Ana Sayfa Edebiyat Eleştiri Les Chants de Maldoror

Les Chants de Maldoror

“Eğer bulutlar ve fikirler üzerine felsefe yapmakla meşgul olacağı, tahtakurusunun ayağını ölçeceği, sineğin vızıltısı karşısında vecde geleceği yerde hayatın sıradan işlemleri için gerekeni öğrenmiş olsaydı, bu felaket başına gelmezdi.” Erasmus, Deliliğe Övgü

“Gözlerimde opera dürbünü, locamdan olayın düğümünün nasıl çözüleceğini dikkatle takip ediyordum; üçüncü perdeye gelindiğinde kazanan hep Mefisto olmuştu, demek ki yazdığım beyitler yalan söylememişti.  Ama bir noktada her şey değişecekti. .” Raymond Roussel, Chiquenaude

“Delilere yazıyorum, dünyayı anlayanlara zırnık yok!” Sevim Burak

Paul Verlaine, Paris’e gidip Parnasçılarla tanışmasından ve eşini terk ederek Arthur Rimbaud ile aşk yaşamaya başlamasından kısa bir süre sonra, Şubat 1884’de, Les poètes maudits’i yayınladı: Lanetli şairler. Yaşar Nabi Nayır’ın “Beddualı Şairler” diye tesmiye ettiği bu ekip Baudelaire, Mallarmé ve Jules Laforgue gibi isimleri içeriyordu. Belki sefahat belki sefaletle toplumdan ayrılan bir ‘tutunamayan’ arketipiydi işaretlenen. İfadenin doğumu, biraz daha gerideydi. Alfred de Vigny’nin Stello’suna kadar bilinmiyordu. Vigny için ilk lanetli şair, François Villon’du. Çünkü o her anlamda ilkti. Etkilenebileceği bir öncesi yoktu. Doğumu biliniyor, papazlık geçmişi olduğu yazılıyor ancak ölüm tarihi dahi bilinmiyordu – enigmaydı. Bu nedenle de modern Fransız şiirinin kurucusu olarak anılıyordu. Şimdilerde aykırı, uçuk, marjinal, çılgın, ele avuca sığmaz, tasasız, sefih bohem dendiğinde akla gelen isimlerden çok önce o vardı. Etrafında romantize edilmiş hodbin, hevâi ve trajik bir sanatçı miti örgüsü yaratmak isteseydik sözü daha da uzatabilirdik;  ve neyse ki sterilize edilmemiş egosentrik ezoterizm’in tanrısı bizi sırada bekliyor: Comte de Lautréamont.

O,Isidore Ducasse. Albert Camus için, dahi liseli. André Gide için, tüm eserlerinden utanmasını sağlayan bir hasta ruh. Louis Aragon için, edebiyat dünyasını yerle yeksan edebilecek bir eser olan Maldoror’un Şarkıları’nın yazarı. Benim için, kötülükten de iyilikten de aynı dozajda beslenebilmiş bir erken ölümlü. Sürrealizmin İncili kabûl edilen eseri ile şiirin temellerini atmış, Mallarmé ve Rimbaud ile birlikte dünya şiir tarihine yön vermiş ve temel oluşturmuş bir asi. Jeremy Reed’in Ülker İnce çevirisi ile Telos’tan 1998’de çıkmış Isidore: A Novel About the Comte de Lautréamont’una göre ise, geceleri altına işeyen bir çocuk. Ve önceleri Gece Yayınları,  Gendaş Yayınları derken ve arayıp da bulamazken, nihayetinde Kırmızı Yayınları’ndan 2008’de Özdemir İnce tercümesi ile çıkan son baskısı sayesinde ulaşabildiğim; gerek yazarının kısacık yazın macerasına (24 yıl, 7 ay, 20 gün yaşamış birinin sadece iki yıl yazdığını anımsatırım) böylesi “tartışmalı bir opus magnum” bırakabilmesinden gerekse de o “bugün-yarın” ikileminde kalıp da seçilmiş bir yalnızlık içerisinde böylesi huzurlu olabilmesinden ötürü gözümde efsaneleştirdiğim ve kesinlikle beklentilerimin de ötesine geçmiş bir kitap.

Resim 1: Isidore Ducasse. Nam-ı diğer Comte de Lautréamont.

Marguerite Yourcenar ulu, lain, cavlakî eseri Feux’u açarken “Umarım bu kitap hiç okunmaz” der; Maldoror’un Şarkıları’nı okumaya heveslenen birisi için de uygun bir temennidir belki bu; mensur şiir’in (poeme en prose) temel taşı olarak nitelendirilen Aloysius Bertrand’ın Gaspard de la Nuit’si (“Gecenin Şeytanı”) gibi benzersiz bir oeuvre posthume (yazarın ölümünün ardından yayımlanan eser) olan eser, altı şarkıdan oluşur. Yazım süresince Ducasse’ın önce Lautréamont’a, sonra da Maldoror’a dönüştüğü -belki de ilerlediği; sürüklendiği- ama sonra iki bölümden oluşan Poésies‘i yazarken yeniden Ducasse’a kaydığı, yani sürekli bir altkimlik-üstkimlik karmaşasında hayatın, sanatın, edebiyatın, şiirin, şiirselliğin diplerinden kum çıkardığı bu kitabı okumadan önce cesaretsizdim. Joyce’un Finnegans Wake’i, Georges Perec’in La Vie mode d’emploi’si, Faulkner’ın The Sound and the Fury’si, Djuna Barnes’ın Nightwood’u gibi eserlerin okunmalarının zorlukları üzerine dost meclislerinde gülüşülen zamanlardı ve bu tam 10 yıl önceydi. Sonra, ‘kitap sizi zehirleyecektir’ uyarısı ile daha irkildim, ama bir yandan kamçılanmama da sebep oldu bu. Yani egolarından taviz vermeyen, övülmeye ve pohpohlanmaya -ki hak ediyorlardır- pek alışmış edebiyat dünyası veteranlarının bile es geçemediği, önünde elpençe divan durduğu bir kitap vardı karşımda. Daha da gençtim, daha da çok vaktim vardı ve hava çok sıcaktı. Müntehir, maktul ve kurban kavramlarıyla haşır neşirdim; bu sözcüklerinin altını çizen şairlere, ressamlara, yönetmenlere özel bir ilgi duyduğum zamana tekabül ediyordu kitapla tanışıklığım (daha o zamanlar Rüya Kılıç, İntihar’ın Tarihi’ni kaleme almamıştı).  Kaan İnce, İlhami Çiçek, Nikolay Rubtsov, Miklós Radnóti, Zafer Ekin Karabay, Lorca, Hristo Botev, Metin Altıok, Behçet Aysan, Pavese ve daha birçokları. Bazı sözcükler derinliklerimizle oynarlar, bazı kitaplar ise o derinliğe inerler.  Öyle de oldu. Yirmi aylıkken annesini kaybeden, Pau Lisesi’nden sınıf arkadaşı Paul Lespès tarafından “uzun boylu, hafif kambur, ekşimtrak sesli, uzun saçları ile alnına dökülen, soluk tenli, sessiz, içine kapanık, kederli” diye tanıtlanan, ilk yayıncısı Lacroix tarafından düzenli, titiz, çalışkan olduğu söylenen (ki Lacroix, onu gördüğü tahmin edilen iki kişiden biridir) Poe, Blaise Pascal ve Racine hayranı bu genç adam meraklandırıyordu beni. Hastalıklı beyninin, piyanoya dokunduktan bir süre sonra kaleme koşan ve tüm nefretini, ilkelliğini, hıncını kâğıtlardan çıkaran bu nadir türün ne olduğunu okuyarak öğrenmek istedim. Max Chaleil onun için “Ducasse + Maldoror = Lautréamont” diyordu. Mahlasları hakkında bilinen birkaç şey vardı. En başta, Eugène Sue’nün 1838 tarihli eseri Latréaumont’nun başkarakterinden alıyordu adının bir yarısını. Maldoror ise, çoğulcu yaklaşımın buluştuğu yakın bir anlamla izah edilebiliyordu: “Şeytan“.  Bu noktada serinleyelim: romana karşı olduğunu söyleyen ancak kara romandan ve halk romanından etkilendiği de gözlerden kaçmayan Lautréamont , işe, yani mimesis’in kırılmasına, kendi adı ile başlıyordu. Antrparantez: Fransız yönetmen Joël Séria’nın 1971 yapımı Mais ne nous délivrez pas du mal (“Don’t Deliver Us from Evil”) isimli satanik aksesuarlarla dolu eserinde de rastlarız ona. Şeytan en genel, en kapsayıcı anlamıdır Maldoror’un. Baudelaire’i, Rimbaud’yu ve diğer sürrealistleri ve Salvador Dali’yi (kitabın 1934 baskısındaki illüstrasyonlar ona aittir) bile etkilemeyi başarmış gencecik, sırlarla ve acılarla dolu bir genç adam. Yalnız yaşamaya alışmış, ketum. Proto-faşizmin, Hitler diktatoryasının hüküm sürdüğü kırsallarda, gördüklerini simgesel bir dille anlatma derdine düşmüş bir acemi. Acemiliğini kamufle edebilen güçlü bir delikanlı. Binnetice korkuyor ancak karşı konulmaz bir tutku beyninin neritellerine girmek istiyordum: Ve denedim.

Resim 2: Kitabın 1934 baskısındaki illüstrasyonlar Salvador Dali’ye aittir.

Birinci Şarkı‘da Lautréamont “On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini” der ve demistifikatif (efsane yıkımcı) yazınsal gücünü hiç sakınmadan yürürlüğe sokar. Zehirli bir kitaba başladığımızı, sayfalar ilerledikçe zehrin kanımıza karışacağını söyler. Fiktif ve fakat olması mümkün bir aile yaratarak, bu aile figüründen toplumsal tabulara, inançlara, Tanrı’ya, kişilerarası saygı permütasyonlarının ‘kolpalığına’, cebren kutsallaştırılan değerlere, gizlere dokundurur. Dünyayı zayıf karnından yakalamayı ve egzajere edilen tüm o “hayatta kalma”, “yaşama tutunma” naneleriyle alay etmeyi öyle güzel becerir ki, Şeytan’ın oyununa geliriz. Habisliğimizi sayfalar arasında yüksek sesle dillendirirken bulabiliriz kendimizi.

 “Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.

Ailelere nifak tohumu serpmek için anlaşma yaptım fuhuşla.

Toplum’ da nasibini alır:  “Yaşlı okyanus, beslediğin türlü soydan balıklar arasında kardeşlik bağı yok. Hepsinin ayrı ayrı huyu ve yapısı, başlangıçta bir düzgüsüzlük gibi gelen durumu yeterince açıklıyor.”

Şüphesiz ki Lautréamont’nun kötücüllüğünü yaşadığı dönem şartlarını değerlendirmeden filtrelendirirsek, çok doğru noktalara ulaşmamız pek de mümkün olamaz. Anne sevgisinden yoksun kalmanın, hatta biyolojik olarak da bir anne figüründen ayrı erginleşmesinin onun psikolojik güzergâhı üzerindeki etkileri yadsınamaz; tıpkı Jean Genetnin annesi tarafından kundağıyla terk edilmesinin, onun kabarık suç dosyasında ve korkusuz, eksantrik hayatındaki etkisinin yadsınmaması gerektiği gibi. Yine de Lautréamont, “ölü güzel annem” diye yad ediyor onu. “Kötülükler Kitabı” diyebileceğimiz, bu Necronomicon benzeri başyapıtına annesi hakkında tek kötü sözcük yaz-a-mamasını, sevgisizliğin açtığı derin yarıkların onda asla “anneye isyan” şeklinde yansımadığını görüyoruz. Yarattığı aile, ondaki ailesizliğin bir ikamesi gibi algılanabilir ve çok açılımlı sübjektif yorumlar edilebilir hakkında (çiziktirdiklerim, tamamen kişisel çıkarımlarıma dayalı olan ve her zaman ‘hata payı’ barındıran öznel paylaşımlardır. Bir müsvedde parşömeni, fazlası değil).

Resim 3: Victor Ottmann Maldoror’un Şarkıları için şöyle yazıyor: “Bir grafomanyanın üretim apsesi, pek çok müstehcenlik ve küfür. Takma adın altındaki Lucien Ducasse’yi gizler.

İkinci Şarkı, Paris banliyölerinde, Tuilleries Bahçesi‘nde, küçük bir çocuk ile Maldoror (burada Maldoror, Lautréamont’un kendisi mi yoksa alter egosu mu, bilemiyoruz tam. Kendisine ‘ben’ demeyen, ama kendisindeki ben’i, kendisine anlatmaya çalışan bir adam gibi tahayyül ediyordum okurken) arasında geçen ultra-tuhaf,  film noir‘lere lâyık bir diyalog sarsar bizi. Belki de çocukluğundaki masum Ducasse’tır konuştuğu.

– Ne düşünüyorsun küçük?
– Gökyüzünü düşünüyorum.

İlerleyen sayfalarda sıra, Tanrı’ya da gelecektir: “İnsanların masraflarını kendi keselerinden ödeyerek besledikleri bir böcek var. Bu böceğe herhangi bir borçları yoktur, gelgelelim korkarlar ondan.

Artık kiminle, nasıl bir zihinle raks ettiğimizi kestirmeye başlarız. Lautréamont, sadece birkaç sayfa sonra, özeleştirisi ile tüm eleştirilerin üzerine bir rögar kapağı bırakır:

Benim haksız saldırıma uğrayan insanlığın öcünü almanın o övülesi amacıyla gözü dönmüş kimi kaçak gölge, bir martı kanadı gibi duvara sürtünerek odamın kapısını gizlice açarsa, ve göksel enkaz yağmacısının böğürlerine bir hançerse saplarsa ne yazık! Şu ya da bu şekilde atomlarına ayrışabilir kil pekâlâ.

Üçüncü Şarkı, İkinci Şarkı’nın ayrıntılarına gizlenmiş Leman, Lohengrin, Lambano, Holzer isimlerinin anılmasıyla başlar. Onların ölümlerinin Lautréamont üzerindeki etkisinin gücü, Lautréamont tarafından da dillendirilir. Burada hemen belirtmem gereken, Lautréamont’un pozitif bilimlere olan yatkınlığının yanı sıra, fen bilimlerine de hatırı sayılır bir ilgisinin olduğudur. Yıldızlar, kara delikler, göktaşları bir yana yanardağlardan, vadilerden, fiyortlardan rahat rahat bahsedecek kadar coğrafyaya hakim oluşu, sadece Yirmi iki yaşında biri için ne kadar da hayranlık uyandırıcıdır. Metafizik, mitoloji, biyoloji, anatomi, tarih, fizik.. Lautréamont, sanki yıllarca açmak için beklediği isyan bayrağını dikmiştir. Kötülüğün kutusu açılmıştır.  Her yandan her yönden dünyaya, insanlığa, varoluşa saldırmakta, ontolojiyi, birey’i, oradan bencilliği ve riyâyı, devamında insanın hamurunu istediği gibi yoğurmaktadır.

Yin’deki eksiklik’i Yang’daki taşkınlık dengelemek yerine, akut’u kronik’le örtbas etmeyi seçmek yerine, kadın ile erkeği iki ayrı ‘rezervuar’ olarak düşünmek yerine, yaratmış olduğu evrende her birini bir diğerine lehimleyerek kusursuz bir harman yaratır. “Bir siklon burgacının bir balina ailesini havaya kaldırması gibi bir heyecan dalgası” diye ifade eder bunu; biraz hava ve biraz su ile ifade etmek yerine, her ikisiyle formülize eder. Ve Korkusuzdur. Erinmez, üşenmez, yılmaz; ve Dördüncü Şarkı‘yı, tarihin belki de en büyük bilinemezi ile, insan ile açar.

İsyanında bir yumuşama, sesinde bir kısılma, bir geri vites, bir tedirginlik hala yoktur. Yalnız bir cümleye sığıştırdığı kendi manası, onu ele verecektir: “Grizu patlamasının nice aileyi yok ettiği görülmüştür; ama, yıkıntıların ve zararlı gazların ortasında ölüm neredeyse ansızın bastırdığı için, can çekişmeleri pek kısa sürmüştür. Ben… bazalt gibi yaşıyorum!” Taht sallanmaktadır. Peki ama Lautréamont, neden bazaltı seçmiştir? Damar, akıntı ve kütle halinde doğada bulunan bir volkanik monomer ile benzerliği nedir?

Birkaç saniye sonrasında gelen “Nicedir benzemiyorum kendime artık” cümlesi, Lautréamont’un Ducasse-Lautréamont-Maldoror arasında med-cezire uğrayan kişiliğini kabullenmesidir çünkü. Şekli değişmekte, kimyası yenilenmekte ve dönüşmektedir. Topluma değil, daha beteri olan kendine yabancılaşma ile iç içe olduğunu itiraf ettiği bu satırlarda dahi acımasız olmayı başarabilmesi, yazının illüzyonu ve haşmeti ile bir kez daha karşılaşmamız değil de nedir? (Ah şu çok kötü retorik sorular)

Zaten Dördüncü Şarkı, bütünü itibari ile Lautréamont’un kendisine kendisinin ne kadar da acınası, kirli, lekeli olduğunu söylemesi ile geçiyor, denebilir. Lautréamont’nun karakter tahlili açısından en faydalı bulduğum, en samimi, en hakikâtli cümleler benim için Dördüncü Şarkı’dadır.

Resim 4: Kitabın 1934 baskısındaki Salvador Dali’ye ait illüstrasyonlardan bir diğeri.

Hah, işte zurnanın zırt pırt hort zort diyerek kafayı yediği yere yaklaşıyoruz:  Beşinci Şarkı, “Eğer yazım hoşuna gitmek mutluluğuna erişmezse, kızmasın bana okur.” girişi ile sinirlerimizi grogi pozisyona sokar; ve hatta gardımızı da düşürmeye çok yaklaşır. Tababet bilgisi ile Lautréamont’dan dayak yeriz. Bir zoolog, bir ornitolog, bir oşinograf olduğunu söylese dahi ona inanacak kıvama geliriz.

Son bir yumruk gerekmektedir ve gelir: “Öznelliğim ve Tanrı, bir beyin için ikisi çok fazla.

Tansiyonumuz düşmeye başlamıştır. Sade’vari iğrençlik betimlemeleri yoktur onun cümlelerinde: iğrençliğin kendisi vardır. Kötülüğün özü. Salyaları akan bir dünyayı, “kuşlar çiçekler böcekler” diye tesmiye edemeyeceği bir dönemde yaşamış olmasının, hem zaten böyle bir şeyin de onun işine geldiğinin emareleri. Lautréamont’dan bir cümle, evet abartacağım, dünyayı yerinden oynatabilir. Sizi şaşırtabilir. Üzebilir. Hayranlık uyandırabilir. Kızdırabilir. Ancak midenizi bulandırmaz, çünkü zaten dünyadasınızdır ve yeteri kadarı mide bulandırıcı şey vardır.  Yazarak öldürebilen ve diriltebilen bir kül-anka. 24 Kasım 1870’den, yani onu bir otel odasında bu lanet okuduğu ve köküne kibrit suyu döktüğü dünyadan alan günden beri, esrarengiz, saygıdeğer, muhteşem, inanılmaz gibi sıfatlarla anılan bir uç renk. Gide’e, “Maldoror’un Altıncı Şarkı‘sını okuyunca kendi yapıtlarımdan utandım” dedirtmek o kadar da kolay olmasa gerektir.

Denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesini silmeye yetmez” de diyebilen bu adam, Altıncı Şarkı’dan sonra adeta bis’e çıkar ve Poésies‘e iliştirdiği şu prologla “ben neden okudum ki o zaman bu kadar şeyi?” ikileminde bırakır bizi: “Kara kaygının yerini yüreklilikle, kuşkunun yerini inançla, umutsuzluğun yerini umutla, kötülüğün yerini iyilikle, sızlanmanın yerini görevle, kuşkuculuğun yerini imanla, safsataların yerini soğukkanlılığın aldırmazlığıyla ve gururun yerini alçakgönüllükle dolduruyorum”.

Herkese iyi okumalar dilerim.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz