Ana Sayfa Sanat Sinema Matrix 20 Yaşında: Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz

Matrix 20 Yaşında: Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz

Wachowski Kardeşler tarafından senaryosu yazılan ve beyazperdeye aktarılan Matrix (1999), Matrix Revolutions (2003) ve Matrix Reloaded (2003) üçlemesi, modern sonrası toplumlarda gerçeğin modellenişi, yeniden üretimi, hipergerçeklik, simulakra ve simulasyon kavramlarına yaptığı doğrudan göndermelerle Metropolis, Blade Runner, Minority Report, A.İ., I Robot gibi yapay zeka ve simulasyon temalı filmler arasında saygın bir yere sahip. Serinin ilk filminin gösterime girişinin üzerinden 20 yıl geçmişken, gerçeğin bir köken ya da arketipe sahip olunmaksızın modeller aracılığıyla yeniden üretilmesi anlamına gelen hipergerçeklik kavramını Matrix Üçlemesi üzerinden açıklamaya ve çağımızda minyatürize edilmiş hücreler, matrisler, bellek bankaları ve kontrol modelleri tarafından sonsuz kere üretilebilen gerçeğin, nasıl bir gelecek ütopyasına dönüştüğünü göstermeye çalışacağım.

Matrix ve Hipergerçeklik

Gerçeğin, herhangi bir kökenden yoksun olarak modeller aracılığıyla yeniden üretilmesini “hipergerçeklik” kavramıyla açıklayan Fransız düşünür Baudrillard, bir yeniden üretim ürünü olan simulasyonun başlıca dört düzeyi bulunduğuna işaret eder. İlk düzeyde, “Her imge saltık gerçeği yansıtır”. Dilbilim açısından baktığımızda, bu düzey, dilin anlamı tanımlaması olarak okunabilir. İkinci düzeyde, “İmgeler gerçeği maskelemektedir”. Bunun anlamı ise, gerçeğin ideolojik, medyatik ve sözbilimsel sistemler kullanılarak perdelenebilmesinin, gizlenebilmesinin mümkün olduğudur. Üçüncü düzeyde, “İmgeler, derin bir gerçekliğin yokluğunu maskeler.” Bu düzeyin toplumsal bilinci işaret ettiği açıktır. Toplum, ikinci düzeyde yaratılan model-imgeler aracılığıyla gerçek arayışı ve ihtiyacından koparılmış, tersine bir evrilme ile “kitle” tanımına çekilmiş, gerçeği ile modelini birbirinden ayıramaz hale getirilmiştir. Dördüncü düzeyde ise, “İmgelerin artık gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Sadece kendi katıksız simulasyonlarına dönüşmüşlerdir.” İşte en tehlikeli düzey! Çünkü artık gerçeğin, kökeniyle herhangi bir bağlantısı kalmamıştır. Gerçeği işaret eden imgeler, imgeyi yaratanlar tarafından keyfi ya da rastgele belirlenebilecek olan bir hipergerçekliğin yansımasıdır. Simulasyonun en büyük tehdidi ise, “gerçek ile sahte” ve “gerçek ile düşsel” karşıtlıkları arasındaki anlamsal, dolayısıyla algısal farklılığı yok etmeye çalışmasıdır.

Bu dördüncü düzeyin ürkütücü tehdidini daha iyi anlayabilmemiz için, yaklaşık bir yüzyıl öncesine, Latin Amerika edebiyatının kalelerinden olan Borges’in bir öyküsüne değinebiliriz. Gerçeğin yeniden üretimi, modellenmesi konusunda akla gelebilecek en çarpıcı alegorilerden birini kaleme almıştır Borges. Gerçek ile simulasyonunun, yani modelinin birbirine karıştığı noktayı işaret etmek için kaleme aldığı bu masalda, imparatorluğunun sınırlarını belirlemek için emrindeki haritacıları görevlendiren bir imparatordan söz eder. Haritacılar, imparatorluk sınırlarına bire bir eşit bir harita yaparlar ve haritayı ülke topraklarına sererler. Zamanla çökmekte, çürümekte olan imparatorlukla birlikte harita da eskir. İmparatorlukta yaşayanlar, üzerlerinde durdukları toprak parçasının harita mı yoksa gerçek ülkeleri mi olduğunu ayırt edemez hale gelirler. Gerçek ile modeli birbirine karışmıştır artık. Fransız düşünür Baudrillard, Borges’in bu alegorisinden hareketle, gerçek ile simulasyon kavramlarının birbiri içine girmesini “Gerçeğin Çölü” tanımlaması ile ifade eder. Bu kavram ile sembolleştirilen ise, çökmekte, eskimekte olan bir sistemin, ideolojinin üzerini ne tür bir örtü ile kapatırsanız kapatın çürüme sürecine devam edeceği ve eninde sonunda haritanın da gerçeğin de işlevsizleşeceğidir. Çinlilerin beddua edecekleri kişiye söyledikleri “Umarım ilginç bir çağda yaşarsın” deyimi, bu yüzyılı kastediyor olmalıdır. Mutlak gerçeğin mutlak sahteye dönüştüğü, yerine geçtiği imgelerin protezi ve hatta sureti olduğu bir çağ… Bu nedenle, belki de şu anda sorulması gereken tek soruyu yalnızca bir ayna sorabilir: “Gerçek mi görüntünün, görüntü mü gerçeğin yansımasıdır?

Resim 1: Fransız düşünür Jean Baudrillard, gerçeğin, herhangi bir kökenden yoksun olarak modeller aracılığıyla yeniden üretilmesini “hipergerçeklik” kavramıyla açıklar.

Yirmi birinci yüzyılda minyatür hücreler, matrisler, sanal bellekler ve komuta modülleri ile yeniden üretilebilir olan gerçeklik, kaybolmakta, çölleşmekte olan gerçeğin bir zamanlar var olduğunu işaret etmekten öteye geçemez. Modern sonrası toplumun, taklitler ve suretler ile oluşturulmuş bir parodiden ibaret olduğunu vurgulamaktadır bu örnek. Ve bundan böyle rasyonel bir gerçeğe ihtiyacımız olamayacağını, zira gerçeğin onu modelleyen taklitleri ile boy ölçüşemeyecek kadar işlevsizleştiğine çeker dikkatimizi. Artık, insanlara maskelerini çıkarmalarını öğütlemek boşunadır, çünkü bu maskelerin altında bir yüz yoktur. Ondan istenebilecek tek şey, durumdaki yapaylığın farkına varması ve bunu itiraf etmesidir. Aslı yerine göstergelerinden kurulmuş bir gerçek içerisinde yaşadığımızı iddia eden Baudrillard’ın bu tezini, ezoterik bir sinema dili kullanarak kitlelere aktarmaya çalışan bir filmdir Matrix!

Wachowski Kardeşler bizi, gerçeği yapılandıran, maniple eden ve bize tekrar sunan, fantezilerimizi besleyen matrisleri görmeye zorladılar çektikleri üçleme ile. Bize, yönetmen olarak sahip oldukları kontrol gücünü ve teknolojinin yeni gerçeklik olguları yaratma yetisini göstermeye çalıştılar. İlk filmin 20 yıl önce gösterime girmesinin ardından yaptıkları konuşmalarda ve katıldıkları söyleşilerde filmin sanatsal yönünü sürekli vurgulayarak, teknolojiye bağımlılığımızın ve bu teknoloji tarafından nasıl maniple edildiğimizin altını çizdiler. Yani bize “gerçek”i gösterirken, aynı anda arkada dönen film makarasını da görmemizi öğütlüyorlardı. Ve şu anlamlı soruyu her karede yeniden ve yeniden soruyorlardı bize: “Eğer gelecekte, simule edilmiş gerçeklik, yaşadığımız tecrübeler ve fiili davranışlarımız üzerinde simule edilmemiş gerçeklikten daha büyük bir sebepsel etkide bulunur hale gelirse, o zaman, pratik hayatta gerçeğin kendisinden daha gerçek olmaz mı?”


Resim 2: Laurance (Larry) Wachowski (2007 yılında geçirdiği cinsiyet değiştirme ameliyatından sonra adını da Lana olarak değiştirdi) ve Andy Wachowski.

O halde nedir bu Matrix? Tek kelime ile Lacancı “Büyük Öteki”, sanal sembolik düzen, gerçekliği bizim için yapılandıran bir şebekedir Matrix. Bu Büyük Öteki boyutu, sembolik düzende, öznenin yapılandırıcı yabancılaştırılmasının boyutudur. Büyük Öteki, ki film içerisinde Wacowski Kardeşler “Architect / Mimar” karakteri ile özdeşleştirirler bu kavramı, ipleri elinde tutar. Özne konuşmaz, sembolik yapı tarafından konuşturulur. Kısacası bu Büyük Öteki, bireyin kendi eylemlerinin sonuçlarına tümüyle hâkim olamamasını veya tahmin ettiğinden başka türlü sonuçlamasının nedenini açıklayan “Toplumsal Öz”dür.

Matrix, adil toplum düzeninin gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ütopya olduğuna da dikkat çekmesi açısından ilginçtir. Adil toplum, kişilere biçilen hayat süreçlerinde ne yapacaklarını kişilerin kendi takdirlerine bırakmak anlamını taşır. Bu çıkarım, herkese aynı özgürlüğü garanti etmekte, etik bir benlik anlayışının gelişimini sağlamakta ve insanların “iyi hayat”a dair kişisel tasarımlarını kendi imkân ve kararları doğrultusunda gerçekleştirme şansı tanımaktadır. Peki, bu tanımlama günümüz toplumuna uyarlanabilir mi? Matrix, bu sorunun yanıtını, hem bu güne çarpıcı bir gönderme yaparak hem de Matrix’te yaşayan insanların içinde bulunduğu sanal hapishanenin işlevini tanımlayarak verir. Matrix’te, Morpheus’u sorguya çeken Ajan Smith’in tanımladığı sanal hapishane, günümüz dünyasına tıpatıp benzemektedir! Ütopik olmaktan çok uzak olmasına, sadece sahte değil ama ayrıca mutsuz bir dünya olmasına karşın hem bizlerin hem de filmdeki kitlelerin kabullendiği bir dünyadır içinde yaşamakta olduğumuz. Şöyle tanımlıyor Ajan Smith Matrix’in sanal hapishanesini:

“Hiç durup bu manzarayı izledin mi Morpheus? Bu muhteşem güzelliği ve ardındaki dehayı. Milyarlarca insan, her şeyden habersiz biçimde burada hayatını yaşıyor. İlk Matrix’in kusursuz bir insan dünyası olması için tasarlandığını biliyor muydun? Kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olacağı bir dünya. Bu tam bir felaketti. Hiç kimse programı kabul etmedi. Bütün hasadı kaybettik. Bazıları, sizin kusursuz dünyanızı tanımlamak için gerekli olan programlama dilinden yoksun olduğumuzu düşünmüştü. Ama ben, bir tür olarak insanoğlunun, kendi gerçekliğini acı ve sefalet aracılığıyla tanımladığına inanıyorum. Kusursuz dünya, ilkel beyinlerinizin durmadan uyanmayı denediği bir rüyaydı. Bu yüzden Matrix bu şekilde tekrar tasarlandı: sizin uygarlığınızın en mükemmel hali! “Sizin uygarlığınız” diyorum, çünkü sizin adınıza düşünmeye başladığımız andan itibaren bu bizim uygarlığımız oluvermişti ki zaten bütün mesele de bundan ibaret.”

Resim 3: Matrix’te, Morpheus’u sorguya çeken Ajan Smith’in tanımladığı sanal hapishane, günümüz dünyasına tıpatıp benzemektedir.

Ajan Smith, cennet bahçesinde Adem’e uzatılan elmanın içinden kurt çıktığını itiraf etmektedir bu sahnede! Ve yine bu sözler, bir başka oyunu deşifre etmektedir aslında. Diyalektiğin çöküşünü! Matrix’in düşünülüp tasarlanmasından itibaren, diyalektik, sentezle sonuçlanan tez ve antitez oyunu sona ermiştir. Tüm çelişkiler aynı düzeye indirgendiğinde, karşıt terimler birbirlerini karşılıklı olarak çürütmeye başlamışlardır. Oysa bu karşılıklı çürütme olayının sonsuza dek sürüp gideceği düşünülemez, zira her türlü diyalektik çözümlemenin ortadan kalktığı bir dönemde aşırı uçların tırmanışa geçtiği görülmektedir. Sürekli gelişen bir tarih anlayışı, yönlendirici bir şema, ya da işlerin bunalımlar aracılığıyla götürülmesi artık mümkün değildir. Ne akılcı bir süreklilik ne de çelişkileri çözümleyebilecek bir diyalektik vardır. Yalnızca aşırı uçların paylaşımından söz edilebilir. Evrenseli ezip yok eden bu küresel güçle, tarihsel mantığı dümdüz eden şu baş döndürücü değişim hızını bir kenara koyacak olursak, geriye sanal bir tanrısal güçle ona vahşice karşı koyanlardan başka bir şey kalmamaktadır.

Bu karşıt güçler arasında bir uzlaşma olasılığı yoktur, çünkü karşıt güçler arasında asla barış olmadığı gibi, bir gücün bütün dünyayı egemenliği altına alabilmesi de mümkün değildir. Vahşice direnen bir düşünceyle bir barış olasılığı yoktur. Bu bağlamda olayların sona ermesi de söz konusu olamaz. Olsa olsa geçici bir süreyle durdurulabileceği ve bir gün aniden yeniden başlatılabilecekleri söylenebilir.

Günümüzde artık her şey birbirine yansır, dönüşür, birbiri içinde yiter duruma gelmiştir. Zaman elektronik virüslerin, sanal hazların, el yazısından yoksun mesajların, oyuna katılan, kendi bir oyun olan takma adlı oyuncuların zamanıdır. Hipergerçeklik çağında, ekran başına oturup acı çekenleri izleyerek oyunun akışı ile bütünleşen oyunculardan biri olmak, 20. yüzyılın terörüdür. Kapitalizmin vahşiliğinin, dünyanın efendisi olmaya hazırlanan teknoloji ile birleşmesinden doğan distopik dünya Matrix ile beyazperdeye yansıtılmıştır. Batı kültürü, bir taraftan geleceğin dünyasına yönelik kara tabloyu gözler önüne seren, yüksek bütçeli prodüksiyonlarla bir tür uyarıda bulunurken, diğer taraftan yitirmeye başladığı doğallığı geri kazanmak için yoga, doğal besinler tüketmek, doğa yürüyüşleri gibi aktivitelerle ilgilenmeye başlamıştır. Hipergerçekliğin altın çağında bu krallığın keyfini süren insanoğlu, bir taraftan da onun yabansılıklarını online maskeler taktığı sanal iletişimlerle siberalanlarda gidermeye çalışır. Olmadığını oynamanın büyüsü, bir tülün ardında repliklerini sarf etmenin güveni, bilinmeyenin ardından sürüklenmenin cazibesi aslında bir tür kendi kendini baştan çıkarma oyunudur.

Resim 4: Hipergerçeklik çağında, ekran başına oturup acı çekenleri izleyerek oyunun akışı ile bütünleşen oyunculardan biri olmak, 20. yüzyılın terörüdür.

Simulakra ve Simulasyon

Gözlerin açık olduğu için gördüğünü mü sanıyorsun?” Goethe’nin bu sorusunun yanıtı Matrix’te kesin ve açık bir dille verilmiştir: Gerçeği görmememiz için dünya, bir perde gibi önümüze çekilmiş gibidir; köle olduğumuz gerçeği, hiç susmayan medyatik görüntüler dünyasında içten içe bize defalarca tekrarlanır. Ama bizler yine de “Biri Bizi Gözetliyor” programlarında kendi rızasıyla bir araya gelip gözlenmeyi seçen bir toplum olmanın ihtirasıyla, bu köleliğe bile bile boyun eğeriz, hapsoluruz; ancak izledikçe ve izlendikçe özgürleşiriz. Aklımız için yapılmış bir hapishanede doğup, bilgi işlem ve yüksek teknolojilerin figüranları olmayı kabulleniriz. Bu anlamda Neo, Matrix içinde yaşamı ve varoluşu sorgulayan bir öznedir sadece. Modeller aracılığıyla, bizi nesneleştiren sistemi sorgulamamız için üstü fosforlu kalemle işaretlenmiş bir özne!

Morpheus Neo’ya uyanış sahnesi sırasında “Gerçeğin çölüne hoş geldin”, diyerek, Neo’ya bütün hayatının Matrix tarafından üretilmiş bir illüzyondan ibaret olduğunu öğretirken,  Baudrillard’ın “Simulakralar ve Simulasyon” isimli kitabına açık bir gönderme yapar. Böyle yaparak Morpheus, izleyiciyi, Martix’in kendisini, şu anda bulunduğumuz postmodern durum için yapılan bir alegori olarak görmeye davet eder. Zira Baudrillard’a göre, biz seyirciler de kod ve modeller tarafından yaratılmış bir gerçeklik içerisinde yaşıyoruz; gerçekle bütün temasımızı yitirmiş durumdayız, öyle ki gerçeğin ne olduğunu bile hatırlamıyoruz.

Peki tam olarak nedir “Simulakra” ve Matrix bu konsepti şu anki postmodern durumumuzu gözler önüne sermek için nasıl kullanıyor? Baudrillard’a göre, postmodern simulakra ve simulasyonlarda karşı karşıya olduğumuz şey, “Artık bir taklit, bir kopya ya da bir parodi sorunu değildir. Burada karşı karşıya olduğumuz şey, gerçeğin yerini, gerçek imgesinin alması sorunudur”. Baudrillard’ın yaptığı şey, postmodern kültürün yapay olduğunu ileri sürmek değildir; zira yapaylık kavramı, karşısında yapayın ayırt edileceği bir gerçeklik hissini gerektirir. Baudrillard’ın söylediği şey daha ziyade şudur; doğal ve yapay arasındaki ayrıma bir anlam verebilme yetimizi tamamen yitirmiş durumdayız!


Resim 5: Morpheus Neo’ya uyanış sahnesi sırasında “Gerçeğin çölüne hoş geldin”, diyerek, Neo’ya bütün hayatının Matrix tarafından üretilmiş bir illüzyondan ibaret olduğunu öğretirken,  Baudrillard’ın “Simulakralar ve Simulasyon” isimli kitabına açık bir gönderme yapar.

Postmodernizmin Tanımladığı Sentetik Dil

Postmodernistler, dilin gizliden gizliye bizi gerçekliğe ulaşmaktan nasıl da alıkoyduğu meselesine ışık tutarlar. İletişim kurmak ve hatta düşünmek için ihtiyaç duyduğumuz dilin kendisi, aynı zamanda hem ideolojiyi üretir hem de ideolojinin bir ürünüdür. İdeolojiye ilişkin erken dönem anlayışına göre, ideoloji gerçeği gizliyordu ve bizi hükümetin, ekonomik güçlerin ya da iktidardaki baskın grupların gerçek faaliyetlerini görmekten alıkoyan, Marx’ın ifade ettiği biçimiyle sahte bir bilinçliliği temsil ediyordu. Postmodernizm ise dil ve ideolojiyi, gerçekliğe dair bütün algıların temeli olarak görme eğilimindedir. Bu görüşe göre, ideolojiden muaf kalmanın hiçbir yolu, en azından dille ifade edilebilecek hiçbir yolu yoktur. Algımızı yapılandırmak için dile fazlasıyla bağımlı olduğumuzdan, gerçeğin herhangi bir temsili peşinen ideolojik olacaktır. Bu bakış açısına göre, insanlığın dünyayı ideolojik lensler aracılığıyla görmekten başka bir seçeneği yoktur. Bu yüzden, hakikat ya da nesnel gerçeklik fikri anlamsızdır. Bazı postmodernistlere göre bu durum her zaman için geçerliydi; diğer bazı postmodern teorisyenlere göre ise II. Dünya Savaşı’nı takip eden süreçte radikal bir kırılma yaşandı ve bu süreçte etkin olan çeşitli faktörler gerçeklikle aramızdaki mesafenin daha da açılmasına yol açtı. Postmodernist düşünce içerisinde saptanan ve gerçeği modelleyen dört temel faktör “Medya Kültürü”, “Değişim Değeri”, “Endüstrileşme” ve ”Kentleşme”dir.

Bu faktörlerin başında Medya Kültürü geliyor. Çağdaş medya (TV, sinema, reklam panoları, dergiler, internet) bilgi ya da haberi nakletmekle değil, ama benliklerimizi bizim için yorumlamakla, bizi birbirimizi ve dünyayı bu medya imgelerinin sunduğu lensler aracılığıyla görmeye sevk etmekle ilgilenir. Bu yüzden, basit bir örnekleme ile, edindiğimiz malları bunlara gerçekten ihtiyacımız olduğu için değil, reklamlar ve ticarileşmiş imgeler tarafından belirlenen arzularımız nedeniyle ediniriz.

İkinci faktör “Değişim Değeri”dir. Karl Marx’a göre, kapitalist kültüre geçişle beraber insanlar, satın aldıkları malları kullanım değeri bağlamında, bir nesneyi üretildiği gerçek kullanım amacı bağlamında değerlendirmeyi bir kenara bırakmıştır. Bunun yerine her şey, bir şeyin ne kadar edeceği, neyle değiştirilebileceği bağlamında değerlendirmeye başlanmıştır. Paranın, hayatımızdaki her şeyin ölçüldüğü “Evrensel Değer”e dönüşmesiyle beraber, şeyler, materyal gerçekliklerini, yani kullanım ölçütleri ve üretilme amaçlarını yitirdiler. Kendi hayatımızı bile, elimizde tuttuğumuz gerçek şeyler bağlamında değil, para bağlamında değerlendirmeye başladık; “Zamanım ne kadar ediyor?  Tüketim için yaptığım harcamalar beni bir birey olarak nasıl tanımlıyor?”

Bir diğer faktör de “Endüstrileşme”. Kullandığımız şeyler gittikçe daha da karmaşıklaşan endüstriyel süreçlerin ürünleri olmaya devam ettikçe, tükettiğimiz malların temel gerçeği ile olan temasımızı yitiriyoruz. Bunun en yaygın örneklerinden biri de, çoğu tüketicinin tükettikleri malların gerçek hayat ile nasıl bir bağlantı içinde olduğunu bilmemesidir. Kahve tanelerinin üretildiği gerçek bitkinin hangisi olduğunu kaç kişi söyleyebilir? Oysa Starbucks, bizim kent gerçeğimizi bizim yerimize belirlemektedir.

Gerçekle aramızdaki mesafenin daha da açılmasına öncülük eden faktörlerden sonuncusu ise “Kentleşme” olgusudur. Kentlerin hâkim olduğu coğrafi bölgeler artmaya devam ettikçe doğal dünya ile olan tüm temaslarımızı yitiriyoruz. Doğal bölgeler artık “Koruma Altında” etiketiyle anılıyor, bu da bu doğal bölgelerin kentsel gerçekliğin tam zıddı olarak tanımlanması anlamına geliyor. Bu bölgeler tanımlanırken, genellikle bunların ne kadar gerçek olduğuna ilişkin göstergelere işaret ediliyor. Göstergelerin, doğayla gerçek temastan önce gelmesi gerektiğine dair beklentilerimiz gittikçe artıyor. Uygarlığın göstergeleri sadece Willian Burroughs tarafından öne sürüldüğü anlamda değil, (Ki Burroughs “dil bir virüstür” ifadesini ilk kullanan kişiydi), ama ayrıca Morpheus’u sorgulayan Ajan Smith’in öne sürdüğü anlamda da bir virüs gibi iş görür.


Resim 6: Hipergerçekliğin altın çağında bu krallığın keyfini süren insanoğlu, bir taraftan da onun yabansılıklarını online maskeler taktığı sanal iletişimlerle siberalanlarda gidermeye çalışır.

Baudrillard, bu postmodern koşullardan ötürü “gerçeklik” hissimizi tamamen yitirdiğimizi öne sürer. Simulakra, yani gerçeğin yerine kullanılan model, gerçeğe olan bütün erişimlerimizi önlemekte ve böylece bizim gerçeğimizi bizim için belirlemektedir. Baudrillard’ın, konuşmamın başında söz ettiğim ve hipergerçekliğin evrelerini tanımladığı kuramında ortaya attığı “Simulakranın gerçekten önde gelişi” sözü ile kast ettiği şey işte budur. Matrix, bu fikri doğrudan bir sunuma bürüyerek kusursuz biçimde temsil etmektedir. Simulasyon programına bağlanmış olan insanlar, kendi kültürlerine ilişkin gerçekleri ve gerçekliğin kendisini bir bilgisayar programı aracılığıyla görebilmektedir, çünkü bu program inşa edilirken temel alınan gerçeklik artık yok olmuştur.

Simulakraların yaşamımız üzerindeki etkilerini görebilmek için sinema salonlarına gitmemize hiç gerek yok aslında. Biri Bizi Gözetliyor’dan Size Anne Diyebilir Miyim?’e kadar uzanan televizyon hipergerçekliğini tanımlayan modellerin en çarpıcılarından biri kuşkusuz ülkemiz televizyonunda yayınlanan Akademi Türkiye isimli programdı. Zira bu programda gerçek hayattan insanların simulakra idoller olmak için giriştikleri rekabete eşzamanlı tanıtlık etmemiz sağlandı.

Elbette sinema, hipergerçeklik kavramının yansıtılması açısından çok daha çarpıcı teknik olanaklara ve güce sahiptir. Truman Show, Fight Club, Matrix gibi örneklerde, bütün hayatın geçtiği sahne dekorundan ya da simulasyondan kurtulup gerçek dünyaya katılma teması işlenmişti. Yukarıda belirttiğim örneklerde ise, simulakra üreten bir televizyon ortamında dahi, bir gerçeklik prensibinin yeniden kurgulanabilir olduğuna ilişkin bir fantezi sunulmaktadır. Bir anlamda gündelik yaşamımız, toplumsal gerçekliğin “normal” algısı üzerine modellenmektedir.

Matrix’i anlıyoruz, gücünü kabul ediyoruz, sadece fütüristik bir bilimkurgu olarak değil, ayrıca kim olduğumuz üzerine bir yorum olarak… Matrix, bu sularda gezinen ilk sanat eseri ya da film değil kuşkusuz. Fakat belki postmodern deneyimin en merkezi özelliklerinden birini, gerçeklik ile simulasyon arasındaki netliği kaybeden, buharlaştıran çizgiyi ele alan, en istikrarlı felsefi tabanlı filmlerden biri. Filmin, gelişmiş teknoloji çağındaki gerçeklik ve simulasyon arasındaki ayrıma dair ne söylediğini, neyi işaret ettiğini düşünürken, şu dört soruyu kendimize sormamız gerekiyor belki de:

  1. Gerçek ve gerçek olmayan arasında ayrım yapmak olanaklı mıdır?
  2. Gerçeklik simule edilebilir ve değiştirilebilir mi?
  3. Simule edilmiş veya sanal gerçeklik, normal gerçekliğe yeğlenebilir mi?
  4. Simule edilmiş gerçeklik, algısal anlamda, en az simule edilmemiş gerçeklik kadar gerçek ise, bu durumda hangisi içinde yaşamayı tercih ederiz?

KAYNAKLAR:

YAYINLAR:

What Is The Matrix “Kırmızı Hapı Yutmak”; Ed: Gleen Yeffeth; Gelenek Yayınları, Kasım 2003

Matrix ve Felsefe; Ed: William Irwin; Güncel Yayıncılık, Mayıs 2003

Diyalektik; Paul Foulquie; Gelişim Yayınları; Ocak 1975

Belirsizliğin Bilimleri “İnsan Bilimleri İçin Yeni Bir Epistomoloji”; Abraham Moles; YKY, Mayıs 2001

Simulakrlar ve Simulasyon; Jean Baudrillard, Doğu Batı Yayınları, Nisan 2003

Siyah Anlar; Jean Baudrillad, Ayrıntı Yayınları, 1999

Sessiz Yığınların Gölgesinde, Toplumsalın Sonu; Jean Baudrillard, Doğu Batı Yayınları, Nisan 2003

Kara Filmler – Neonoir’dan FutureNoir’a; “Gelecek İçin Hazırlanın, Gelecek Bir Katliam”; Selda Tan Özdemir, Altıkırkbeş Yayınları, Şubat 2003

 

MAKALELER:

Jean BAUDRILLARD (Çev: Oğuz ADANIR); Baudrillard‘ın 28 Nisan 2004’te İzmir’de yaptığı konuşmanın çevirisi.

SIMULACRA AND SIMULATION: BAUDRILLARD AND THE MATRIX; Richard Hanley

BRAINS IN VATS AND THE EVIL DEMON; Christopher Grau

DREAM SKEPTICISM; Christopher Grau

MORPHEUS AND BERKELEY ON REALITY; T. J. Mawbon

MATRIX AND MONADOLOGY: LEIBNIZIAN THEMES AND THE MATRIX; Sean Greenberg

WHAT’S SO BAD ABOUT LIVING IN THE MATRIX?; James Pryor

NEO’S FREEDOM… WHOA!; Michael McCenna

PLATO’S CAVE AND THE MATRIX; John Partridge

REALITY, WHAT MATTERS, AND THE MATRIX; Iakavos Vasiliou

THE VALUE OF REALITY: CYPHER AND THE EXPERIENCE MACHINE; Christopher Grau

THE TWISTED MATRIX: DREAM, SIMULATION OR HYBRID?; Andy Clark

Önceki İçerikBuğdayın Laneti
Sonraki İçerikRetorik Tarihinin Önemli Dönemleri
Seda Cebeci
1974 yılında Bursa'da doğdu. İlköğrenimini Gemlik’te, orta öğrenimini Bursa Kız Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nden mezun olan Seda Cebeci, üniversite yıllarından başlayarak Cumhuriyet Kitap, Dünya Kitap, Hürriyet Online, Varlık, Sombahar, Düşler, Atika, Siyahi ve Monakl dergileri için edebiyat-sanat eleştiri, deneme ve şiir türlerinde yazılar kaleme aldı. Şiir türünde olan ilk kitabı Okaliptüs-Yeşim Ağacı, 1993 yılında yayımlandı. 1996 yılında, Varlık Yayınları tarafından düzenlenen “Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri” kapsamında, “Ölüm” isimli şiir dosyası ile “Dikkate Değer Genç Şair Ödülü”nü kazandı. Gazeteci-yazar Adnan Gerger ile birlikte kaleme aldığı ikinci kitabı Şimdi Gözlerini Kapa, postmodern deneme tarzında yazılmıştır. 1995 yılından bu yana çeşitli yayın kuruluşları ve firmalarda editörlük, yayın yönetmenliği ve proje yöneticiliği görevlerinde bulunmuştur. Yapıtları Şiir: Okaliptüs-Yeşim Ağacı (1993) Deneme: Şimdi Gözlerini Kapa (2001, Adnan Gerger ile birlikte)

3 YORUMLAR

  1. Tipik bir ben kimim sorunsalının modernize olmuş bir şekli. Her felsefi soru aynı zamanda cevaplanması neredeyse imkansız cevaplarla beraber sunulur ve matrix filmi de yine aynı yöntemle bize bazı soruları aktarıyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise ‘biz cevabı biliyoruz’ ve ‘ancak istediğimiz kadarını öğrenebilirsiniz’ altmesajıdır. Eğer filmi inanç dairesi içinde ele alırsak. mimar(ki kendisi de yaratılmıştır) bize ulaşılmaz bir yaratıcı karakteri olarak yansıtılıyor ve buradan yola çıkarak bizlere verilmiş olan inançların aslında birer yalandan ibaret olduğu aşılanıyor. Diğer taraftan ise bilim kurgu nun insan dünyasının en başından beri süregelen bir süreç olduğunu ancak genlerimize aktarılan bazı düşünce kabiliyetleri! Sayesinde belli başlı cevaplar haricinde daha fazlasına ulşmanın imkansız olduğu bir dünya çiziliyor. Aynı sorular bugüne kadar değişik şekillerde ele alınmış ve salt gerçekliğin ne olduğu anlaşılmaya çalışılmıştır. Gel gelelim eskinin elindeki özgür düşünce ile günümüzün kısıtlıve zincirlenmiş düşünce tarzıyla sîstematîk bir gerçekliği arayışın da ne kadar mantıklı olduğu ciddi bir tartışma konusudur. Sonuç olarak bir sanal ortamda yaşadığımız aşikar fakat bu sanal ortamın neo sumuyuz morpheus u mu yoksa ajan ı mı asıl cevaplanması gereken soru da budur belki. Siz ne dersiniz?

  2. Merhabalar,

    Yaziyi tararken dikkatim Resim 2 alt yazisina takildi. Lana Wachowski ile ilgili cok tatsiz ve uygunsuz buldugum bir “aciklama” yazilmis; deadnaming yapilmis. “Lana ve Andy Wachowski”den baska bir sey yazilmasi icin bir gereklilik olmadigini ve Lana Wachowski’nin herhangi bir baska isimle birlikte ifade edilmesinin cok yanlis oldugunu dusunuyorum. Fikrimi belirtmek isterim ve dilerim bu yorum, bu konuda bir revizyona vesile olur.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz