfi yerinde olsa dalından en büyüğünü, kırmızısını seçer kütür kütür yerdi. Oysa şimdi görünce bile midesi ayağa kalktı. Eniştesi geldi gözü önüne kusacak gibi oldu. Ağız dolusu safra birikti ağzına eğildi çıkardı.

Güneş sırtımızdan yükseliyor. Denizde pırıltılar artıyor. Gözlerimizi kısıp Beydağları’nın denize karıştığı çizgiye bakıyoruz. Denizdeki iki kişi çıkıp gittiler. Yanımızdan geçerken bana baktılar tuhafça. Umursamadım. Kendi kendime konuşuyorum sanıyorlar, oysa uzun süredir yalnız değilim artık. Onun varlığı kanlı canlı beden çöplüğüne bulaştırmıyor beni. Tek başıma ama yalnız değilim. O ve defteri, ben ve O. Aynada gördüğüm aksim sanki…

Vakit öğleye yaklaşmıştı. Kamil Hoca “Namaz kılayım, namazda biraz düşüneyim” dedi, yattıkları oda karşı taraftaydı, odadan sessiz sedasız çıktı. Sinirli bir adamdı, celallenince önünde ne var ne yoksa rüzgâr gibi uçurur defederdi. Sabah sofrası kaldırılınca “Hoca az gel, diyeceklerim var!” diyen Döne kadının ardından odaya girmiş, bir an olsun sesi yükselmemişti. Kanı çekilmişti sanki. Olur ya insana öyle, aklına gelmeyen başına gelir ya öyle bir hal gelip sinmişti üstüne. Hiç olmazsa nerden çıktı bu iş deyip kapıyı vurduğu gibi atına binip gitmemişti. Belli ki kabul edecek, dedi Döne içinden, ama kolay olmayacak. Güvenirdi kendisine, incecik bedenine rağmen gücünü kuvvetini bilirdi Döne kadın. Evvel Allah bu işten de alnının akıyla çıkacak, hem dünyalığını hem ahretliğini böylelikle yerine getirmiş olacaktı. Tek ki Hoca ikna olsundu.

Kadriye öyle etti, böyle gitti; yok, atamadı içindekini bir türlü. İstifra etti, ağladı. Yazmasındaki mekik oyalarını kendi işlemişti, sevdiği renkten mor çiçekli. Sümüklü yazmasını sıyırdı başından, kanal suyunda yıkadı. Oyalı yazma kanal suyunda oynaştı oynaştı… Eve doğru yürümeye meylederken ayakları geri geri gitti. Hoca ellerini kaldırmış dua ederken Allah’ından doğru yola sevkini, Kadriye’sinin hayrını, o üç öksüze edeceği hasenatın sevabını düşündü. Selamını verdi tespihi elinde Döne’nin yanına girdi oturdu. “Olsun bakalım” dedi birdenbire. Döne dahi şaşırdı bu cevaba, günlerdir kafasında doluya sokmuş, boştan çıkarmış nihayet bugün hocaya dillendirmiş ama kendisi bile birden ne ettiğinin farkına sanki şimdi varmıştı. Kadriye eşikte çıkardı mavi lastiğini, adımını atarken girişe anasının sesi geldi. “Allah yüzümüze baksın hoca. Ben ellerimi ateşin içine soktum.” Dayanamadı Kadriye eşiğe çöktü kaldı.

Sararmış sayfaların birinde de benden bahsetseydi keşke. Henüz dünyaya gelmemiş olan benden. Süsleseydi o sayfayı, işlediği iğne oyalarının çiçeklerine bezeseydi. Bana bir çiçek ismi koysaydı keşke. Ben gibi, artık dünyada olmayan onu, elinden tutup buraya getirdiğim gibi evcilik oynasaydı benle kerpiç evin kapı önünde. O varken ben yok, O yokken ben var olduk. “Tevafuk” sevdiğim kelime; bu hikâyede bir yerde,kendine sen bul!Kucağımdaki defter ağırlaşıyor birden. Yanıma bakıyorum, O yok. Kumun üzerinde ayak izleri kalmış. İyot kokusundan değil, düpedüz burnum sızlıyor. Sessizce gidişine ağlıyorum. Bir taş daha atıyorum sekmiyor. Halamsız kalıyorum…

Not: Üstteki resim, halam Kadriye Onat 1997 senesinde Konya’nın Ereğli ilçesine bağlı Belceağaç Köyü’ndeki meyve bahçesinde mevsimlik hasadı toplarken çekilmiştir.

Önceki İçerikMustafa Ziya Ülkenciler ve Fırat Yünlüel ile Pazar Sohbeti
Sonraki İçerik“Çok güzel”
Yasemin Onat
Yaşadığım süre boyunca öğrenme telaşıma ortak, öğretmen bir anne ve babadan 1977 yılında Ankara’da doğdum. Bana ve aileme Anadolu’nun misafirperverliğini tattıran kasaba ve şehir okullarında tamamladığım öğrencilik yıllarımı İzmir’de okuduğum Hukuk Fakültesi ile tamamladım. Ve hep yazdım, hep anlattım. Kimi vakit gerçekleri kimi vakit kurmacaları hikayeleştirmekten tadına doyulmaz bir zevk aldım. Savunma yaparken ve yazarken kuralarla, yaşamı ve varoluşumun cilvelerini savunup kâğıda dökerken hayal gücüm ve çekmecelerimde biriken anılar ile yol aldım. Bir vakit geldi kimi ağırlıklardan vazgeçtiğim köşe başlarında, hafifleyerek yeni ve bilinmedik yollar ile tanıştım. Yazmanın büyülü dünyasında şimdi karşıma çıkan yeni istikamete doğru yürürken gür bir sesle “hoş buldum” diye sesleniyorum. Duyuyor musun?

4 YORUMLAR

  1. Her öykün okuyucuyu bir başka iklime ve güzelliğe taşıyor. Bir yazarın kısa bir sürede bu kadar gelişme göstermesi insanı hayran bırakıyor. Tebrikler Yasemin…

  2. Sevgili Sebahattin Bey, bir yazar olarak bunları duymak ne mutluluk verici. Anlatılarıma göstermiş olduğunuz ilgi ve yorumunuz için çok teşekkür ederim. Sevgiler…

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz