Ana Sayfa Edebiyat Öykü Nene

Nene

Komşunun sübyan oğlunu akrep sokunca bir araba bulup yetiştirememiştik hastaneye, elimizde can vermişti. Umutların olsa da yarınlara, gelecek güzel günlere; coğrafya izin vermezse kader denen çizgiyi kötü çiziverir alnına, sen daha doğmadan önce…

Çilekeş Nenem! Beyaz tülbendiyle çerçevelenmiş kavruk esmer suratında derin çizgiler; tıpkı güneşte kuruyup büzülmüş bir köseleye benzeyen… Bilemezdim o günlerde; ben de nenem gibi çilekeş olup, sakladığım umudumu suratıma, suratımda katmanlaşmış derin çizgilerime mi gömecektim?

Sütü için, yünü için beslediği; okşadığında da içine gömdüğü yüreğini, bırakıverip gitti bir gün ansızın Nenem, kuzusunun yanında. Tam yetmeyen aklımla yığılmış soğuk vücudunu avlunun ortasında sarsmaya başladığımda bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. Ağlayışıma, bağırışıma yetişen komşular beni nenemin yanından alıp hemen çenesini başörtüsüyle başına bağlayıvermişler, beni de oradan uzaklaştırmışlardı. Amcamın İstanbul’dan gelmesi üç gün süreceği için zavallı nenemi, beklemeden komşularla gömdük köyün girişindeki mezarlığa. Başında bir taş…

Amcam geldiğinde o geceyi de komşuların evinde geçirdik. Vefalı can dostu komşular o gece de beni sarıp sarmaladılar; dinmeyen gözyaşlarımı tarlada çalışmaktan urgan gibi sertleşmiş avuç içleriyle silerek acıyı tanımaya başlayan yüreğimin içine silkelediler. Sabah olduğunda da eşyalarımı eski bir valize doldurup amcamın eline tutuşturdular.

Yıllardır görmediğim, hatta hiç tanımadığım amcamla beraber İstanbul’daki gecekondusuna doğru yolculuk başlamıştı. Amcam yol boyunca çok konuşmadı benimle, sadece molalarda yarım ağız hatırımı sordu. Uzun bir yoldu ama yıllardır anam babam olmuş nenemin artık hayatımda olmayacağını bilmek bana daha uzun geliyordu… Gelecek geceden, gelecek gündüzden.

Amcamın koluma dürtmesiyle uyandım. “Hadi geldik! İniyoruz eve az kaldı kızım.” Yastık yaptığım hırkamı giyerken hemen yaktığı sigarasının dumanıyla valizim elinde bekliyordu. Bir minibüse bindik, parayı uzattı “Merkez Durağı” diyerek. Yeni uykudan uyanmış acıyan gözlerim ne çok insan görüyordu dolmuşla giderken. İnsanlar sabahın o erken saatinde dalgaya kapılmış gibi caddenin bir sağından bir solundan sürükleniyorlardı. Şoförden ses geldi “Merkez yolcusu kalmasın!”  Köyden farklı değildi aslında burası da. Yine toprak yollar ayakkabılarımıza yapışıyordu ama toprak damlar yoktu. Evler biraz daha iyice, boyasız da olsa betondu.

Kapıyı yengem açtı, kucağında daha bir yaşına bile girmemiş son çocuğu vardı. Adını, babamın adı yaşasın diye Hüseyin koymuşlardı. Nenemin adını verdikleri Hatice (Hatça) altı yaşında, dedemin adını koydukları Veysel ise sekiz yaşında idiler ve divanın üstünde oturuyorlardı. Yengem küçük çocuğunu divana bıraktıktan sonra, aynı odanın içinde mutfak tezgâhı olarak kullandığı masanın üstünden aldığı gazete külahına konmuş zeytin ve peyniri melamin kâselere doldurarak yere serdiği örtüye koydu. Yine aynı yerde tezgâh olarak kullandığı yandaki başka masadan poşet içindeki ekmeği de getirerek bölüp önümüze paylaştırdı. Piknik tüpünün üstünde bulunan demlikten çayları bardaklara ben koydum. Konuşmadan kahvaltımızı yaptık. Ardından amcam bekçi olarak çalıştığı tekstil fabrikasına gideceği için diğer odaya yatmaya geçti. “Uyuyacağım, gürültü yapmayın!”diyerek kapattı kapıyı.

Burkulmuş yüreğim, bulaşıkları avludaki çeşmede yıkarken tüm ev işlerinin bana kaldığını anlayınca daha da burkulmuştu. Sonraki zamanlarda da burukluklarım büyüyecek ama yüreğim yaşanmışlıklarla küçülecekti.

O yıl, okumam istenmemesine karşın yasal zorunluluktan dolayı ilkokul diplomamı almıştım. Ardından amcam yaşımı büyütüp kendi çalıştığı fabrikada iş ayarlamıştı. Köyde doğduğum için mahkeme iki şahitle nüfusa küçük yazdırıldığıma tereddütsüz karar vermişti.

Artık ev işçiğinin yanı sıra fabrika işçiğine de adım atmıştım. Amcam gündüz vardiyasında çalıştığında birlikte, gece vardiyasında bekçilik yaptığı zamanlarda da aynı köylümüz, uzaktan akrabamız Mahir Ağabey ile işe gidiyordum. Mahir Ağabey, fason takip şefiydi. Ben de onun altında çalışanlardan birisiydim. Akraba olduğumuz için daha çok kollamaya, güvendikçe de dertlerini paylaşmaya başlamıştı benimle. Kimi zamanlarda yaptığımız yol arkadaşlığımızda köyde kalan sevdiği kızı bile anlatmaya başlamıştı. Bir gün gidip isteyecekti onu, ama düğün için para biriktirmesi gerekiyordu; bu yüzden belki de ikinci bir iş yapmalıydı.

Bir gün Mahir Ağabey’in babası ile amcam beraber bizim eve çıkageldiler. Yengem ve beni de çağırdılar yanlarına, çocuklar avluda oynuyordu, en küçük olan Hüseyin ise uyuyordu. İşten, evden, komşulardan, köyden bahisle yapılan sohbetten sonra konuyu Mahir Ağabey’in babası açtı “Biz düşündük Mahir’le seni uygun gördük ve nikâhınızı kıyacağız!” deyiverdi. Amcam ve yengemin suratına bakakalmıştım ama amcam tasdikler anlamında başını sallıyordu. Yengem ise elinde tuttuğu su bardağındaki çayın içinde dibe çökmüş hala erimemiş şekere bakıyor, suskunca oturuyordu. Bardağın içinde karıştırılmayı bekleyen şeker, belki de onu amcama sattıkları günü anımsatıyordu.

İçeri odaya geçip saatlerce ağladım. Yengem bir süre sonra yanıma geldi. “Bilirsin, adetlerimiz böyledir! Büyükler karar verir ve iş biter! Sen de uyacaksın buna!” dedi ve uyanıp ağlamaya başlayan Hüseyin’in yanına doğru gitti kapıyı kapatarak…

Sabah işyerine yalnız gittim. Ağlamaktan ve uykusuzluktan şişmiş gözlerimle üstüme önlüğümü bile giymeden Mahir Ağabey’i buldum. “Baban yanlış düşünür. Bu işi nasıl düzeltiriz?” diye sordum. Bana destek çıkıp “Ne evliliği? Sen benim bacımsın! Üstelik sevdiğim kız varken, babam evlendiremez bizi, merak etme!” demesini beklerken “Öyle uygun görmüşler, evlenecekmişiz!”diyerek gözlerini benden yere kaçırıp atölyenin diğer kısmına geçiverdi. Vücudumda bulunan tüm sinir uçlarımın derimden çıkmaya çalıştığını hissettim arkasından bakakaldığımda… Allah’ım! Nasıl bir işti bu? Sevdiğine bile sahip çıkamayan bir…

Ağladım yine geceler boyu, gözlerim şişti ama gözyaşlarım kaderimi değiştiremedi. Önce kınagecesi yaptılar, avucuma, parmaklarıma kınalar yaktılar, başıma kırmızı pullu bir örtü taktılar. Adetlerimize törelerimize uygun olarak iki gün sonra da kanlı çarşafı, pullu örtüyle birlikte kapı girişine astılar.

Nenem, soğuk gecelerde sarılırdı bana. Sırtımı sıvazlar, başımı okşardı. O kurumuş bedeniyle ısıtırken üşümüş vücudumu “Adetleri sen boz, öğretmenini iyi dinle, derslerini iyi çalış! Öğretmen ol, hemşire ol, bizim gibi cahil kalma! Kurtar kendini! Oku kızım oku!” derdi. Bende ona sokulurdum; dedikleri içimi alevlendirir, umut olur tüm vücuduma yayılır ısıtırdı. Doğduğun topraklardaki örfler adetler izin vermese sana; yol değil, set olursa, nereye gidebilirsin ki? Gelin olmuştum, ağabey dediğim adam kocam olmuştu ya da olmak zorunda kalmıştı. Aynı yataktaydık. Bundan acısı var mıydı ki? O, sevdiği kızı unuturken… Ben, nenemin sıcaklığını ararken… Gün güneşe kavuşmuş, tomurcuklar dallara yayılmış, ama biz akşamdan kalan tomurcukları açmadan tekrar içimize gömüvermiştik! Böyle eksik başlamıştık günlere… Sadece günlere değil, belki kalan ömre…

Günler, aylar, yıllar kovaladı birbirini. İyi adamdı Mahir. Unutamadığımız ne varsa yüreğimizdeydi ama yüreğimizin etrafını süngerlemiştik. Hala fabrikada çalışıyordum, kaynana, kaynata, ev işleri, çocuklar… Yapacak, yapacak ne vardı ki? Alışmak! Evet! Galiba alışmak… Hatta işten erken geldiğim zaman komşum Fadime ile dedikodu yapmaya ve kahvenin yanında içtiğim sigaraya bile alışmıştım.

Mahir’in zaman zaman karnı ağrıyordu. Karın ağrısından iki büklüm kalıp bayıldığı bir gece acil servise götürdük onu. Bir sürü tahlil ile birlikte günler geçti hastane odasında. Doktorlar gelip gitti habire bir şey demeden, en son başhekim “Geç kalınmış ama Allah’tan umut kesilmez!” deyince anladım bize diyemediklerini. Zaten bu lafın ardından da uzun sürmedi Mahir’in sonsuzluğa gidişi.

Yüreğim yandı bir kez daha… Önce anam-babam olmuş nenemi hatırladım, gidişinin benim yüreğimde bıraktığı acıyı; kapansın diye zamanın yamaladığı… Sonra nenemin yaşarken taşıdığı, acılardan yamalanmış yüreğini hissettim. Kocasının, oğlunun, gelininin ve erkek torununun bir düğüne giderken geçirdikleri trafik kazasından sonra ölümleriyle ona bırakılan acılardan pırtıklaşmış yüreğini… Düğünün olacağı gün hasta olduğum için Nenem benimle kalmış, diğer ev halkını akraba düğününe uğurlamış. Yaşayacak bir o bir de ben varmışım sanki onun kaderini tekrarlamak için… O da anne ve babasını küçük yaşta yitirmiş; nenesinin ve dedesinin yanında büyümüş. Memeleri çıkmaya başladığında da diğer köye gelin verilmiş.

Mahir’in ölümünün ardından yıllar akıp geçti. Çocuklarım ele avuca gelseler de başlarını sabunlayıp banyolarını ben yaptırıyordum. Bizim köyde doğan köpek yavruları gelir aklıma doğmasıyla büyümesi bir olur nerdeyse; daha anasının karnından kurtulup kanları kurumadan titrek de olsa yürümeye başlarlardı. Ama insanoğlu öyle mi işte? Evde de herkes benden bir şeyler bekler, sadece çocuklarım değil ki… Kaynata, hastalık hastası kaynana ve uzun vardiya saatlerim…

Bana bir talip varmış. Amcamın baskısı, parasızlık ve çocuklarım için çaresiz “Evet” dedim. Yeni hayatımda da çilelerim ipteki çamaşırlar gibiydi. Kuruyanları ipten alıp sepete atıyordum. Katlayıp yerleştiriyor, kirlenince tekrar yıkıyor, asıyordum. Her yıkanışında daha fazla keçeleşip eskiyordu sadece.

İki mahalle daha üst tarafa, oturduğum evden iki oda fazla ve daha konforlu bir eve taşınmıştım. Karısı kanserden ölünce kendisine bakacak birisini aramış, kahvenin önünden geçtiğim bir zaman beni tanıyan birisi “Bu da kocasını kaybetti sana bakar, çocuklarına da sorun çıkarmaz.”deyince aklına koymuş ve amcamla konuşmuş. Manifatura dükkânı vardı. Çocukları da evlenip ayrılmışlardı. Çalışmama gerek kalmamıştı. Tüm günüm evi temizlemek, yemek yapmak, ütü yapmak gibi işlerle geçip gidiyordu. Bunlar kolay işlerdi. Asıl zor taraf geceleriydi. Evlendiğimizin ilk gecesinden “Karı dediğin yatakta fahişe gibi davranacak!” diye bir sürü fantezilerine karşılık vermemi istiyordu. Mahir’in o serin hali yoktu üstünde. Bazen vücudumda oluşan morlukların, ısırık izlerinin geçmesi haftalar alıyordu. Tam geçti dediğim zaman yenileri oluşuyordu. Kimselere bir şey diyemiyordum, düşünmek zorunda olduğum dayak atsa da kapı dışarı atmadığı, ağlamaları yasak, geceleri odalarına kilitlenen çocuklarım vardı. En azından gündüzleri onlarla idim besleyip sevip kolluyordum onları. Recep eve gelince odalarına biraz yiyecek ve lazımlığı koyup kilitliyordum üstlerinden.

Fazla içtiği bir geceydi. Yine bitmez fantezi talepleri vardı ve gözleri çakmak çakmak tıpkı bir canavar gibi bana bakıyordu. İşkencelerini hep yatakta yapar ben de sesimi çıkarmamaya çalışırdım ama o gece farklıydı; belime indirdiği tekme ile yataktan aşağıya halının üstüne atıverdi beni. Hemen ardından kendi de yanıma indi ve memelerimi sıkmaya başladı. Sıktıkça gözlerinin içindeki kanlar daha belirgin oluyordu, sesi de yükselmeye başlamıştı. “Mahir nasıl yapıyordu? Söyle!”diye her sorduğunda da meme uçlarımdan tutup havaya kaldırıp bırakıyordu.

Elinden kurtarmayı becerdiğim ilk anda önce yatak odasının kapısını ardından da sokak kapısını açarak sokağa attım kendimi. Çırılçıplaktım ve avazım çıktığı kadar bağırıyordum. “Kurtarın beni öldürüyor! İmdat!” Sokak ıssızdı, herkes evinde kim bilir kaçıncı uykusundaydı. Ben çığlık atarak koşuyordum nereye gittiğimi bilmeden, düşünmeden sadece acıyan meme uçlarımı avuçluyordum hem kapatmak hem de acısını hafifletmek için. “Dur kaltak dur!” diyerek Recep de arkamdan koşuyordu.  Sesini duydukça daha çok bağırıyor, çıplak ayaklarıma takılan taşlara aldırmadan sokak boyunca koşmaya devam ediyordum. Yavaş yavaş evlerin ışıkları ve pencereleri açılmaya başlamıştı ama herkes duymazlığa geliyor, pencerelerden sarkan başlarını geri içeri çekiyorlardı. Artık nefesimin de yetmediği bir yerde sokaklarda yatmaktan yıpranmış, kirlenmiş elbise ve sakalları ile mahallenin delisi olarak bilinen koca cüsseli adam kolumdan tutuverdi ve arkasına sakladı. O beni tutar tutmaz peşimdeki Recep, adamın arkasından beni alabilmek için hamlelere girişti. Ama mahallenin delisi bir set çekmiş Recep’in bana ulaşmasını engelliyordu. Recep, bu sefer ona saldırmaya başladı ve adama tekme tokat girişti. Her saldırdığında “Niye koruyorsun bu orospuyu, yoksa yatıyor musun onunla ?”diye bağırıp duruyordu. Ben de hâlâ bağırmaya ve yardım istemeye devam ediyordum. Gürültümüze mahallenin delisinin sesi de eklenince evlerin pencerelerinden çıkan başlar yavaş yavaş konuşmaya, hatta ikaz etmeye bile başlamışlardı: “Recep bırak, deliyi öldüreceksin!” diye. Ama Recep, tekme- tokat adama vurmaya devam ediyor, deli ise koca kollarını hamlenin geldiği yere doğru siper etmeye çalışıyordu. Nasıl oldu anlayamadım? Mahallenin delisi, aldığı tekmelerden sonra önce kendi etrafında dönmeye başladı, elleri bir an havada kaldı ve dengesini bulamayarak sırt üstü düştü. Düşerken kaldırımda duran beton mantara kafasını çarparak yere yığılıp kaldı. Ağır kırmızı bir kan yavaşça kaldırıma yayılmaya başladığında hiç kıpırtısız, hareketsiz yatıyordu. Recep donup kalmış, bağıran, yankılanan sesi boğazına kaçmış şaşkın bakışlarla yere serdiği adama bakıyordu.

Olaydan sonra polis, şikâyetime gerek kalmadan Recep’i gözaltına aldı. Recep’in çocukları da bizi tekme tokat attılar evden. Kapıya konulduğumu duyunca Fadime koşup gelmişti; eski komşum, dedikodu arkadaşım bir zamanların… Alıp evine götürdü bizi, kocasının homurdanmalarına aldırmadan misafir etti. Temizliğe gittiği evlerden birinde kapıcı arıyorlarmış. Birlikte konuşmaya gittik. Önce kocam yok diye almak istemediler. “Erkek işini sen yapamasın!” diye. Sonra yıllardır Fadime’nin evine temizliğe gittiği yaşlı Meryem Teyze destek çıktı. Hatta ölen kocasından kalan kıyamadığı koltuk, eski televizyon gibi eşyaları bile bize verdi kullanalım diye. Şu iki göz oda bana yetiyor işte yıllardır. Çocuklar büyüdüler, okuyorlar da. Kızım bu sene hemşire olarak göreve başlayacak, oğlum da öğretmen olacak. Oğlumdan çok kızımın okumasına seviniyorum. En azından Nenem ’in benim için yapmak istediğini ben kızıma yapacağım; mesleği olacak, kimseye muhtaç olmayacak “Hemşire Hanım” diyecekler ona…

*

İkram ettiği çayla birlikte; deminde koyulaşıp acılaşmış hayatını içirdi bana. Diyemedim… Hiçbir şey diyemedim… Oysa apartman yöneticisi olarak kapısını çalmıştım. “Apartman kentsel dönüşüme girdi ve sen dâhil hepimiz taşınacağız. Burası yıkılacak.” diyecektim. Kaç yıllık kapıcımızdı. Çalışkan ve dürüst olduğu için severdik, hiç şikâyetimiz olmamıştı. Hatta erkek işi, kadın yapamayabilir diye işe almamayı bile düşünmüştük. Yıllardır tanıdığımız Fadime ve Meryem Teyze kefil olunca, apartmandan da birkaç kişi “Şans tanımazsak kim kurtulabilir ki düştüğü kuyusundan, insanlık ölmesin! Herkesin olamasa da biz birinin elinden tutalım…”deyince…

O zaman gerçek hayat hikâyesini tam bilmiyorduk.

Evime döndükten sonra uzunca bir süre kendime gelemedim. Çöp toplarken, ekmek-gazete dağıtırken, temizlik yaparken yıllarca gördüğüm ama hiç bakmadığımı anladığım yüzü gözümün önünden gitmiyordu.

Kırlaştıkça zayıflamış, zayıfladıkça dökülmüş saçlarının altına kader, fırça darbeleriyle umutlarını derin çizgilere gömdüğü tabloda nenesinin sadece esmerleşmemiş suratını çizmemişti.

Önceki İçerikBiraz Daha Gel
Sonraki İçerikVasiyet
Tümay Leblebici
İlk ve orta öğretimini Çorum’da tamamladı. Gazi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi bölümünden mezun olduktan sonra bankacılık sektöründe çalışmaya başladı. İngiltere’de ‘Business English’ eğitimi aldı. Çoğunlukla İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok bölgesinde de iş amaçlı bulundu, eğitimci olarak dersler verdi. Birçok kez ‘‘Yazarlar Festivali’’ organizasyonlarında ve etkinliklerinde görev aldı ve sunuculuk yaptı. "Kuşadalı Bir Yurttaş" adlı portre belgesel çekiminde asistanlık yaptı. Kadına Dair Her Şey, Deliler Teknesi, Tmolos Edebiyat dergilerinde öykü ve yazıları yayınlandı. Yeni öykü dosyaları için çalışmalarını sürdürüyor. Kuşadası’nda yaşıyor. Yapıtları: Öykü Kitabı: Yürekte Biriken Öyküler.

1 Yorum

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz