Eleştiri

Lal Laleş, Nora İstanbul Bir Hiçtir

Ten ve tinin birbirini beslediği bir aşk ermişinin şiirsel hikayesi, Nora; zaman ile zamansızlık, mekan ile mekansızlık arasında gidip gelen bir yolculuk, aşkın huyunda bir yolculuk tadını verir.

Lal Laleş’in Nora-İstanbul Bir Hiçtir’in sesi evreni geniş, ufukları zengin, kendine has dilinden beslenir. Öyle ki, bu dil, sınırları değil, coğrafyası olan yürek ve zihnin dili; eli ise aşk. Bazen bir dengbêjin kulağı kadar engin bazen de sesi kadar zengindir, bu dilin tınısı ve tonu. Bu dilin sahibinin sesi bir ayağı çölün sonsuzluk soluğuna komşu Mezopotamya’da bir ayağı da deniz geçidi olan Boğaz’ın asi ve mavi sularında; ancak kalbi Dicle’nin yaralı yâri Diyarbekir’de.

Nora’da metinlerin akışı her ne kadar yer yer nesrin formuna evrilse de seslerin ritmiksel yağışı, şiirsel baharı daha da güçlendirecek mahiyette. Burada sözcüklere mührünü vurmuş aşka ‘Adorno’yu selamlayan’ bir düşünce ruhunun işlendiği yadsınamaz. Şair bunu da sınırlara hapsolan dil ve algıdan çok sınırları taşan, zorlayan ve geçirgen kılan, özgürlüğü çiçeklendiren, köklere can suyu olan kadim ve yalın bir iradi dille işlemekte.

Düşüncenin yer yer de olsa içsel tınıyı hatırlatan vicdan tonundaki aforizmal parıltılarına da rastlıyoruz Nora’da; düşünce ve vicdanın bu kadar dövüldüğü bir coğrafya ve dünyada bu parıltılar aynı zamanda şairin düşünsel ve düşünür ayağının zenginliğini de yansıtmada bir pencere görevini görür.

Biraz da içimizdeki alevden beslenen vicdani başkaldırı değil mi, düşünce parıltıları yoluyla hayatı solumak için açtığımız kapı ve pencereler? Şairin metinlerde bunu aşkla mayalayarak yapmakta olduğunu görmekteyiz.

Vicdanın neden sudan çok ateşe çaldığını daha iyi anlıyoruz, burada. Öyle ki, kendini gerçekleştirmiş bir ateşin hafızadan beslenen kül formunda griye çalması, özgürlüğün zenginliği besleyen heyecanının rengindeki belirsizliğe kapı aralaması gibi…

Aşkın halini hayatın mahalinde anlatır, Şair Lal Laleş Nora’da. Şairin aşkla mayaladığı, acılı hayatımızdır biraz da buradaki şiirsel hikaye; duygu kırımlarının yanında düş, düşünce fermanları ve intiharlarının bilinçaltımızı ve sevinçlerimizi mezara çevirdiği bu gölgealgı coğrafyada.

Her aşk biraz dünyalıdır; öyle ki, renk ve ırk tanımaz kendine has yolculuğunda. Onun için şairin aşkını İstanbul gibi dünyalı bir kentte gerçekleştirme yolculuğu tesadüf olmasa gerek; her ne kadar varoluşsal yolculuğunu Dicle’nin sesiyle doğup büyüyen balığı kendine ayna yapan Sur şehrinin hakikate göndermede bulunan masallarına borçlu olsa da.

Somurtkan gerçeğin tutsak ettiği geçmişi ve şimdiyi azad etmeye çağırıyor şair, bir karanfilin heyecan taşan yüzündeki naifliği ve samimiyetiyle; küçüğün büyük, büyüğün küçük olduğu bilinciyle.

Zenginleştirir bizi aşk, yoksulluklarımızın izini ve sesini aşarak. Aşkı olmayanın, anlatacak bir hikayesi olamaz dedirtiyor şair Nora’da; bu ince ve bir o kadar sarsıcı dize mevsimiyle; sabrı ışıkla, ışığı sabırla döllendirip damıtan, acıya gülümsemeyi öğreten bu mevsimin yangından yüreğiyle. Her ne kadar bizim gibi sosyolojik coğrafyalarda aşk, düşük yapmaya mahkûm edilse de; çizdiğimiz algı sınırlarında yükselttiğimiz soğuk ve tahammülün suikastına hazır bed-dua ve duvarları çatlatıp filizlenen aşklar olacaktır. Bilmezler ki, her sözün kendisi ve gölgesi önce sahibine her duvar da önce dibine düşer. Oysa her canlının yaşadığı gibi her insan bilir ki, yaşamın dilek kipinde çiçek açar aşk, onun karakteri ise özgürlük; bazen bir gülüş bazen bir öpücük şeklinde akar gönül denizimize; yaşamımızda zamanın hükmünü kaldıran bir rüyanın gerçeğe yürek yürek dokunduğu nefes misali.

Kendinden ince bir taşmadır belki de dokunma Kamerî şiirinde; ruha, maviye ve kızıla… Işık ve alevin makamında taşarız eserdeki yağış senfonisinde; dokuya dokuya, dokuna dokuna; derin, sapa ve keşfedilmemiş doğurgan acıları sağaltırcasına. Işığın mührünü taşır aynı isimli şiirde zaman, saygı ayinine başta gölgede can vermeye ramak kalmış bütün sesleri ve renkleri davet edercesine, sırayı bozan dizelerin dilinde ve müziğinin sesinde; yaban olduğu kadar tanıdık, geçmiş olduğu kadar gelecek ancak şimdiki zamanın kalbiyle dokunur bize.

Işık, zaman ve mekana dokunarak yayılan çıplaklık değilse nedir?

Zaman aşka ayarlıdır Nora’da, aşk zamana değil; çünkü ateştir o ve onun dili olan ışıktır, aşk. Doğumuna yataklık eder zamanın, ateş burada.

Gerçeğin karanlığa mahkûm edildiği yerde, en tehlikeli mahkûm yine ışık olsa gerek; bazen aşk suretinde bazen özgürlük nesebinde…

Her bahar bir virgül, her virgül bir bahardır Aşkımızın Evvel Rüknü şiirinde, canın ve heyecanın mevsimindeki bu dize nehirleri; noktanın durağanlığına sıcak bakmadığı gibi, aksine sürekli dönüşümün yenileyen kadim zenginliğine meyillidir; toprak gibi, su gibi havanın çoğul hali misali ışığın duygusundan alır bu tadımlık meyvesini. İki ayrı pencerenin soluklarının birbirini beslemesidir, sohbetin adı bahsi geçen şiirde; verdikçe zenginleşen aldıkça fakirleşen hayat ergini ve gezgini misali. Her ter, bir yağıştır yine burada; tenden tene taşan; duygudan bahçe kuran bir yağış bu, aşkın cömertliğinde ve bereketinde.

Suya ve sabuna dokunmaktır, Mor Ceket şiirinde; öncesizliğe ve sonrasızlığa dokunan kadim ruh; ışığın zapt edilmezliğinde ve soluğun görünmezliğinde zamana ve zemine şahitlik edercesine. Dışsallığın diğer ifadeyle kabuğun deri görevindeki örtüyü büyütüp kalınlaştırırken, içselliğin üryanî bir öze su taşıyarak yaşamı alevi bir sahiciliğe yönelttiğini okuyoruz, aynı şiirin yüz evreninde.

Nora’da seslerin şavkına yer yer de olsa sessizliğin kadim şokunun dokunduğunu görüyoruz; bazen uyuyan bazen can veren geçmişin yüz halinde, tıpkı şairin sakıncalı tarihin acısından Lal isminde kendine referans aldığı kendine tanığın sade ezgisiyle.

Bir parça da olsa sessizliğin metni değil mi hayatlarımız? Ya süsü kutsadığımız kadar susmaya olan meylimiz…? Ya çocuk yaşta yük yük ihtiyar acılar taşıyanlarımız? Bir parça da olsa bütün bunlar her birimizin yüzünü birer sessiz metne çaldırmaz mı; duygu kışının kıran soğuğunu hissettirircesine? Ondan mı her baharda yüzümüz neşeden biraz öksüz bir kış? Sessizliğin seyir halinde giden hayata da bir göndermedir aynı zamanda kitaptaki Mor Ceket şiirinin hafızamıza fısıldadığı; üstelik bazen sorular eşliğinde bazen de bu sessizliği bozmaya davet eden dengbêjî geleneğinde; ancak her zaman ışık cesaretinde.

Boyun, aşkın anıtını çağrışırcasına çıkar karşımıza Serâzat Tepe şiirinde; baş ile gövde arasındaki o esnek sütun; bir köprü görevindeki bu fay hattını andıran bütün. Aşk, burada aynı zamanda insanın çöküş tarihiyle birlikte çıplaklığı üzerinden ayıplanarak horlanan ve kaybedilen bedenin değerinin iradesi, kendisi, iadesi ve teslimidir hem de töresiz, yakıcı bir akış seyrinde; ışığın çıplaklığının ülkesidir; gölgeden, efendiden azade ve zamanın uğramadığı bir duygu kadar ter û taze. Aynı başlıklı şiirde şu duyguları da okuyabiliyoruz: Yaradan gelir, yaraya gider aşk; yârı kıble edercesine; ruh tapınağındaki bülbüle ses verircesine; bazen flüt bazen ney eşliğinde; ancak her zaman yanan mumun alevinde. Belki duygu mülkündeki güneşten gelir, korku gözünü kör edercesine. Belki de kendi anlamını aşmaya gider, secde secde duygulara eğilircesine; yârin mülkünde tan ağarmadan mağarada çığlıktan damıtılmış ışıkla mayalanmış şarabı içercesine.

Nora’da şair, erotizmi hayatın temel-doğal ihtiyaçlarının erinci ve kendine has üslubuyla işler; üstelik su ve hava tadında ve çöküşle tanışmayan bir atmosfer bandında.

Sen Varsın Artık şiirinde zamirlerin ayak seslerinin geldiği yerde önce gölge görünür okumasını yapmamak mümkün değil. Oysa aşk burada, zamirlerin uğramadığı duyguların alev alev gölgeden azade yangını büyüttüğü küredir; küle meyilli belirsizliğin rengine yolcu. Tanımadığı duyguların sağanağında ıslanmak ister, aşk ve aşık; ehlileşmiş yanını aşmak isteğiyle; el değmemiş, söz duymamış merak coğrafyalarını adımlamak ister.

Kalbin Gül Huzmesi şiirinde ateşin çıplaklığındaki asalettir belki de aşk duygusunu ediniyoruz; tutuşturan derinliğe akan. Bilmeye gelmez. Çünkü bilmek, uyandıran bir acıdır. Uyandırdığı gibi acıtır da. Oysa yaşamaya çağırır aşk, alev alev; yangına, ebedi yangının hasretiyle gibi duyguları da ediniriz.

Doğa üzerinden insana, insan üzerinden doğaya dokunmayı başarır Lal Laleş hem de fark ettirmeden.

Bir dağın veya bir tepenin doğrulmasını andırır Nora’da aşk; bazen bahçe bahçe açarak baharı bazen de yana yana tutuşturarak yarı ve ırağı. Özgürlük gibi aşk da hafifletir ve kanatlandırır bizi burada, üryan bir yolculuğa çıkarcasına; çıplak bir alevin soluyan heyecanında.

Erguvan Boşluk şiirinde şunları öğreniyoruz: Her dağ, bir yaradır dünyanın kalbinde; kendine has havasıyla da şifadır kendi yarasına. Aşk ise insandaki alevi yaradır; alevin nesebi kadar açık ve besleyen bir yara. Öyle ki bir dağın yanar sıfatı sonrası kendini gerçekleştirmesi gibi… Bir yanardağın göleti suretinde; sonsuzluğun dengbêjliğini yapan özgür bir yara.

Yaramızın kuyularından beslenmeliyiz belki de; hafıza hafıza yeni bahçeler kurmak, keşfetmek için.

Yarayı ve yaralıyı sever, aşk; yara ve yaralı da onu. O, yaralı yüreklerde kendini daha derin ve daha köklü gerçekleştirir. İçsel olarak yaralı olduğun kadar aşka gebedir yürek toprağın hissini veriyor, Şair Lal Laleş.

Bir dağ, bir coğrafya, oyuk ve yarıkları kadar baharı ve baharını zengin ve renkli kılar. Bu durumun insan halleri için de geçerli olduğunu görüyoruz. Hele söz konusu olan aşksa…

Her aşk, kendi yazına gebedir hem de ayazı olan… Tepe ve vadileriyle yaz zamanının ve duygusunun kalbinde sarı bitendir aşk Nora’da, aynı zamanda.

Münzevî Bıçaklar şiirinde soru eşliğindeki şu duyguları yaşamadan geçemiyoruz: Sevildiklerimizin huyundan geldik, sevdiklerimizin huyuna gideriz. Huyun suyundan geldik, suyun huyuna gidiyoruz. Ya biz, ya aşk nerede duruyor? Oysa aşk, ateşin huyundan gitmek değil mi?

El, kalbin dilidir, sözünü kulağımıza fısıldarcasına bir ses ediniyoruz Nora’da. Sahiden yüreğimiz kirlenmeden, kirlendi mi ellerimiz hiç? Ya yüzü kirli olanlarımız? Kalbinin aynası çürüyüp dökülenimiz olmasın mı? O halde karartmayalım yüzümüzü; bahtımız karaya çalsa bile. Çünkü ışıksız yaşamak gibi aynasız yaşamak nafile.

Sırlar gibi varsa pişmanlıklar da ışıkla uyanır ve kendini gösterir, sesini derin de olsa dizelerin kalp atışlarında okuyabiliyoruz. Sahiden bir toprak, tipi ve don olayı gibi durumlarla yarılıp dağıldığı kadar yumuşayıp nefes almaz mı; gerçek-mecaz tüm tohumları döllendirmeye hazırlanarak?

Taş ve Nefes şiirinde şu duyguları da okuyabiliriz: Herkes biraz daha kendidir burada, kendine has ikliminde; vefa ise bunun dili olur, hafızanın (hatırlayan) alfabesinde.

Gölge şiirinde uzayıp kısalan bir gölgedir yaşam, dedirtiyor şair; güneşe ayarlı olanı özgür ve pervane olup yanarken, gölgeye ayarlı olanı ise ‘huzur’un kabuk büyüten tonunda zamanla donar elbette, üstelik önce kalpten.

Nora’da şairin çok dilli algı yolculuğunun etkisi yadsınamaz. Bunu, işlediği dilin mantığını zorlayacak dinamizminde bulmak zor olmasa gerek.

Felç geçiren hafızanın izini ve iz düşümünü de sürer Şair Lal Laleş Nora’da, işlediği dilin anlam katmanlarıyla; iki dilli yazınsal yaratımının zenginliğinden beslenerek; üstelik Cumhuriyet sonrası tekil anlayışın kibir kıskacına alınamayan coğrafyası geniş bir dille.

Defterin Belleği şiirinde şu okumayı yapmak mümkün: Dilin vatanıdır burada bellek; zenginliği kadar bahar ve kelebek, yoksulluğu kadar çorak bir hayatı taşır. Sahiden belleksizlik, ölüm değilse nedir? Ya bir hayatın hafıza kaybı? Belleği güçlü olanın tipisi bol, baharı renkli olur; bazen kadim bir stran bazen de bir türkünün debisinde. Belleksizliğin yoksul hallerini yaşamamak için çalmak gerek terin ve tarihin sakıncalı kapılarını dedirtiyor Şair Lal Laleş burada; aşka aşkla hayat vermek için; yazılanın değil, yaşanılanın değerinin iadesi için. Zapt edilen tarihin gölgesinde yaşayanlar iyi bilir bunu, şairin bunu yaşadığı gibi.

Islık şiirinde hakikat ve hüviyet, ancak özgürlüğün kalbinde yeşerebilir, hissini ediniyoruz. Kara bağlamış bir hürriyet, zamanın siyahî yüzünde gerçekleştirir kendini; ışığı ufuk ufuk işleye işleye.

Kelime kervanının yükünü iyi yokladığı için iyi tanır bu yükü Şair Lal Laleş; öyle ki, en umulmadık yükü en umulmadık kelime kervanına yükleyebilecek kadar kelamyârdır.

Bedenin metnini aşkın alfabesiyle okur Nora’da Şair Laleş; kendine has bir aşkın alfabesiyle. Nesneleştiren parça üzerinden değil, saygınlığı teslim eden içsel bir ayinin derinliğinde ve bütünü aşan duygunun diliyle.

Köklere su vermeyi seven bir şairdir Lal Laleş; yüreği engin bir göğün yağmurları mertliğinde; unutulmak istenenin ve unutulanın, aşka, özgürlüğe ve ışığa kanatlanarak çiçeklenen seslerin ve yüzlerin köklerine; söz söz, sözcük sözcük, öpücük öpücük; bazen bir ışığın sevincinde bazen bir soluğun nehrinde; ancak her zaman hayat dilinde.

Derin psikoloji, felsefî ve tarih okumaları yanında aşkın vakainüvisliğini de yapar Nora’da şair; yazgıyı önceden görürcesine; sade ve gölgesiz bir dil evreniyle.

Aşkın acıyı sağaltan dengbêjliğini yapar Nora, ruha dokunan bir sesin seyrinde; sora sora, doğura doğura aşkı, yaşamı, anlamı, katman katman; soğanı soyarcasına sözcükleri de soyar duygu duygu, anlam anlam; bazen bir sevgilinin soyan bakışı dilinde bazen karanlığı hakikati hatırlatırcasına yaran bir ışık gülüşünde, sarı kadar rahat, okyanus kadar derin ve hayat.

Şair, çevirmen Lal Laleş’in Kürtçe yazınındaki zengin yolculuğundan sonra Türkçe ilk kitabı olan Nora İstanbul Bir Hiçtir bu tadımlık hayat için bir tadımlık mahiyetinde olup Ayrıntı Yayınlarından çıktı.

Yazar: Hekim Bayındır

Sasun doğumlu. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Bölümünü bitirdi. Artuklu Üniversitesi Kürtçe alanında tezsiz yüksek lisans mezunu. Şiir ve felsefe meraklısı. Şiirleri çeşitli dergilerde yayımlanmakla birlikte ilk şiiri 2013 yılında yayımlandı. Seslerin yurttaşı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir